Bu
Kitap Neden Önemli?
Gabriel
Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi
Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] isimli kitabı tam vaktinde çıktı.
Kitap,
akademik tartışmalara katkı sunmuyor. İşçi sınıfının düşmanlarını tanıyıp
tanımayacağını veya emperyalizmin gücünü artırdığı koşullarda, gölgelerle
savaşmaya devam edip etmeyeceğini belirleyecek, dünya genelinde devrimci bilince
karşı yürütülen mücadeleye müdahale ediyor.
Gabriel
Rockhill’in çalışması, bugün milyarlarca insanın karşı karşıya olduğu, artan
emperyalist şiddet, sürekli savaş, ekonomik boğulma, ekolojik çöküş ve tüm
bunların kaçınılmaz görünmesini sağlamak için özenle tasarlanmış ideolojik
ortamdan oluşan maddi gerçekliğe doğrudan hitap ediyor.
İşçi
sınıfı ve dünyanın sömürgeleştirilmiş ulusları için riskler hiç bu kadar yüksek
olmadı. Emperyalizm, yalnızca güç kullanarak hayatta kalmaz. İnsanların tarihi,
gücü, devrimi ve hatta sosyalizmin anlamını nasıl anladıklarını şekillendirerek
hayatta kalır. Yaptırımlar, halkları aç bırakmadan, darbeler, hükümetleri
yıkmadan, insansız hava araçları ve ablukalar işlerini yapmazdan önce, düşünsel
planda yürüyen operasyon gerekli zemini çok önceden hazırlamıştı. Direniş,
gayrimeşru kılındı. Alternatifler alay konusu edildi veya şeytanlaştırıldı.
Sosyalizm; istibdat, başarısızlık veya saflık olarak yeniden kodlandı. Bu,
bilinçli uygulanmış bir stratejiydi.
Rockhill’in
kitabı, bu stratejideki en etkili silahlardan birini, emperyalizm içinde
güvenli sularda dolaşan ama eleştirel bir dil kullanan Marksizmi ifşa ediyor.
Ona göre Batı Marksizmi, devrimden yalnızca tesadüfen veya hayal kırıklığıyla
uzaklaşmadı. Tam da Marksizmin en tehlikeli yönlerini, anti-emperyalist
mücadeleyle olan uyumunu, örgütlenmeye olan bağlılığını, iktidarın ele
geçirilmesi ve dönüştürülmesindeki ısrarını etkisiz kılmak için geliştirildi,
ödüllendirildi, kurumsallaştırıldı.
Kuşatma
altındaki sosyalist devletler ve ABD önderliğindeki emperyalist egemenliğe
meydan okuyan, yeni gelişen çok kutuplu güçler açısından kitabın sunduğu analiz,
hiç de soyut değil. Kitap, Batılı aydınların reel sosyalizmi mahkûm etmek için
neden bu kadar acele ettiklerini, yaptırımlar, darbeler ve vekalet savaşları
konusunda ise neden sustuklarını izah ediyor. Küresel Güney’deki devrimler kusurları üzerinden sürekli
incelemeye tabi tutulurken, emperyalist şiddetin
arka plandaki basit bir ses yığını olarak ele alınmasının sebebini açıklıyor.
Emperyalizmin merkezinde gelişmiş “radikal” teorinin devlet iktidarı, disiplin
ve zafer meselelerinden neden uzak durduğu sorusunu ele alıyor.
Bu
anlamda Rockhill’in kitabı, sadece teorisyenlerin raflarında değil, aynı
zamanda emperyalist merkezdeki solun neden sıklıkla tarihin seviyesine
ulaşamadığını anlamaya çalışan örgütçülerin, militanların ve devrimcilerin
elinde de bulunmalı. Sorunu edebiyata boğmadan dile getiriyor: ürettiği, sağda
solda hâkim görüş haline gelmiş, ama nedense karşı çıktığı sistemle uyumlu olan
teorilerin sahibi olarak sol, etkisiz ama tehlikelidir.
Weaponized
Information [“Bilgi Silahı”] sitesi işte tam da bu nedenle var.
Bu platform, tarafsızlık veya güvenlikle ilgili hiçbir yanılsama kapılmaksızın,
Küresel Kuzey’in içinde, emperyalizmin merkezinde oluşturuldu. Rockhill’in
tanımladığı, düşünce dünyasındaki savaşın gözlemcileri değiliz. Biz tarafız. Düşünce
savaşı burada bir metafor değil. Emperyalizmin kendini savunduğu ve devrimci
hareketlerin savaşmayı öğrenmesi gereken bir alandır.
Bu
inceleme de bu ruhla yazılmıştır. Burada amaç, Rockhill’in kitabını bir
akademik çalışma nesnesi olarak değerlendirmek değil, onu emperyalist
sağduyuya, incelikli bir üslupla gizlenmiş anti-komünizme ve sonuçlarından
arındırılmış radikalizme karşı ideolojik bir saldırının parçası olarak
kullanmaktır. Görevimiz, bu esere hayranlık duymak değil, onu kullanmaktır.
Çünkü
imparatorlukların hayatta kalma mücadelesi verdiği bir dünyada, düşünceler asla
masum değildir. Devrimci içeriğinden arındırılmış Marksizm, tahakküm araçlarından
biri haline gelir. Rockhill’in kitabı, bu maskeyi yırtmaya yardımcı oluyor. Who
Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü
Çaldı?”] adlı eser, ezilenlere değil, onları silahsız bırakan düşüncelere doğrultulmuş
bir silah olarak okunmalıdır. Aşağıda, bu türden bir okumanın neticesinde çıkartılan
notlara yer verilmektedir.
I.
İlk Açıklama: Düşünce Dünyasındaki Savaş
Gabriel
Rockhill, Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı? adlı kitabına, liberal
düşüncenin ve akademik solun büyük bir bölümünün merkezinde yer alan o konforlu
yalanı, düşüncelerin bir dünyada, şiddetin ise başka bir dünyada yaşadığı düşüncesini
paramparça ederek başlıyor. Bu kurguya göre, bombalar yabancı topraklara
düşerken, teoriler, sınıflarda ve dergilerde zararsız bir şekilde dolaşıyor.
Rockhill, bu ayrımın kendisinin emperyalist bir icat olduğunu baştan dile getiriyor.
İlk kurşun sıkılmadan çok önce, asıl iş, insanların zihinlerinde çoktan
yapılmış oluyor.
İmparatorluk,
direnişin ortaya çıkmasını bekleyip sonra karşılık vermez. İnsanların neyi
hayal edebileceklerini, neyi meşru göreceklerini, neyi imkânsız veya tehlikeli addedip
redde tabi tutacaklarını sürekli olarak şekillendirmek için uğraşır. Rockhill,
buna “düşünce dünyasındaki savaş” diyor. Bu savaş, akademisyenler arasında
süren, gerçekten ve halktan kopuk tartışmalarda değil, bilinci yönetmek için
kalıcı, organize çabalarla yürütülür. Bu mücadele zihinde yürütülür. Silahları
eğitim sistemleri, kültürel kurumlar, vakıflar, medya ve teorinin kendisidir.
Bu
nedenle Che Guevara kitapta kendisine, gençlik isyanının veya estetik
radikalizmin sembolü değil, imparatorluk için bir sorun olarak yer buluyor. Che
tehlikeliydi çünkü Marksizmi bir tür yorum değil, eylem kılavuzu olarak gördü.
Teorinin pratiğe dönüşebileceğini, pratiğin örgütlenmeyi koşullayacağını,
örgütlenme sürecinin iktidarı ele geçirebileceğini gösterdi. ABD’nin emperyalist
stratejisi açısından bu türden bir Marksizmin tartışılacak bir yanı yoktu. O, yok
edilmeliydi.
Gelgelelim
Rockhill, bu yıkımın dar bir şekilde anlaşılmasına izin vermeyi reddediyor. Che’nin
beden olarak katli, sadece ilk adımdı. Kopmuş ellerinin grotesk gösterimi
sadece ölümün kanıtı değildi, aynı zamanda bir sahiplik ilanıydı. İmparatorluk,
devrimci bedeni kanıt olarak istiyordu, ancak devrimci düşünceyi de mülk edinmek
niyetindeydi. Gerçek tehlike, Che’nin yaşamış olması değil, başkalarının onun
nasıl ve neden böyle yaşadığını öğrenmesiydi.
İşte
Rockhill’in neşteri derine vurduğu yer tam da burası. Emperyalizm açısından gerçek
amaç, asla sadece Che’yi ortadan kaldırmak değil, onun anlamını etkisiz kılmaktı.
Devrimci bir örneği kültürel bir nesneye dönüştürmekti. Siyaseti boşaltırken
imajı korumaktı. Che’nin yüzünün her yerde dolaşmasına izin verirken
stratejisinin hiçbir yere varmamasını sağlamaktı. Zaman içinde donmuş,
bağlamından ve yönteminden arındırılmış bir devrimci, artık bir tehdit değildi.
Bir süs eşyasıydı.
Rockhill,
bu mantığın Che’nin çok ötesine uzandığını ısrarla dile getiriyor. Aynı süreç,
komünizmin kendisine de uygulandı. İmparatorluğun oynadığı kumar, gayet basit
ve acımasızdır: Eğer komünizm bir fikir olarak öldürülebilirse, istibdat,
başarısızlık veya tarihsel utançla eşanlamlı hale getirilebilirse, o vakit
gerçek insanlara uygulanan kitlesel şiddet, hiçbir direnişle karşılaşmadan, bir
şekilde devam edebilir. Halkları aç bırakan yaptırımlar, ülkeleri yerle bir
eden savaşlar ve hareketleri kana boğan darbeler, bu önceden kazanılmış
ideolojik zafere dayanır. Önce insanları başka bir alternatifin mümkün
olmadığına veya herhangi bir alternatifin daha kötü olduğuna ikna etmelisiniz.
Aynı
zamanda Rockhill, bu kabulün ardından sıklıkla gündeme gelen yenilgicilik
eğilimini reddediyor. Eğer düşünceler güçsüz olsaydı, imparatorluk, onları
gömmek için bu kadar çok zaman harcamazdı. Devrimci gelenekleri
itibarsızlaştırmak, çarpıtmak ve silmek için gösterilen bitmek bilmeyen çaba,
onların hâlâ önemli olduğunun kanıtıdır. Düşünceler, bedenlerden daha uzun
yaşarlar. Sınırları aşarlar. Yeni koşullarda yeniden ortaya çıkarlar. İmparatorluk,
düşüncelerden işte bu yüzden korkar.
Steve
Biko’nun görüşleri, bu bölüm netlik ve güç katacak: Zalimin elindeki en etkili
silah, ezilenin zihnidir. Bu, bir metafor değil. İnsanların dünyayı nasıl
anladığını kontrol ederseniz, sürekli fiziksel baskıya duyulan ihtiyacı
azaltırsınız. O dizginleri kopartırsanız, ezici güç bile sarsılmaya başlar.
Rockhill, bunu bir slogan değil, stratejik bir ilke olarak ele alıyor.
Buradan
hareketle kitap, ABD’yi olduğu haliyle tarif ediyor: soykırım, kölelik ve
sömürgeci yağma üzerine kurulmuş, yalnızca güçle değil, inkârla da ayakta
tutulan bir imparatorluk. En büyük ideolojik başarısı, özellikle kendi halkını,
aslında bir imparatorluk olmadığına ikna etmektir. Sürekli savaş halindeyken bile,
kendini tesadüfi, savunmacı ve iyiliksever olarak sunar. Bu inkâr, bir hata
değildir. İmparatorluk yönetiminin koşuludur.
Edward
Bernays’in “görünmez hükümet” kavramı, bu duruma modern bir biçim kazandırıyor.
Rıza açıktan dayatılmıyor, sessizce üretiliyor. İnsanlar kendilerine
yönetildikleri söylenmeden yönlendiriliyorlar. Aydınlar, bu süreçte çok önemli
bir rol oynuyorlar. Sistemi doğal ve kaçınılmaz gösteren açıklamalar,
eleştiriler ve teoriler sunuyorlar. Rockhill’in incelediği dünya işte bu.
İlk
Açıklama bölümü, Thomas Sankara’nın fikirlerin öldürülemeyeceği
konusundaki ısrarıyla sona eriyor. Bu, kendi başına iyimserlik değil. Bu,
mücadelede çizilmiş bir hat. Düşünceler, tüm bu baskı sürecinden sağ çıkabiliyor,
demek ki düşünsel-teorik çalışma isteğe bağlı değil. Anlam için verilen mücadelesinin
haricinde tarafsızlığımızı koruyabileceğimiz bir alan yok. Herkes, kabul etsin
ya da etmesin, zaten belirli bir konuma sahiptir.
Batı
Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı? isimli kitap, ilk sayfalarından
itibaren bu ayrımın bir tarafında yer aldığını ilan ediyor. Kitap, teori
üzerine bir düşünce değil, teorinin nasıl üretildiği ve kullanıldığına dair bir
müdahale. Düşüncelerin önemli olup olmadığını sormuyor. Düşüncelerin nasıl
silah haline getirildiğini gösteriyor. Bugün Marksizmle ilgilenen herkesin,
imparatorluğun muhalefeti yönetmesine mi yoksa devrimin geleceğini geri
kazanmasına mı yardımcı olduğuna karar vermesi gerektiğini açıkça ortaya koyuyor.
II.
Giriş: Teoride Sınıf Mücadelesi
Rockhill,
imparatorluğun bombalar ve askerlerle savaşmadan çok önce düşünce alanında
savaş açtığını ortaya koyduktan sonra, giriş bölümünde daha da rahatsız edici
bir hedefe yöneliyor: teorinin kendisinin sol içinde nasıl üretildiği, dolaşıma
sokulduğu ve kutsandığı meselesini ele alıyor. Bu noktada düşüncelerin önemli
olup olmadığını değil, nasıl işlev gördüklerini soruyor. Burada Rockhill,
liberal ahlakçılığın ve kendine dalkavukluk yapan akademinin görmek istemediği
hakikati dile getiriyor: teori, sınıf mücadelesinin pasif bir yansıması
değildir. Bu mücadelenin başlıca alanlarından biridir.
Rockhill’in
hatırlattığı gibi, Marksizm soyut bir şey değildir. Gökten tamamen oluşmuş
halde inmez, doğru olduğu için de varlığını sürdürmez. Kurumlar içinde çalışan,
belirli maddi baskılar altında, somut ödül ve cezalarla şekillenen, ne
söyleyebileceklerini ve ne kadar ileri gidebileceklerini belirleyen insanlar
tarafından yaratılır. Bu nedenle, herhangi bir toplumda “Marksizm” olarak
dolaşan şey, sadece düşünsel bir gelenek değil, üretimini yöneten sınıf güçlerinin
izini taşıyan toplumsal bir üründür.
İşte
bu noktada Rockhill, solun birçok üyesinin sezgisel olarak karşı çıktığı, insanı
rahatlatan vehimleri silip atan ayrımı gündeme getiriyor. Bir teorinin siyasi
değeri, onu üreten kişinin samimiyeti, radikal dili veya kişisel bağlılığıyla
ölçülemez. Önemli olan, nesnel işlevdir. Bir düşünür muhalifmiş gibi
görünebilir, eleştirel konuşabilir ve soyut düzlemde kapitalizmden gerçekten
nefret edebilir, ancak gene de emperyalist gücü istikrara kavuşturan çalışmalar
üretebilir. İyi niyetler siyasi etkileri ortadan kaldırmazlar. Tarih, düşünceleri
karşı çıktıklarına inandıkları güçlere hizmet eden iyi niyetli insanlarla
doludur.
Rockhill’in
bu noktadaki ısrarı ahlaki değil, bilimseldir. İdeoloji; karakter veya inanç
düzeyinde analiz edilemez. Yapısal olarak analiz edilmelidir. Solun niyetlere, kimin
iyi niyetli, kimin samimi olduğuna, kimin doğru duygulara sahip olduğuna
yönelik takıntısı, ciddi analizlere karşı bir kalkan görevi görür. Bu, düşünce
geleneklerini üreten yazarlar kişisel düzeyde ilerici isimler olarak tasvir
edilebiliyor diye o geleneklern eleştiriden muaf olmasını sağlar. Rockhill, bu
kalkanı parçalamaktadır.
Marx’ın
egemen düşüncelerin egemen sınıfın düşünceleri olduğuna ilişkin tespitine
yeniden bakan Rockhill, bu anlayışı sloganın ötesine, somut gerçekliğe taşır.
Egemen sınıf, dünya görüşünü sadece ikna yoluyla yaymaz. Düşüncelerin
üretildiği ve dolaştığı altyapıyı da sahiplenir ve yönetir. Üniversiteler,
vakıflar, yayınevleri, dergiler ve medya platformları tarafsız tartışma
alanları değildir. Bunlar, fon akışları, kurumsal öncelikler ve mesleki
teşviklerle yönetilen üretim alanlarıdır. Hangi soruların sorulmaya değer
olduğuna, hangi yöntemlerin saygın olduğuna ve hangi sonuçların kariyeri
bitireceğine onlar karar verir.
Bu
açıdan bakıldığında, emperyalizmin merkezinde belirli Marksizm biçimlerinin neden
egemen olduğunu artık daha net biçimde anlayabiliriz. Bu alanlarda en çok
övülen Marksizm, neden sosyalist devletlere karşı amansız bir düşmanlık
besliyor, politik ekonomiyi küçümsüyor, örgütlenmeye şüpheyle yaklaşıyor,
devrimden derinden rahatsız oluyor? Neden sıklıkla kültürel eleştiriye, söylem
analizine veya kişisel etiğe sığınırken, iktidar, devlet oluşumu ve emperyalizm
konularını kaba veya tehlikeli görüyor?
Rockhill’in
belirttiği gibi: bu, düşünce tarihine ait kaza ya da talihsiz yanlış
anlamaların sonucu değil. Bu, emperyalist kurumlar içinde üretilen teorinin
öngörülebilir bir sonucu. Genel olarak kapitalizmi sorgulayan, ancak pratikte
emperyalizmle yüzleşmeyi reddeden, tahakkümü örgütlendiği yerler dışında her
yerde eleştiren ve devrimi doğası gereği şüpheli gören bir Marksizm, sistemin
bir başarısızlığı değil, başarılarından biridir.
Bu
noktada Rockhill, kaba komplo teorilerine gerek kalmadan, bu tür sonuçların
nasıl üretildiğini açıklamak için “emperyalist üst yapı” kavramını ortaya
koyuyor. İdeolojik tutarlılık, emir veren tek bir komuta merkezine ihtiyaç
duymaz. Merkezi olmayan ancak aynı safta duran kurumlar genelinde işleyen ortak
sınıf çıkarlarından doğar. Vakıflar belirli türdeki çalışmaları finanse ederler.
Üniversiteler, belirli eleştiri biçimlerini ödüllendirir. Yayıncılar ve
dergiler, belirli seslerin gür çıkmasını sağlar. Hep birlikte, bazı düşüncelerin
zahmetsizce geliştiği, diğerlerinin ise var olmak için mücadele ettiği bir alan
meydana getirirler.
Önemli
nokta şu ki, bu sistem, öncelikle baskı yoluyla değil, teşvikler yoluyla
işliyor. Aydınlar, eleştirinin kabul edilebilir sınırlarını, bunlarla açıktan
karşılaşmadan çok önce öğreniyorlar. Dillerini, odak noktalarını ve vardıkları
sonuçları, bireysel seçim gibi görünen ancak yapısal baskıyı yansıtan
şekillerde ayarlıyorlar. Zamanla bu, akıcı, sofistike ve güvenli bir şekilde
silahsızlandırılmış bir Marksizm ortaya çıkarıyor.
Rockhill’in
kitabın geri kalanı için belirlediği görev, bu nedenle son derece net. Batı
Marksizmi, yalnızca metinleri inceleyerek veya düşünsel soykütüklerini
birbirlerinden kopuk biçimde yeniden yapılandırarak anlaşılamaz. Emperyalist
üst yapının bir ürünü olarak, yani imparatorluğun kalbinde hangi tür Marksizmin
hayatta kalabileceğini ve gelişebileceğini şekillendiren bir unsur olarak,
somut bir şekilde açıklanmalıdır. Giriş bölümü, bu görevi sadece çerçevelemekle
kalmaz, onu kaçınılmaz hale getirir. Devrimci siyasete ciddi anlamda önem veren
herkes, yalnızca karşı çıktığı düşüncelerle değil, kendi düşüncelerinin
oluştuğu koşullarla da yüzleşmelidir.
III.
Birinci Bölüm: Emperyalizme Ait Bilgi
Rockhill,
Birinci Bölüm’e liberallerin ve solun büyük bir bölümünün paylaştığı, bir türlü
başından defedemediği vehmi ortadan kaldırarak başlıyor: Kötü düşüncelerin,
daha ikna edici, daha iyi pazarlanmış veya henüz üst düzey argümanlarla karşılaşmadıkları
için egemen oldukları inancı. Birinci Bölüm, bu yanılgıya doğrudan bir saldırıyor.
Emperyalizme ait bilgi, insanları tartışma yoluyla ikna ettiği için değil, düşünsel-teorik
yaşamı temelden şekillendiren maddi sistemler aracılığıyla üretildiği, yeniden
üretildiği ve dayatıldığı için egemen olur.
Rockhill,
bilginin bir üretim gücü olduğunu ısrarla vurguluyor. Bilgi, kapitalizmdeki
herhangi bir üretim gücü gibi, onu kontrol edenlerin çıkarlarına hizmet edecek
şekilde örgütlenmiştir. Emperyalizm koşullarında eğitim, tarafsız bir
aydınlanma süreci değil, karşı devrimci bir şartlandırma biçimidir. Düşünsel-teorik
yaşamı bağlayan “zincirler” öncelikle bilişsel hatalar veya anlayış
eksiklikleri değildir. Bunlar, öncelikle hangi düşünce biçimlerinin geçerli
olduğunu belirleyen kurumsal kısıtlamalar, metodolojik normlar ve kariyer
yapılarıdır.
Bu
yüzden, eleştiri tek başına yetersizdir. Yanlışlıkları sonsuza dek ifşa
edebilirsiniz, ancak gene de onları üreten mekanizma dokunulmadan kalır.
Emperyalist ideoloji, sorgulanmadığı için değil, sistematik olarak yeniden
üretildiği için varlığını sürdürür. Rockhill’in bu noktada dile getirdiği
tespit, akademik Marksizm için yıkıcı niteliktedir. Eğer ideoloji, yanlış
inançlar topluluğu yerine organize bir sistem olarak işlev görüyorsa, onu
destekleyen sistemler bozulmadıkça, daha iyi bir teori ne kadar geliştirilirse
geliştirilsin, onu yenemez. Eğitim, emperyalist kurumlar içinde hapsolduğunda
sorunun bir parçası haline gelir.
Rockhill,
düşünsel-teorik emeğin kendisini emperyalist iş bölümünün içine yerleştirerek,
bu tespitini daha da derinleştiriyor. Üniversiteler, iktidarın dışında değil
içinde yer alan üretim alanlarıdır. Aydınlar, ortaya koydukları emekleri fonlar,
prestij ve mesleki beka tarafından şekillenen işçilerdir. Muhalefet, stilize,
bireyselleştirilmiş ve örgütlenme veya iktidardan bağımsız kaldığı sürece
hoşgörüyle karşılanır, hatta çoğu zaman yüceltilir. Sistem, hiçbir yere
varmayan eleştiriden korkmaz. Uygulamayla örtüşen teoriden korkar.
Küresel
Güney’de bu dinamik sömürgeci bir nitelik kazanır. Rockhill, emperyalist
bilginin anti-emperyalist mücadeleden nasıl beslendiğini, aynı zamanda onu
nasıl etkisiz hale getirdiğini gösteriyor. Sömürgeleştirilmiş halkların
yaşanmış deneyimleri örnekler, metaforlar ve vaka çalışmaları olarak ele
alınıyor, ardından siyasi içeriklerinden soyutlanıyor. Devrim, katılacağımız
bir süreçten ziyade, analiz edeceğimiz bir kavram haline geliyor. Sonuçta
ortaya, aydınların emperyalist kurumların maddi düzlemde ezdikleri
mücadelelerden düşünsel olarak kâr elde etmelerine imkân sağlayan epistemik
sömürgecilik çıkar.
Bu
analiz karşısında “akademik özgürlük” efsanesi çöker. Özgürlük vardır, ancak
yalnızca dikkatlice uygulanan sınırlar dâhilinde. Anti-komünizm, açık bir kural
olarak değil, meşruiyetin sessiz bir koşulu olarak işler. Kapitalizmi sonsuza
dek eleştirebilirsiniz, ancak sosyalist devletleri onaylayamaz, devrimci
örgütlenmeyi savunamaz, anti-emperyalist mücadeleyi trajedi veya başarısızlık
haricinde bir şey olarak göremezsiniz. Bu sınırlar nadiren dile dökülürler,
yapısal düzlemde kendilerini sürekli hissettirirler. Rockhill’e göre, emperyalizme
ait bilginin “zincirlerini kırmak”, eleştiriyi rafine etmek değil, eleştiriyi
güvenli kılan kurumlarla yüzleşmektir.
İkinci
Bölüm, bu sonuçları üreten mekanizmayı adlandırarak analizi ilerletiyor. Birinci
Bölüm, emperyalizme ait bilginin yalnızca düşüncelerl neden yenilemeyeceğini
ortaya koyarken, İkinci Bölüm, bunun nasıl yönetildiğini açıklıyor. Rockhill,
emperyalizme ait düşünsel-teorik aygıtı bir komplo değil, müşterek sınıf
çıkarlarına göre koordineli hareket eden kurumlar sistemi olarak takdim ediyor.
Vakıflar, üniversiteler, devlet kurumları, yayınevleri ve medya kuruluşları,
merkezi komuta gerektirmeden, düşünsel-teorik üretimi yöneten bir devre meydana
getiriyorlar.
Hayırsever
vakıflar, bu mekanizmanın kilit stratejik düğüm noktaları olarak ortaya çıkıyorlar.
Sonuçları dikte etmiyorlar, tüm alanları şekillendiriyorlar. Belirli soruları,
yöntemleri ve araştırma alanlarını finanse ederek, düşünsel-teorik alanın
imkânlarına ait sınırları çiziyorlar. Finanse edilemeyen şey, düşünülemez hale
geliyor. Bu, sansür yerine küratörlük, baskı yerine ödül yoluyla uygulanan bir
güçtür. Tam da gönüllülük hissi verdiği için çok daha etkilidir.
Üniversiteler,
bu sistem içinde emperyalist organlar gibi işlev görür. Kadrolar yetiştirirler,
uzmanlık üretirler, tarafsızlık bayrağı altında egemen anlatıları
meşrulaştırırlar. Devlet gücüne yakınlıkları tesadüf değildir. Akademi,
vakıflar, istihbarat teşkilâtları ve hükümet arasında dolaşan kadrolar,
işbirliğini normalleştirir, düşünsel-teorik emeği emperyalizmin ihtiyaçlarıyla uyumlu
kılar. İdeolojik savaş profesyonelleşir, rutinleşir, saygın hale gelir.
Prestij,
mekanizmanın eksik parçasıdır. Dergiler, yayınevleri ve medya organları, neyin
ciddi düşünce olarak kabul edileceğini belirleyen filtreler görevi görürler. Birilerinin
belirli bir alanın “aziz”i, “âlim”i ilan edilmesi süreci disiplini sağlar. Bir
çerçeve otorite olarak kabul edildikten sonra, alıntılar, ders programları ve
konferanslar aracılığıyla otomatik olarak kendini yeniden üretir. İnsanlar
nadiren dışlanırlar. Görünmez olmaları kâfidir. Akademisyenler, sınırları
cezalandırma yoluyla değil, önceden tahmin etme yoluyla öğrenirler.
Bu
bölümün en önemli çıkarımı, mekanizmanın öncelikle teşvikler aracılığıyla
işlediğini söyler. Aydınlar, geçim kaynakları buna bağlı olduğu için
kısıtlamaları içselleştirirler. Zamanla bu, eleştirel, hatta radikal görünen,
ancak yapısal olarak iktidarı tehdit edemeyen bir teori bütünü ortaya çıkarır.
Açık baskının yokluğu özgürlüğün kanıtı değildir. Başarılı bir şartlandırmanın
kanıtıdır.
Üçüncü
Bölüm, bu aygıtın emperyalist teori endüstrisini ürettiğini ortaya koyuyor.
Burada Rockhill, eleştirinin kendisinin nasıl metalaştırıldığını gösteriyor.
Marksizm içerik, marka ve düşünsel sermaye haline geliyor. Devrimci kullanım
değerinin yerini değişim değeri alıyor. Soru, artık teorinin dünyayı
değiştirmeye yardımcı olup olamayacağı değil, hibe, yayın ve mesleki ilerleme
sağlayıp sağlayamayacağıyla ilgilidir.
Radikalizm,
bir kariyer yolu haline gelir. Belirsizlik, sofistike olmanın bir göstergesidir.
Karmaşıklık, teoriyi kitlesel benimsemeden koruyan bir sınıf bariyeri işlevi
görür. Yorumlama, dönüşümün yerini alır. Örgütlenme, kaba, tehlikeli veya naif
olarak nitelendirilerek reddedilir. Bir teori, pratikten ne kadar uzaklaşırsa,
emperyalist kurumlar içinde o kadar güvenli hale gelir.
Bu,
Batı Marksizminin bir başarısızlığı değil, başarısıdır. İmparatorluk, Marksizmi
siyasi olarak etkisiz bir şeye dönüştürebilecekken onu bastırmaya ihtiyaç
duymaz. Yönetilen muhalefet, doğrudan baskıdan daha etkilidir. Kapitalizmi
soyut olarak eleştirirken devrimi somut olarak reddeden bir Marksizm, kontrgerilla
faaliyetleri içerisinde önemli bir işlevi yerine getirir. Hoşnutsuzluğu,
iktidara dönüşmesine izin vermeden içine çeker.
Birinci
Kısım’ın sonunda, okur kitabın ana görüşünü idrak eder. Batı Marksizmi,
emperyalist koşullara rağmen değil, bu koşullar yüzünden ortaya çıkmıştır.
Emperyalizmin merkezinde düşünce alanında tesis ettiği hâkimiyet, onun düşünsel-teorik
üstünlüğü değil, kurumsal uyumluluğunun tezahürüdür. Rockhill’in müdahalesi bir
hesaplaşmayı zorunlu kılıyor: Marksizm ya emperyalizm karşıtı mücadele,
örgütlenme ve iktidara dayanan bir silahtır ya da imparatorluğun düşünce
pazarında güvenle dolaşan bir üründür. Üçüncü bir seçenek yoktur.
IV.
Ara Bölüm: Emperyalizme Ait Bir Ürün Olarak Batı Marksizmi
Kitabın
bu noktasında Rockhill, stratejik bir es veriyor. Bu verilen ara, argümanı
yumuşatmak için değil, keskinleştirmek içindir. Tarihsel vaka incelemelerine
daha derinlemesine girmeden önce, Batı Marksizmini ciddi inceleme karşısında
koruyan en kalıcı mitlerden birini ortadan kaldırıyor: Batı Marksizminin
yenilgiye trajik ama anlaşılabilir bir cevap olarak ortaya çıktığı hikâyesi. Bu
anlatıya göre, Batı Marksizmi, Avrupa’da devrim başarısız olduktan sonra geriye
kalan şeydir. Tarihin kendisi, onu hayal kırıklığına uğrattığı için yas tutan,
felsefi, içe dönük ve şüpheci bir Marksizmdir.
Rockhill,
bu anlatıyı kesinlikle reddediyor. Yenilgiler yaşanmadığı için değil, anlatının
Marksist tarihin ana merkezi olarak Avrupa’yı öne çıkarırken, yirminci yüzyılın
büyük bir bölümünü yeniden şekillendiren devrimci zaferleri silmesi nedeniyle.
Sosyalizm, dünyada başarısız olmadı. Dünyanın büyük bir bölümünde, özellikle
sömürgeleştirilmiş ve yarı sömürgeleştirilmiş toplumlarda zafer kazandı.
Rockhill’in ısrarla belirttiği sorun şudur: Batı Marksizmi, halkları bu
zaferlerin görmezden gelinmesinden, meşruiyetinin sorgulanmasından veya yok
edilmesinden maddi olarak istifade eden emperyalist devletler içinde
şekillenmiştir.
Bakış
açısındaki bu değişiklik çok önemli. Batı Marksizmi, küresel bir yenilgiye yönelik
bir tepki olarak izah edilemez, çünkü böylesi bir yenilgi yaşanmadı. Bunun
yerine, emperyalizmin sunduğu ayrıcalıkların şekillendirdiği bir oluşum olarak
açıklanmalıdır. Batı Marksizmine ait külliyatı meydana getiren teorisyenler,
emperyalist besin zincirinin en tepesinde yer alan toplumlarda yaşadılar ve
çalıştılar. Devrimci pratikten uzaklıkları yalnızca baskıdan kaynaklanmadı, nispi
güvenlik, kurumsal erişim ve sömürgeci şiddetten korunma imkânının neticesiydi.
Rockhill,
burada Lenin-Losurdo çizgisinden yola çıkarak, Marksizmdeki Doğu-Batı ayrımını
emperyalizmin kendisinin bir ürünü olarak yeniden ele alıyor. Marksizm,
teorinin yanlış yola sapması nedeniyle değil, emperyalizmin merkezinde ve
sömürgeleştirilmiş çevre ülkelerde sınıf mücadelesinin farklı şekilde gelişmesi
nedeniyle parçalandı. Küresel Güney’de Marksizm, anti-emperyalist mücadele,
devlet iktidarı ve kitle örgütlenmesinden ayrıştırılması mümkün olmayan bir
kurtuluş bilimi olarak gelişti. Emperyalizmin merkezinde ise Marksizm, bu meseleleri
otoriter, kaba veya tarihsel açıdan eskimiş şeyler olarak ele aldığı için
giderek bu konulardan uzaklaştı.
Bu
ayrışma tesadüfi değildi. İmparatorluğa mensup halkların ve onlara hizmet eden
kurumların maddi çıkarlarını yansıtıyordu. Açıktan anti-emperyalist devletlerle
aynı safta yer alan, devrimci şiddeti savunan veya örgütlenmeyi önceliklendiren
bir Marksizm, imparatorluk merkezinin jeopolitik ve sınıfsal konumunu tehdit
ederdi. Ancak, kapitalizmi soyut bir şekilde eleştirirken fiilen var olan
sosyalizmi reddeden bir Marksizm, böyle bir tehlike oluşturmuyordu.
Bir
düzeltmenin gerekli olduğunu söyleyen Rockhill, sözünü sakınmadan söylüyor. “Batı
Marksizmi”, tanımlayıcı bir etiket olarak, ortaya koyduğundan çok daha
fazlasını gizliyor. Önemli olan coğrafya değil, işlevdir. Söz konusu gelenek,
sadece Batı’da ortaya çıkmakla kalmaz, imparatorluğa hizmet eder. Kabul
edilebilir eleştirinin sınırlarını denetler, devrimci gücü gayrimeşrulaştırır,
emperyalist egemenliğe gelişkin bir ideolojik örtü sağlar. Bu anlamda, emperyalizmin
Marksizminden bahsetmek daha doğru olur.
Bu
yeni teorik yaklaşım, belirli düşünürlerin ahlaki eleştirisiyle
karıştırılmamalı. Rockhill, bu tuzağa düşmemeye özen gösterir. Mesele, belirli aydınların
samimi, cesur veya kişisel olarak ilerici olup olmadığı değildir. Mesele,
nesnel siyasi etkidir. Devrimci mücadeleyi sürekli olarak baltalayan, sosyalist
devletleri itibarsızlaştıran, emperyalizmin şiddetini merkezi bir çelişki
yerine talihsiz bir arka plan olarak ele alan bir teori, yazarının
niyetlerinden bağımsız olarak, karşı devrimci bir işlev görür.
Kitaptaki
bu ara bölüm, düşünceyi ve teoriyi durulamak içindir. Batı Marksizmini trajik
havasından arındırır, onun dünyada yaptıklarına göre değerlendirilmesini sağlar.
Bu perde kalktıktan sonra, gelenek, artık incelik, karmaşıklık veya tarihsel
duyarlılık iddialarının arkasına saklanamaz. Herhangi bir siyasi güç gibi,
nihayetinde kime hizmet ettiğine göre değerlendirilmelidir.
Bu
açıklama yapıldıktan sonra, izlenecek yol netleşiyor. Eğer Batı Marksizmi
emperyalizme ait bir ürünse, en etkili figürleri, iktidarın kıyısında köşesinde
yer alan, hep yanlış anlaşılmış eleştirmenler değil, çalışmaları emperyalist
kurumlarca şekillendirilen, desteklenen ve çoğu zaman ödüllendirilen aydınlar
olarak incelenmelidir. Bir sonraki bölüm, bu görevi doğrudan ele alıyor ve söze
Frankfurt Okulu’ndan başlıyor. Okul mensuplarını, modernliğin soyut
teorisyenleri olarak değil, imparatorluk mekanizmasının içinde yer alan somut
aktörler olarak inceliyor.
V.
İkinci Kısım: Frankfurt Okulu
Dördüncü
Bölüm: Adorno ve Horkheimer
Rockhill,
Frankfurt Okulu’na hürmet etme veya karikatürleştirme gereği duymadan
yaklaşıyor. Önde gelen isimlerinin zekâsını inkâr etmiyor, çalışmalarını da
kaba bir kötü niyet olarak görmüyor. Reddettiği şey, okulu Avrupa’dan trajik
bir şekilde sürgün edilmiş, faşizm ve yenilgi tarafından karamsarlığa zorlanmış
radikal düşünürler grubu olarak sunan konforlu hikâyedir. Rockhill için bu
anlatı, sadece eksik değil, aynı zamanda politik olarak da yanıltıcıdır.
Frankfurt Okulu’nun, özellikle Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’in yürüdüğü
yol, en iyi şekilde, yalnızca kayıp değil, uyum kavramıyla idrak edilebilir.
Avrupa’dan
ABD’ye geçiş, bu düşünürleri sadece yerlerinden etmedi, onları emperyalist
gücün kalbine yeniden yerleştirdi. Sürgünleri; fon, güvenlik ve prestij sunan
seçkin kurumlara dâhil olmalarıyla aynı zamana denk geldi. Bu maddi yer
değiştirme önemliydi. Hangi tür soruların sorulabileceğini, hangi siyasi
taahhütlerin sürdürülebileceğini ve Marksizmin kendisinin nasıl yeniden
şekillendirileceğini belirledi. Frankfurt Okulu, eleştirirken iktidarın dışına
hiç çıkmadı. Teorik ufuklarını şekillendiren yapılar içinde faaliyet yürüttü.
Rockhill’in
eleştirisinin merkezinde antikomünizm, tesadüfi bir önyargı değil, temel bir
yönelim olarak yer almaktadır. Adorno ve Horkheimer’in çalışmaları, sosyalist
devrimi ve devlet iktidarını çözümlerden ziyade tehditler olarak ele
almaktadır. Sovyetler Birliği, kuşatma altındaki tarihsel bir deneyden ziyade,
Marksizmin iddia edilen otoriter kaderinin kanıtı olarak görünmektedir. Devrim,
kaba bir kınama değil, onu irrasyonel, totaliter veya mahkûm kılan felsefi bir
çerçeveleme yoluyla önceden gayrimeşru hale getirilir.
Bu
hamlenin çok geniş kapsamlı sonuçları var. Politik ekonomi gözden kayboluyor,
yerini “araçsal akıl” ve kitle toplumunun her şeyi kapsayan eleştirisi alıyor.
Kapitalizm, dışsal bir etkisi olmayan, zayıf noktaları bulunmayan, onu
dönüştürebilecek hiçbir unsuru olmayan bütüncül bir sistem haline geliyor. Her
yerde tahakküm belirmesine karşın, direniş hiçbir yerde uç vermiyor. Bu
çerçevede, devrimci pratik bastırıldığı için değil, teorik düzeyde olarak
engellendiği için başarısız oluyor.
Rockhill,
bu karamsarlığın sadece tarihsel travmaya verilen kişisel bir tepki olmadığını,
kurumsal uyumluluk tarafından yapısal olarak güçlendirildiğini savunuyor.
Devlet iktidarı, örgütlenme ve sınıf mücadelesi sorularını bir kenara bırakıp
kültürel eleştiriye odaklanan bir Marksizm, imparatorluğa pek bir tehdit teşkil
etmez. Özgürce dolaşabilir, fon bulabilir ve prestij kazanabilir, çünkü
kurtuluş için hiçbir yol haritası sunmaz. Radikalizmi stratejik değil, anlatımsaldır.
Eleştiri
ve felç arasındaki ilişki, burada merkezi bir öneme sahiptir. Adorno ve
Horkheimer’in kitle kültürü ve rasyonelliğin kendilerinin birer tahakküm biçimi
olduğu konusundaki ısrarı, bir ricat politikasına yol açar. Kitleler, tarihsel
özneler olarak değil, kurbanlar veya suç ortakları olarak görünürler.
Örgütlenme, şüpheli hale gelir. Liderlik, manipülasyona dönüşür. Devrimci
mücadele için gerekli olan araçlar, tahakküm araçları olarak yeniden tanımlanır,
direnişin soyut ve birey zemininde kalması sağlanır.
Rockhill,
bu sonucun bilinçli olarak tasarlandığını iddia etmiyor. Aksine, Frankfurt
Okulu’nun teorik tercihlerinin emperyalist düzenin ihtiyaçlarıyla nasıl
kusursuz bir şekilde örtüştüğünü ortaya koyuyor. Devrimi doğası gereği şiddet
içeren ve devletleri doğası gereği baskıcı olarak ele alan bir Marksizm,
istikrarın tek akla gelebilecek hakemi olarak imparatorluğu görüyor. Eleştiri
bir tehdit değil, bir duruş haline geliyor.
Rockhill,
Adorno ve Horkheimer’i maddi ve kurumsal bağlamlarına yerleştirerek, trajik
radikalizm efsanesini ortadan kaldırıyor ve yerine siyasi işlevin gerçekçi bir
değerlendirmesini koyuyor.
Okul
mensuplarının çalışmaları, devrimin pratik görevlerinden vazgeçtiği için
emperyalist kurumlarda gelişebilen bir Marksizm geleneğinin şekillenmesine
yardımcı oldu. Bunu yaparak, daha sonra Batı Marksizmi olarak yüceltilecek olan
şeylerin çoğunun şablonunu Okul mensupları oluşturdu.
Bu
bölüm, Adorno ve Horkheimer’in dahi olup olmadıklarını sorgulamıyor. Daha
tehlikeli bir soru soruyor: Onların dehası ne işe yaradı? Bu soruya verdiği
cevapta Rockhill, nüanslarla veya alıntılarla çözülemeyecek bir hesaplaşmayı gerçekleştiriyor.
Ne kadar sofistike olursa olsun, imparatorluğa dokunmayan teori, tarafını çoktan
seçmiştir.
Beşinci
Bölüm: Frankfurt Okulu’nun ABD’deki Devlette Oynadığı Rol
Önceki
bölüm, Frankfurt Okulu’nun trajik bir şekilde iktidarın dışında kaldığı
efsanesini ortadan kaldırıyorsa, bu bölüm son sığınağı da ortadan kaldırıyor. Bu
bağlamda, ABD devletiyle ilişkilerinin yalnızca tesadüfi veya savunma amaçlı
olduğuna dair iddiayı çürüten Rockhill okul mensuplarını suçlamıyor, yapıp
ettiklerini belgeliyor. Soru artık Frankfurt Okulu teorisinin emperyalizmin
ihtiyaçlarıyla uyumlu olup olmadığı değil, önde gelen figürlerinin
imparatorluğun ideolojik mekanizmasına maddi olarak katılıp katılmadığıdır. Bu
soruya duyguları karıştırmadan verilecek cevap “evet katıldılar” olacaktır.
Rockhill,
akademik eleştiriden devlet hizmetine geçişin ne ani ne de çelişkili olduğunu ortaya
koyuyor. Bu geçiş, sorunsuz, mantıklı ve profesyonel olarak tutarlıydı.
Frankfurt Okulu mensupları üyeleri ve ortakları, savaş zamanında ABD’de sadece
geçici bir sığınak bulmadılar. ABD devletinin genişleyen ideolojik altyapısına
entegre olarak, propaganda, psikolojik savaş ve bilgi yönetimiyle görevli
kurumlara uzmanlıklarıyla katkıda bulundular.
Savaş
Enformasyon Bürosu, Stratejik Hizmetler Bürosu, Dışişleri Bakanlığı ve Amerika’nın
Sesi gibi kurumlar, savaş çabalarının sadece kenarında değil, merkezinde yer
alıyordu. Amaçları, sadece bilgilendirmek değil, hem yurt içinde hem de yurt
dışında algıyı şekillendirmekti. Bu, en açık haliyle ideolojik bir çalışmaydı
ve Frankfurt Okulu’na mensup aydınlar bu sürece doğrudan katıldılar.
Burada
önemli olan, sadece savaş dönemi bağlamı değil. Rockhill, olağanüstü koşullar
altında “herkesin yapması gerekeni yaptığı” şeklindeki ucuz argümandan özenle
kaçınıyor. Daha derin mesele, hizmetteki sürekliliktir. Savaş hizmeti, bu aydınların
kariyerlerinde bir kopuşu ifade etmiyordu. Onlar için bir tür köprü işlevi
gördü. Devlet propagandası ve istihbarat çalışmalarına katılım, savaş sonrasında
meşruiyete, kurumsal statüye ve akademik prestije dönüştü. Önceden saflardı,
sonradan kirlendiler diye bir şey yoktu, en baştan beri kirlilerdi. Çalışma,
düzene zaten uyumluydu.
Rockhill,
liberal anlatıların gizlemeye çalıştığı asimetriye vurgu yapıyor. Batılı aydınlar,
ABD’deki istihbarat ve propaganda teşkilâtlarıyla işbirliği yaptığında, bu işbirliği,
pragmatik, isteksiz veya ahlaki açıdan karmaşık olarak görülüyor. Sosyalist
devletlerdeki aydınlar hükümetleriyle çalıştığında ise bu, “totaliter kontrol”
olarak yaftalanıyor. Biri talihsiz bir zorunluluk, diğeri ise ideolojik
yozlaşmanın kanıtı olarak ele alınıyor. Bu çifte standart, tesadüfi değildir. Burada
ideolojik disiplin iş başındadır.
Daha
da önemlisi, Rockhill, bu işbirliklerinin yalnızca teknik veya apolitik olduğu
yönündeki rahatlatıcı kurguyu reddediyor. Frankfurt Okulu mensuplarının yaptığı
çalışma, komünizme karşı ideolojik savaş alanının yönetilmesine yardımcı oldu.
Marksizm, bizzat bir yönetim nesnesi haline geldi. İncelenmesi,
sınıflandırılması, etkisiz hale getirilmesi ve yeniden yönlendirilmesi gereken
bir şey olarak görüldü. İşte burada, anti-komünizm düzleminde önceden yapılan
teorik hamleler, tam anlamıyla somut ağırlığını kazanıyor. Zaten devrime
şüpheyle bakan ve sosyalist devletlere düşman olan bir Marksizm, bu görev için bulunmaz
Hint kumaşıydı.
Frankfurt
Okulu’nun düşünsel derinleşmesi burada önem taşıyordu. Alenen anti-komünistlik
yapsa kaba bulunurdu. Eleştirel, felsefi anti-komünizm ise, bilhassa Marksizmin
diliyle sunulduğunda, çok daha etkiliydi. Açık devlet propagandasının
ulaşamadığı kitlelere ulaşabiliyordu. Kimseyi zorluyormuş gibi görünmeden,
insanları silahsız kılıyordu. Bu anlamda, Frankfurt Okulu teorisi,
imparatorluğun dışa yönelik mesajlarını içeride ideolojik planda rafine ediyordu.
Rockhill,
bu aydınların bilinçli olarak yola Marksizme ihanet etmek için koyuldukları
iddiasında değil. Bu yaklaşım, meselenin özünü kaçırır. Mesele, niyet değil,
işlevdir. Teorik yönelimleri, kurumsal konumları ve mesleki teşvikleri,
emperyalist kurumlarla işbirliğini hem mümkün hem de doğal kılacak şekilde bir
araya geldi. Eleştiri ve hizmet arasındaki sınır, baskı altında yıkılmadı,
zaten uyum üzerinden ortadan kalkmıştı.
Bu
bölümün sonunda, Frankfurt Okulu’nu iktidarın sınırlarında hayatta kalmaya
çalışan marjinal eleştirmenler olarak takdim eden romantik anlayış, hükmünü yitiriyor.
Onlar susturulmadılar. Bilâkis, onlara kulak verildi. Dışlanmadılar. İstihdam
edildiler. Düşünceleri imparatorluğa rağmen değil, onun aracılığıyla yayıldı.
Bu
farkındalık, Batı Marksizminin kendisinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda
bir yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Bir geleneğin önde gelen isimleri
eleştirel teoriden devlet propagandasına sorunsuz bir şekilde geçtiğinde, sorun
ikiyüzlülük değil, tutarlılıktır. Bir sonraki bölüm, Frankfurt Okulu’nun ABD
kurumlarıyla işbirliği ile Batı Marksistleri ve Sovyet istihbaratı arasında var
olduğu iddia edilen bağlar arasında sıklıkla kurulan yanlış denkliği ortadan
kaldırarak, bu açıklığı daha da ileriye taşıyor. Bu denklik iddiası, en ufak
bir incelemede bile çöküyor.
Tartışmanın
bu aşamasında Rockhill, okulu savunan liberallerin ve onun mahcup hayranlarının
refleksif tepkisini hesaba katarak belirli bir tavır geliştiriyor. Eğer
Frankfurt Okulu mensupları, ABD’deki istihbarat ve propaganda kurumlarıyla
işbirliği yaptıysa, anlatılanlara göre, o zaman kesinlikle diğer tarafta da
benzer bağlar vardı. Herkes tehlikeye atılmıştı. Herkes kirliydi. Sonuçta Soğuk
Savaş iki taraflı bir oyundu. Altıncı Bölüm, bu yanlış denkliği net ifadeler ve
kanıtlarla yıkmak gibi bir işlev görüyor.
Rockhill’in
buradaki yaklaşımı cerrahi bir hassasiyete dayanıyor. Sosyalist devletlerin
istihbarat operasyonları yürüttüğünü görmezden gelmiyor, karşılaştıkları
jeopolitik baskıları da romantize etmiyor. Reddettiği şey, alabildiğine eşitsiz
olan konumları ahlaki bir dengeye indirgeyen tembel simetri anlayışı. ABD,
İkinci Dünya Savaşı’ndan hâkim emperyalist güç olarak çıktı. Askeri üslerle
çevrili, küresel finansı kontrol eden ve gezegen çapında aktif olarak karşı
devrim örgütleyen bir ülkeydi. Buna karşılık Sovyetler Birliği, düşman güçler
tarafından kuşatılmış, kendisine karşı yapılandırılmış bir dünyada hayatta
kalmak için mücadele eden, kuşatma altındaki bir sosyalist devletti. İstihbarat
faaliyetlerini denk şeylermiş gibi ele almak, tarihi silmek anlamına geliyor.
Bu
silme işlemi, gerçek kanıtlar incelendiğinde, daha da net bir biçimde idrak
ediliyor. Rockhill, Frankfurt Okulu mensubu aydınlarla ABD’deki devlet
kurumları arasındaki işbirliğinin sistematik, belgelenmiş ve mesleki düzlemde
normalleştirilmiş olduğunu gösterirken, Batılı Marksistler arasında Sovyet
istihbaratıyla bağlantı iddialarının spekülatif, abartılı veya tamamen uydurma
olduğunu ortaya koyuyor. ABD’yle işbirliği, zengin bir özgeçmişe sahip olma ,
atama alma ve kariyer basamaklarını tırmanma imkânı sunarken, Sovyetler’le
kurulan “bağlantılar”, şüphe, söylenti ve karalama üretiyor. Bir tarafın
entegrasyonu “pragmatizm” olarak ele alınırken, diğer tarafın kurduğu farazi
ilişki, “ahlaki yozlaşmanın kanıtı” olarak değerlendiriliyor.
Bu
asimetri tesadüfi değil, ideolojik bir çalışma ürünüdür. Batı’daki liberal
söylem, emperyalist kurumlarla işbirliğini tarafsız, hatta erdemli bir eylem
görürken, sosyalist devletlerle olan her türlü ilişkiyi doğası gereği
gayrimeşru olarak tasvir eder. Bu çifte standart, imparatorlukla uyumlu
Marksizmin makul, devrimle uyumlu Marksizmin ise tehlikeli görünmesini sağlar.
Sonuç, dengeli bir analiz değil, ideolojik bir denetimdir.
Rockhill,
bilhassa “düşünsel-teorik bağımsızlık” kavramının burada nasıl bir silah olarak
kullanıldığına dikkat çekiyor. Frankfurt Okulu mensupları, ABD’ye ait
istihbarat teşkilâtlarıyla açıktan çalışsalar da eleştirel düşünürler olarak yüceltilirlerdi.
Özerklikleri hiçbir zaman ciddi olarak sorgulanmadı. Buna karşılık, bir aydının
sosyalist bir devlete sempati duyabileceği veya onunla işbirliği yapabileceği
yönündeki en ufak bir ima bile, onların güvenilirliğini zedelemek için yeterli
oluyor. Anlaşılan o ki, bağımsızlık, imparatorluktan değil, sosyalizmden
bağımsızlık anlamına geliyor.
Bu
bölüm, ayrıca Soğuk Savaş’ın tarih yazımının geriye dönük olarak nasıl
işlediğini de ortaya koyuyor. Sovyet etkisine dair suçlamalar, emperyalizmle
işbirliğini sonradan aklamak için kullanılıyor. Batı Marksizminin savunucuları,
“her iki taraf da yaptı” diyerek, yapısal uyumu talihsiz bir zorunluluk haline
dönüştürüyor. Bu manevrada kaybolan şey, ölçek, güç ve bağlamdır. İdeolojiyi
yöneten küresel bir hegemon, kendini yok edilmeye karşı savunan bir sosyalist
devletle aynı şey değildir.
Rockhill’in
yanlış denkliklere karşı çıkışı bir savunma çabası değil, somut bir analiz
talebidir. Siyasi ilişkiler, soyut ahlaki simetriye göre değil, dünya sistemi
içindeki konumlarına göre değerlendirilmelidir. Bunu göz ardı etmek, denge
kisvesi altında emperyalist ideolojiyi yeniden üretmektir.
Rockhill,
bu bahaneyi ortadan kaldırarak, Batı Marksizminin kalan son savunmalarından
birini de kapatıyor. ABD istihbaratıyla işbirliği normalleştirilirken,
sosyalist devletlerle varsayımsal bağlar bile suç haline getirilirse, geleneğin
sergilediği anti-komünizm tesadüfi bir şey olarak değerlendirilip göz ardı
edilemez. Bu anti-komünizm yapısaldır. Emperyalizm tarafından meşru görülmenin bedelidir.
Bu
açıklama ile bir sonraki aşamaya giden yol açılmış oluyor. Analiz, şimdi
radikal dil ve emperyalizmin güvenliğin sentezini en açık şekilde somutlaştıran
figüre, Herbert Marcuse’ye yöneliyor. Rockhill, Marcuse’de Batı Marksizminin
sadece kötümserliğe veya soyutlamaya geri çekilmekle kalmayıp, küresel isyanın
doruk noktasında özellikle gençler arasında muhalefeti yönetmek için kendini
aktif olarak nasıl yeniden yapılandırdığını ortaya koyuyor.
Beşinci
Bölüm: Herbert Marcuse: Radikal Kavalcı
Adorno
ve Horkheimer, Batı Marksizminin devrimci siyasetten felsefi geri çekilmesini,
Herbert Marcuse, onun taktiksel adaptasyonunu temsil eder. Rockhill, Herbert
Marcuse’yi Frankfurt geleneği içinde bir anormallik olarak değil, onun en
etkili mutasyonu olarak ele alır. Karamsarlık ve soyutlama sessizce
hareketsizliğe yol açabilirken, Marcuse, imparatorluk için daha tehlikeli ve
daha faydalı bir şey yapar: isyanın dilini konuşurken, onun devrimci
potansiyelini sessizce etkisiz hale getirir.
Marcuse’nin
çekiciliği tesadüfen oluşmadı. Gençliğin isyanı, sömürgecilik karşıtı mücadele
ve Vietnam Savaşı karşıtı militanlığın emperyalist düzene karşı küresel bir başkaldırıya
dönüştüğü bir momentte ortaya çıktı. Frankfurt’taki seleflerinin aksine,
Marcuse, bu enerjiden geri adım atmadı. Onu tercüme etti. Örgütlenme, devlet iktidarı
ve disiplinli devrimci mücadeleden uzaklaşarak, ona felsefi bir meşruiyet
kazandırdı.
Rockhill,
Marcuse’nin rolünün maddi ve kurumsal geçmişinden ayrı anlaşılamayacağı hususunda
ısrarcıydı. Yeni Sol’un koruyucu azizi olmadan çok önce, Marcuse, ABD devleti
için faşizm, ideoloji ve siyasi hareketler üzerine analizler üreten Stratejik
Hizmetler Bürosu’nda çalıştı. Bu, tesadüfen edindiği bir iş değildi. Marcuse’yi
ideolojik yönetim sanatı konusunda eğiten büro, ona hareketlerin nasıl doğduğunu,
nasıl parçalandığını ve enerjilerinin nasıl yeniden yönlendirilebileceğini
öğretti. Bu bilgi, akademik hayata döndüğünde yitip gitmedi. Teorisinde rafine
edilmiş bir halde, yeniden ortaya çıktı.
Marcuse’nin
sözde Marksizm-Leninizm projesi, bu inceliğin bir örneğidir. Marx’a, hatta
Lenin’e sadakat iddiasında bulunurken, Marcuse, sistematik olarak Marksizmi
devrimin bilimi kılan temel unsurların içini boşalttı. Sınıf mücadelesi geri
plana çekildi. Politik ekonominin kullanım alanı daraldı. Devlet, fethedilecek
bir şey olmaktan çıkartılıp, şüpheyle yaklaşılacak bir olgu haline geldi.
Devrim, maddi iktidarı ele geçirme pratiği değil de kültürel ve psikolojik bir
olay olarak yeniden teorize edildi. Proletarya silinip gitti. Yerini
öğrenciler, aydınlar ve dağınık halde orada burada dolaşan dışlanmış unsurlar
aldı.
Ortaya
devrimci stratejiden yoksun radikal bir dil çıktı. Marcuse, özgürleşme, inkâr
ve reddetmeden bahsetti, ancak bu kavramları örgütsel biçimden arındırdı. İktidar,
her yerde eleştirildi, hiçbir yerde ele geçirilmedi. Bu, tesadüfen oluşmuş bir
kafa karışıklığı değildi. Kitlesel muhalefetin pekişmesine izin verilmeden dışa
vurulması gerektiği momente gayet uygun düşen bir teorik yapıydı.
Rockhill,
Marcuse’nin Yeni Sol ile ilişkisine dair analizinde özellikle keskin bir
yaklaşım sergiliyor. Altmışlardaki ayaklanmalar gerçek bir tehdit teşkil
ediyordu. Tam anlamıyla devrimler oldukları için değil, emperyalizmin
meşruiyetine halel getirdikleri ve sistemin kalbindeki çelişkileri ortaya
çıkardıkları için. Marcuse bu enerjiyi bastırmadı, bilâkis, ona rehberlik etti.
Disiplini bozmadan, kural ihlalini yücelten bir dil üretti. Stratejinin yerini
gösteri aldı. Örgütlenmenin yerini ifade aldı. Militanlık, siyasi bir
programdan ziyade bir yaşam tarzı haline geldi.
Marcuse’nin
radikallerin yücelttiği ama aynı zamanda devletin de hoşgörüyle karşıladığı bir
isim olmasının sebebi budur. Rockhill’in “radikal kavalcı” ifadesinde dile
getirdiği üzere, isyankâr güçleri gerçek iktidara asla dönüşmeyen teorik bir
ufka doğru sürüklüyordu. İmparatorluk, yönsüz, pusulasız muhalefetten korkmaz.
Kurumları ele geçirebilecek disiplinli hareketlerden korkar. Marcuse’nin
Marksizmi, pusulasız Marksizmin gelişmesini sağlarken, disiplinli harekete şüpheyle
yaklaşılmasına neden oldu.
Rockhill’in
Marcuse’yi bilinçli bir karşı devrimci olarak göstermemesi önemli. Bu, çok
basit ve fazla övgü dolu olurdu. Mesele, ihanet değil, işlevdir. Marcuse’nin
asarı, krize girdiği momentte emperyalizmin muhalefeti yönetmesinde nesnel bir
rol oynadı. Popülaritesi, imparatorluğun ideolojik aygıtının başarısızlığı
değil, esnekliğinin kanıtıydı. Baskı tek başına yetersiz kaldığında, arıtma
işlemi devreye girdi.
Rockhill,
Frankfurt Okulu bölümünü Marcuse ile kapatarak tartışmayı tamamlıyor. Batı
Marksizmi, sadece bir yenilgi veya teslimiyet felsefesi değildir. En etkili
haliyle, aktif bir sınırlama teknolojisidir. Radikal enerjileri emer, onları
güvenli biçimlere dönüştürür ve sonuçsuz eleştiri olarak sisteme geri kazandırır.
Bu
bölüm, nihai bir hesaplaşmayı zorunlu kılıyor. Örgütlenmeyi, devlet gücünü ve
anti-emperyalist mücadeleyi reddederken, kurtuluş adına konuşan bir Marksizm,
devrimi yalnızca yanlış anlamakla kalmaz, onu engeller. Bunu yaparak,
imparatorluğun en hassas görevlerinden birini, isyanın yenilgisinin koşullarını
yeniden üretmesi görevini yerine getirir.
VI.
Marksizmi Yeniden Silah Kılmak
Rockhill,
Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı? adlı eserinin sonunda, “Batı
Marksizminin eksiklikleri var mı yok mu?” sorusunu sormaz. Bu, çok dar bir yaklaşım
olurdu. Soru, onun emperyalizmin hâkimiyeti ve karşı devrimci şiddetle tanımlı
bir dünyada hangi işlevi gördüğü ve görmeye devam ettiğiyle ilgilidir. Rockhill’in
cevabı açık ve nettir: Batı Marksizmi, başarısız bir devrim girişimi değildir.
İmparatorluk içinde başarılı bir ideolojik oluşumdur.
Bu
çıkarım, kitap boyunca geliştirilen analizin neticesidir. Emperyalizme ait
bilgi, düzeltilmesi gereken bir hata değil, karşı çıkılması gereken bir
sistemdir. Emperyalizmde düşünsel emek, belirli sonuçlar üretecek şekilde
organize edilir, yönetilir ve ödüllendirilir. Soyut düzlemde kapitalizme meydan
okuyan, ancak pratikte devrimi reddeden teoriler gelişir. Anti-emperyalist
mücadele, sosyalist devlet iktidarı ve örgütlü sınıf mücadelesiyle aynı çizgide
olan teoriler ise marjinalleştirilir, çarpıtılır veya silinir. Bu, tesadüf
değildir. Sistem bu şekilde işlemektedir.
Bu
bakış açısıyla incelendiğinde Batı Marksizmi, iktidardan trajik bir şekilde
kopmuş bir gelenek değil, ondan kaçınmak için yapısal düzlemde şekillendirilmiş
bir gelenek olarak görünür. Sosyalist devletlere olan düşmanlığı, politik ekonomiye
sırtını dönmesi, örgütlenmeye duyduğu şüphe, bunun yanında, kültür, söylem ve
öznelliğe olan takıntısı aydınlara has tuhaflıklar değildir. Bunlar uyumlanma
çabalarıdır. Marksizmi politik düzlemde zararsız kılan aydınlar, emperyalist
kurumlar içinde güvenle dolaşma imkânına kavuşurlar.
Rockhill,
bunun ahlakçılıktan uzak bir şekilde anlaşılması gerektiğinde ısrar ediyor.
Sorun, bireysel düşünürlerin samimiyetsiz veya korkak olması değil. Sorun,
niyetlerinden bağımsız olarak, çalışmalarının karşı devrimci bir işlev
görmesidir. Nesnel ideoloji eleştirisi, teorilerin dünyada ne yaptıklarıyla
değerlendirilmesini gerektirir, nasıl hissettirdikleri veya ne kadar radikal
göründükleriyle değil. Bu ölçüt uyarınca, Batı Marksizmi, devrimci mücadeleyi
etkisiz kılmaya, sosyalist iktidarı gayrimeşrulaştırmaya ve muhalefeti güvenli
kanallara yönlendirmeye çalışmıştır.
Bu
teşhisin önemi akademi düzleminde aranmamalı. Emperyalizmin yaptırımlar,
vekalet savaşları, soykırımcı ablukalar ve ekolojik yıkım üzerinden yoğunlaştığı
bir momentte, iktidara karşı koyabilecek bir Marksizme duyulan ihtiyaç
varoluşsaldır. Emperyalizmi bir sistem olarak adlandıramayan, kuşatma altındaki
devrimci devletleri savunamayan veya örgütlenmeye ve mücadeleye kendini
adamayan bir teori, işe yaramaz olmanın da ötesinde, özgürleşmenin önündeki
pratik engeldir.
Dolayısıyla,
Marksizmi yeniden silah kılmak, kararlı bir kopuş gerektirir. Bu, tüm incelikli
ve sofistike biçimleriyle anti-komünizmden kopmak demektir. Devrimin doğası
gereği otoriter olduğu, devletlerin yalnızca tahakküm araçları olarak iş
gördükleri ve örgütlenmenin özgürlüğe ihanet olduğuna dair düşünceyi reddetmek demektir.
Marksizmi yeniden silah kılmak, sınıf mücadelesi, politik ekonomi,
anti-emperyalizm ve iktidarın ele geçirilip dönüştürülmesi gibi başlıklardan
oluşan maddi temellerine geri döndürmektir.
Weaponized
Information sitesinin yürüdüğü yol budur. Marksizm bir marka,
bir yaşam tarzı veya bir mesleki kimlik değildir. Mücadeleyle şekillenen,
pratikle geliştirilen bir özgürlük bilimidir. Bu amaçtan koparıldığında, daha
incelikli veya insancıl hale gelmez. Emperyalizme ait bir aksesuara dönüşür.
Rockhill’in
kitabı, Batı Marksizminin prestijini koruma işine yatırım yapmış olanların gönlünü
hoş tutmaya çalışmıyor. Ondan kopmaya istekli olanlara arı duru bir bilinç
sunuyor. Bizi bir tercihle baş başa bırakıyor. Marksizm, ya emperyalist güce
dokunmadan muhalefeti kontrol altında tutan ideolojik bir kuşatma stratejisi ya
da sömürgeleştirilenlerin, sömürülenlerin ve bu sistemi sona erdirmek için
savaşan devrimci hareketlerin mücadeleleriyle aynı safta yer alan bir silah
olarak iş görecek.
Bu
iki cami arasında beynamaz kalınamaz. Rockhill’in bahsini ettiği düşünce dünyasındaki
savaş çoktan başladı, her teori bir taraf tutuyor. Şimdi yapılması gereken,
yeni bir Marksizm icat etmek değil, emperyalizmin gömmek için çok çalıştığı
Marksizmi, anti-emperyalist mücadeleden, kolektif örgütlenmeden ve insanı
özgürleştirme davası adına tavizsiz bir biçimde verilen kavgadan kök alan
Marksizmi geri kazanmaktır.
Prince Kapone
20 Aralık 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder