16 Nisan 2026

Madalyonun İki Yüzü



Bugün okullarda yaşanan ve aileleri tedirgin eden şiddet olaylarında egemen siyaset tek başına etkili ve sorumlu değildir. Bu siyasetin karşısında, halk değerlerini çürüten politikalarla çıkan solun sorumsuzluğu tartışılmak zorunda.

1953’te ABD’de emperyalistlerin toplantılarında aldıkları kararlar, zihinlerin ele geçirilmesine yönelikti. Yaklaşık yüz yıldır bu politika ve “gönüllü” rıza üretiminde sol, etkin rol oynadı. Şiddetin sosyolojik nedenlerine yakından bakmak, en öz hâliyle genel geçer bir betimlemeden öteye geçemez, sadece bir çerçeve çizer, bu konu, başlı başına bağımsız araştırma konusudur.

Günümüz dünyasında sınıfsal gerçeğe saldırılması sınıf politikalarının ekonomi çemberiyle daraltıldığı algısı üzerinden yürüyor. Gerçek bu değildir. Sınıfsal olanı belirlemede ekonomi, temel oluşturur. Sömürü, sadece ücret üzerinden yürüdüğünde zihin, kişilik, yaşam biçimi, bütünlükler ve değer alanı kontrol dışı bırakılırsa olası hak arama eylemleri süreğenleşir ve dalga dalga yayılır. Sınıfsal olan, insanın bütünlüğüyle ilgilidir. Düşünme biçiminden davranışlara kadar insanın taşıdığı nitelikler, bağlı olduğu sınıfın verdiği bilinçle var olur. Sömürü düzeninde şiddet günlük hayatın “olağan” durumuna dönüşür, şiddetin yönünü hegemonya belirler, günümüzde bu hegemonya da burjuva sınıfın tekelindedir. Sömürülenlerin sokakta, iş yerlerinde hatta ev içinde şiddeti birbirine yöneltmesi, sömürü gerçeğinin dışında bir nedende aranamaz. Mevcut üretim sistemi genişledikçe emekçilerin yaşamı zihinden psikolojiye kadar daralır.

Merceği kendi ülkemize tuttuğumuzda, tespitlerin daha somut göstergeleri çok açık biçimde kendisini gösteriyor. Sömürü, dizginsizce devam ettiğinden, barınma sorunu, gelecek ve güvenceli yaşam kaygısı, temel ihtiyaçların karşılanmasında yaşanan zorluk toplumsal krizi beraberinde getiriyor.

Toplumsal krizi halı altına süpürüp görünmez kılmaya çalışma pratikleri sürece yayıldığından, nicel birikimler nitel sıçramalara yol açıp sürecin sonunda insanlık dışı şiddet olaylarıyla gün yüzüne çıkıyor. Sabah kuşağı programlarında halkın içinde gerçekleşen sapma, halkın tamamına teşmil edilip TV aracılığıyla “acımasız dünya sendromu” zihinlere yerleştiriliyor. Bu programların kurumlardan daha iyi iş çıkardığına yönelik çarpıtılmış algı temelde şu mesajı veriyor: “Birbirinize, ailenize, çevrenize güvenmeyin; güvenlik ihtiyacınız her zaman dinamik kalsın.”

Solun iddia ettiği gibi şeriat geleceğine yönelik sahte algı geçersizdir. Bu programlar kapatılsa, birey ve basın özgürlüğü söylemiyle sansür ve yasakçılık karşıtlığıyla sahneye çıkacak olan yine soldur. Sol, bu programların halkta oluşturduğu algıdan faydalanıp “kutsal aile”nin yerin dibine batmasına yönelik sloganlar, dövizler, pankartlar, yayınlar hazırlıyor. Bu bağlamda, solun değirmenine suyu taşıyan, sabah programları ve dizilerdir.

Dokuz medya tekelinin halkların zihinlerini yönlendirdiği günümüz dünyasında Disney Plus adlı çizgi film kanalında cinsiyetsiz altı-yedi yaşındaki çocukların öpüştüğü, eşcinsellerin evlenip çocuk edinerek yapay aile kurduğu, cinsiyetin pranga olduğuna yönelik hazırlanan içerikler yasaklandığında ilk tepki soldan geliyor. Youtube üzerinden dört emperyalist TV şirketinin +90 adıyla kurduğu kanalda translar, fahişeler, serserilere yönelik yapılan yayınlar hep aynı hedefe yönelik: sömürü düzeninin devam ettirilmesi. Bütünlüklerin dağıtılıp insanın yalnızlaştırılması sürecinde insan, tutunamayan, bunalımlı, umutsuz, değersiz, çaresiz bir varlığa dönüşür. Ya sömürü düzeninin yaydığı suçu üretir ya da içe kapanıp kendini tüketir. Halk, bugün bu iki uç arasında salınıyor.

