Bugün
okullarda yaşanan ve aileleri tedirgin eden şiddet olaylarında egemen siyaset
tek başına etkili ve sorumlu değildir. Bu siyasetin karşısında, halk
değerlerini çürüten politikalarla çıkan solun sorumsuzluğu tartışılmak zorunda.
1953’te
ABD’de emperyalistlerin toplantılarında aldıkları kararlar, zihinlerin ele
geçirilmesine yönelikti. Yaklaşık yüz yıldır bu politika ve “gönüllü” rıza
üretiminde sol, etkin rol oynadı. Şiddetin sosyolojik nedenlerine yakından
bakmak, en öz hâliyle genel geçer bir betimlemeden öteye geçemez, sadece bir
çerçeve çizer, bu konu, başlı başına bağımsız araştırma konusudur.
Günümüz
dünyasında sınıfsal gerçeğe saldırılması sınıf politikalarının ekonomi
çemberiyle daraltıldığı algısı üzerinden yürüyor. Gerçek bu değildir. Sınıfsal
olanı belirlemede ekonomi, temel oluşturur. Sömürü, sadece ücret üzerinden
yürüdüğünde zihin, kişilik, yaşam biçimi, bütünlükler ve değer alanı kontrol
dışı bırakılırsa olası hak arama eylemleri süreğenleşir ve dalga dalga yayılır.
Sınıfsal olan, insanın bütünlüğüyle ilgilidir. Düşünme biçiminden davranışlara
kadar insanın taşıdığı nitelikler, bağlı olduğu sınıfın verdiği bilinçle var
olur. Sömürü düzeninde şiddet günlük hayatın “olağan” durumuna dönüşür,
şiddetin yönünü hegemonya belirler, günümüzde bu hegemonya da burjuva sınıfın
tekelindedir. Sömürülenlerin sokakta, iş yerlerinde hatta ev içinde şiddeti
birbirine yöneltmesi, sömürü gerçeğinin dışında bir nedende aranamaz. Mevcut
üretim sistemi genişledikçe emekçilerin yaşamı zihinden psikolojiye kadar
daralır.
Merceği
kendi ülkemize tuttuğumuzda, tespitlerin daha somut göstergeleri çok açık
biçimde kendisini gösteriyor. Sömürü, dizginsizce devam ettiğinden, barınma
sorunu, gelecek ve güvenceli yaşam kaygısı, temel ihtiyaçların karşılanmasında
yaşanan zorluk toplumsal krizi beraberinde getiriyor.
Toplumsal
krizi halı altına süpürüp görünmez kılmaya çalışma pratikleri sürece
yayıldığından, nicel birikimler nitel sıçramalara yol açıp sürecin sonunda
insanlık dışı şiddet olaylarıyla gün yüzüne çıkıyor. Sabah kuşağı
programlarında halkın içinde gerçekleşen sapma, halkın tamamına teşmil edilip
TV aracılığıyla “acımasız dünya sendromu” zihinlere yerleştiriliyor. Bu
programların kurumlardan daha iyi iş çıkardığına yönelik çarpıtılmış algı
temelde şu mesajı veriyor: “Birbirinize, ailenize, çevrenize güvenmeyin;
güvenlik ihtiyacınız her zaman dinamik kalsın.”
Solun
iddia ettiği gibi şeriat geleceğine yönelik sahte algı geçersizdir. Bu
programlar kapatılsa, birey ve basın özgürlüğü söylemiyle sansür ve yasakçılık
karşıtlığıyla sahneye çıkacak olan yine soldur. Sol, bu programların halkta
oluşturduğu algıdan faydalanıp “kutsal aile”nin yerin dibine batmasına yönelik
sloganlar, dövizler, pankartlar, yayınlar hazırlıyor. Bu bağlamda, solun
değirmenine suyu taşıyan, sabah programları ve dizilerdir.
Dokuz
medya tekelinin halkların zihinlerini yönlendirdiği günümüz dünyasında Disney
Plus adlı çizgi film kanalında cinsiyetsiz altı-yedi yaşındaki çocukların
öpüştüğü, eşcinsellerin evlenip çocuk edinerek yapay aile kurduğu, cinsiyetin
pranga olduğuna yönelik hazırlanan içerikler yasaklandığında ilk tepki soldan
geliyor. Youtube üzerinden dört emperyalist TV şirketinin +90 adıyla kurduğu
kanalda translar, fahişeler, serserilere yönelik yapılan yayınlar hep aynı
hedefe yönelik: sömürü düzeninin devam ettirilmesi. Bütünlüklerin dağıtılıp
insanın yalnızlaştırılması sürecinde insan, tutunamayan, bunalımlı, umutsuz,
değersiz, çaresiz bir varlığa dönüşür. Ya sömürü düzeninin yaydığı suçu üretir
ya da içe kapanıp kendini tüketir. Halk, bugün bu iki uç arasında salınıyor.
TikTok,
sanal oyunlar, Telegram grupları gibi platformlar, suç üretiminin merkezi.
Kapitalizm, çocukların gerçeklik algısını ters yüz edip gerçeğin yerine sanalı
koyuyor: Kendisini Pokemon zannedip balkondan atlayan, yönlendirici dijital
oyunların komutlarına uyarak yaşamına son veren, oyundaki savaş karakteri gibi
giyip yolda gördüğü insanları bıçaklayan çocuk ve gençler... Tüm bunlar
kapitalizmin normalidir ve olmasını istediği düzendir. Aynı şekilde dizilerde
sürekli bağıran ve kendisini zengin bir erkeğin hayatına angaje ederek kolay
yoldan köşeyi dönmeyi çalışıp ailesiyle sürekli hesaplaşan kadınlar, silahsız
ve lüks arabasız gezmeyen, trafikte son hızla giden erkekler, özgürlük adı
altında çocuğun hiçbir denetime tabi tutulmadığı aile düzeni dizi
senaryolarının sahneleridir.
Çeteleşme,
çatışma, cinayet, dizilerle yayılıyor. Politik olmayan ve kolektiflerde yer
almayan yoksul ve küçük burjuva ailelerin çocukları için bu temsil rol-model
oluyor. Solculuğuyla göklere çıkarılan Ercan Kesal’ın başrolünde oynadığı Çukur
dizisinde güya sol mahalle düzeni mesajıyla mafyacılık özendirildi. Bir anda
arabalar, duvarlar, giysiler dizi logosuyla bezendi. Dizinin bir bölümünde
işlenen cinayet biçimi, on beş gün içinde aynı biçimle işlenip üçüncü sayfa
haberine dönüştü. Dizinin sola ve halka verdiği feodal delikanlılık mesajı “Biz
uyuşturucu ve kadın ticareti yapmayız, karşıyız.” Gerçek öyle mi? Aynı dizide
bu sloganın sahipleri silah kaçakçılığı rolündeydi. Bu silahlar da çetelere
satılıyordu. Yeni nesil denilen, kendi rap şarkısını üretip yayan, saçma bir
kardeşlik hukuku kurarak çocuklara suç işleten mahalle çeteleri, bu dizilerden
sonra yeni bir biçim aldı: Daltonlar, Casperlar, Boyun vb. çeteler. Düzenin en
aşağılık kesimleri halkın arasına salındı. Bu dizilerle çeteler aynı dönemin
ürünü. Bu diziler de yayından kaldırılsa ilk tepki soldan gelir.
Solun
sendikaları bugün “Yaşam Nöbeti” gibi alakasız bir adlandırmayla eylem yapıyor.
Her şey bir imaj çalışmasından ibaret. Bu çocukların ve gençlerin içine
düştükleri durumdan kendilerini sorumlu tutmamak için yavuz hırsızlık
yapıyorlar. Şimdi soruluyor: “Aileler çocuklarına hiç mi eğitim veremiyor?” Bu
eğitimi gerilik kabul eden solculardı.
Çocuğuna
cinsel eğitim verilmesini talep eden, sosyal medyayı dizginsiz kullanmasını
savunan solcu aileler, bugünkü sürecin müsebbibidir. Beş yaşındaki kız çocuğunu
dansöz gibi oynatıp TikTok’ta paylaşan anne-babanın bu süreçteki sorumluluğu
nedir? Bu insanlara dijital dünya yurttaşlığını, çocuklarına karışmamaları
gerektiğini, çocukta “travma” oluşturulmamasının pedagojik koşul olduğu
söylemini sol üretti.
Okullarda
yaşanan olaylar, sömürü düzeninin ve onunla ideolojik, değer, kültürel
hegemonya mücadelesi yürütmeyen solun ülkeyi getirdiği noktanın sonucudur. Daha
düne kadar sendikalarının şubelerinde, sitelerinde ve yayınlarında “Biz aileyi
yok etmeye çalışıyoruz, iyi bir STK olamadık” diyenler, bugün çıkıp sorumluluğu
üzerinden atamaz. Faşist çetelerin okullarda kol gezmesine olası müttefikiyle
ters düşmemek için razı olanların ses çıkarmaya hakkı yoktur.
İnsan,
bir bütündür: Çocuk, İran’da da Epstein Adası’nda da Filistin’de de ülkemizde
de çocuktur. İnsan, her yerde sınıfsal aidiyetiyle insandır. Bu sol için bu
gerçek geçersizdir. Daha uyuşturucu kullanımı, dağılmış aileler, şiddetin
geldiği noktayla ilgili sendikaların hazırladığı ne bir rapor ne de bir çalışma
var. Mantar gibi türeyen özel okulların olduğu yerde solun sınıfsal tercihi
burjuvaziden yanadır.
Bize
çok kızıyor bu sol. Sorumuz çok açık: Ekrem için Saraçhane’de milislik yapan
sol, bugün neden aileler ve velileri kapsayan toplumsal mücadeleyi çocuklar
özelinde geliştirmez? Sorunun kendisi de yanıtı da sınıfsaldır. Bizim
durduğumuz yer açık: Vatan evimiz, halk bizim ailemiz.
Sinan Akdeniz
16 Nisan 2026


0 Yorum:
Yorum Gönder