“Sınıf”, hem ana akım yazarlar hem de solcuların
birçoğunun kaçındığı bir kavramdır. Kamusal söylemden belirli kelimeler
çıkarıldığında, belirli düşünceler de ortadan kalkar. Muhalif fikirlerin dile
dökülmesi, onları ifade edecek kelimeler olmadığında daha da güçleşir. “Sınıf”
genellikle, çağdaş toplumla hiçbir ilgisi olmayan, eskimiş bir Marksist kavram
olarak görülüp reddedilir. Beş harfli kelime, illaki üç harfi kelimenin yanına
iliştirilir.
“Sınıf” kelimesi ortadan kalktıktan sonra,
sınıfsal ayrıcalık, sınıfın gücü, sınıf sömürüsü, sınıfsal çıkar ve sınıf
mücadelesi gibi siyasi olarak kabul edilemez görülen diğer kavramlardan da
kurtulmak da kolaylaşıyor. Bu terimler de geçersiz ve gerçeklikle alakası
olmayan kavramlar olarak görülüyor, ancak birbirinden farklı grup ve örgütlerin
akışkan ve çoğulcu ilişkilerinden oluştuğu söylenen bir toplumda karşılığı olan
şeylermiş gibi değerlendiriliyor.
Sınıfın Sınıfsal İnkârı
Zenginliğin ve iktidarın üst mertebelerinde yer
alanlar, kendi çıkarlarının son derece farkındadırlar. Bazen belirli konularda
kendi aralarında ciddi farklılıklar gösterse de, şirketlerin iktidarı,
mülkiyet, ayrıcalık ve kârın üzerine kurulu mevcut sınıfsal sistemi koruma
konusunda hemen bir araya geliyorlar.
Aynı zamanda, sahip oldukları sınıfsal iktidarın
kamuoyunda bilinirliğini engellemeye özen gösteriyorlar. Özellikle kendilerine
atıfta bulunurken "mülk sahibi sınıf", "üst sınıf" veya “paralı
sınıf” gibi büyük S ile “Sınıf” kelimesinden kaçınıyorlar. Mülk sahibi sınıfın
politik açıdan faal unsurlarına “yönetici sınıf” denmesinden pek
hoşlanmıyorlar.
Bu ülkedeki yönetici sınıf, var olmadığı,
hemen hemen her şeyin aslan payını almadığı, ulusun işleri üzerinde orantısız
derecede büyük bir etkiye sahip olmadığı izlenimini bırakmak için uzun zamandır
çalışıyor. Bu tür önlemler bizatihi, onların sınıfsal çıkarlarının net bir
biçimde farkında olduklarını ortaya koyuyor.
Oysa yönetici sınıf üyeleri görünmez
olmaktan çok uzaktır. Şirketler âleminin komuta merkezinde sahip olduğu konum, uluslararası
finans ve endüstri üzerindeki kontrolleri, büyük medyanın sahibi oluşları ve
devlet iktidarıyla siyasi süreç üzerindeki etkilerine halk, sınırlı ölçüde
vakıf.[1] Şirketler âleminin en yüksek kademelerinde makam mevki sahibi
olanları “Sınıf”üzerinden ele aldığınızda bile egemen sınıf ideolojisi, bu tür
bir uygulamayı “komplo teorisi”ne teslim olmak olarak görüp reddediyor.
“Sınıf” teriminin düşük ücretlerle toplumun
işini yapan milyonlarca kişiye tatbik edilmesi bile yasak. Zaten “işçi sınıfı”
terimi, Marksist bulunduğu için çöpe atılıyor. “Sömüren ve sömürülen sınıflar”a
yönelik atıflar yasaklanıyor. Çünkü bu sınıflara atıfta bulunduğunuzda,
kapitalist sistemin özünden, emeğin pahasına şirket servetinin birikiminden
bahsetmiş oluyorsunuz.
“Orta sınıf” terimi, sakinleştirici bir ifade
olarak “orta” sıfatıyla birlikte kullanıldığında kabul görüyor. Her politikacı,
yayıncı ve yorumcu, yürekten ilgilendikleri orta sınıf hakkında coşkuyla kelam
ediyor. Çok beğenilen ve çok acınan orta sınıfın, toplumun alt kademelerinde
yaşayanların varsayılan savurganlığından uzak, erdemli ve kendi kendine yeten
insanlardan oluştuğu düşünülüyor. Neredeyse herkesi kapsayan “orta sınıf”, toplumsal
ilişkilerde sömürüyü ve eşitsizliği maskeleyen, uygun bir şekilde belirsiz bir
kavram olarak iş görüyor. Sınıfsal iktidarın gerçekliğini inkâr eden bir sınıfsal
etiket olarak kullanılıyor.
“Orta sınıf” tabiri, toplumun en alt
kademesinde yaşayan, her şeyden en azını alan ve düzenli olarak kendi
mağduriyetlerinden sorumlu tutulan çaresiz bir grup olarak “alt sınıf”a işaret
edecek şekilde de kullanılıyor. Alt sınıfa mensup kişilerin varsayılan
eksikliklerine yapılan atıflar, mevcut toplumsal hiyerarşiyi güçlendirdiği ve
toplumun en savunmasız unsurlarına uygulanan adaletsiz muameleyi haklı
çıkardığı için kabul görüyor.
Sınıfsal gerçeklik, ilkeleri şu şekilde
özetlenebilecek ve çürütülebilecek bir ideoloji tarafından gizleniyor:
İnanç: Bu toplumda gerçek sınıf ayrımı
yoktur. Bazı zengin ve fakirler dışında, neredeyse hepimiz orta sınıfız.
Cevap: Bu ülkede servet, nispeten az
sayıda kişinin elinde muazzam bir şekilde yoğunlaşmışken, on milyonlarca insan,
iş bulunduğunda bile yoksulluk seviyesinde ücretlerle çalışmaktadır. Zengin ve
fakir arasındaki uçurum, her zaman büyük olmuştur, yetmişlerin sonlarından beri
büyümektedir. Orta sınıftakiler de artan ekonomik adaletsizlik ve güvensizliğe
katlanmaktadır.
İnanç: Sosyal kurumlarımız ve
kültürümüz, çoğulcu bir toplumda, büyük ölçüde servet ve sınıfsal iktidarın
etkilerinden arınmış özerk varlıklardır. Aksini düşünmek, komplo teorilerini
benimsemektir.
Cevap: Servetin büyük miktarlarda
belirli ellerde yoğunlaşması, yaşamın tüm yönlerinde kimi sonuçlar
doğurmaktadır. Bu yoğunlaşma sürece galebe çalmaktadır. Sosyal ve kültürel
kurumlarımız, büyük ölçüde birbirine bağlı, seçim dışı yollardan muktedir olan,
kendi kendini göreve atayan şirket yanlısı elitlerden oluşan yönetim kurulları
(veya mütevelli heyetleri veya yöneticiler) tarafından yönetilmektedir. Onlar
ve sadık kiralık adamları, yürütmenin ve diğer siyaset kurumlarındaki komuta
pozisyonlarının çoğunu işgal eder, iç ve dış politikaları şekillendirir, sınıfsal
çıkarlarının bilincinde olarak hareket ederler. Bu, uluslar içindeki demokratik
egemenliğin her ne kadar varsa onu aşmak için tasarlanmış olan Gümrük
Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) gibi politikaları da içerir.[2]
İnanç: Zengin ve fakir arasındaki
farklar doğal bir veridir, nedensellik açısından birbiriyle bağlantılı
değildir. İnsan performansını ve yaşam şansını belirleyen, sınıf değil,
bireysel insan davranışıdır. Mevcut toplumsal düzenlemeler, büyük ölçüde
doğuştan gelen eğilimlerin doğal bir yansımasıdır.
Cevap: Tüm muhafazakâr ideolojiler,
mevcut eşitsizlikleri şeylerin doğal düzeni, insan doğasının kaçınılmaz
sonuçları olarak meşrulaştırır. Eğer çok zenginler, doğal olarak bizden çok
daha yetenekliyse, neden onlara yasa dâhilinde bu kadar çok yapay ayrıcalığın,
bu kadar çok kurtarma paketinin, sübvansiyonun ve diğer özel ayrıcalıkların,
üstelik bizim hilafımıza olacak şekilde sağlanması gerekiyor? Onların “doğal
olarak sahip oldukları üstün yetenekler” arasında fiyat sabitleme, hisse senedi
manipülasyonu, içeriden bilgiye dayalı işlem, dolandırıcılık, vergi kaçırma,
haksız rekabetin yasal olarak uygulanması, ekolojik tahribat, zararlı ürünler
ve güvensiz çalışma koşulları gibi ilkesiz ve yasadışı hileler de yer alıyor.
Doğal olarak üstün insanların bu kadar açgözlü ve ahlaksızca davranmaması
beklenebilir. Bireyler arasında var olabilecek yetenek ve kapasite
farklılıkları, kurumsal iş sistemine özgü suçları ve adaletsizlikleri mazur
göstermez.
“Her Şeye Varım Ama Sınıf Olmaz” Diyen Teorisyenler
Normalde ilerici olarak tanımlanan kişiler içinde
bile, kapitalist sınıfsal iktidarın gerçekliğiyle yüzleşme konusunda bir
isteksizlik görülmektedir. Bazen “kapitalist” kelimesi tümden redde tabi
tutulur. 1986’da New York’ta bir toplantıda sosyolog Stanley Aronowitz’den şu
yorumu işitmiştim: “Sınıf kelimesini ne zaman duysam esniyorum.” Aronowitz için
sınıf, her seferind “ortodoks Marksistler” olarak adlandırdığı kişilerce
kullanılan, önemi giderek azalan bir kavramdı.[3]
Başka bir solcu akademisyen Ronald Aronson, After
Marxism [“Marksizmden Sonra”] adlı kitabında, son dönemdeki tüm kanıtlara
rağmen, kapitalist toplumdaki sınıfların “daha az kutuplaştığını”, işçi
sendikalarının “üyelerini korumak ve sosyal politikayı etkilemek amacıyla güç
kazanmaları sebebiyle” sınıf sömürüsünün günümüzde acil bir sorun olmadığını
iddia ediyor. Üstelik bu lafı, birçok sendikanın yok edildiği, işçilerin
sözleşmeli işçi statüsüne düşürüldüğü ve gelirler arası mesafenin on yıllardır
olduğundan daha geniş olduğu bir dönemde sarf ediyor.
Sol görüşlü olduğunu iddia edenlerin çoğu,
dünyada olup bitenleri açıklamak için sınıfsal iktidardan başka akla
gelebilecek her türlü fikre sarılacak kadar aşırı Marksizm karşıtıdır. Bunlar,
çoğu siyasi konuda muhafazakârlarla ittifak halinde olmasalar da, sınıf
bilincini köreltme konusunda rol oynayan “Her şeye varım ama sınıf olmaz” diyen
teorisyenleridir.[4]
Bu “solcu” teorisyenler, sınıfa çok fazla
önem verdiğimizi söylüyorlar. Peki bunu tam olarak kim yapıyor? Ana akım akademik
yayınları, radikal dergileri ve sosyalist akademisyenlerin konferanslarını
incelediğimizde, herhangi bir sınıf analizine rastlayamıyoruz. Sınıfsal
iktidara çok fazla önem vermek bir yana, çoğu ABD'li yazar ve yorumcu, henüz bu
konuyu keşfetmemiş durumda. Oldukça küçük bir Marksist solu hedef alırken, bu
sınıf karşıtı teorisyenler, bize bu ülkedeki düşünsel-teorik söyleme hâkim olan
Marksist ordularına karşı cesur bir mücadele verdiklerini düşündürmeye
çalışıyorlar. Aslında bu, muhafazakârlarla paylaştıkları bir başka yanılsama.[5]
“Her şeye varım ama sınıf olmaz” diyen solcu
teorisyenler, Marksizmin sınıf analizini hükümsüz kılma çabası dâhilinde
belirli bir kavramsal şema arayış içerisinde. Yıllardır bu teorisyenler ilk
dönem Marx (kültürelci, hümanist, iyi) ile geç dönem Marx (dogmatik, ekonomist,
kötü) arasında yanlış bir ikilik teşkil ederek gevezelik ediyorlar.[6] Marksist
bilim insanı Bertell Ollman’ın belirttiği gibi, bu yapay karşıtlık, Marx’ın
çalışmalarındaki nispeten küçük bir gelişmeyi, ortak noktaları az olan iki
düşünce biçimi arasında bir uçuruma dönüştürüyor.[7]
Bazı “sınıf olmaz”cı teorisyenler, Marksist
sınıf analizine karşı koymak için kültürel teori kaynağı olarak merhum İtalyan
Komünist Parti lideri Antonio Gramsci’nin yazılarını tanıtmak için çok
çalıştılar. (Örneğin, Paul Piccone’nin yetmişler ve seksenlerin başlarındaki Telos
gibi yayınlarına bakılabilir.) Gramsci’nin, Marx ve Lenin’in “ekonomist”
görüşlerini reddettiğini ve sınıf çatışmasını merkezi bir kavram olarak ele
almadığını, bunun yerine, kültürel hegemonyaya dayalı daha “incelikli bir
analiz” geliştirmeyi tercih ettiğini söylediler. Böylece Gramsci, tarihçi T. J.
Jackson’ın dediği gibi, “anneye güvenle tanıştırılabilecek Marksist” haline
getirildi. Christopher Phelps’in tespitiyle:
“Gramsci
güvenli, uysal, doğasından kopuk biri olarak takdim edilip, devrimci benliğinin
bir zerresine indirgendi. Son derece soyut teorilere ricat edişlerini haklı
çıkarmaya çalışan akademisyenler, ‘hegemonya karşıtı’ faaliyetleri hakkında
hayali yanılsamalar yarattılar. Asla sahip olmadığı görüşlere sahip, efsanevi
bir Gramsci yarattılar; bu görüşler arasında, Lenin üzerinden, Gramsci’nin
vazgeçilmez kabul ettiği devrimci sosyalist örgütlenmeye karşı çıkan görüş de yer
alıyor” (Monthly Review, Kasım 1995).
Gramsci yaşasa, “sınıf olmaz”cı teorisyenlerin
kendisiyle ilgili tespitlerini alabildiğine yersiz bulurdu. Kültür ve sınıfı
asla birbirini dışlayan terimler olarak görmeyen Gramsci, kültürel hegemonyayı
egemen sınıfın hayati bir aracı olarak değerlendiriyordu. Dahası, İtalyan
Komünist Partisi’nde önemli bir sorumluluk pozisyonunda bulunan Gramsci,
kendisini Marksist-Leninist kampın içinde tüm sarsılmazlığıyla konumlandırmış
bir isimdi.
Sınıfa akademik sosyal bilimlerde, popüler
sosyolojide ve medya yorumlarında herhangi bir dikkat gösteriliyorsa, bu, bir
tür demografik özellik veya mesleki statü olarak ele alınır. Bu nedenle
sosyologlar, “üst orta sınıf”, “alt orta sınıf” gibi sınıflardan bahsederler.
Demografik bir özelliğe indirgendiğinde, kişinin sınıfsal aidiyetinin siyasi
önemi nispeten düşük gibi görünür. Toplumun kendisi, statü gruplarının çoğulcu
bir yapılanmasından biraz daha fazlası haline gelir. Sınıf, kapitalizmin
sömürücü birikim sürecinden ayrı bir olgu olarak ele alınır.
Hem ana akım sosyal bilimciler hem de “sınıf
olmaz” diyen solcu teorisyenler, sınıflara önem kazandıran dinamik karşılıklı
ilişkiyi dikkate almazlar. Buna karşılık, Marksistler sınıfı, kapitalizm (feodalizm
veya kölelik) olarak bilinen, üretim araçlarının (fabrikalar, madenler, petrol
kuyuları, tarım işletmeleri, medya holdingleri vb.) mülkiyeti ve mülkiyete
sahip olmayanların emeğini işverene son derece elverişli koşullarda satma
ihtiyacını merkez alan toplumsal düzenle ilgili temel bir kavram olarak ele
alırlar.
Sınıf, artı değerin elde edilmesi süreci
üzerinden önem kazanır. İşçi ve mülk sahibi arasındaki ilişki, esasen sömürücü
bir ilişkidir ve sürekli olarak emek verenlerden (ama mülk sahibi
olmayanlardan) mülk sahibi olanlara (ama emek vermeyenlere) servet aktarımını
içerir. Bu, bazı insanların çalışmadan veya onları zenginleştiren işin sadece
küçük bir kısmını yaparak zenginleşmesinin, diğerlerinin ise tüm yaşamları
boyunca çok çalışıp sonunda az veya hiçbir şeye sahip olmamalarının nedenidir.
Hem ortodoks sosyal bilimciler hem de “sınıf
olmaz” diyen solcu teorisyenler, kapitalist olmayan sınıf içindeki çeşitli toplumsal
grupları kendi başlarına birer sınıf olarak ele alırlar; bu nedenle “mavi
yakalı sınıf”, “profesyonel sınıf”tan bahsederler. Bunu yaparak, “indirgemeci”,
Marksist ikili sınıf modelinin ötesine geçtiklerini iddia ederler. Ancak
ekonomik gücün temel dinamiklerini ve sermaye ile emek arasındaki çatışmayı
görmezden gelmekten daha indirgemeci ne olabilir? Meslek gruplarını özerk
sınıflar olarak ele almaktan, kapitalist toplumdaki her toplumsal gruba,
kapitalist sınıfı gözetmeden, her toplumsal çatışmaya, sınıf çatışmasına
bakmadan, dikkat kesilmekten daha yanıltıcı ne olabilir?
Hem geleneksel hem de “sınıf olmaz”cı sol
teorisyenler, yönetimsel veya teknokratik bir toplumsal formasyonun
yaratılmasının, kapitalizmin mülkiyet ilişkilerinde temel bir değişiklik, yeni
sınıflar yaratma anlamına gelmediğini anlamakta zorlanırlar. Profesyoneller ve
yöneticiler, kendi başlarına özerk bir sınıf değildir. Aksine, çoğu çalışandan
çok daha iyi yaşayan, ancak gene de şirket sahipleri adına birikim sürecine
hizmet eden zihinsel işçilerdir.
Gündelik Sınıf Mücadelesi
“Sınıf olmaz”cı teorisyenler, (Marksist
anlamda) sınıfın geçerliliğini yitirdiğini desteklemek için, yakın gelecekte ABD’de
bir işçi devrimi olmayacağını defalarca iddia ederler. (Bu düşünceyi, Nisan
1987’de Amherst, Massachusetts’te düzenlenen bir “Gramsci konferansı”nda üç
farklı panelde duydum.) Bu kehanetle hemfikir olsak bile, bunun sınıf analizini
reddetmek ve sermaye tarafından emeğin sömürülmesinin ve geçimini sağlamak için
çalışan insanların muhalefetinin olmadığı sonucuna varmak için nasıl bir
gerekçe oluşturduğunu merak ediyoruz.
Ataerkil toplumumuzun tamamını dönüştürecek
olan feminist devrim bugüne dek gerçekleşmedi, ancak hiçbir ilerici insan, bunu
cinsiyetçiliğin bir hayal ürünü olduğu veya cinsiyetle ilgili mücadelelerin hiçbir
öneminin bulunmadığını iddia edemez. ABD’deki işçilerin barikatlar kurmaması,
sınıf mücadelesinin bir efsane olduğu anlamına gelmez. Günümüz toplumunda, bu
tür bir mücadele, neredeyse tüm işyeri faaliyetlerine nüfuz etmektedir.
İşverenler, işçileri acımasızca sömürüyor, işçiler de sürekli olarak
işverenlere karşı mücadele ediyor.
Sermayenin sınıf savaşı, mahkeme kararları,
işçi karşıtı yasalar, polis baskısı, sendika karşıtı faaliyetler, sözleşme
ihlalleri, ucuz iş gücüyle çalışan atölyeler, hileli zaman kaydı, güvenlik
ihlalleri, direnen işçilerin taciz edilmesi ve işten çıkarılması, ücret ve
sosyal haklarda kesintiler, emeklilik fonlarına el koyma, işten çıkarmalar ve
fabrika kapanışlarıyla yürütülmektedir. İşçi sınıfı ise sendika örgütlenmesi,
grevler, yavaşlamalar, boykotlar, kamu gösterileri, iş bırakma eylemleri,
koordineli devamsızlık ve işyeri sabotajı ile karşılık veriyor.
Sınıfın, anlık görünürlüğünün ötesine geçen
bir dinamiği vardır. Farkında olsak da olmasak da, sınıfsal gerçekler
toplumumuza nüfuz eder ve kendi çıkarlarımız üzerinden mevzi elde etme
becerimizi büyük ölçüde belirler. Sınıfsal iktidar, siyasi gündemi belirlemede,
liderleri seçmede, haberleri vermede, bilim ve eğitimi finanse etmede, sağlık
hizmetlerini dağıtmada, çevreyi kötü muamele etmede, ücretleri düşürmede, ırk
ve cinsiyet eşitliğine direnmede, eğlence ve sanatları pazarlamada, dini
mesajları yaymada, muhalefeti bastırmada ve toplumsal gerçekliğin kendisini
tanımlamada önemli bir faktördür.
“Sınıf olmaz”cı teorisyenler, işçi sınıfını
sadece devrime kadir olmayan değil, aynı zamanda yok olmaya doğru giden, toplumsal
formasyon olarak önemini yitiren bir sınıf olarak görürler.[8] Sınıfın birincil
öneme sahip olduğunu düşünen herkes, “ekonomizm” ve “indirgemecilik”le suçlanan,
“post-Marksist”, “post-yapısalcı”, “post-endüstriyelci”, “post-kapitalist”, “post-modernist”
ve “post-yapıbozumcu” zamanlara ayak uyduramayan koyu bir Marksist olarak yaftalanır.
Bazı solcu aydınlar, sınıfsal iktidarın
giderek daha şeffaf hale geldiği, şirket yoğunlaşmasının ve kâr birikiminin her
zamankinden daha açgözlü olduğu, vergi sisteminin daha gerici ve baskıcı hale
geldiği, gelir ve servetin yukarı doğru transferinin hızlandığı, kamu sektörü
varlıklarının özelleştirildiği, şirket parasının siyasi süreç üzerinde giderek
artan bir kontrol uyguladığı, yurt içinde ve yurt dışında insanların daha az
kazanmak için daha çok çalıştığı ve dünya genelinde yoksulluğun genel nüfustan
daha hızlı bir oranda arttığı bir dönemde, sınıf mücadelesini büyük ölçüde
önemsiz görmeleri gerçekten tuhaftır.
Neo-muhafazakârlar ve ana akıma mensup orta yolcular,
“sınıf olmaz”cı solcu teorisyenlere kıyasla sınıf mücadelesi konusunda daha
fazla bilince sahiptirler.. Örneğin, New York Times’ın eski genel yayın
yönetmeni A. M. Rosenthal, Cumhuriyetçi Parti’nin sosyal programlara karşı “kes
ve yak” saldırısını “sadece sınıf mücadelesi için bir reçete değil, aynı
zamanda onun gerçekliğinin başlangıcı” olarak görüyor (New York Times,
21 Mart 1995). Rosenthal, Wall Street finansçısı Felix Rohatyn’den alıntı
yaparak, “ekonomimizin büyümesinden en fazla finansal varlık sahipleri istifade
etti” diyor, bunun “düşük vasıflı orta sınıf Amerikalı işçilerden sermaye
varlık sahiplerine ve yeni teknolojik aristokrasiye büyük bir servet transferi”
anlamına geldiğini belirtiyor. Giderek artan bir şekilde, “çalışan insanlar
kendilerini sadece kâr marjını korumak ve ‘hissedar değeri’ yaratmak için işe
alınacak veya işten çıkarılacak geçici varlıklar olarak görüyorlar.”
Rosenthal ve Rohatyn gibi müesses nizama bağlı
insanların bile gerisine düşmeleri bu “sınıf olmaz” diyen solcu teorisyenleri
zerre ilgilendirmiyor.
Günümüzde ABD'li solcular, sınıf meselesini
bir kenara bırakarak, etnik köken, cinsiyet, kültür ve yaşam tarzı konuları
etrafında şekillenen bir dizi kimlik grubu oluşturdular. Bu gruplar, kendi şikâyetlerini
sınıf mücadelesinden ayrı bir şey olarak ele alıyor ve hepimize karşı işlenen,
giderek daha sertleşen siyasi-ekonomik ve sınıfsal adaletsizlikler hakkında
neredeyse hiçbir şey söylemiyorlar. Kimlik grupları, birbirlerinden
farklılıklarını ve ayrılıklarını vurgulama eğilimindedir, böylece protesto
hareketini parçalara ayırırlar. Elbette, özellikle kendileri için önemli olan
ve başkaları tarafından sıklıkla göz ardı edilen konular etrafında önemli
katkıları vardır. Ancak ortak çıkarlarını küçümsememeli ve karşı karşıya
oldukları ortak sınıf düşmanını göz ardı etmemelidirler. Sınıfsal adaletsizliği
ve ekonomik sömürüyü dayatan güçler, ırkçılığı, cinsiyetçiliği, militarizmi,
ekolojik yıkımı, homofobiyi, yabancı düşmanlığını ve benzerlerini yayan
güçlerle aynıdır.
İnsanlar, sınıf bilinci geliştirmeyebilirler,
ancak gene de servet ve ihtiyaç dağılımıyla ilgili güç, ayrıcalıklar ve
dezavantajlardan etkilenirler. Bu gerçekler ırk, cinsiyet veya kültür
tarafından ortadan kaldırılmaz. Bu faktörler, genel bir sınıf toplumu içinde
işler. Sınıfsal iktidarın ve sömürünün gereklilikleri, hepimizin içinde
yaşadığı toplumsal gerçekliği şekillendirir. Irkçılık ve cinsiyetçilik, aşırı
sömürülen işçi kategorileri (azınlıklar ve kadınlar) yaratmaya yardımcı olur ve
kapitalist bir sistem için son derece işlevsel olan eşitsizlik kavramlarını
güçlendirir.
Sınıf analizini benimsemek, kimlik
sorunlarının önemini inkâr etmek değil, bunların hem birbirleriyle hem de genel
siyasi-ekonomik güç yapısıyla nasıl bağlantılı olduğunu görmektir. Sınıf
ilişkilerinin farkında olmak, kültür, ırk, cinsiyet ve benzeri şeyleri daha iyi
anlamamızı sağlar.
Servet ve Güç
Seçkin birkaç kişinin büyük bir zenginlik
içinde yaşayabilmesi için milyonlarca insan ömür boyu çok çalışır, asla
finansal güvensizlikten kurtulamaz ve yaşam kalitelerine büyük bir bedel
öderler. Şikâyet, çok zenginlerin herkesten çok daha fazlasına sahip olması
değil, onların aşırı bolluk ve sonsuz birikimlerinin, topluluklarımız ve
çevremiz de dâhil olmak üzere, herkesin ve her şeyin pahasına gelmesidir.
Büyük servet yoğunlaşmaları, mülk sahibi
sınıfa sadece milyonlarca insanın geçim kaynakları üzerinde değil, bizzat sivil
yaşam üzerinde de kontrol sağlar. Para, zenginlere muazzam siyasi nüfuz, kitle
iletişim araçlarının tekel sahipliği, yetenekli lobicilere ve yüksek kamu
görevlerine erişim sağlayan gerekli bir unsurdur. Paraya sahip olanlar için
büyük servet, vakıfların, üniversitelerin, müzelerin, araştırma kurumlarının ve
meslek okullarının yönetim kurullarında üyelik de dâhil olmak üzere, sosyal
prestij ve kültürel egemenlik de getirir.
Aynı şekilde, paranın yokluğu, yoksulları ve
az şeye sahip olanları nispeten güçsüz kılar, onları ulusal medyaya erişimden
mahrum bırakır ve siyasi karar vericiler üzerindeki etkilerini ciddi şekilde
sınırlar. Kurumsal zenginler ile aramızdaki uçurum büyüdükçe, halkın iktidarıyla
ilgili fırsatlar azalır.
"Özgürlüğü güvenlikle nasıl
dengeleyeceğimiz” konusu çok fazla tartışılıyor. Tarih, ulusal güvenlik adına,
insanların nesiller boyu süren mücadelelerden sonra kazanmış olabileceği az
sayıdaki özgürlüğü ortadan kaldırmaya hazır olan liderler konusunda sayısız
örnek sunuyor. Ayrıcalıklı toplumsal düzene yönelik itirazlar, tüm toplumsal
düzene yönelik saldırılar, kaos ve anarşiye sürüklenme olarak değerlendiriliyor.
“Baskıcı önlemler, insanları teröristlerin, yıkıcıların, Kızılların ve hem
yabancı hem de yerli diğer sözde düşmanların tehlikelerinden korumak için
gerekli” deniliyor.
Tekrar tekrar özgürlük ve güvenlik arasında
seçim yapmamız isteniyor, oysa gerçekte özgürlük olmadan güvenlik olmaz. Hem
diktatörlüklerde hem de demokrasilerde, gizlice ve hesap vermeden hareket eden “ulusal
güvenlik” kurumları, bilinen her türlü baskı, yolsuzluk ve aldatma biçimini
uygulayarak hem özgürlüğümüzü hem de güvenliğimizi düzenli olarak ihlal
etmişlerdir.
Devletin kontrolünü ele geçirdikten sonra,
plütokratik çıkarlar, elit egemenliği için gerekli olan baskı kurumlarının
masraflarını halka ödetmek için geriye dönük bir vergilendirme sistemi
kullanabilirler. Gene de, demokratik yönetim sorunlu olabilir, her türlü halk
talebini kışkırtabilir ve büyük işletmelerin serbest piyasanın keyfini
çıkarmasına kısıtlamalar getirebilir. Bu nedenle, kapitalizmin kaptanları ve
muhafazakâr halkla ilişkiler sorumluları, her türlü müdahaleci güce sahip güçlü
bir devleti ve kurumsal suistimali durduramayan veya sıradan halkın
ihtiyaçlarını karşılayamayan zayıf bir hükümeti desteklemektedirler.
Kapitalizmin sonsuza dek birikmesine neden
olan sistemik zorunlulukların yanı sıra, sınıf açgözlülüğünün itici gücünü de
hesaba katmalıyız. Servet, bir bağımlılıktır. Bir insanın biriktirmek
isteyebileceği para miktarının sonu yoktur. Zengin olmanın en iyi güvencesi,
daha da zenginleşmek, mal üstüne mal yığmak, kendini kutsal şöhrete, lanetli
altın açgözlülüğüne, binlerce ömürde sınırsız zevkle tüketilemeyecek kadar çok
para arzusuna teslim etmek, sadece daha fazla ve daha fazla para istemektir.
Servet, hayattaki her türlü konforu ve
ayrıcalığı, servetin şöhretini, sahibini en yüksek toplumsal tabakaya
yükseltmeyi, kendini yücelten benliğin bir ifadesini, egonun sınırlarının
genişlemesini, varoluşun mezarın ötesine uzanmasını sağlar ve insanı zamana ve
ölümlülüğe karşı neredeyse savunmasız hissettirir.
Servet, ahlaki kısıtlama olmaksızın, uğruna mücadele
edilen şeydir. Çok zenginler, sonsuz, kalpsiz, ilkesiz birikimlerine direnen
herkesi ezmeye çalışırlar. Her bağımlılık gibi, para da saplantılı, ahlaksız,
tek yönlü bir şekilde takip edilir; doğru veya yanlış, adil veya adaletsiz
olana tamamen kayıtsız kalınır, diğer hususlara ve diğer insanların çıkarlarına,
hatta bağımlılığı beslemenin ötesine geçen kendi çıkarlarına bile kayıtsızlık
gösterilir.[9]
Kapitalizm, rasyonel bir sistemdir, gücün ve
kârın iyi hesaplanmış sistematik maksimizasyonudur, maddi saplantıya dayalı bir
birikim sürecidir ve nihayetinde sistemin kendisini ve onunla birlikte her şeyi
yutma gibi irrasyonel bir sonucu vardır.
Ekolojik Kıyamet Sınıfın Eylemlerinin Bir Sonucu
1876’da Marx’ın yoldaşı Frederich Engels,
kehanet niteliğinde bir uyarıda bulundu:
“Doğa
üzerindeki insanî fetihlerimizden dolayı kendimizi fazla övmeyelim. Çünkü böylesi
her fetih bizden intikam alır. [...] Her adımda, bir halkı hükmü altına alan fatih
gibi doğayı fethettiğimiz her seferde doğa bize kendisinin dışında duran biri değil
de, et, kan ve beyinle doğaya ait olduğumuzu ve onun bağrında var olduğumuzu
hatırlatır.”
Sürekli sömürü ve genişlemeye vurgu yapan ve
çevresel maliyetlere kayıtsız kalan kapitalizm, doğanın dışında durmaya kararlı
görünüyor. Kapitalizmin özü, varoluş nedeni, doğayı metaya ve metaları
sermayeye dönüştürmek, yaşayan dünyayı cansız bir servete çevirmektir. Bu
sermaye birikim süreci, küresel ekolojik sisteme büyük zarar veriyor. Gezegenin
yaşamı sürdüren kaynaklarını (ekilebilir arazi, yer altı suyu, sulak alanlar,
ormanlar, balıkçılık, okyanus tabanları, nehirler, hava kalitesi) sınırsız
miktarda bulunan, istenildiği zaman tüketilebilecek veya zehirlenebilecek,
kolayca gözden çıkarılabilen malzemeler olarak ele alıyor. Sonuç olarak, tüm
ekosferi destekleyen sistemler, gezegenin incecik temiz hava, su ve toprak
tabakasının küresel ısınma, büyük çaplı erozyon ve ozon tabakasının incelmesi türünden
tehditlerle baş başa kalıyor.
Küresel ısınma, tropikal ormanların yok
edilmesi, motorlu araç egzozları ve diğer fosil yakıt emisyonlarının neden
olduğu ve ısıyı yeryüzüne yakın bir yerde hapseden bir “sera etkisi”nden
kaynaklanmaktadır. Bu biriken ısı, gezegen genelinde atmosfer kimyasını ve
iklim modellerini değiştirerek rekor kuraklıklara, sellere, gelgit dalgalarına,
kar fırtınalarına, kasırgalara, sıcak hava dalgalarına ve toprak neminde büyük
kayıplara neden olmaktadır. Artık gezegenin enerji tüketiminden kaynaklanan
ısıyı emme konusunda sınırsız bir yeteneğe sahip olmadığını biliyoruz.
Bir diğer potansiyel felaket ise bizi güneşin
en ölümcül ışınlarından koruyan ozon tabakasının incelmesidir. Her yıl 2,5
milyar sterlinden fazla ozon tabakasını incelten kimyasal madde Dünya
atmosferine salııyor, bu da cilt kanseri ve diğer hastalıkların endişe verici
bir şekilde artmasına neden olan aşırı ultraviyole radyasyona yol açıyor. Artan
radyasyon ağaçlara, ekinlere ve mercan resiflerine zarar veriyor, gezegenin
oksijeninin yaklaşık yarısının kaynağı olan okyanusun fitoplanktonunu yok ediyor.
Okyanuslar ölürse, biz de ölürüz.
Aynı zamanda, kirlilik ve nüfus artışı bize
asit yağmurları, toprak erozyonu, su yollarının çamurlanması, otlakların
küçülmesi, su kaynaklarının ve sulak alanların kaybolması ve binlerce türün yok
olması, yüzlercesinin de tehlike altındaki türler listesinde yer alması gibi
sorunlar yaşattı.[10]
1970 yılında, “Çevre Günü” olarak
adlandırılan günde, Başkan Richard Nixon şöyle demişti: “İnsan ne garip bir
yaratık ki kendi yuvasını kirletiyor.” Bu sözleriyle Nixon, karşı karşıya
olduğumuz ekolojik krizin toplumsal bir boyuttan ziyade irrasyonel bireysel
davranış meselesi olduğu efsanesini yaymaya yardımcı oluyordu. Gerçekte sorun
bireysel seçim değil, bireylere kendini dayatan ve seçimlerini önceden
belirleyen sistemdir. Ekolojik krizin ardında sınıf çıkarları ve gücün gerçeği
yatmaktadır.
Sürekli genişleyen bir kapitalizm ve
kırılgan, sınırlı bir ekoloji felaket bir çarpışma rotasında ilerliyor. Egemen
siyasi-ekonomik çıkarların bunu inkâr halinde olduğu doğru değildir. İnkâr
etmekten çok daha kötüsü, gezegenin şirket kârlarından daha önemli olduğunu
düşünenlere karşı tam bir düşmanlık içindeler. Bu yüzden çevrecileri
“eko-teröristler”, “ABD Çevre Koruma Kurumu (EPA) gestaposu”, “Dünya Günü
alarmcıları”, “ağaç severler” ve “yeşil histeri” ve “liberal saçmalık”
yayıcıları olarak karalıyorlar.
Bu ülkedeki bazı çevreci aktivistler, kolluk
kuvvetlerinin zımni hoşgörüsüyle, bilinmeyen saldırganlar tarafından
gerçekleştirilen terörist saldırıların hedefi oldular.[11] Nijerya gibi
ülkelerdeki otokratlar, kirletici petrol şirketleriyle iş birliği içinde,
çevrecilere karşı acımasız bir savaş başlattılar ve popüler lider Ken Saro Viva’yı
asmaya kadar gittiler.
Son yıllarda, Kongre içindeki ve dışındaki
muhafazakârlar, şirket lobicilerinin de desteğiyle, aşağıda sıralanan sorunlar
konusunda Çevre Koruma Kurumu’nun adımlarına mani olacak tedbirler aldılar:
1. Zehirli dolgu malzemelerini göllerden ve
limanlardan uzak tutulması;
2. Rezerv olarak ayrılması planlanan sulak
alanların korunması;
3. Ozon tabakasını incelten
kloroflorokarbonların üretiminin yasaklanması;
4. Temiz su ve temiz hava standartlarının belirlenmesi;
5. Alaska’daki bozulmamış Arktik vahşi yaşam
sığınağının petrol ve doğal gaz sondajına açılmasına mani olunması;
6. Kanalizasyonun nehirlerden ve plajlardan
uzak tutulması ile ilgili fonların temini;
7. Milli parkların özelleştirilmesine mani olunması;
8. Kalan birkaç eski ormanın sınırsız ağaç
kesimine teslim edilmemesi;
9. Nesli Tükenmekte Olan Türler Yasası’nı
yürürlükten kaldıracak önlemlere mani olunması.
Özetle, açıktan beyan ettikleri niyetleri şu:
ne kadar yetersiz olursa olsun, tüm çevresel korumalarımızı yok etmek.
Muhafazakârlar, çevresel bir krizin
olmadığını savunuyorlar. Teknolojik ilerlemeler, giderek daha fazla insanın
hayatını iyileştirmeye devam edecek.[12] Zenginlerin ve muktedirlerin intihardan
gayrı bir anlamı olmayan bu çevre karşıtı yolu yürüdüklerini merak edenleriniz
olabilir. Zenginler ve muktedirler, sosyal yardımları, kamu konutlarını, kamusal
eğitimi, kamusal ulaşımı, sosyal güvenliği, herkese ücretsiz sağlık hizmeti
programını ve yoksullara sağlık yardımını ortadan kaldırabilirler, çünkü
kendileri ve çocukları bundan mahrum kalmayacaklar; kendileri için özel
hizmetler temin etmek için fazlasıyla yeterli imkânlara sahipler. Ancak çevre
farklı bir hikâye. Varlıklı muhafazakârlar ve şirket lobicileri, herkes gibi
aynı kirlenmiş gezegende yaşıyor, aynı kimyasallaştırılmış yiyecekleri yiyor ve
aynı zehirli havayı soluyorlar.
Aslında, herkes gibi yaşamıyorlar. Düşük ve
orta gelirli bölgelere göre havanın biraz daha iyi olduğu yerlerde ikamet
ederek farklı bir sınıf gerçekliği yaşıyorlar. Organik olarak yetiştirilen ve
özel hazırlanan yiyeceklere erişebiliyorlar. Ülkenin zehirli çöplükleri ve
otoyolları genellikle onların gösterişli mahallelerinde veya yakınlarında
bulunmuyor. Böcek ilaçları ağaçlarına ve bahçelerine dökülmüyor. Ormanların
tamamen kesilmesi onların çiftliklerini, arazilerini ve tatil yerlerini ıssız
kılmıyor. Kendileri veya çocukları kanser gibi korkunç bir hastalığa yenik
düştüğünde bile, trajediyi çevresel faktörlerle ilişkilendirmiyorlar; oysa
bilim insanları, artık çoğu kanserin insan kaynaklı nedenlere bağlı olduğunu
düşünüyorlar. Daha büyük bir sorun olduğunu inkâr ediyorlar, çünkü bu sorunu
kendileri yaratıyorlar, üstelik servetlerinin büyük bir kısmını buna
borçludurlar.
Peki, ozon tabakasının incelmesi, küresel
ısınma, kaybolan toprak ve ölen okyanusların getirdiği ekolojik bir kıyamet
tehdidini nasıl inkâr edebilirler? Egemen elitler, kendi yaşamları da dâhil
olmak üzere, yeryüzündeki yaşamın yok olmasını mı istiyorlar? Uzun vadede,
herkes gibi onlar da kendi politikalarının kurbanı olacaklardır. Ancak, hepimiz
gibi, uzun vadede değil, burada ve şimdi yaşıyorlar. Egemen çıkarlar için,
küresel ekolojiden daha acil ve daha büyük bir endişe kaynağı söz konusudur:
Küresel sermaye birikimi. Biyosferin kaderi, kişinin kendi yatırımlarının
kaderiyle karşılaştırıldığında soyut bir kavramdır.
Dahası, kirlilik kazandırırken, ekoloji
maliyetlidir. Bir şirketin çevre korumalarına harcaması gereken her dolar,
kazançtan bir dolar eksik demektir. Çevreyi bir lağım çukuru gibi ele almak,
her yıl atmosfere binlerce yeni zararlı kimyasal salmak, ham endüstriyel
atıkları nehre veya körfeze boşaltmak, su yollarını açık kanalizasyonlara
dönüştürmek daha kârlı. Bir topluluğun yanından geçen bir nehri (ki zaten orada
şirket kirleticileri yaşamıyor) korumanın uzun vadeli faydası, ekolojik olarak
maliyetli üretim biçimlerinden gelen anlık kazanç kadar ağır basmıyor.
Güneş, rüzgâr ve gelgit enerjisi sistemleri
ekolojik felaketi önlemeye yardımcı olabilir, ancak zengin petrol kartelleri
için felaket getirecektir. Dünyanın en büyük on sanayi şirketinden altısı,
öncelikle petrol, benzin ve motorlu araç üretimiyle uğraşıyor. Fosil yakıt
kirliliği milyarlarca dolarlık kâr anlamına geliyor. Ekolojik olarak
sürdürülebilir üretim biçimleri bu tam da kârları tehdit ediyor.
Kendisi için muazzam ve yakın bir kazanç,
genel halk tarafından paylaşılan yaygın bir kayıptan çok daha cazip bir
husustur. Bir ormanı çorak bir araziye dönüştürmenin maliyeti, kereste
hasadından gelen karlara kıyasla çok az önem taşır.
Bir yandan anlık özel kazanç, diğer yandan
uzak kamu yararı arasındaki bu çatışma, bireysel tüketici düzeyinde bile
işliyor. Dolayısıyla, uzun vadede motorlu taşıt kullanmamak kişinin
çıkarınadır; çünkü motorlu taşıt, diğer herhangi bir tüketim maddesinden daha
fazla çevresel yıkıma katkıda bulunur. Ancak işe gitmek veya yapılması gereken
başka şeyleri yapmak için acil bir ulaşım ihtiyacımız var, bu yüzden çoğumuzun
otomobil sahibi olmak ve kullanmaktan başka seçeneği yok.
“Araba kültürü”, ekolojik krizin öncelikle
insanın kendi yuvasını kirletmesiyle ilgili bireysel bir mesele olmadığını
gösteriyor. Çoğu durumda, araba kullanma “seçimi” aslında bir seçim değildir.
Ekolojik olarak verimli ve daha az maliyetli elektrikli araba toplu taşıması, otuzlardan
beri otomotiv, petrol ve lastik endüstrileri tarafından ülke çapında yürütülen
kampanyalarla kasıtlı olarak yok edilmiştir. Ulaşım sektöründe yer alan
şirketler, kamu için tüketim maliyetlerini ve kendileri için karları en üst
düzeye çıkarmak için “Amerika'yı tekerlekler üzerinde” hareket ettirdiler ve
çevreyi veya başka herhangi bir şeyi umursamadılar.
Dev çokuluslu şirketlerin muazzam çıkarları,
ekolojik kriz hakkındaki felaket tellallarının tahminlerinin önüne geçiyor.
Sağduyulu iş adamları, çevreyle ilgili “histeriye” kapılmayı reddediyor ve
sessizce servetlerini artırmayı tercih ediyorlar. Ayrıca, her zaman tüm
kanıtlara karşı çıkacak ve henüz kesin bir sonuca varılmadığını, alarmcıları
destekleyecek kesin bir kanıt olmadığını söyleyecek birkaç uzman bulunabilir.
Bu durumda kesin kanıt, ancak geri dönüşü olmayan noktaya ulaştığımızda ortaya
çıkacaktır.
Ekoloji, kapitalizmi derinden altüst eder.
Açgözlü ve denetimsiz üretim yerine planlı, çevresel olarak sürdürülebilir
üretime ihtiyaç duyar. Yapay olarak teşvik edilen, sürekli genişleyen
tüketimcilik yerine ekonomik tüketimi gerektirir. Kârlı, yüksek maliyetli ve
kirletici enerji sistemleri yerine doğal, düşük maliyetli enerji sistemlerini
savunur. Ekolojinin kapitalizm üzerindeki etkileri, kapitalistin
düşünebileceğinden çok daha korkunçtur.
Bir zamanlar sınıfsal çıkarlarının tehdit
edildiği korkusuyla demokrasiyi yok etmek için Kara Gömleklileri işe alanlar, “eko-teröristlere”
karşı da aynı şeyi yapmaktan çekinmiyorlar. Kızıllara karşı acımasızca savaş
açanlar, Yeşillere karşı savaş açmaktan da çekinmiyorlar. Bize yoksulluk
ücretleri, sömürü, işsizlik, evsizlik, kentsel çürüme ve diğer baskıcı ekonomik
koşulları getirenler, bize ekolojik kriz getirmekten de pek endişe duymuyorlar.
Zenginler, yaşadıkları Dünya’dan çok servetlerine bağlıdırlar; gezegenin
kaderinden çok servetlerinin kaderiyle ilgilenirler.[13]
Çevreci mücadele, sınıf mücadelesinin bir
parçasıdır; bu gerçek, birçok çevrecinin gözünden kaçmış gibi görünüyor.
Yaklaşan ekolojik kıyamet, sınıfsal bir eylemdir. Azınlığın yararına ve
çoğunluğun hilafına yaratılmıştır. Sorun şu ki, bu sefer sınıf eylemi hepimizi
sonsuza dek yok edebilir.
Servet ve iktidar arasındaki ilişkide,
tehlikede olan sadece ekonomik adalet değil, demokrasinin kendisi ve biyosferin
hayatta kalmasıdır. Ne yazık ki, demokrasi ve ekolojik sağduyu mücadelesi,
sınıfı modası geçmiş bir kavram olarak ele alan ve kapitalist gücün gerçeklerinden
başka her şeyi düşünmeye hazır görünen modaya uygun hareket, özel bir jargona
sahip, “sınıf olmaz”cı teorisyenlerce ilerletilemez. Bu konuda, karşı
çıktıklarını iddia ettikleri baskın ideolojiden pek farklı değillerdir. Bu
gezegene geri dönmesi gerekenler onlardır.
Olayları nihayetinde daha iyi bir yöne
çevirebilecek tek karşıt güç, bilinçli ve seferber olmuş bir yurttaş
kitlesidir. Eksiklikleri ne olursa olsun, halk en büyük umudumuzdur. Aslında,
biz de onlarız. İktidar çevrelerinin hâlâ siyah gömlek giyip giymemesi ve
rakiplerinin Kızıllar olup olmaması önemli değil, mücadele, tüm tarih boyunca
devam ettiği gibi bugün de devam ediyor, tüm yoğunluğu ve şiddetiyle yarına
uzanıyor.
Michael Parenti
[Kaynak: Blackshirts & Reds:
Rational Fascism & the Overthrow of Communism, City Lights Books, 1997,
s. 141-160.]
Dipnotlar:
[1] Yönetici sınıfın elindeki kaynaklar ve sahip olduğu nüfuz meselesini
detaylı ele alan bir çalışma için bkz.: Michael Parenti, Democracy for the
Few, 6. Baskı (New York: St. Martin’s Press, 1995).
[2] GATT ile ilgili bir tartışma için bkz.:
Michael Parenti, Against Empire (San Fransisko: City Lights Books,
1995).
[3] Aronowitz ve diğer bazı "sol"
akademisyenler, "kültürel çalışmalar" adı verilen bir alanda aşırı
kuramsallaştırılmış açıklamalar üreterek Marksizme karşı mücadele ediyorlar.
Sıklıkla anlaşılması güç olan yazılarının gerçek dünyayla nadiren bağlantı
kurduğu, 1996 yılında kendisi de solcu olan fizikçi Alan Sokal tarafından
gösterildi. Sokal, kültürel çalışmalar parodisi niteliğinde bir yazıyı
Aronowitz’in, abartılı sözcük kullanımı, ukala iddialar ve akademik üstünlük
kurma konusunda uzmanlaşmış makalelere adanmış dergisi Social Text’e
gönderdi. Sokal’ın yazısı, anlaşılması güç ama moda olan jargonla, Jacques
Derrida ve Aronowitz’in kendisi gibi isimlere dipnotlu atıflarla doluydu. Yazı,
“kuantum kütleçekimindeki son gelişmeler", “uzay-zaman çokluğu” ve “önceki
bilimin temel kavramsal kategorileri”nin “gelecekteki postmodern ve
özgürleştirici bir bilimin içeriği için derin sonuçlar doğuran” “sorunlu ve
göreceli hale gelmiş” bir epistemik açıklaması” olduğunu iddia ediyordu. Social
Text dergisinin yayın yönetmenleri, yazıyı okuyup ciddi bir katkı olarak kabul
ettiler. Yayınlandıktan sonra Sokal, yazının “kanıt veya mantık standartlarına
uymak zorunda olmayan” uydurma bir saçmalıktan ibaret olduğunu ortaya koydu.
Aslında, derginin yayın yönetmenlerinin kendilerinin de iddialı ve abartılı
söylemlere o kadar derinden dalmış olduklarını, gerçek bir düşünsel-teorik çaba
ile aptalca bir parodi arasında ayrım yapamadıklarını gösterdi. Aronowitz ise
Sokal’ı “okumamış ve yarı eğitimli” olarak nitelendirerek, karşılık verdi (New
York Times, 18 Mayıs 1996). Bu noktada akla Robert McChesney’nin şu yorumu geliyor:
“Bazı üniversitelerde ‘kültür çalışmaları’ terimi, sürekli espri konusu haline
geldi. Yarım yamalak araştırmayı, kendini övmeyi ve gülünç bir iddiayı ifade
ediyor. En kötü ihtimalle, bu yeni moda kültür çalışmalarının savunucuları,
çalışmalarını savunamıyorlar, bu yüzden artık denemiyorlar ve eleştirmenlerinin
kanıt, mantık, bilim ve rasyonellik gibi modası geçmiş kavramlara takılıp
kaldığını iddia ediyorlar” (Monthly Review, Mart 1996). Bana göre,
kültürel çalışmaların başlıca etkilerinden biri, Aronowitz ve arkadaşlarının
esnemesine neden olan “modası geçmiş” şeyler olan sınıf iktidarının hayati
gerçeklerinden dikkati uzaklaştırmaktır.
[4] En iyi örnekler için, bu ülkedeki
meslektaşları tarafından saygıyla karşılanan Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe
gibi solcu anti-komünist teorisyenlerin şişirilmiş, iddialı yazılarına bir
bakın. Son zamanlarda “her şeye varım ama sınıf olmaz” diyen solcu aydınlar
nezdinde moda haline gelmiş olan “postmodernizm”, modern zamanların rasyonellik
ve kanıt ilkelerinin artık geçerli olmadığını; uzun süredir var olan
ideolojilerin, politik ekonomi ve tarihin büyük bir kısmı gibi, önemini
yitirdiğini; sınıfsal ve şirketlere ait güçlere yönelik güvenilir bir eleştiri
geliştirmenin mümkün olmadığını savunuyor. Yeni “anlamlar” arayışında olduğunu
iddia eden postmodernizm, hem sağ hem de soldaki eski sınıf karşıtı teorilere
benziyor. Tartışma ve eleştiri için bakınız: Yayına Hz.: Ellen Meiksins Wood ve
John Bellamy Foster, In Defense of History (New York: Monthly Review
Press, 1977).
[5] Dissent, New Republic, New
Politics, Telos, In These Times ve Democratic Left
gibi solcu olduğunu iddia eden bazı yayınlar, çoğu zaman anti-komünizm,
anti-Marksizm ve elbette anti-Sovyetizm konusunda herhangi bir muhafazakâr
paçavra kadar uzlaşmaz olabiliyor.
[6] Solcu olduğunu iddia edenlerden biri de
John Judis’tir; Marksizm konusundaki etkileyici cehaleti, onu “hümanist”
Marksistler ile “basit fikirli ekonomik deterministler” olan Marksistler
arasında ayrım yapmaktan alıkoymaz (In These Times, 23 Eylül 1981).
Judis’e göre, ikincisi, kültürel koşullara ve siyasi yapılara herhangi bir önem
yükleyememektedir. Bu tanıma uyan hiçbir Marksist tanımıyorum. Ben, şahsen
çeşitli kitaplarımda kültürel ve siyasi kurumları ayrıntılı olarak ele alıyorum,
ancak kültürü genel manada şirketlere ait bir mülkiyet ve kontrol sistemine
bağlı olarak ele alıyorum; bkz.: Michael Parenti Power and the Powerless (New
York: St. Martin’s Press, 1978); Make-Believe Media: The Politics of
Entertainment (New York: St. Martin’s Press, 1992); Inventing Reality:
The Politics of News Media, 2. Baskı (New York: St. Martin’s Press,
1993); Land of Idols: Political Mythology in America (New York:
St. Martin’s Press, 1994 ve Dirty Truths (San Fransisko: City Lights
Books, 1996).
[7] Ollman, Marx’ın analitik çerçevesinin
kafasından tamamen ortaya çıkmadığını belirtiyor. Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları
ve Alman İdeolojisi gibi daha önceki eserlerinde Marx, Marksist olma
sürecindedir ve kapitalizmin tarihsel anlayışını, felsefi eğitimine ve
neo-Hegelcilere yönelik eleştirilerine daha fazla dayanarak bir araya
getirmektedir. Daha önceki yazılarında daha yaygın olsa da, yabancılaşma ve
diyalektik dili gibi kavramlar, Kapital de dâhil olmak üzere tüm
eserlerinde yer almaktadır; bkz.: Bertell Ollman’ın yakında yayınlanacak
makalesi: “The Myth of the Two Marxs”; ayrıca David McLellan, The Young
Hegelians and Karl Marx (Londra: McMillan: 1969).
[8] “Her şeye varım ama sınıf olmaz” diyen
çoğu teorisyenin gerçek emekçilerle gündelik ilişkileri ve mesaileri epey
sınırlıdır. Bu da muhtemelen onlarda işçi sınıfının önemsiz olduğuna dair
izlenimin oluşmasına katkıda bulunmaktadır.
[9] Bu nedenle, çevreyi, işçilerin
yaşamlarını ve tüketici sağlığını koruyacak yasalara sahip olmak gerekli ve
arzu edilirdir, çünkü büyük işletmeler, bu tür şeylere tümüyle kayıtsızdır ve kârlarını
azalttıkları ölçüde, kamu yararı adına düzenlemelere karşı açık bir düşmanlık
beslerler. Bazen şirketlerin gücünün ne kadar ahlaksız olduğunu unutuyoruz.
[10] Nüfus patlamasına son vermek, kendi
başına ekosferi kurtarmaz, ancak son vermemek, gezegenin karşı karşıya olduğu
tehlikeleri büyük ölçüde artıracaktır. Çevre, ancak belirli sayıda insan için
kaliteli bir yaşamı sürdürebilir.
[11] Bir örnek vermek gerekirse: FBI, 1990
yılında çevreciler Judi Bari ve Darryl Cherney’nin bir araba bombasıyla ciddi
şekilde yaralanmasının ardından tutuklamaları hızla gerçekleştirdi. Bari ve
Cherney’yi “radikal aktivistler” olarak adlandırarak tutukladı ve bombanın
onlara ait olması gerektiğini iddia etti. İkisi de uzun zamandır sivil
itaatsizlik eylemlerini açıktan savunan insanlardı. Suçlamalar sonunda delil
yetersizliğinden dolayı dava düştü. (Bomba, sürücü koltuğunun altına
yerleştirilmişti.) FBI, başka şüpheli ismi vermedi ve saldırıyla ilgili gerçek
bir soruşturma yapmadı.
[12] Forbes'ta (14 Ağusos 1995) yayınlanan bir kapak yazısı, “sağlık korkusu endüstrisini” alaya alıyor ve okuyuculara yüksek oranda kimyasallaştırılmış ve yağ dolu abur cuburların sağlık için tamamen güvenli olduğunu garanti ediyor. Derginin sahipleri ve kurumsal reklamverenler, insanların kurumsal sistem tarafından sunulan ürünleri sorgulamaya başlarsa, sistemin kendisini de sorgulamaya başlayabileceklerinin farkındalar. Forbes’un kendisini “kapitalist bir araç” olarak tanımlaması boşuna değil
[13] Haziran 1996’da İstanbul'da düzenlenen bir BM konferansında konuşan Fidel Castro şunları kaydetti: “Gezegeni neredeyse yok eden ve havayı, denizleri, nehirleri ve toprağı zehirleyenler, insanlığı kurtarmakla en az ilgilenenlerdir.”


0 Yorum:
Yorum Gönder