TikTok, sanal oyunlar, Telegram grupları gibi platformlar, suç üretiminin merkezi. Kapitalizm, çocukların gerçeklik algısını ters yüz edip gerçeğin yerine sanalı koyuyor: Kendisini Pokemon zannedip balkondan atlayan, yönlendirici dijital oyunların komutlarına uyarak yaşamına son veren, oyundaki savaş karakteri gibi giyip yolda gördüğü insanları bıçaklayan çocuk ve gençler... Tüm bunlar kapitalizmin normalidir ve olmasını istediği düzendir. Aynı şekilde dizilerde sürekli bağıran ve kendisini zengin bir erkeğin hayatına angaje ederek kolay yoldan köşeyi dönmeyi çalışıp ailesiyle sürekli hesaplaşan kadınlar, silahsız ve lüks arabasız gezmeyen, trafikte son hızla giden erkekler, özgürlük adı altında çocuğun hiçbir denetime tabi tutulmadığı aile düzeni dizi senaryolarının sahneleridir.

Çeteleşme, çatışma, cinayet, dizilerle yayılıyor. Politik olmayan ve kolektiflerde yer almayan yoksul ve küçük burjuva ailelerin çocukları için bu temsil rol-model oluyor. Solculuğuyla göklere çıkarılan Ercan Kesal’ın başrolünde oynadığı Çukur dizisinde güya sol mahalle düzeni mesajıyla mafyacılık özendirildi. Bir anda arabalar, duvarlar, giysiler dizi logosuyla bezendi. Dizinin bir bölümünde işlenen cinayet biçimi, on beş gün içinde aynı biçimle işlenip üçüncü sayfa haberine dönüştü. Dizinin sola ve halka verdiği feodal delikanlılık mesajı “Biz uyuşturucu ve kadın ticareti yapmayız, karşıyız.” Gerçek öyle mi? Aynı dizide bu sloganın sahipleri silah kaçakçılığı rolündeydi. Bu silahlar da çetelere satılıyordu. Yeni nesil denilen, kendi rap şarkısını üretip yayan, saçma bir kardeşlik hukuku kurarak çocuklara suç işleten mahalle çeteleri, bu dizilerden sonra yeni bir biçim aldı: Daltonlar, Casperlar, Boyun vb. çeteler. Düzenin en aşağılık kesimleri halkın arasına salındı. Bu dizilerle çeteler aynı dönemin ürünü. Bu diziler de yayından kaldırılsa ilk tepki soldan gelir.

Solun sendikaları bugün “Yaşam Nöbeti” gibi alakasız bir adlandırmayla eylem yapıyor. Her şey bir imaj çalışmasından ibaret. Bu çocukların ve gençlerin içine düştükleri durumdan kendilerini sorumlu tutmamak için yavuz hırsızlık yapıyorlar. Şimdi soruluyor: “Aileler çocuklarına hiç mi eğitim veremiyor?” Bu eğitimi gerilik kabul eden solculardı.

Çocuğuna cinsel eğitim verilmesini talep eden, sosyal medyayı dizginsiz kullanmasını savunan solcu aileler, bugünkü sürecin müsebbibidir. Beş yaşındaki kız çocuğunu dansöz gibi oynatıp TikTok’ta paylaşan anne-babanın bu süreçteki sorumluluğu nedir? Bu insanlara dijital dünya yurttaşlığını, çocuklarına karışmamaları gerektiğini, çocukta “travma” oluşturulmamasının pedagojik koşul olduğu söylemini sol üretti.

Okullarda yaşanan olaylar, sömürü düzeninin ve onunla ideolojik, değer, kültürel hegemonya mücadelesi yürütmeyen solun ülkeyi getirdiği noktanın sonucudur. Daha düne kadar sendikalarının şubelerinde, sitelerinde ve yayınlarında “Biz aileyi yok etmeye çalışıyoruz, iyi bir STK olamadık” diyenler, bugün çıkıp sorumluluğu üzerinden atamaz. Faşist çetelerin okullarda kol gezmesine olası müttefikiyle ters düşmemek için razı olanların ses çıkarmaya hakkı yoktur.

İnsan, bir bütündür: Çocuk, İran’da da Epstein Adası’nda da Filistin’de de ülkemizde de çocuktur. İnsan, her yerde sınıfsal aidiyetiyle insandır. Bu sol için bu gerçek geçersizdir. Daha uyuşturucu kullanımı, dağılmış aileler, şiddetin geldiği noktayla ilgili sendikaların hazırladığı ne bir rapor ne de bir çalışma var. Mantar gibi türeyen özel okulların olduğu yerde solun sınıfsal tercihi burjuvaziden yanadır.

Bize çok kızıyor bu sol. Sorumuz çok açık: Ekrem için Saraçhane’de milislik yapan sol, bugün neden aileler ve velileri kapsayan toplumsal mücadeleyi çocuklar özelinde geliştirmez? Sorunun kendisi de yanıtı da sınıfsaldır. Bizim durduğumuz yer açık: Vatan evimiz, halk bizim ailemiz.

Sinan Akdeniz
16 Nisan 2026

0 Yorum: