“[...] Yeni Sol’a mensup
bazı yazarların, gelişmiş kapitalist toplumlarda ‘işçi sınıfına’ tarihsel bir
aktör, hatta en önemli aktör olarak bu denli sıkı sıkıya sarılıyor olmalarını
anlamıyorum. Oysa eldeki tarihsel deliller, bunun böyle olmadığını ortaya
koyuyor.”
[C. Wright Mills, “Yeni Sola Mektup”]
Bu
makalede, “Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?” sorusuna Marksist bir cevap sunmaya
çalışacağım. Bunu yapmak için, soruyu üç bölümde ele alacağım.
1.
Sınıf nedir?
2.
Sol nedir?
3.
Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?
Bekleneceği
üzere, vardığım sonuç ve savunacağım cevap şu şekilde olacak: Altmışlarda büyük
ölçüde işçi sınıfından oluşan Eski Sol’un yerini Yeni Sol’un almasıyla birlikte
“sol”, kendini işçi sınıfının üretken olmayan, profesyonel-yönetici kesiminin, yani
sözde “orta sınıfın” politik olarak etkinleşmiş bir kesimine dönüştürmüştür. Bugün
“sol”, genel olarak toplumu neoliberal, finansallaşmış kapitalizmin çağdaş
yapılandırmasının ötesine taşıyacak herhangi bir politik-ekonomik gelişmeyi
savunmak yerine, üretken olmayan işçilerin aciliyet arz eden çıkarlarını savunmaktan
başka bir şey yapmamaktadır.
1.
Sınıf Nedir?
İçinde
bulunduğumuz siyasal-toplumsal-ekonomik durumu (neoliberal, finansallaşmış
kapitalizm) açıklayabilmemize yardımcı olacak ve bu konuda bir şeyler
yapabilmemizi sağlayacak bir sınıf tanımı sunmak için sınıfı, benzediği
düşünülen ama çok farklı olan başka bir kategoriden, yakıştırılan (ascriptive)
kimlikten ayıracağım.
Yakıştırılan
kimlik, bireylerin farklı türdeki, nispeten değişmez özelliklerini adlandıran
ve ardından bu özelliklere göre gruplandıran bir kategoridir. Yakıştırılan
kimlik, bireylerin kendilerini tanımladıkları özelliklerle veya başkalarının
onları tanımladığı özelliklerle ilgilidir. Yani bu kimlik, bireylerin bilinçli
olarak ne olduklarını düşündükleri veya başkalarının ne olduklarını
düşündükleri ile alakalıdır. Cinsiyet, ırk, etnik köken, yetenek vb. ile
ilgilidir. Dahası, yakıştırılan kimlik, öncelikle söylemseldir. Bu anlamda,
“kimlik siyaseti” denilen şeyin temelini oluşturur.
Günümüzde
birçok solcu, sınıfı kimliklerden bir kimlikmiş gibi ele alıyor. Sınıf
siyasetini kimlik siyasetinin bir alt kümesiymiş gibi görüyor. Örneğin, bir
kimlik olarak anlaşılan “işçi sınıfı”, rock müzik dinleyen, hafif bira tercih
eden beyaz, heteroseksüel erkek, kot pantolon giymiş işçileri tanımlayabilir.
Elbette bu, bir karikatür. Ancak bu karikatür, sınıfın bir kimlikmiş gibi
anlaşıldığında nasıl tanınmayacak şekilde çarpıtıldığını ortaya koyuyor.
Marksist
sınıf kavramı, bireylerin özellikleriyle de ne olduklarıyla da başkalarının
onlar hakkında düşündükleriyle de ilgilenmez. Daha çok bireyleri “yaptıklarına”
veya modern kapitalizm gibi bir sosyo-ekonomik sistemde yerine getirdikleri
işlevlere göre sınıflandırır.[1] Bununla birlikte, Marksizm ile
ilişkilendirilen ve birbirinden ayırt edilmesi gereken kabaca iki farklı sınıf
kavramı mevcuttur.
1.
Marksizm ile ilişkilendirilen ilk sınıf anlayışı, “önce siyaset” diyen sınıf
anlayışıdır. Bu, Marx’ın 1848 öncesi kaleme aldığı yazılarda, yani Britanya
Kütüphanesi’nde politik ekonomiyi ciddiyetle incelemesinden önceki (1850’lerden
60’lara dek uzanan) dönemde gördüğümüz, esasen siyasal bir sınıf anlayışıdır.
Örneğin bu anlayış, Komünist Manifesto’da mevcuttur. Lenin, Troçki, Mao gibi
isimlerde gördüğümüz politik Marksizm bu anlayışa sahiptir. “Önce siyaset”
diyen sınıf anlayışı konusunda dört tespitte bulunmak gerekmektedir:
a.
Bu anlayış, tarihi genel olarak birey grupları arasında, bu grupların muhtelif
çıkarları üzerinden, sınırlı kaynaklara ulaşmak için yürütülen bir iktidar
mücadelesi olarak görür. Yani, insanlık tarihini, modern kapitalist ekonomilere
özgü olmayan bir şekilde, insan grupları arasındaki güç ve kaynaklar
mücadelesinin tarihi olarak değerlendirir.[2] Üstelik, bu görüşü benimsemek
için Marksist olmanıza da gerek yoktur (bkz. Nietzsche, Bismarck, Weber vb.).
b.
Önce siyaset diyen görüşe göre, modern kapitalizmin içinde özel olarak var olan
sınıflar şunlardır: “proletarya” (yani işçi sınıfı), “küçük burjuvazi” (yani
serbest çalışan zanaatkârlar, tüccarlar veya profesyoneller) ve “burjuvazi”
(yani kapitalistler).[3] Bazen “lümpen proletarya” (yani işsiz veya vasıfsız
alt sınıf) da anılır, ancak politik olarak bu kesim, sıklıkla göz ardı edilir.
Genelde geleneksel Marksistler, bugünün toplumunu bu üç sınıf üzerinden
yorumlamaya çalışırlar[4] ancak ben, bunun bir hata olduğunu, çünkü mevcut
ekonomik durumu ifade etmediğini savunuyorum. Ayrıca bu “önce siyaset” diyen
görüş, Marx’ın nihai görüşü değildir, mevcut sosyo-ekonomik durumun
ayrıntılarını kavramak için fazla kabadır.
c.
Sınıflara ilişkin siyaset odaklı görüş, sınıfları nispeten homojen olarak ele
alır. Yani, bahsettiği üç sınıfın, sınıflar içinde alt sınıflara veya kesimlere
ayrıştığını düşünmez. Dolayısıyla, işçi sınıfı veya kapitalist sınıf içindeki
içsel çeşitliliği kavrayabilen somut bir görüşten ziyade soyut bir sınıf görüşü
sunar. Dahası, genellikle küçük burjuvaziyi politik ve ekonomik olarak önemsiz,
proletaryaya duhul eden, tarihsel olarak yok olan bir sınıf olarak görür.
Dolayısıyla, siyaset odaklı görüş, nihayetinde politik mücadele içinde sabit iki
sınıfın, işçi sınıfı ile burjuvazinin kapıştığı, soyut ve düalist bir yaklaşıma
varır.[5] Oysa, günümüzde durum
çok daha karmaşıktır.
d.
Siyaset odaklı görüş, propagandayla alakalı amaçlara hizmet eden, pratik bir
sınıf tanımı sunduğu için avantajlıdır. Hiçbir şeyi açıklamaz, çünkü
açıklayacağı şeyi (yani sonucu) belirleyecek açıklayıcı bir terim (yani neden)
sunmaz. Yani, sınıf odaklı görüş, Marx’ın olgun döneminde geliştirdiği görüşte
görüldüğü üzere[6], siyasi dinamikleri ekonomik gelişmeler açısından açıklamaz;
bunun yerine, pratik eyleme bir rehber olarak sınıfları “çıkarlarla”
ilişkilendirir.
2.
Marksizm ile ilişkilendirilen ancak siyasi Marksistler tarafından nadiren öne
sürülen ikinci sınıf kavramı, benim “ekonomi odaklı” görüş olarak
adlandıracağım görüştür. Bu görüş, Marx’ın Kapital ve Artı Değer
Teorileri’nde bulunur. Ekonomi odaklı görüşe göre sınıflar, insan
gruplarının bir ekonomik üretim sisteminde yerine getirdiği çeşitli işlevleri
veya insanların ekonomik anlamda “yaptıkları” şeyleri ifade eder. Mevcut
durumumuzda, söz konusu ekonomik sistem, toplam kârın (yani artı değerin)
üretimi ve dağıtımının makroekonomik bir sistemi olarak gelişmiş kapitalizme
denk düşer. Dolayısıyla, söz konusu işlevler, kârın üretimi, tahsisi ve
dağıtımı ile alakalıdır. Marx’ın tanımladığı üç ana sınıf, işçi sınıfı (yani
ücretli/maaşlı kol ve kafa emekçileri), kapitalist sınıf (yani endüstriyel,
ticari ve finansal kapitalistler) ve toprak sahipleridir (yani rantiyeler).
Ekonomi
odaklı görüşte sınıflar, kapitalistler işçileri istihdam ettiğinde (yani
sömürdüğünde) işçiler tarafından üretilen ve kapitalistlerin ekonomik sistem
genelinde, örneğin toprak sahiplerine dağıttığı toplam kâr (artı değer) ile
ilişkili olarak tanımlanır. İnsanların bu toplam kâr (yani artı değer) ile
ilişkisi, üretim sürecinde, işçilerin ürettiği ve gerçekleştirdiği toplam
değerden kesintileri ifade eden belirli bir gelir veya kazanç karşılığında, bu
kârla ilişkili olarak yerine getirdikleri işlevle ilgilidir. Dahası, üç ana
sınıf alt sınıflara ayrılır; bunlar nispeten homojen olmaktan ziyade, içsel
olarak farklılaşmış veya heterojendir. Marx’ın daha zengin, ekonomik sınıf
anlayışı şu şekilde resmedilebilir:
İşçi
sınıfı (mavi) şunlardan oluşur:
1.
Meta üretim sürecinde artı değer üreten ve Marx’ın “üretken emek” adını verdiği
sanayi işçileri (kırmızı)[7];
2.
Marx’ın “gerekli” ve “yararlı” ancak “üretim dışı” emek olarak adlandırdığı, piyasadaki
malların dolaşımı veya değişimi sürecinde artı değeri kapitalistler için
realize eden ticaret işçileri (turuncu) ve finans işçileri (sarı);
3.
Yönetici işçiler (yeşil), kapitalist mülk sahiplerinin ve kârdan pay alanların
ihtiyaçları uyarınca işçi sınıfının geri kalanını “denetleyen” ve “disiplin
altına alan” kişiler.[8]
Not: Ticaret
ve finans işçileri ile yönetim çalışanları “üretim dışı emek”tir (açık mavi).
Üretim süreci ve toplam kârın (artı değer, net değer) gerçekleştirilmesi için “yararlı”
ve “gerekli” olabilirler, ancak söz konusu değeri veya onu oluşturan emtiayı
üretmezler; işçilerin ürettiği ve gerçekleştirdiği toplam değerden (brüt değer)
düşülen bir “üretim genel gideri”dirler.
Kapitalist
sınıf (kırmızı) şunlardan oluşur:
1.
Endüstri kapitalistleri (kırmızı), toplam kârı (artı değer, net katma değer)
oluşturan malları üretmek için üretken endüstri işçilerini istihdam ederler;
2.
Ticaret kapitalistleri (turuncu), piyasada kapitalist sınıf için toplam kârları
(artı değeri) gerçekleştirmek amacıyla üretken olmayan ticari işçileri istihdam
edenler;
3.
Üretim ve mal değişiminin işleyişini finanse etmek ve kolaylaştırmak,
dolayısıyla kârı toplamak amacıyla sanayi ve ticaret kapitalistlerine kredi
veren finans kapitalistleri (sarı).
Ev
sahipleri (mor), kazanılmamış gelirin üretken olmayan alıcılarından oluşan ayrı
bir sınıftır. Sahip oldukları bir gayrimenkulün kullanımı karşılığında,
başkalarının gelirlerinden pay alma hakkına yasal olarak sahiptirler. Burada
güncel bir örnek vermek gerekirse, finansal sermayenin sahiplerinden veya rantiye
sınıfından bahsedilebilir.
Kapitalistler
ve işçiler, bunların alt sınıfları, toplam kâr üretimini esas alan ekonomi
sisteminde yerine getirdikleri işlevlere göre birbirlerine karşılık gelirler ve
ilgili gelirlerini veya kazançlarını elde ettikleri biçimlere göre ayırt
edilebilirler: işçiler, ücret veya maaş alırlar; endüstri ve ticaret
kapitalistleri kâr, finans kapitalistleri faiz, toprak sahipleri kira alırlar.
Ancak, bu çeşitli gelir veya kazanç biçimlerinin, endüstri işçilerinin ürettiği
ve ticaret işçilerinin piyasada gerçekleştirdiği toplam değerin yalnızca farklı
biçimleri olduğunu belirtmek gerekmektedir.[9] Gerçekten üretken olan tek
sektör, kapitalist toplumun dayandığı toplam kârı (artı değeri) gerçekleştirmek
için ticarete ihtiyaç duymasına rağmen, endüstridir. Çeşitli gelir biçimlerinin
hepsi, endüstri işçileri sömürüldüğünde ve ticaret işçileri, bu değeri piyasada
gerçekleştirdiğinde üretilen toplam katma değer havuzundan yapılan basit
kesintilerdir.[10]
Bu
süreci şu şekilde resmetmek mümkün:
Finans
kapitalistleri, toplam kârın bir kısmı (yani faiz) karşılığında, üretim
amacıyla sanayi kapitalistlerine kredi parası (M) ödünç verirler. Sanayi
kapitalistleri, daha sonra bu para sermayesini (M), üretim araçları ve emek
gücü gibi emtia (C) satın alarak yatırırlar ve böylece daha fazla emtia (C’)
üretme sürecini (…P…) kolaylaştırırlar; satıldıklarında, üretim maliyetlerinden
(M−C) daha büyük bir değerle (M′) değiştirilirler. Son ürünün değeri (C’−M’,
brüt değer) ile üretim araçlarının orijinal değeri (M−C) arasındaki değer farkı
(ΔM) artı değerdir (net katma değer). Yatırım, üretim veya sömürü, satış veya
değerin gerçekleşmesi ve yeniden yatırım döngüsü sürekli olarak
tekrarlanır.[11]
Birikim,
kapitalist ekonominin nabzıdır. Bu, tüm sınıfların ve alt sınıfların gelir veya
kazancının düşüldüğü toplam değerin kaynağıdır: endüstri ve ticaret
kapitalistleri kâr, finans kapitalistleri faiz, toprak sahipleri herkesin gelir
veya kazancından kira olarak bir pay alırken, işçiler ücret veya maaş alır.
Dolayısıyla, tüm üretken olmayan işçilerin ücretleri veya maaşları, ticaret
kapitalistlerinin kârları, finans kapitalistlerinin faizi ve toprak
sahiplerinin kirası, hepsi de endüstri tarafından üretilen toplam veya brüt
değerden düşülen “üretim genel giderleri”dir.
Burada
son olarak, ekonomi odaklı sınıf görüşünün, sınıfın içsel olarak farklılaşmış
veya görece heterojen olan somut bir görünümünü sunduğuna dikkat çekilmelidir.
Bu görüş, yalnızca sınıflar arası ilişkileri ve potansiyel çatışmaları değil,
aynı zamanda sınıf içi ilişkileri ve potansiyel çatışmalara da vurgu yapar.
Geleneksel Marksizmde bulunan siyaset odaklı görüşten çok daha doğru bir
şekilde, kendimizi içinde bulduğumuz mevcut karmaşık sosyo-politik-ekonomik
durumu kavrar. Örneğin, endüstri ve finans kapitalistleri arasındaki, üretken
ve üretken olmayan/yönetici işçiler arasındaki veya ikincisi ile kapitalist
sınıf veya toprak sahipleri (yani rantiyeler) arasındaki çatışmaları anlar. Buna
karşılık, siyaset odaklı görüş, sınıfların tüm karmaşıklığını tek boyutlu
soyutlamalara ve kaba ikiliklere indirger.
II.
Sol Nedir?
Şimdi
“Sol nedir?” sorusu üzerinde duralım. Bu soruya genel olarak verilebilecek üç
cevap vardır.
İlk
cevap, tarihsel bir cevaptır. Tarihsel olarak “sol”, modern cumhuriyetler
çağını tanımlayan büyük devrimlerde feodal toprak ağaları ve monarşistler
sınıfına karşı siyasi olarak hareket eden burjuvazinin veya yükselen kapitalist
sınıfın devrimci veya ilerici kanadıydı. “Sağ” ise, burjuvazinin muhafazakâr
veya gerici kesimiydi ve eski rejimin eski kurumlarının ve ayrıcalıklarının bir
kısmını korumak istiyordu. Dolayısıyla, “sol” ve “sağ”, kamusal (politik) ve
özel (ekonomik) alanlar, vatandaşlık ve medeni haklar ve görevler hakkındaki
kaygılarla karakterize edilen burjuva cumhuriyetçiliği hareketinin içinde yer
alan boyutlardır.
İkinci
cevap, idealist bir cevaptır. Bir fikir veya ideal olarak ele alındığında, “sol”,
kişinin herhangi bir anda ilerletmek isteyebileceği herhangi bir “iyi” veya “ilerici”
politikadır; bu da “ilerlemeyi” engellemeye veya tersine çevirmeye yönelik
muhafazakâr veya gerici çabaların zıttını ifade eder. Bu bakış açısı, yurttaş
haklarıyla ilgilidir ve siyasi, ekonomik veya maddi olmaktan ziyade ahlakidir. Bu
anlamda, hızla sofizme, “gerçek bir İskoç yoktur” yanılgısına kapılır. Örneğin,
Sovyetler Birliği veya Çin’in “sahici” veya “gerçek” sosyalizm olup olmadığını
dile getirmek mümkündür. Zira bu iki ülke, kişinin fikrine uyuyordur ya da
uymuyordur Benzer şekilde, günümüzde, gerçekte var olan solun “sahici” veya “gerçek
sol” olmadığını, çünkü onu sahici” veya “gerçek sol” yapacak şeye
odaklanmadığını söyleyebiliriz. Bu noktada dilerseniz “sol” yerine sınıf, emek,
cinsiyet ve zamirleri ekleyebilirsiniz.
Üçüncü
cevap, savunacağım ve yukarıda sunduğum ekonomi odaklı görüşten beslenen
cevaptır. Bu görüşe göre “sol”, kendilerine “solcu” diyen, ampirik olarak var
olan insan grubudur; “solculuk” ise bu “solcuyum” diyenlerin yaptığı şeydir.
Kendilerine “sol” diyenler ise, yukarıda sunulan sınıflar ve alt sınıflar
çerçevesine yerleştirilebilirler. Ekonomi odaklı bir bakış açısıyla
bakıldığında, “sol” kendi başına tutarlı bir varlık değildir; tıpkı her insanın
bir sol ve bir sağ eli olması gibi, her siyasi grubun da nispeten bir sol ve
sağ kanadı vardır. Soldan birleşik, tutarlı bir varlık olarak bahsetmek, “tüm
sol ellerden” sanki tek bir vücut oluşturuyormuş gibi bahsetmek kadar
anlamsızdır.[12]
“Sol”,
siyaset dünyasını anlamak için kullanılabilecek kavramsal bir çerçevenin, bir “sol
ve sağ” ikileminin yalnızca yarısıdır. Bu, nihayetinde sınıflara ve alt
sınıflara dayanan modern, cumhuriyetçi, burjuva, liberal hareketlerin muhtelif içsel
eğilimlerini adlandırır. Günümüzün siyasi manzarasını üçlü bir anlayışla, yani
muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizmle anlasaydık, çok daha iyi durumda
olurduk; bunların hepsi bazı açılardan örtüşürken, diğer açılardan önemli
ölçüde farklılık gösterir.[13]
Bu
açıdan bakıldığında “sol” kavramı, meselelere yönelik kafa karıştırıcı bir
bakış açısını ifade eder, en kötü ihtimalle ise kapitalist toplumun neden
olduğu ideolojik bir yanılsamadan ibarettir. “Eski Sol”a özlem duymak, doğum
günü dileklerinde bulunmakla eşdeğerdir. Dolayısıyla, sosyalizmi (“Eski Sol”)
liberalizmden (“Yeni Sol”dan) ayırmak ve ikincisine karşı birincisi için
mücadele etmek daha hayırlı olacaktır.
III.
Sınıf ve Sol Arasındaki İlişki
Şimdi
son olarak, "Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?" sorusuna, daha
önce aktardıklarımızdan yola çıkarak cevap vermeye çalışacağım.
Bu
soruya gerçekçi ve materyalist bir cevap vereceksek, bana öyle geliyor ki “sol”un,
işçi sınıfının üretken olmayan ve profesyonel-yönetici kesiminin politik olarak
etkin bir bölüğüne denk düştüğünü söylememiz gerekiyor. Bu iddianın kanıtları,
2016-2020 yılları arasındaki siyasi gelişmelere ve Amerikalı Demokratik Sosyalistler
örgütüne bakılarak bulunabilir. Solun kimin düdüğünü öttürdüğünü, memurların veya
zengin profesyonellerin sınıf bakışının ona nasıl nüfuz ettiğini anlamak istiyorsak,
hangi sınıfa ait olduğuna, öncelikli gördüğü “sürdürülebilirlik” ya da “eşitlik”
gibi hususlara bakmak gerekir.
“Sol”,
kendine özgü, çok özel alt sınıf çıkarlarını savunur: yani, polisin
finansmanını kesmeyi, öğretmenler için daha fazla iş yaratılmasını, çeşitlilik
ve örtük önyargı seminerleri için daha fazla insan kaynakları pozisyonu oluşturulmasını,
ilerici rantiyeciler için tekelci rantlar temin edecek yeşil enerjinin yaratılmasını
ister.
Solun
kendisine has karakteri bugünlerde “snop” olarak tanımlanıyor. Bu koalisyon,
hem işsizlerden hem de aşırı zengin, eğitimli, ahlaki ilericilerden ve insan
hakları savunucularından oluşuyor. Bu koalisyonun karşısında küçük burjuva
Trump destekçilerinden oluşan “tüccar sağ” duruyor.[14]
Ben,
bu solun “radikal liberalizm” olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Üstelik
bu solun reforma tabi tutulamayacağını, dönüştürülemeyeceğini iddia ediyorum.
Onunla siyasi açıdan uygun bir ilişki kurabilmek için, onun olduğu gibi kabul
edilmesi gerekiyor.
Sonuç
olarak, Marksist olmak zorunda olmadığınızı belirtmek isterim. Marksist olmak,
yalnızca Marx’ın sunduğu kapitalizm açıklamasının doğru olduğunu düşünmektir.
Marx’la aynı fikirde olmayabilirsiniz. Ancak eğer kişi, kendisini Marksist
olarak tanımlıyorsa, o zaman hangi görüşe katıldığını açıkça belirtmek
zorundadır.
Marx,
kendi özgül siyasi-ekonomik çıkarları doğrultusunda hareket eden bir profesyonel-yönetici
sınıfın ortaya çıkmasının, modern kapitalizmin finansallaşmasının bir sonucu
olduğu konusunda nettir. Bu bağlamda, sizi yakından değerlendirilmeyi hak eden
birkaç ifadeyle baş başa bırakacağım.
Marx,
Kapital’in üçüncü cildinde, anonim şirketlerin modern gelişiminin, “fiilen
işleyen kapitalistin, diğer insanların sermayesinden sorumlu bir yöneticiye
dönüşmesine ve sermaye sahibinin, yalnızca bir para kapitalistine [yani
hissedar veya gıyabi sahibe] dönüşmesine” ihtiyaç duyduğunu söylüyor.
Artı
Değer Teorileri’nde benzer bir tespitte bulunuyor:
“[Ricardo’nun] vurgulamayı
unuttuğu şey, bir yanda işçi, diğer yanda kapitalist ve toprak sahibi arasında
kalan orta sınıfların sayısının sürekli artmasıdır. Orta sınıflar, geçimlerini
doğrudan gelirle [yani üretimin parçası olan genel bir giderle] giderek artan
bir oranda sağlarlar; çalışan kesimin üzerinde ağır bir yük oluştururlar ve
üstteki on bin kişinin sosyal güvenliğini ve gücünü artırırlar. […]
[...] net ürünün büyümesi
sebebiyle, üretken emekçinin ürettiği ürün üzerinden geçinen, kendinin
sömürüldüğü süreçte doğrudan sömürücü sınıfların çıkarlarıyla çıkarları az çok
örtüşen üretim dışı işçiler için daha fazla alan açılır.”
Benzer
şekilde, Ehrenreich’lar da “profesyonel-yönetici sınıfı” şu şekilde
tanımlıyorlar:
“Profesyonel-Yönetici
Sınıfı, üretim araçlarına sahip olmayan ve toplumsal işbölümündeki temel
işlevi, genel olarak kapitalist kültürün ve kapitalist sınıf ilişkilerinin
yeniden üretimi olarak tanımlanabilecek maaşlı kafa işçilerinden oluşan bir
sınıf olarak tanımlıyoruz.”[15]
PYS’de sınıf bilinci,
seçkincilik ve anti-kapitalist militanlığın muğlak bir karışımından ibarettir. [...]
Bu bilincin somut ifadelerini, ‘sisteme’ meydan okuyan, ancak çoğunlukla işçi
sınıfına karşı ahlaki bir küçümsemeyle hareket eden ‘Yeni Sol’da ve savaş
karşıtı harekette bulmak mümkündür. […] Üniversite, PYS’nin tarihsel yeniden
üretim aygıtı ve yeni bilgi, disiplin, teknik, sapkınlık vb. üretiminin
tarihsel merkezidir: her ikisi de sermayeden bir tür özerklik kazanmış örgütsel
birimlerdir. […] ‘Yeni Sol’ derken, başlangıçta üniversitelerde yuvalanmış
ancak nihayetinde kampüslerin sınırlarını aşmış, bilinçli olarak ırkçılık
karşıtı ve anti-emperyalist (ve daha sonra anti-kapitalist) beyaz hareketi
kastedilmektedir.”[16]
Kendilerini
Marksist ve sosyalist olarak görenler, çağdaş solun bu tanımını ciddiye almalıdırlar.
C. Wright Mills’in öğrencilerin, genç profesyonellerin, entelektüellerin ve
yazarların siyasi değişimin temsilcileri olarak görülmesi gerektiğini, işçi
sınıfının siyasi açıdan pek de önemli olmadığını öne sürdüğü dönemden bu yana
solun izlediği yol felaketle sonuçlandı. Oysa çıkmaz sokak bizi bir yere
götürmez.
Sınıfın Birliği
11 Haziran 2022
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Bkz. David Harvey, The Enigma of Capital (2010): “…çokkültürlülük, çoğu
sosyal grupla eşitlik ülküsünü uzlaştırır, ama asıl mesele, onun kalıcı
ayrışmaya sebep olmasıdır. Bunun nedeni, sınıfın, kapitalizmin yeniden üretimi
için gerekli olan temel eşitsizlik biçimi olmasıdır. […] Şurası açık ki sınıf
kimlikleri, ırksal kimlikler gibi, çokludur ve örtüşür. Bir işçi olarak
çalışıyorum ama borsaya yatırım yapan bir emeklilik fonum var, alın teriyle
geliştirdiğim, spekülatif kazanç için satmayı planladığım bir eve sahibim. Bu,
sınıf kavramını tutarsız mı kılar? Sınıf, kişilere iliştirilen bir etiket
değil, bir roldür” (s. 231-2).
[2]
Bkz. Marx, Manifesto: “Bugüne kadar var olan tüm toplumların tarihi,
sınıf mücadelelerinin tarihidir.”
[3]
Bkz. Marx, Manifesto.
[4]
Bkz. Leila Mechoui & Alexander McKay, “It’s the Petite Bourgeoisie, Stupid”.
[5]
Bkz. Marx, Manifesto: “Ancak, çağımız, burjuvazinin çağı, şu belirgin
özelliğe sahiptir: sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiştir. Toplumun tamamı,
giderek daha fazla iki büyük düşman kampa, doğrudan karşı karşıya gelen iki
büyük sınıfa bölünmektedir: Burjuvazi ve Proletarya.”
[6]
Marx, Contribution to the Critique of Political Economy: “Varoluşlarının
toplumsal üretiminde, insanlar, kaçınılmaz olarak iradelerinden bağımsız
belirli ilişkilere, yani maddi üretim güçlerinin belirli bir gelişme aşamasına
uygun üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin bütünü, toplumun
ekonomik yapısını, üzerinde hukuki ve siyasi bir üstyapının yükseldiği ve
belirli toplumsal bilinç biçimlerine karşılık gelen gerçek temeli oluşturur.
Maddi yaşamın üretim tarzı, toplumsal, siyasi ve entelektüel yaşamın genel
sürecini koşullandırır. İnsanların varoluşunu belirleyen bilinçleri değil,
toplumsal varoluşlarıdır. Gelişimin belirli bir aşamasında, toplumun maddi
üretici güçleri, mevcut üretim ilişkileriyle çatışmaya girer. Aynı şeyi hukuk
terimleriyle ifade edersek, maddi üretici güçler, içinde hareket ettikleri
mülkiyet ilişkileriyle çatışmaya girer. Üretici güçlerin gelişme biçimleri olan
bu ilişkiler, onların prangalarına dönüşür. Ardından bir toplumsal devrim
dönemi başlar. Ekonomik temeldeki değişimler, er ya da geç tüm muazzam üstyapının
dönüşümüne yol açar.
Bu
tür dönüşümleri incelerken, doğa biliminin kesinliğiyle belirlenebilen ekonomik
üretim koşullarının maddi dönüşümü ile hukuki, siyasi, dini, sanatsal veya
felsefi, kısacası insanların bu çatışmanın bilincine varıp onu çözmek için
mücadele ettikleri ideolojik biçimler arasında ayrım yapmak her zaman
gereklidir. Tıpkı bir birey kendisi hakkındaki düşüncelerine göre
yargılanamayacağı gibi, böyle bir dönüşüm dönemi de bilincine göre
yargılanamaz; tam tersine, bu bilinç, maddi yaşamın çelişkileriyle, toplumsal
üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasında var olan çatışmayla
açıklanmalıdır. Hiçbir toplumsal düzen, yeterli olduğu tüm üretici güçler
gelişmeden yıkılmaz ve yeni, üstün üretim ilişkileri, varoluşlarının maddi
koşulları eski toplumun çerçevesi içinde olgunlaşmadan asla eskilerinin yerini
almaz.”
[7]
Karl Marx, Capital Cilt I. Penguin, s. 644, bkz. s. 1044.
[8]
Bkz. A.g.e., s. 450, 549-60, 986; cilt III, 509-10.
[9]
Bkz. Karl Marx, Capital Cilt III, Penguin, bölüm 48.
[10]
Karl Marx, Value, Price and Profit, XI. Bölüm: “Kira, faiz ve
endüstriyel kâr, metaın artı değerinin veya içinde yer alan ödenmemiş emeğin
farklı kısımları için verilmiş farklı adlardan başka bir şey değildir, bunlar, bu
kaynaktan türer, sadece oradan kaynaklanırlar. Bunlar, topraktan veya
sermayeden türetilmezler; toprak ve sermaye, sahiplerinin, çalıştıran
kapitalistin işçiden elde ettiği artı değerden kendi paylarını almalarını
sağlar. İşçi için, bu artı değerin, yani artı emeğinin veya ödenmemiş emeğin
sonucunun, çalıştıran kapitalist tarafından tamamen cebe indirilmesi mi, yoksa
çalıştıran kapitalistin bunun bir kısmını rant ve faiz adı altında üçüncü
kişilere ödemek zorunda kalması mı sorusu ikincil öneme sahiptir. Çalıştıran
kapitalistin yalnızca kendi sermayesini kullandığını ve kendi toprak sahibi
olduğunu varsayalım; o zaman tüm artı değer onun cebine girecektir.
Bu
artı değeri, işçinin nihayetinde kendine ayırabileceği kısmı kadarını, doğrudan
doğruya işçiden alan, istihdam eden kapitalisttir. Dolayısıyla, tüm ücret
sistemi ve mevcut üretim sistemi, istihdam eden kapitalist ile ücretli işçi
arasındaki bu ilişkiye dayanır.
[11]
Bkz. Capital, I. Cilt VII. Kısım: Bir miktar paranın [M] üretim
araçlarına ve emek gücüne [M] dönüştürülmesi, sermaye işlevi görecek olan değer
niceliğinin attığı ilk adımdır. Bu dönüşüm, piyasada, dolaşım alanı [M-M]
içinde gerçekleşir. İkinci adım, üretim süreci […P…], üretim araçları,
değerleri kendilerini oluşturan parçaların değerini aşan ve dolayısıyla,
başlangıçta yatırılan sermayeyi artı bir artı değer [M’] içeren metalara [M’]
dönüştürüldüğü anda tamamlanır. Bu metalar daha sonra dolaşıma sokulmalıdır.
Satılmalı, değerleri para [M’−M’] olarak gerçekleşmeli, bu para yeniden
sermayeye çevrilmeli, bu böyle tekrar tekrar yapılmalıdır. Aynı aşamaların
sürekli, ardışık olarak yaşandığı bu dairesel hareket, sermayenin dolaşımını
oluşturur. […] Artı-değer üreten kapitalist, yani işçilerden doğrudan ödenmemiş
emeği çekip metalara sabitleyen kişi, aslında bu artı-değerin ilk
sahiplenicisidir, ancak hiçbir şekilde nihai sahibi değildir. Bunu, toplumsal
üretim kompleksinde başka işlevleri yerine getiren kapitalistlerle, toprak
sahipleriyle vb. paylaşmak zorundadır. Bu nedenle, artı-değer çeşitli parçalara
ayrılır. Parçaları çeşitli kişi kategorilerine ayrılır ve kâr, faiz, tüccar
kârı, rant vb. gibi birbirinden bağımsız çeşitli biçimler alır. Artı-değerin bu
değiştirilmiş biçimlerini ancak III. Kitap’ta ele alabiliriz.” Bkz. Kapital’in
II . cildinin 1. bölümü (P-C…P…C′-M′). Bkz. Kapital’in I. cildinin 4.
bölümü: “Orijinal değerin üzerindeki bu artışa veya fazlalığa ben ‘artı değer’
diyorum. Başlangıçta öne sürülen değer, bu nedenle, dolaşımdayken bozulmadan
kalmakla kalmaz, aynı zamanda kendine bir artı değer ekler veya kendini
genişletir. Onu sermayeye dönüştüren de bu harekettir. […] [Değer], kaybolmadan,
sürekli olarak bir biçimden diğerine dönüşür ve böylece otomatik olarak etkin
bir karakter kazanır. Şimdi, kendi kendini genişleten değerin yaşamı boyunca
art arda aldığı iki farklı biçimin her birini sırayla ele alırsak, şu iki
önermeye ulaşırız: Sermaye paradır: Sermaye metadır. Ancak gerçekte, değer
burada, sürekli olarak para ve meta biçimini alırken aynı zamanda büyüklük
olarak değiştiği, artı değeri kendisinden atarak kendini farklılaştırdığı süreçteki
etkin faktördür; başka bir deyişle, başlangıçtaki değer kendiliğinden genişler.
[…] Dolayısıyla, değer artık süreç içindeki değer, süreç içindeki para ve
dolayısıyla sermaye haline gelir. Dolaşımdan çıkar, tekrar dolaşıma girer,
kendi devresi içinde kendini korur ve çoğaltır, genişlemiş bir kütleyle
dolaşımdan geri döner ve başlar Aynı tur her zaman yeniden başlar. M−M’,
paranın doğurduğu para, Sermaye’nin ilk yorumcuları olan Merkantilistlerin
ağzından bu şekilde tanımlanmıştır”.
[12]
Bkz. L. Kolakowski, “The Concept of the Left”.
[13]
Bkz. F. A. Hayek, “Why I am not a Conservative”: “Üç partinin göreceli
konumlarına dair genel olarak çizilen tablo, gerçek ilişkilerini aydınlatmaktan
çok, belirsizleştirmeye yarıyor. Genellikle bir çizgi üzerinde farklı konumlar
olarak temsil ediliyorlar; sosyalistler solda, muhafazakârlar sağda ve liberaller
ortada bir yerde. Bundan daha yanıltıcı bir şey olamaz. Bir diyagram oluşturmak
isteseydik, muhafazakârların bir köşede, sosyalistlerin ikinci köşede,
liberallerin ise üçüncü köşede yer aldığı bir üçgen oluşturmak daha uygun
olurdu. Ancak sosyalistler, uzun süredir daha etkili olduklarından,
muhafazakârlar liberallerden ziyade sosyalistleri takip etme eğilimindedir,
uygun zaman aralıklarında radikal propagandayla saygın hale getirilen fikirleri
benimsemişlerdir. Sosyalizmle uzlaşıp onun gücünü çalanlar, genellikle
muhafazakârlar olmuştur. Kendi hedefleri olmayan Orta Yol savunucuları olarak
muhafazakârlar, gerçeğin uçlar arasında bir yerde olması gerektiği inancıyla
yönlendirilmişlerdir; bunun sonucunda da görüşlerini değiştirmişlerdir. Her iki
kanatta da daha aşırı bir hareket ortaya çıktığında pozisyon
değiştirilmelidir”. Cato.
[14]
Bkz. Thomas Piketty, “Brahmin Left versus Merchant Right”, 2021. Wid.
[15]
Barbara ve John Ehrenreich, “The Professional-Managerial Class”, Radical America, Cilt 11, sayı 2, s. 13. “PYS’nin
kapitalist kültür ve sınıf ilişkilerinin yeniden üretimiyle ilgilenen bir sınıf
olduğunu söyleyen tanım, onu ayrı bir sosyolojik varlık olarak ele almaya mani
olmaktadır. Bir anlamda o, türev bir sınıftır; varlığı şunları öngerektirir:
(1) toplumsal artığın, PYS özünde üretken olmadığı için, burjuvazinin yanı sıra
PYS’yi de geçindirmeye yetecek bir noktaya kadar gelişmiş olması; ve (2)
burjuvazi ile proletarya arasındaki ilişkinin, kapitalist sınıf ilişkilerinin
yeniden üretiminde uzmanlaşan bir sınıfın kapitalist sınıf için bir zorunluluk
haline geldiği noktaya kadar gelişmiş olması. Yani, düzenin sürdürülmesi, artık
ara sıra başvurulan polis şiddetine terk edilemez” (A.g.e., s. 15).
“İşçi sınıfı ile PYS arasındaki birbirine bağımlı ancak bir o kadar da
antagonistik ilişki, PYS’nin küçük burjuvaziden (zanaatkârlar, esnaf, serbest
meslek sahipleri ve bağımsız çiftçilerden oluşan ‘eski orta sınıf’) tamamen
ayrı bir sınıf olduğu konusunda ısrar etmemize de yol açar. Klasik küçük
burjuvazi, emek ve sermaye kutuplaşmasının dışında yer alır. Ne sermaye
tarafından istihdam edilen ne de kendileri önemli ölçüde emek işvereni olan
insanlardan oluşur. PYS ise aksine, sermaye tarafından istihdam edilir ve emeği
yönetir, kontrol eder, (işçileri doğrudan istihdam etmese de) işçilerin
üzerinde otoriteye sahiptir. Klasik küçük burjuvazi, sermaye birikimi süreciyle
ve kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretim süreciyle alakası bulunmayan
bir sınıftır. PYS ise her ikisi için de elzemdir.” (A.g.e., s. 18)
[16]
A.g.e. “The New Left: A Case Study in Professional Managerial Class
Radicalism”, Radical America, Cilt 11, sayı 3, s. 10.




0 Yorum:
Yorum Gönder