30 Nisan 2026

Sol ve Sınıf Arasındaki İlişki

“[...] Yeni Sol’a mensup bazı yazarların, gelişmiş kapitalist toplumlarda ‘işçi sınıfına’ tarihsel bir aktör, hatta en önemli aktör olarak bu denli sıkı sıkıya sarılıyor olmalarını anlamıyorum. Oysa eldeki tarihsel deliller, bunun böyle olmadığını ortaya koyuyor.”

[C. Wright Mills, “Yeni Sola Mektup”]

 

Bu makalede, “Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?” sorusuna Marksist bir cevap sunmaya çalışacağım. Bunu yapmak için, soruyu üç bölümde ele alacağım.

1. Sınıf nedir?

2. Sol nedir?

3. Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?

Bekleneceği üzere, vardığım sonuç ve savunacağım cevap şu şekilde olacak: Altmışlarda büyük ölçüde işçi sınıfından oluşan Eski Sol’un yerini Yeni Sol’un almasıyla birlikte “sol”, kendini işçi sınıfının üretken olmayan, profesyonel-yönetici kesiminin, yani sözde “orta sınıfın” politik olarak etkinleşmiş bir kesimine dönüştürmüştür. Bugün “sol”, genel olarak toplumu neoliberal, finansallaşmış kapitalizmin çağdaş yapılandırmasının ötesine taşıyacak herhangi bir politik-ekonomik gelişmeyi savunmak yerine, üretken olmayan işçilerin aciliyet arz eden çıkarlarını savunmaktan başka bir şey yapmamaktadır.

1. Sınıf Nedir?

İçinde bulunduğumuz siyasal-toplumsal-ekonomik durumu (neoliberal, finansallaşmış kapitalizm) açıklayabilmemize yardımcı olacak ve bu konuda bir şeyler yapabilmemizi sağlayacak bir sınıf tanımı sunmak için sınıfı, benzediği düşünülen ama çok farklı olan başka bir kategoriden, yakıştırılan (ascriptive) kimlikten ayıracağım.

Yakıştırılan kimlik, bireylerin farklı türdeki, nispeten değişmez özelliklerini adlandıran ve ardından bu özelliklere göre gruplandıran bir kategoridir. Yakıştırılan kimlik, bireylerin kendilerini tanımladıkları özelliklerle veya başkalarının onları tanımladığı özelliklerle ilgilidir. Yani bu kimlik, bireylerin bilinçli olarak ne olduklarını düşündükleri veya başkalarının ne olduklarını düşündükleri ile alakalıdır. Cinsiyet, ırk, etnik köken, yetenek vb. ile ilgilidir. Dahası, yakıştırılan kimlik, öncelikle söylemseldir. Bu anlamda, “kimlik siyaseti” denilen şeyin temelini oluşturur.

Günümüzde birçok solcu, sınıfı kimliklerden bir kimlikmiş gibi ele alıyor. Sınıf siyasetini kimlik siyasetinin bir alt kümesiymiş gibi görüyor. Örneğin, bir kimlik olarak anlaşılan “işçi sınıfı”, rock müzik dinleyen, hafif bira tercih eden beyaz, heteroseksüel erkek, kot pantolon giymiş işçileri tanımlayabilir. Elbette bu, bir karikatür. Ancak bu karikatür, sınıfın bir kimlikmiş gibi anlaşıldığında nasıl tanınmayacak şekilde çarpıtıldığını ortaya koyuyor.

Marksist sınıf kavramı, bireylerin özellikleriyle de ne olduklarıyla da başkalarının onlar hakkında düşündükleriyle de ilgilenmez. Daha çok bireyleri “yaptıklarına” veya modern kapitalizm gibi bir sosyo-ekonomik sistemde yerine getirdikleri işlevlere göre sınıflandırır.[1] Bununla birlikte, Marksizm ile ilişkilendirilen ve birbirinden ayırt edilmesi gereken kabaca iki farklı sınıf kavramı mevcuttur.

1. Marksizm ile ilişkilendirilen ilk sınıf anlayışı, “önce siyaset” diyen sınıf anlayışıdır. Bu, Marx’ın 1848 öncesi kaleme aldığı yazılarda, yani Britanya Kütüphanesi’nde politik ekonomiyi ciddiyetle incelemesinden önceki (1850’lerden 60’lara dek uzanan) dönemde gördüğümüz, esasen siyasal bir sınıf anlayışıdır. Örneğin bu anlayış, Komünist Manifesto’da mevcuttur. Lenin, Troçki, Mao gibi isimlerde gördüğümüz politik Marksizm bu anlayışa sahiptir. “Önce siyaset” diyen sınıf anlayışı konusunda dört tespitte bulunmak gerekmektedir:

a. Bu anlayış, tarihi genel olarak birey grupları arasında, bu grupların muhtelif çıkarları üzerinden, sınırlı kaynaklara ulaşmak için yürütülen bir iktidar mücadelesi olarak görür. Yani, insanlık tarihini, modern kapitalist ekonomilere özgü olmayan bir şekilde, insan grupları arasındaki güç ve kaynaklar mücadelesinin tarihi olarak değerlendirir.[2] Üstelik, bu görüşü benimsemek için Marksist olmanıza da gerek yoktur (bkz. Nietzsche, Bismarck, Weber vb.).

b. Önce siyaset diyen görüşe göre, modern kapitalizmin içinde özel olarak var olan sınıflar şunlardır: “proletarya” (yani işçi sınıfı), “küçük burjuvazi” (yani serbest çalışan zanaatkârlar, tüccarlar veya profesyoneller) ve “burjuvazi” (yani kapitalistler).[3] Bazen “lümpen proletarya” (yani işsiz veya vasıfsız alt sınıf) da anılır, ancak politik olarak bu kesim, sıklıkla göz ardı edilir. Genelde geleneksel Marksistler, bugünün toplumunu bu üç sınıf üzerinden yorumlamaya çalışırlar[4] ancak ben, bunun bir hata olduğunu, çünkü mevcut ekonomik durumu ifade etmediğini savunuyorum. Ayrıca bu “önce siyaset” diyen görüş, Marx’ın nihai görüşü değildir, mevcut sosyo-ekonomik durumun ayrıntılarını kavramak için fazla kabadır.

c. Sınıflara ilişkin siyaset odaklı görüş, sınıfları nispeten homojen olarak ele alır. Yani, bahsettiği üç sınıfın, sınıflar içinde alt sınıflara veya kesimlere ayrıştığını düşünmez. Dolayısıyla, işçi sınıfı veya kapitalist sınıf içindeki içsel çeşitliliği kavrayabilen somut bir görüşten ziyade soyut bir sınıf görüşü sunar. Dahası, genellikle küçük burjuvaziyi politik ve ekonomik olarak önemsiz, proletaryaya duhul eden, tarihsel olarak yok olan bir sınıf olarak görür. Dolayısıyla, siyaset odaklı görüş, nihayetinde politik mücadele içinde sabit iki sınıfın, işçi sınıfı ile burjuvazinin kapıştığı, soyut ve düalist bir yaklaşıma varır.[5] Oysa, günümüzde durum çok daha karmaşıktır.

d. Siyaset odaklı görüş, propagandayla alakalı amaçlara hizmet eden, pratik bir sınıf tanımı sunduğu için avantajlıdır. Hiçbir şeyi açıklamaz, çünkü açıklayacağı şeyi (yani sonucu) belirleyecek açıklayıcı bir terim (yani neden) sunmaz. Yani, sınıf odaklı görüş, Marx’ın olgun döneminde geliştirdiği görüşte görüldüğü üzere[6], siyasi dinamikleri ekonomik gelişmeler açısından açıklamaz; bunun yerine, pratik eyleme bir rehber olarak sınıfları “çıkarlarla” ilişkilendirir.

2. Marksizm ile ilişkilendirilen ancak siyasi Marksistler tarafından nadiren öne sürülen ikinci sınıf kavramı, benim “ekonomi odaklı” görüş olarak adlandıracağım görüştür. Bu görüş, Marx’ın Kapital ve Artı Değer Teorileri’nde bulunur. Ekonomi odaklı görüşe göre sınıflar, insan gruplarının bir ekonomik üretim sisteminde yerine getirdiği çeşitli işlevleri veya insanların ekonomik anlamda “yaptıkları” şeyleri ifade eder. Mevcut durumumuzda, söz konusu ekonomik sistem, toplam kârın (yani artı değerin) üretimi ve dağıtımının makroekonomik bir sistemi olarak gelişmiş kapitalizme denk düşer. Dolayısıyla, söz konusu işlevler, kârın üretimi, tahsisi ve dağıtımı ile alakalıdır. Marx’ın tanımladığı üç ana sınıf, işçi sınıfı (yani ücretli/maaşlı kol ve kafa emekçileri), kapitalist sınıf (yani endüstriyel, ticari ve finansal kapitalistler) ve toprak sahipleridir (yani rantiyeler).

Ekonomi odaklı görüşte sınıflar, kapitalistler işçileri istihdam ettiğinde (yani sömürdüğünde) işçiler tarafından üretilen ve kapitalistlerin ekonomik sistem genelinde, örneğin toprak sahiplerine dağıttığı toplam kâr (artı değer) ile ilişkili olarak tanımlanır. İnsanların bu toplam kâr (yani artı değer) ile ilişkisi, üretim sürecinde, işçilerin ürettiği ve gerçekleştirdiği toplam değerden kesintileri ifade eden belirli bir gelir veya kazanç karşılığında, bu kârla ilişkili olarak yerine getirdikleri işlevle ilgilidir. Dahası, üç ana sınıf alt sınıflara ayrılır; bunlar nispeten homojen olmaktan ziyade, içsel olarak farklılaşmış veya heterojendir. Marx’ın daha zengin, ekonomik sınıf anlayışı şu şekilde resmedilebilir:

İşçi sınıfı (mavi) şunlardan oluşur:

1. Meta üretim sürecinde artı değer üreten ve Marx’ın “üretken emek” adını verdiği sanayi işçileri (kırmızı)[7];

2. Marx’ın “gerekli” ve “yararlı” ancak “üretim dışı” emek olarak adlandırdığı, piyasadaki malların dolaşımı veya değişimi sürecinde artı değeri kapitalistler için realize eden ticaret işçileri (turuncu) ve finans işçileri (sarı);

3. Yönetici işçiler (yeşil), kapitalist mülk sahiplerinin ve kârdan pay alanların ihtiyaçları uyarınca işçi sınıfının geri kalanını “denetleyen” ve “disiplin altına alan” kişiler.[8]

Not: Ticaret ve finans işçileri ile yönetim çalışanları “üretim dışı emek”tir (açık mavi). Üretim süreci ve toplam kârın (artı değer, net değer) gerçekleştirilmesi için “yararlı” ve “gerekli” olabilirler, ancak söz konusu değeri veya onu oluşturan emtiayı üretmezler; işçilerin ürettiği ve gerçekleştirdiği toplam değerden (brüt değer) düşülen bir “üretim genel gideri”dirler.

Kapitalist sınıf (kırmızı) şunlardan oluşur:

1. Endüstri kapitalistleri (kırmızı), toplam kârı (artı değer, net katma değer) oluşturan malları üretmek için üretken endüstri işçilerini istihdam ederler;

2. Ticaret kapitalistleri (turuncu), piyasada kapitalist sınıf için toplam kârları (artı değeri) gerçekleştirmek amacıyla üretken olmayan ticari işçileri istihdam edenler;

3. Üretim ve mal değişiminin işleyişini finanse etmek ve kolaylaştırmak, dolayısıyla kârı toplamak amacıyla sanayi ve ticaret kapitalistlerine kredi veren finans kapitalistleri (sarı).

Ev sahipleri (mor), kazanılmamış gelirin üretken olmayan alıcılarından oluşan ayrı bir sınıftır. Sahip oldukları bir gayrimenkulün kullanımı karşılığında, başkalarının gelirlerinden pay alma hakkına yasal olarak sahiptirler. Burada güncel bir örnek vermek gerekirse, finansal sermayenin sahiplerinden veya rantiye sınıfından bahsedilebilir.

Kapitalistler ve işçiler, bunların alt sınıfları, toplam kâr üretimini esas alan ekonomi sisteminde yerine getirdikleri işlevlere göre birbirlerine karşılık gelirler ve ilgili gelirlerini veya kazançlarını elde ettikleri biçimlere göre ayırt edilebilirler: işçiler, ücret veya maaş alırlar; endüstri ve ticaret kapitalistleri kâr, finans kapitalistleri faiz, toprak sahipleri kira alırlar. Ancak, bu çeşitli gelir veya kazanç biçimlerinin, endüstri işçilerinin ürettiği ve ticaret işçilerinin piyasada gerçekleştirdiği toplam değerin yalnızca farklı biçimleri olduğunu belirtmek gerekmektedir.[9] Gerçekten üretken olan tek sektör, kapitalist toplumun dayandığı toplam kârı (artı değeri) gerçekleştirmek için ticarete ihtiyaç duymasına rağmen, endüstridir. Çeşitli gelir biçimlerinin hepsi, endüstri işçileri sömürüldüğünde ve ticaret işçileri, bu değeri piyasada gerçekleştirdiğinde üretilen toplam katma değer havuzundan yapılan basit kesintilerdir.[10]

Bu süreci şu şekilde resmetmek mümkün:

Finans kapitalistleri, toplam kârın bir kısmı (yani faiz) karşılığında, üretim amacıyla sanayi kapitalistlerine kredi parası (M) ödünç verirler. Sanayi kapitalistleri, daha sonra bu para sermayesini (M), üretim araçları ve emek gücü gibi emtia (C) satın alarak yatırırlar ve böylece daha fazla emtia (C’) üretme sürecini (…P…) kolaylaştırırlar; satıldıklarında, üretim maliyetlerinden (M−C) daha büyük bir değerle (M′) değiştirilirler. Son ürünün değeri (C’−M’, brüt değer) ile üretim araçlarının orijinal değeri (M−C) arasındaki değer farkı (ΔM) artı değerdir (net katma değer). Yatırım, üretim veya sömürü, satış veya değerin gerçekleşmesi ve yeniden yatırım döngüsü sürekli olarak tekrarlanır.[11]

Birikim, kapitalist ekonominin nabzıdır. Bu, tüm sınıfların ve alt sınıfların gelir veya kazancının düşüldüğü toplam değerin kaynağıdır: endüstri ve ticaret kapitalistleri kâr, finans kapitalistleri faiz, toprak sahipleri herkesin gelir veya kazancından kira olarak bir pay alırken, işçiler ücret veya maaş alır. Dolayısıyla, tüm üretken olmayan işçilerin ücretleri veya maaşları, ticaret kapitalistlerinin kârları, finans kapitalistlerinin faizi ve toprak sahiplerinin kirası, hepsi de endüstri tarafından üretilen toplam veya brüt değerden düşülen “üretim genel giderleri”dir.

Burada son olarak, ekonomi odaklı sınıf görüşünün, sınıfın içsel olarak farklılaşmış veya görece heterojen olan somut bir görünümünü sunduğuna dikkat çekilmelidir. Bu görüş, yalnızca sınıflar arası ilişkileri ve potansiyel çatışmaları değil, aynı zamanda sınıf içi ilişkileri ve potansiyel çatışmalara da vurgu yapar. Geleneksel Marksizmde bulunan siyaset odaklı görüşten çok daha doğru bir şekilde, kendimizi içinde bulduğumuz mevcut karmaşık sosyo-politik-ekonomik durumu kavrar. Örneğin, endüstri ve finans kapitalistleri arasındaki, üretken ve üretken olmayan/yönetici işçiler arasındaki veya ikincisi ile kapitalist sınıf veya toprak sahipleri (yani rantiyeler) arasındaki çatışmaları anlar. Buna karşılık, siyaset odaklı görüş, sınıfların tüm karmaşıklığını tek boyutlu soyutlamalara ve kaba ikiliklere indirger.

II. Sol Nedir?

Şimdi “Sol nedir?” sorusu üzerinde duralım. Bu soruya genel olarak verilebilecek üç cevap vardır.

İlk cevap, tarihsel bir cevaptır. Tarihsel olarak “sol”, modern cumhuriyetler çağını tanımlayan büyük devrimlerde feodal toprak ağaları ve monarşistler sınıfına karşı siyasi olarak hareket eden burjuvazinin veya yükselen kapitalist sınıfın devrimci veya ilerici kanadıydı. “Sağ” ise, burjuvazinin muhafazakâr veya gerici kesimiydi ve eski rejimin eski kurumlarının ve ayrıcalıklarının bir kısmını korumak istiyordu. Dolayısıyla, “sol” ve “sağ”, kamusal (politik) ve özel (ekonomik) alanlar, vatandaşlık ve medeni haklar ve görevler hakkındaki kaygılarla karakterize edilen burjuva cumhuriyetçiliği hareketinin içinde yer alan boyutlardır.

İkinci cevap, idealist bir cevaptır. Bir fikir veya ideal olarak ele alındığında, “sol”, kişinin herhangi bir anda ilerletmek isteyebileceği herhangi bir “iyi” veya “ilerici” politikadır; bu da “ilerlemeyi” engellemeye veya tersine çevirmeye yönelik muhafazakâr veya gerici çabaların zıttını ifade eder. Bu bakış açısı, yurttaş haklarıyla ilgilidir ve siyasi, ekonomik veya maddi olmaktan ziyade ahlakidir. Bu anlamda, hızla sofizme, “gerçek bir İskoç yoktur” yanılgısına kapılır. Örneğin, Sovyetler Birliği veya Çin’in “sahici” veya “gerçek” sosyalizm olup olmadığını dile getirmek mümkündür. Zira bu iki ülke, kişinin fikrine uyuyordur ya da uymuyordur Benzer şekilde, günümüzde, gerçekte var olan solun “sahici” veya “gerçek sol” olmadığını, çünkü onu sahici” veya “gerçek sol” yapacak şeye odaklanmadığını söyleyebiliriz. Bu noktada dilerseniz “sol” yerine sınıf, emek, cinsiyet ve zamirleri ekleyebilirsiniz.

Üçüncü cevap, savunacağım ve yukarıda sunduğum ekonomi odaklı görüşten beslenen cevaptır. Bu görüşe göre “sol”, kendilerine “solcu” diyen, ampirik olarak var olan insan grubudur; “solculuk” ise bu “solcuyum” diyenlerin yaptığı şeydir. Kendilerine “sol” diyenler ise, yukarıda sunulan sınıflar ve alt sınıflar çerçevesine yerleştirilebilirler. Ekonomi odaklı bir bakış açısıyla bakıldığında, “sol” kendi başına tutarlı bir varlık değildir; tıpkı her insanın bir sol ve bir sağ eli olması gibi, her siyasi grubun da nispeten bir sol ve sağ kanadı vardır. Soldan birleşik, tutarlı bir varlık olarak bahsetmek, “tüm sol ellerden” sanki tek bir vücut oluşturuyormuş gibi bahsetmek kadar anlamsızdır.[12]

“Sol”, siyaset dünyasını anlamak için kullanılabilecek kavramsal bir çerçevenin, bir “sol ve sağ” ikileminin yalnızca yarısıdır. Bu, nihayetinde sınıflara ve alt sınıflara dayanan modern, cumhuriyetçi, burjuva, liberal hareketlerin muhtelif içsel eğilimlerini adlandırır. Günümüzün siyasi manzarasını üçlü bir anlayışla, yani muhafazakârlık, liberalizm ve sosyalizmle anlasaydık, çok daha iyi durumda olurduk; bunların hepsi bazı açılardan örtüşürken, diğer açılardan önemli ölçüde farklılık gösterir.[13]

Bu açıdan bakıldığında “sol” kavramı, meselelere yönelik kafa karıştırıcı bir bakış açısını ifade eder, en kötü ihtimalle ise kapitalist toplumun neden olduğu ideolojik bir yanılsamadan ibarettir. “Eski Sol”a özlem duymak, doğum günü dileklerinde bulunmakla eşdeğerdir. Dolayısıyla, sosyalizmi (“Eski Sol”) liberalizmden (“Yeni Sol”dan) ayırmak ve ikincisine karşı birincisi için mücadele etmek daha hayırlı olacaktır.

III. Sınıf ve Sol Arasındaki İlişki

Şimdi son olarak, "Sınıf ile sol arasındaki ilişki nedir?" sorusuna, daha önce aktardıklarımızdan yola çıkarak cevap vermeye çalışacağım.

Bu soruya gerçekçi ve materyalist bir cevap vereceksek, bana öyle geliyor ki “sol”un, işçi sınıfının üretken olmayan ve profesyonel-yönetici kesiminin politik olarak etkin bir bölüğüne denk düştüğünü söylememiz gerekiyor. Bu iddianın kanıtları, 2016-2020 yılları arasındaki siyasi gelişmelere ve Amerikalı Demokratik Sosyalistler örgütüne bakılarak bulunabilir. Solun kimin düdüğünü öttürdüğünü, memurların veya zengin profesyonellerin sınıf bakışının ona nasıl nüfuz ettiğini anlamak istiyorsak, hangi sınıfa ait olduğuna, öncelikli gördüğü “sürdürülebilirlik” ya da “eşitlik” gibi hususlara bakmak gerekir.

“Sol”, kendine özgü, çok özel alt sınıf çıkarlarını savunur: yani, polisin finansmanını kesmeyi, öğretmenler için daha fazla iş yaratılmasını, çeşitlilik ve örtük önyargı seminerleri için daha fazla insan kaynakları pozisyonu oluşturulmasını, ilerici rantiyeciler için tekelci rantlar temin edecek yeşil enerjinin yaratılmasını ister.

Solun kendisine has karakteri bugünlerde “snop” olarak tanımlanıyor. Bu koalisyon, hem işsizlerden hem de aşırı zengin, eğitimli, ahlaki ilericilerden ve insan hakları savunucularından oluşuyor. Bu koalisyonun karşısında küçük burjuva Trump destekçilerinden oluşan “tüccar sağ” duruyor.[14]

Ben, bu solun “radikal liberalizm” olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Üstelik bu solun reforma tabi tutulamayacağını, dönüştürülemeyeceğini iddia ediyorum. Onunla siyasi açıdan uygun bir ilişki kurabilmek için, onun olduğu gibi kabul edilmesi gerekiyor.

Sonuç olarak, Marksist olmak zorunda olmadığınızı belirtmek isterim. Marksist olmak, yalnızca Marx’ın sunduğu kapitalizm açıklamasının doğru olduğunu düşünmektir. Marx’la aynı fikirde olmayabilirsiniz. Ancak eğer kişi, kendisini Marksist olarak tanımlıyorsa, o zaman hangi görüşe katıldığını açıkça belirtmek zorundadır.

Marx, kendi özgül siyasi-ekonomik çıkarları doğrultusunda hareket eden bir profesyonel-yönetici sınıfın ortaya çıkmasının, modern kapitalizmin finansallaşmasının bir sonucu olduğu konusunda nettir. Bu bağlamda, sizi yakından değerlendirilmeyi hak eden birkaç ifadeyle baş başa bırakacağım.

Marx, Kapital’in üçüncü cildinde, anonim şirketlerin modern gelişiminin, “fiilen işleyen kapitalistin, diğer insanların sermayesinden sorumlu bir yöneticiye dönüşmesine ve sermaye sahibinin, yalnızca bir para kapitalistine [yani hissedar veya gıyabi sahibe] dönüşmesine” ihtiyaç duyduğunu söylüyor.

Artı Değer Teorileri’nde benzer bir tespitte bulunuyor:

“[Ricardo’nun] vurgulamayı unuttuğu şey, bir yanda işçi, diğer yanda kapitalist ve toprak sahibi arasında kalan orta sınıfların sayısının sürekli artmasıdır. Orta sınıflar, geçimlerini doğrudan gelirle [yani üretimin parçası olan genel bir giderle] giderek artan bir oranda sağlarlar; çalışan kesimin üzerinde ağır bir yük oluştururlar ve üstteki on bin kişinin sosyal güvenliğini ve gücünü artırırlar. […]

[...] net ürünün büyümesi sebebiyle, üretken emekçinin ürettiği ürün üzerinden geçinen, kendinin sömürüldüğü süreçte doğrudan sömürücü sınıfların çıkarlarıyla çıkarları az çok örtüşen üretim dışı işçiler için daha fazla alan açılır.”

Benzer şekilde, Ehrenreich’lar da “profesyonel-yönetici sınıfı” şu şekilde tanımlıyorlar:

“Profesyonel-Yönetici Sınıfı, üretim araçlarına sahip olmayan ve toplumsal işbölümündeki temel işlevi, genel olarak kapitalist kültürün ve kapitalist sınıf ilişkilerinin yeniden üretimi olarak tanımlanabilecek maaşlı kafa işçilerinden oluşan bir sınıf olarak tanımlıyoruz.”[15]

PYS’de sınıf bilinci, seçkincilik ve anti-kapitalist militanlığın muğlak bir karışımından ibarettir. [...] Bu bilincin somut ifadelerini, ‘sisteme’ meydan okuyan, ancak çoğunlukla işçi sınıfına karşı ahlaki bir küçümsemeyle hareket eden ‘Yeni Sol’da ve savaş karşıtı harekette bulmak mümkündür. […] Üniversite, PYS’nin tarihsel yeniden üretim aygıtı ve yeni bilgi, disiplin, teknik, sapkınlık vb. üretiminin tarihsel merkezidir: her ikisi de sermayeden bir tür özerklik kazanmış örgütsel birimlerdir. […] ‘Yeni Sol’ derken, başlangıçta üniversitelerde yuvalanmış ancak nihayetinde kampüslerin sınırlarını aşmış, bilinçli olarak ırkçılık karşıtı ve anti-emperyalist (ve daha sonra anti-kapitalist) beyaz hareketi kastedilmektedir.”[16]

Kendilerini Marksist ve sosyalist olarak görenler, çağdaş solun bu tanımını ciddiye almalıdırlar. C. Wright Mills’in öğrencilerin, genç profesyonellerin, entelektüellerin ve yazarların siyasi değişimin temsilcileri olarak görülmesi gerektiğini, işçi sınıfının siyasi açıdan pek de önemli olmadığını öne sürdüğü dönemden bu yana solun izlediği yol felaketle sonuçlandı. Oysa çıkmaz sokak bizi bir yere götürmez.

Sınıfın Birliği
11 Haziran 2022
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bkz. David Harvey, The Enigma of Capital (2010): “…çokkültürlülük, çoğu sosyal grupla eşitlik ülküsünü uzlaştırır, ama asıl mesele, onun kalıcı ayrışmaya sebep olmasıdır. Bunun nedeni, sınıfın, kapitalizmin yeniden üretimi için gerekli olan temel eşitsizlik biçimi olmasıdır. […] Şurası açık ki sınıf kimlikleri, ırksal kimlikler gibi, çokludur ve örtüşür. Bir işçi olarak çalışıyorum ama borsaya yatırım yapan bir emeklilik fonum var, alın teriyle geliştirdiğim, spekülatif kazanç için satmayı planladığım bir eve sahibim. Bu, sınıf kavramını tutarsız mı kılar? Sınıf, kişilere iliştirilen bir etiket değil, bir roldür” (s. 231-2).

[2] Bkz. Marx, Manifesto: “Bugüne kadar var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir.”

[3] Bkz. Marx, Manifesto.

[4] Bkz. Leila Mechoui & Alexander McKay, “It’s the Petite Bourgeoisie, Stupid”.

[5] Bkz. Marx, Manifesto: “Ancak, çağımız, burjuvazinin çağı, şu belirgin özelliğe sahiptir: sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiştir. Toplumun tamamı, giderek daha fazla iki büyük düşman kampa, doğrudan karşı karşıya gelen iki büyük sınıfa bölünmektedir: Burjuvazi ve Proletarya.”

[6] Marx, Contribution to the Critique of Political Economy: “Varoluşlarının toplumsal üretiminde, insanlar, kaçınılmaz olarak iradelerinden bağımsız belirli ilişkilere, yani maddi üretim güçlerinin belirli bir gelişme aşamasına uygun üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin bütünü, toplumun ekonomik yapısını, üzerinde hukuki ve siyasi bir üstyapının yükseldiği ve belirli toplumsal bilinç biçimlerine karşılık gelen gerçek temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, toplumsal, siyasi ve entelektüel yaşamın genel sürecini koşullandırır. İnsanların varoluşunu belirleyen bilinçleri değil, toplumsal varoluşlarıdır. Gelişimin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, mevcut üretim ilişkileriyle çatışmaya girer. Aynı şeyi hukuk terimleriyle ifade edersek, maddi üretici güçler, içinde hareket ettikleri mülkiyet ilişkileriyle çatışmaya girer. Üretici güçlerin gelişme biçimleri olan bu ilişkiler, onların prangalarına dönüşür. Ardından bir toplumsal devrim dönemi başlar. Ekonomik temeldeki değişimler, er ya da geç tüm muazzam üstyapının dönüşümüne yol açar.

Bu tür dönüşümleri incelerken, doğa biliminin kesinliğiyle belirlenebilen ekonomik üretim koşullarının maddi dönüşümü ile hukuki, siyasi, dini, sanatsal veya felsefi, kısacası insanların bu çatışmanın bilincine varıp onu çözmek için mücadele ettikleri ideolojik biçimler arasında ayrım yapmak her zaman gereklidir. Tıpkı bir birey kendisi hakkındaki düşüncelerine göre yargılanamayacağı gibi, böyle bir dönüşüm dönemi de bilincine göre yargılanamaz; tam tersine, bu bilinç, maddi yaşamın çelişkileriyle, toplumsal üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasında var olan çatışmayla açıklanmalıdır. Hiçbir toplumsal düzen, yeterli olduğu tüm üretici güçler gelişmeden yıkılmaz ve yeni, üstün üretim ilişkileri, varoluşlarının maddi koşulları eski toplumun çerçevesi içinde olgunlaşmadan asla eskilerinin yerini almaz.”

[7] Karl Marx, Capital Cilt I. Penguin, s. 644, bkz. s. 1044.

[8] Bkz. A.g.e., s. 450, 549-60, 986; cilt III, 509-10.

[9] Bkz. Karl Marx, Capital Cilt III, Penguin, bölüm 48.

[10] Karl Marx, Value, Price and Profit, XI. Bölüm: “Kira, faiz ve endüstriyel kâr, metaın artı değerinin veya içinde yer alan ödenmemiş emeğin farklı kısımları için verilmiş farklı adlardan başka bir şey değildir, bunlar, bu kaynaktan türer, sadece oradan kaynaklanırlar. Bunlar, topraktan veya sermayeden türetilmezler; toprak ve sermaye, sahiplerinin, çalıştıran kapitalistin işçiden elde ettiği artı değerden kendi paylarını almalarını sağlar. İşçi için, bu artı değerin, yani artı emeğinin veya ödenmemiş emeğin sonucunun, çalıştıran kapitalist tarafından tamamen cebe indirilmesi mi, yoksa çalıştıran kapitalistin bunun bir kısmını rant ve faiz adı altında üçüncü kişilere ödemek zorunda kalması mı sorusu ikincil öneme sahiptir. Çalıştıran kapitalistin yalnızca kendi sermayesini kullandığını ve kendi toprak sahibi olduğunu varsayalım; o zaman tüm artı değer onun cebine girecektir.

Bu artı değeri, işçinin nihayetinde kendine ayırabileceği kısmı kadarını, doğrudan doğruya işçiden alan, istihdam eden kapitalisttir. Dolayısıyla, tüm ücret sistemi ve mevcut üretim sistemi, istihdam eden kapitalist ile ücretli işçi arasındaki bu ilişkiye dayanır.

[11] Bkz. Capital, I. Cilt VII. Kısım: Bir miktar paranın [M] üretim araçlarına ve emek gücüne [M] dönüştürülmesi, sermaye işlevi görecek olan değer niceliğinin attığı ilk adımdır. Bu dönüşüm, piyasada, dolaşım alanı [M-M] içinde gerçekleşir. İkinci adım, üretim süreci […P…], üretim araçları, değerleri kendilerini oluşturan parçaların değerini aşan ve dolayısıyla, başlangıçta yatırılan sermayeyi artı bir artı değer [M’] içeren metalara [M’] dönüştürüldüğü anda tamamlanır. Bu metalar daha sonra dolaşıma sokulmalıdır. Satılmalı, değerleri para [M’−M’] olarak gerçekleşmeli, bu para yeniden sermayeye çevrilmeli, bu böyle tekrar tekrar yapılmalıdır. Aynı aşamaların sürekli, ardışık olarak yaşandığı bu dairesel hareket, sermayenin dolaşımını oluşturur. […] Artı-değer üreten kapitalist, yani işçilerden doğrudan ödenmemiş emeği çekip metalara sabitleyen kişi, aslında bu artı-değerin ilk sahiplenicisidir, ancak hiçbir şekilde nihai sahibi değildir. Bunu, toplumsal üretim kompleksinde başka işlevleri yerine getiren kapitalistlerle, toprak sahipleriyle vb. paylaşmak zorundadır. Bu nedenle, artı-değer çeşitli parçalara ayrılır. Parçaları çeşitli kişi kategorilerine ayrılır ve kâr, faiz, tüccar kârı, rant vb. gibi birbirinden bağımsız çeşitli biçimler alır. Artı-değerin bu değiştirilmiş biçimlerini ancak III. Kitap’ta ele alabiliriz.” Bkz. Kapital’in II . cildinin 1. bölümü (P-C…P…C′-M′). Bkz. Kapital’in I. cildinin 4. bölümü: “Orijinal değerin üzerindeki bu artışa veya fazlalığa ben ‘artı değer’ diyorum. Başlangıçta öne sürülen değer, bu nedenle, dolaşımdayken bozulmadan kalmakla kalmaz, aynı zamanda kendine bir artı değer ekler veya kendini genişletir. Onu sermayeye dönüştüren de bu harekettir. […] [Değer], kaybolmadan, sürekli olarak bir biçimden diğerine dönüşür ve böylece otomatik olarak etkin bir karakter kazanır. Şimdi, kendi kendini genişleten değerin yaşamı boyunca art arda aldığı iki farklı biçimin her birini sırayla ele alırsak, şu iki önermeye ulaşırız: Sermaye paradır: Sermaye metadır. Ancak gerçekte, değer burada, sürekli olarak para ve meta biçimini alırken aynı zamanda büyüklük olarak değiştiği, artı değeri kendisinden atarak kendini farklılaştırdığı süreçteki etkin faktördür; başka bir deyişle, başlangıçtaki değer kendiliğinden genişler. […] Dolayısıyla, değer artık süreç içindeki değer, süreç içindeki para ve dolayısıyla sermaye haline gelir. Dolaşımdan çıkar, tekrar dolaşıma girer, kendi devresi içinde kendini korur ve çoğaltır, genişlemiş bir kütleyle dolaşımdan geri döner ve başlar Aynı tur her zaman yeniden başlar. M−M’, paranın doğurduğu para, Sermaye’nin ilk yorumcuları olan Merkantilistlerin ağzından bu şekilde tanımlanmıştır”.

[12] Bkz. L. Kolakowski, “The Concept of the Left”.

[13] Bkz. F. A. Hayek, “Why I am not a Conservative”: “Üç partinin göreceli konumlarına dair genel olarak çizilen tablo, gerçek ilişkilerini aydınlatmaktan çok, belirsizleştirmeye yarıyor. Genellikle bir çizgi üzerinde farklı konumlar olarak temsil ediliyorlar; sosyalistler solda, muhafazakârlar sağda ve liberaller ortada bir yerde. Bundan daha yanıltıcı bir şey olamaz. Bir diyagram oluşturmak isteseydik, muhafazakârların bir köşede, sosyalistlerin ikinci köşede, liberallerin ise üçüncü köşede yer aldığı bir üçgen oluşturmak daha uygun olurdu. Ancak sosyalistler, uzun süredir daha etkili olduklarından, muhafazakârlar liberallerden ziyade sosyalistleri takip etme eğilimindedir, uygun zaman aralıklarında radikal propagandayla saygın hale getirilen fikirleri benimsemişlerdir. Sosyalizmle uzlaşıp onun gücünü çalanlar, genellikle muhafazakârlar olmuştur. Kendi hedefleri olmayan Orta Yol savunucuları olarak muhafazakârlar, gerçeğin uçlar arasında bir yerde olması gerektiği inancıyla yönlendirilmişlerdir; bunun sonucunda da görüşlerini değiştirmişlerdir. Her iki kanatta da daha aşırı bir hareket ortaya çıktığında pozisyon değiştirilmelidir”. Cato.

[14] Bkz. Thomas Piketty, “Brahmin Left versus Merchant Right”, 2021. Wid.

[15] Barbara ve John Ehrenreich, “The Professional-Managerial Class”, Radical America, Cilt 11, sayı 2, s. 13. “PYS’nin kapitalist kültür ve sınıf ilişkilerinin yeniden üretimiyle ilgilenen bir sınıf olduğunu söyleyen tanım, onu ayrı bir sosyolojik varlık olarak ele almaya mani olmaktadır. Bir anlamda o, türev bir sınıftır; varlığı şunları öngerektirir: (1) toplumsal artığın, PYS özünde üretken olmadığı için, burjuvazinin yanı sıra PYS’yi de geçindirmeye yetecek bir noktaya kadar gelişmiş olması; ve (2) burjuvazi ile proletarya arasındaki ilişkinin, kapitalist sınıf ilişkilerinin yeniden üretiminde uzmanlaşan bir sınıfın kapitalist sınıf için bir zorunluluk haline geldiği noktaya kadar gelişmiş olması. Yani, düzenin sürdürülmesi, artık ara sıra başvurulan polis şiddetine terk edilemez” (A.g.e., s. 15). “İşçi sınıfı ile PYS arasındaki birbirine bağımlı ancak bir o kadar da antagonistik ilişki, PYS’nin küçük burjuvaziden (zanaatkârlar, esnaf, serbest meslek sahipleri ve bağımsız çiftçilerden oluşan ‘eski orta sınıf’) tamamen ayrı bir sınıf olduğu konusunda ısrar etmemize de yol açar. Klasik küçük burjuvazi, emek ve sermaye kutuplaşmasının dışında yer alır. Ne sermaye tarafından istihdam edilen ne de kendileri önemli ölçüde emek işvereni olan insanlardan oluşur. PYS ise aksine, sermaye tarafından istihdam edilir ve emeği yönetir, kontrol eder, (işçileri doğrudan istihdam etmese de) işçilerin üzerinde otoriteye sahiptir. Klasik küçük burjuvazi, sermaye birikimi süreciyle ve kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretim süreciyle alakası bulunmayan bir sınıftır. PYS ise her ikisi için de elzemdir.” (A.g.e., s. 18)

[16] A.g.e. “The New Left: A Case Study in Professional Managerial Class Radicalism”, Radical America, Cilt 11, sayı 3, s. 10.

0 Yorum: