12 Nisan 2026

,

Emperyalizmin Güvenli Marksizmi ve Devrimci Bilince Karşı Mücadelesi

Bu Kitap Neden Önemli?

Gabriel Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] isimli kitabı tam vaktinde çıktı.

Kitap, akademik tartışmalara katkı sunmuyor. İşçi sınıfının düşmanlarını tanıyıp tanımayacağını veya emperyalizmin gücünü artırdığı koşullarda, gölgelerle savaşmaya devam edip etmeyeceğini belirleyecek, dünya genelinde devrimci bilince karşı yürütülen mücadeleye müdahale ediyor.

Gabriel Rockhill’in çalışması, bugün milyarlarca insanın karşı karşıya olduğu, artan emperyalist şiddet, sürekli savaş, ekonomik boğulma, ekolojik çöküş ve tüm bunların kaçınılmaz görünmesini sağlamak için özenle tasarlanmış ideolojik ortamdan oluşan maddi gerçekliğe doğrudan hitap ediyor.

İşçi sınıfı ve dünyanın sömürgeleştirilmiş ulusları için riskler hiç bu kadar yüksek olmadı. Emperyalizm, yalnızca güç kullanarak hayatta kalmaz. İnsanların tarihi, gücü, devrimi ve hatta sosyalizmin anlamını nasıl anladıklarını şekillendirerek hayatta kalır. Yaptırımlar, halkları aç bırakmadan, darbeler, hükümetleri yıkmadan, insansız hava araçları ve ablukalar işlerini yapmazdan önce, düşünsel planda yürüyen operasyon gerekli zemini çok önceden hazırlamıştı. Direniş, gayrimeşru kılındı. Alternatifler alay konusu edildi veya şeytanlaştırıldı. Sosyalizm; istibdat, başarısızlık veya saflık olarak yeniden kodlandı. Bu, bilinçli uygulanmış bir stratejiydi.

Rockhill’in kitabı, bu stratejideki en etkili silahlardan birini, emperyalizm içinde güvenli sularda dolaşan ama eleştirel bir dil kullanan Marksizmi ifşa ediyor. Ona göre Batı Marksizmi, devrimden yalnızca tesadüfen veya hayal kırıklığıyla uzaklaşmadı. Tam da Marksizmin en tehlikeli yönlerini, anti-emperyalist mücadeleyle olan uyumunu, örgütlenmeye olan bağlılığını, iktidarın ele geçirilmesi ve dönüştürülmesindeki ısrarını etkisiz kılmak için geliştirildi, ödüllendirildi, kurumsallaştırıldı.

Kuşatma altındaki sosyalist devletler ve ABD önderliğindeki emperyalist egemenliğe meydan okuyan, yeni gelişen çok kutuplu güçler açısından kitabın sunduğu analiz, hiç de soyut değil. Kitap, Batılı aydınların reel sosyalizmi mahkûm etmek için neden bu kadar acele ettiklerini, yaptırımlar, darbeler ve vekalet savaşları konusunda ise neden sustuklarını izah ediyor. Küresel Güney’deki devrimler kusurları üzerinden sürekli incelemeye tabi tutulurken, emperyalist şiddetin arka plandaki basit bir ses yığını olarak ele alınmasının sebebini açıklıyor. Emperyalizmin merkezinde gelişmiş “radikal” teorinin devlet iktidarı, disiplin ve zafer meselelerinden neden uzak durduğu sorusunu ele alıyor.

Bu anlamda Rockhill’in kitabı, sadece teorisyenlerin raflarında değil, aynı zamanda emperyalist merkezdeki solun neden sıklıkla tarihin seviyesine ulaşamadığını anlamaya çalışan örgütçülerin, militanların ve devrimcilerin elinde de bulunmalı. Sorunu edebiyata boğmadan dile getiriyor: ürettiği, sağda solda hâkim görüş haline gelmiş, ama nedense karşı çıktığı sistemle uyumlu olan teorilerin sahibi olarak sol, etkisiz ama tehlikelidir.

Weaponized Information [“Bilgi Silahı”] sitesi işte tam da bu nedenle var. Bu platform, tarafsızlık veya güvenlikle ilgili hiçbir yanılsama kapılmaksızın, Küresel Kuzey’in içinde, emperyalizmin merkezinde oluşturuldu. Rockhill’in tanımladığı, düşünce dünyasındaki savaşın gözlemcileri değiliz. Biz tarafız. Düşünce savaşı burada bir metafor değil. Emperyalizmin kendini savunduğu ve devrimci hareketlerin savaşmayı öğrenmesi gereken bir alandır.

Bu inceleme de bu ruhla yazılmıştır. Burada amaç, Rockhill’in kitabını bir akademik çalışma nesnesi olarak değerlendirmek değil, onu emperyalist sağduyuya, incelikli bir üslupla gizlenmiş anti-komünizme ve sonuçlarından arındırılmış radikalizme karşı ideolojik bir saldırının parçası olarak kullanmaktır. Görevimiz, bu esere hayranlık duymak değil, onu kullanmaktır.

Çünkü imparatorlukların hayatta kalma mücadelesi verdiği bir dünyada, düşünceler asla masum değildir. Devrimci içeriğinden arındırılmış Marksizm, tahakküm araçlarından biri haline gelir. Rockhill’in kitabı, bu maskeyi yırtmaya yardımcı oluyor. Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] adlı eser, ezilenlere değil, onları silahsız bırakan düşüncelere doğrultulmuş bir silah olarak okunmalıdır. Aşağıda, bu türden bir okumanın neticesinde çıkartılan notlara yer verilmektedir.

I. İlk Açıklama: Düşünce Dünyasındaki Savaş

Gabriel Rockhill, Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı? adlı kitabına, liberal düşüncenin ve akademik solun büyük bir bölümünün merkezinde yer alan o konforlu yalanı, düşüncelerin bir dünyada, şiddetin ise başka bir dünyada yaşadığı düşüncesini paramparça ederek başlıyor. Bu kurguya göre, bombalar yabancı topraklara düşerken, teoriler, sınıflarda ve dergilerde zararsız bir şekilde dolaşıyor. Rockhill, bu ayrımın kendisinin emperyalist bir icat olduğunu baştan dile getiriyor. İlk kurşun sıkılmadan çok önce, asıl iş, insanların zihinlerinde çoktan yapılmış oluyor.

İmparatorluk, direnişin ortaya çıkmasını bekleyip sonra karşılık vermez. İnsanların neyi hayal edebileceklerini, neyi meşru göreceklerini, neyi imkânsız veya tehlikeli addedip redde tabi tutacaklarını sürekli olarak şekillendirmek için uğraşır. Rockhill, buna “düşünce dünyasındaki savaş” diyor. Bu savaş, akademisyenler arasında süren, gerçekten ve halktan kopuk tartışmalarda değil, bilinci yönetmek için kalıcı, organize çabalarla yürütülür. Bu mücadele zihinde yürütülür. Silahları eğitim sistemleri, kültürel kurumlar, vakıflar, medya ve teorinin kendisidir.

Bu nedenle Che Guevara kitapta kendisine, gençlik isyanının veya estetik radikalizmin sembolü değil, imparatorluk için bir sorun olarak yer buluyor. Che tehlikeliydi çünkü Marksizmi bir tür yorum değil, eylem kılavuzu olarak gördü. Teorinin pratiğe dönüşebileceğini, pratiğin örgütlenmeyi koşullayacağını, örgütlenme sürecinin iktidarı ele geçirebileceğini gösterdi. ABD’nin emperyalist stratejisi açısından bu türden bir Marksizmin tartışılacak bir yanı yoktu. O, yok edilmeliydi.

Gelgelelim Rockhill, bu yıkımın dar bir şekilde anlaşılmasına izin vermeyi reddediyor. Che’nin beden olarak katli, sadece ilk adımdı. Kopmuş ellerinin grotesk gösterimi sadece ölümün kanıtı değildi, aynı zamanda bir sahiplik ilanıydı. İmparatorluk, devrimci bedeni kanıt olarak istiyordu, ancak devrimci düşünceyi de mülk edinmek niyetindeydi. Gerçek tehlike, Che’nin yaşamış olması değil, başkalarının onun nasıl ve neden böyle yaşadığını öğrenmesiydi.

İşte Rockhill’in neşteri derine vurduğu yer tam da burası. Emperyalizm açısından gerçek amaç, asla sadece Che’yi ortadan kaldırmak değil, onun anlamını etkisiz kılmaktı. Devrimci bir örneği kültürel bir nesneye dönüştürmekti. Siyaseti boşaltırken imajı korumaktı. Che’nin yüzünün her yerde dolaşmasına izin verirken stratejisinin hiçbir yere varmamasını sağlamaktı. Zaman içinde donmuş, bağlamından ve yönteminden arındırılmış bir devrimci, artık bir tehdit değildi. Bir süs eşyasıydı.

Rockhill, bu mantığın Che’nin çok ötesine uzandığını ısrarla dile getiriyor. Aynı süreç, komünizmin kendisine de uygulandı. İmparatorluğun oynadığı kumar, gayet basit ve acımasızdır: Eğer komünizm bir fikir olarak öldürülebilirse, istibdat, başarısızlık veya tarihsel utançla eşanlamlı hale getirilebilirse, o vakit gerçek insanlara uygulanan kitlesel şiddet, hiçbir direnişle karşılaşmadan, bir şekilde devam edebilir. Halkları aç bırakan yaptırımlar, ülkeleri yerle bir eden savaşlar ve hareketleri kana boğan darbeler, bu önceden kazanılmış ideolojik zafere dayanır. Önce insanları başka bir alternatifin mümkün olmadığına veya herhangi bir alternatifin daha kötü olduğuna ikna etmelisiniz.

Aynı zamanda Rockhill, bu kabulün ardından sıklıkla gündeme gelen yenilgicilik eğilimini reddediyor. Eğer düşünceler güçsüz olsaydı, imparatorluk, onları gömmek için bu kadar çok zaman harcamazdı. Devrimci gelenekleri itibarsızlaştırmak, çarpıtmak ve silmek için gösterilen bitmek bilmeyen çaba, onların hâlâ önemli olduğunun kanıtıdır. Düşünceler, bedenlerden daha uzun yaşarlar. Sınırları aşarlar. Yeni koşullarda yeniden ortaya çıkarlar. İmparatorluk, düşüncelerden işte bu yüzden korkar.

Steve Biko’nun görüşleri, bu bölüm netlik ve güç katacak: Zalimin elindeki en etkili silah, ezilenin zihnidir. Bu, bir metafor değil. İnsanların dünyayı nasıl anladığını kontrol ederseniz, sürekli fiziksel baskıya duyulan ihtiyacı azaltırsınız. O dizginleri kopartırsanız, ezici güç bile sarsılmaya başlar. Rockhill, bunu bir slogan değil, stratejik bir ilke olarak ele alıyor.

Buradan hareketle kitap, ABD’yi olduğu haliyle tarif ediyor: soykırım, kölelik ve sömürgeci yağma üzerine kurulmuş, yalnızca güçle değil, inkârla da ayakta tutulan bir imparatorluk. En büyük ideolojik başarısı, özellikle kendi halkını, aslında bir imparatorluk olmadığına ikna etmektir. Sürekli savaş halindeyken bile, kendini tesadüfi, savunmacı ve iyiliksever olarak sunar. Bu inkâr, bir hata değildir. İmparatorluk yönetiminin koşuludur.

Edward Bernays’in “görünmez hükümet” kavramı, bu duruma modern bir biçim kazandırıyor. Rıza açıktan dayatılmıyor, sessizce üretiliyor. İnsanlar kendilerine yönetildikleri söylenmeden yönlendiriliyorlar. Aydınlar, bu süreçte çok önemli bir rol oynuyorlar. Sistemi doğal ve kaçınılmaz gösteren açıklamalar, eleştiriler ve teoriler sunuyorlar. Rockhill’in incelediği dünya işte bu.

İlk Açıklama bölümü, Thomas Sankara’nın fikirlerin öldürülemeyeceği konusundaki ısrarıyla sona eriyor. Bu, kendi başına iyimserlik değil. Bu, mücadelede çizilmiş bir hat. Düşünceler, tüm bu baskı sürecinden sağ çıkabiliyor, demek ki düşünsel-teorik çalışma isteğe bağlı değil. Anlam için verilen mücadelesinin haricinde tarafsızlığımızı koruyabileceğimiz bir alan yok. Herkes, kabul etsin ya da etmesin, zaten belirli bir konuma sahiptir.

Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı? isimli kitap, ilk sayfalarından itibaren bu ayrımın bir tarafında yer aldığını ilan ediyor. Kitap, teori üzerine bir düşünce değil, teorinin nasıl üretildiği ve kullanıldığına dair bir müdahale. Düşüncelerin önemli olup olmadığını sormuyor. Düşüncelerin nasıl silah haline getirildiğini gösteriyor. Bugün Marksizmle ilgilenen herkesin, imparatorluğun muhalefeti yönetmesine mi yoksa devrimin geleceğini geri kazanmasına mı yardımcı olduğuna karar vermesi gerektiğini açıkça ortaya koyuyor.

II. Giriş: Teoride Sınıf Mücadelesi

Rockhill, imparatorluğun bombalar ve askerlerle savaşmadan çok önce düşünce alanında savaş açtığını ortaya koyduktan sonra, giriş bölümünde daha da rahatsız edici bir hedefe yöneliyor: teorinin kendisinin sol içinde nasıl üretildiği, dolaşıma sokulduğu ve kutsandığı meselesini ele alıyor. Bu noktada düşüncelerin önemli olup olmadığını değil, nasıl işlev gördüklerini soruyor. Burada Rockhill, liberal ahlakçılığın ve kendine dalkavukluk yapan akademinin görmek istemediği hakikati dile getiriyor: teori, sınıf mücadelesinin pasif bir yansıması değildir. Bu mücadelenin başlıca alanlarından biridir.

Rockhill’in hatırlattığı gibi, Marksizm soyut bir şey değildir. Gökten tamamen oluşmuş halde inmez, doğru olduğu için de varlığını sürdürmez. Kurumlar içinde çalışan, belirli maddi baskılar altında, somut ödül ve cezalarla şekillenen, ne söyleyebileceklerini ve ne kadar ileri gidebileceklerini belirleyen insanlar tarafından yaratılır. Bu nedenle, herhangi bir toplumda “Marksizm” olarak dolaşan şey, sadece düşünsel bir gelenek değil, üretimini yöneten sınıf güçlerinin izini taşıyan toplumsal bir üründür.

İşte bu noktada Rockhill, solun birçok üyesinin sezgisel olarak karşı çıktığı, insanı rahatlatan vehimleri silip atan ayrımı gündeme getiriyor. Bir teorinin siyasi değeri, onu üreten kişinin samimiyeti, radikal dili veya kişisel bağlılığıyla ölçülemez. Önemli olan, nesnel işlevdir. Bir düşünür muhalifmiş gibi görünebilir, eleştirel konuşabilir ve soyut düzlemde kapitalizmden gerçekten nefret edebilir, ancak gene de emperyalist gücü istikrara kavuşturan çalışmalar üretebilir. İyi niyetler siyasi etkileri ortadan kaldırmazlar. Tarih, düşünceleri karşı çıktıklarına inandıkları güçlere hizmet eden iyi niyetli insanlarla doludur.

Rockhill’in bu noktadaki ısrarı ahlaki değil, bilimseldir. İdeoloji; karakter veya inanç düzeyinde analiz edilemez. Yapısal olarak analiz edilmelidir. Solun niyetlere, kimin iyi niyetli, kimin samimi olduğuna, kimin doğru duygulara sahip olduğuna yönelik takıntısı, ciddi analizlere karşı bir kalkan görevi görür. Bu, düşünce geleneklerini üreten yazarlar kişisel düzeyde ilerici isimler olarak tasvir edilebiliyor diye o geleneklern eleştiriden muaf olmasını sağlar. Rockhill, bu kalkanı parçalamaktadır.

Marx’ın egemen düşüncelerin egemen sınıfın düşünceleri olduğuna ilişkin tespitine yeniden bakan Rockhill, bu anlayışı sloganın ötesine, somut gerçekliğe taşır. Egemen sınıf, dünya görüşünü sadece ikna yoluyla yaymaz. Düşüncelerin üretildiği ve dolaştığı altyapıyı da sahiplenir ve yönetir. Üniversiteler, vakıflar, yayınevleri, dergiler ve medya platformları tarafsız tartışma alanları değildir. Bunlar, fon akışları, kurumsal öncelikler ve mesleki teşviklerle yönetilen üretim alanlarıdır. Hangi soruların sorulmaya değer olduğuna, hangi yöntemlerin saygın olduğuna ve hangi sonuçların kariyeri bitireceğine onlar karar verir.

Bu açıdan bakıldığında, emperyalizmin merkezinde belirli Marksizm biçimlerinin neden egemen olduğunu artık daha net biçimde anlayabiliriz. Bu alanlarda en çok övülen Marksizm, neden sosyalist devletlere karşı amansız bir düşmanlık besliyor, politik ekonomiyi küçümsüyor, örgütlenmeye şüpheyle yaklaşıyor, devrimden derinden rahatsız oluyor? Neden sıklıkla kültürel eleştiriye, söylem analizine veya kişisel etiğe sığınırken, iktidar, devlet oluşumu ve emperyalizm konularını kaba veya tehlikeli görüyor?

Rockhill’in belirttiği gibi: bu, düşünce tarihine ait kaza ya da talihsiz yanlış anlamaların sonucu değil. Bu, emperyalist kurumlar içinde üretilen teorinin öngörülebilir bir sonucu. Genel olarak kapitalizmi sorgulayan, ancak pratikte emperyalizmle yüzleşmeyi reddeden, tahakkümü örgütlendiği yerler dışında her yerde eleştiren ve devrimi doğası gereği şüpheli gören bir Marksizm, sistemin bir başarısızlığı değil, başarılarından biridir.

Bu noktada Rockhill, kaba komplo teorilerine gerek kalmadan, bu tür sonuçların nasıl üretildiğini açıklamak için “emperyalist üst yapı” kavramını ortaya koyuyor. İdeolojik tutarlılık, emir veren tek bir komuta merkezine ihtiyaç duymaz. Merkezi olmayan ancak aynı safta duran kurumlar genelinde işleyen ortak sınıf çıkarlarından doğar. Vakıflar belirli türdeki çalışmaları finanse ederler. Üniversiteler, belirli eleştiri biçimlerini ödüllendirir. Yayıncılar ve dergiler, belirli seslerin gür çıkmasını sağlar. Hep birlikte, bazı düşüncelerin zahmetsizce geliştiği, diğerlerinin ise var olmak için mücadele ettiği bir alan meydana getirirler.

Önemli nokta şu ki, bu sistem, öncelikle baskı yoluyla değil, teşvikler yoluyla işliyor. Aydınlar, eleştirinin kabul edilebilir sınırlarını, bunlarla açıktan karşılaşmadan çok önce öğreniyorlar. Dillerini, odak noktalarını ve vardıkları sonuçları, bireysel seçim gibi görünen ancak yapısal baskıyı yansıtan şekillerde ayarlıyorlar. Zamanla bu, akıcı, sofistike ve güvenli bir şekilde silahsızlandırılmış bir Marksizm ortaya çıkarıyor.

Rockhill’in kitabın geri kalanı için belirlediği görev, bu nedenle son derece net. Batı Marksizmi, yalnızca metinleri inceleyerek veya düşünsel soykütüklerini birbirlerinden kopuk biçimde yeniden yapılandırarak anlaşılamaz. Emperyalist üst yapının bir ürünü olarak, yani imparatorluğun kalbinde hangi tür Marksizmin hayatta kalabileceğini ve gelişebileceğini şekillendiren bir unsur olarak, somut bir şekilde açıklanmalıdır. Giriş bölümü, bu görevi sadece çerçevelemekle kalmaz, onu kaçınılmaz hale getirir. Devrimci siyasete ciddi anlamda önem veren herkes, yalnızca karşı çıktığı düşüncelerle değil, kendi düşüncelerinin oluştuğu koşullarla da yüzleşmelidir.

III. Birinci Bölüm: Emperyalizme Ait Bilgi

Rockhill, Birinci Bölüm’e liberallerin ve solun büyük bir bölümünün paylaştığı, bir türlü başından defedemediği vehmi ortadan kaldırarak başlıyor: Kötü düşüncelerin, daha ikna edici, daha iyi pazarlanmış veya henüz üst düzey argümanlarla karşılaşmadıkları için egemen oldukları inancı. Birinci Bölüm, bu yanılgıya doğrudan bir saldırıyor. Emperyalizme ait bilgi, insanları tartışma yoluyla ikna ettiği için değil, düşünsel-teorik yaşamı temelden şekillendiren maddi sistemler aracılığıyla üretildiği, yeniden üretildiği ve dayatıldığı için egemen olur.

Rockhill, bilginin bir üretim gücü olduğunu ısrarla vurguluyor. Bilgi, kapitalizmdeki herhangi bir üretim gücü gibi, onu kontrol edenlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde örgütlenmiştir. Emperyalizm koşullarında eğitim, tarafsız bir aydınlanma süreci değil, karşı devrimci bir şartlandırma biçimidir. Düşünsel-teorik yaşamı bağlayan “zincirler” öncelikle bilişsel hatalar veya anlayış eksiklikleri değildir. Bunlar, öncelikle hangi düşünce biçimlerinin geçerli olduğunu belirleyen kurumsal kısıtlamalar, metodolojik normlar ve kariyer yapılarıdır.

Bu yüzden, eleştiri tek başına yetersizdir. Yanlışlıkları sonsuza dek ifşa edebilirsiniz, ancak gene de onları üreten mekanizma dokunulmadan kalır. Emperyalist ideoloji, sorgulanmadığı için değil, sistematik olarak yeniden üretildiği için varlığını sürdürür. Rockhill’in bu noktada dile getirdiği tespit, akademik Marksizm için yıkıcı niteliktedir. Eğer ideoloji, yanlış inançlar topluluğu yerine organize bir sistem olarak işlev görüyorsa, onu destekleyen sistemler bozulmadıkça, daha iyi bir teori ne kadar geliştirilirse geliştirilsin, onu yenemez. Eğitim, emperyalist kurumlar içinde hapsolduğunda sorunun bir parçası haline gelir.

Rockhill, düşünsel-teorik emeğin kendisini emperyalist iş bölümünün içine yerleştirerek, bu tespitini daha da derinleştiriyor. Üniversiteler, iktidarın dışında değil içinde yer alan üretim alanlarıdır. Aydınlar, ortaya koydukları emekleri fonlar, prestij ve mesleki beka tarafından şekillenen işçilerdir. Muhalefet, stilize, bireyselleştirilmiş ve örgütlenme veya iktidardan bağımsız kaldığı sürece hoşgörüyle karşılanır, hatta çoğu zaman yüceltilir. Sistem, hiçbir yere varmayan eleştiriden korkmaz. Uygulamayla örtüşen teoriden korkar.

Küresel Güney’de bu dinamik sömürgeci bir nitelik kazanır. Rockhill, emperyalist bilginin anti-emperyalist mücadeleden nasıl beslendiğini, aynı zamanda onu nasıl etkisiz hale getirdiğini gösteriyor. Sömürgeleştirilmiş halkların yaşanmış deneyimleri örnekler, metaforlar ve vaka çalışmaları olarak ele alınıyor, ardından siyasi içeriklerinden soyutlanıyor. Devrim, katılacağımız bir süreçten ziyade, analiz edeceğimiz bir kavram haline geliyor. Sonuçta ortaya, aydınların emperyalist kurumların maddi düzlemde ezdikleri mücadelelerden düşünsel olarak kâr elde etmelerine imkân sağlayan epistemik sömürgecilik çıkar.

Bu analiz karşısında “akademik özgürlük” efsanesi çöker. Özgürlük vardır, ancak yalnızca dikkatlice uygulanan sınırlar dâhilinde. Anti-komünizm, açık bir kural olarak değil, meşruiyetin sessiz bir koşulu olarak işler. Kapitalizmi sonsuza dek eleştirebilirsiniz, ancak sosyalist devletleri onaylayamaz, devrimci örgütlenmeyi savunamaz, anti-emperyalist mücadeleyi trajedi veya başarısızlık haricinde bir şey olarak göremezsiniz. Bu sınırlar nadiren dile dökülürler, yapısal düzlemde kendilerini sürekli hissettirirler. Rockhill’e göre, emperyalizme ait bilginin “zincirlerini kırmak”, eleştiriyi rafine etmek değil, eleştiriyi güvenli kılan kurumlarla yüzleşmektir.

İkinci Bölüm, bu sonuçları üreten mekanizmayı adlandırarak analizi ilerletiyor. Birinci Bölüm, emperyalizme ait bilginin yalnızca düşüncelerl neden yenilemeyeceğini ortaya koyarken, İkinci Bölüm, bunun nasıl yönetildiğini açıklıyor. Rockhill, emperyalizme ait düşünsel-teorik aygıtı bir komplo değil, müşterek sınıf çıkarlarına göre koordineli hareket eden kurumlar sistemi olarak takdim ediyor. Vakıflar, üniversiteler, devlet kurumları, yayınevleri ve medya kuruluşları, merkezi komuta gerektirmeden, düşünsel-teorik üretimi yöneten bir devre meydana getiriyorlar.

Hayırsever vakıflar, bu mekanizmanın kilit stratejik düğüm noktaları olarak ortaya çıkıyorlar. Sonuçları dikte etmiyorlar, tüm alanları şekillendiriyorlar. Belirli soruları, yöntemleri ve araştırma alanlarını finanse ederek, düşünsel-teorik alanın imkânlarına ait sınırları çiziyorlar. Finanse edilemeyen şey, düşünülemez hale geliyor. Bu, sansür yerine küratörlük, baskı yerine ödül yoluyla uygulanan bir güçtür. Tam da gönüllülük hissi verdiği için çok daha etkilidir.

Üniversiteler, bu sistem içinde emperyalist organlar gibi işlev görür. Kadrolar yetiştirirler, uzmanlık üretirler, tarafsızlık bayrağı altında egemen anlatıları meşrulaştırırlar. Devlet gücüne yakınlıkları tesadüf değildir. Akademi, vakıflar, istihbarat teşkilâtları ve hükümet arasında dolaşan kadrolar, işbirliğini normalleştirir, düşünsel-teorik emeği emperyalizmin ihtiyaçlarıyla uyumlu kılar. İdeolojik savaş profesyonelleşir, rutinleşir, saygın hale gelir.

Prestij, mekanizmanın eksik parçasıdır. Dergiler, yayınevleri ve medya organları, neyin ciddi düşünce olarak kabul edileceğini belirleyen filtreler görevi görürler. Birilerinin belirli bir alanın “aziz”i, “âlim”i ilan edilmesi süreci disiplini sağlar. Bir çerçeve otorite olarak kabul edildikten sonra, alıntılar, ders programları ve konferanslar aracılığıyla otomatik olarak kendini yeniden üretir. İnsanlar nadiren dışlanırlar. Görünmez olmaları kâfidir. Akademisyenler, sınırları cezalandırma yoluyla değil, önceden tahmin etme yoluyla öğrenirler.

Bu bölümün en önemli çıkarımı, mekanizmanın öncelikle teşvikler aracılığıyla işlediğini söyler. Aydınlar, geçim kaynakları buna bağlı olduğu için kısıtlamaları içselleştirirler. Zamanla bu, eleştirel, hatta radikal görünen, ancak yapısal olarak iktidarı tehdit edemeyen bir teori bütünü ortaya çıkarır. Açık baskının yokluğu özgürlüğün kanıtı değildir. Başarılı bir şartlandırmanın kanıtıdır.

Üçüncü Bölüm, bu aygıtın emperyalist teori endüstrisini ürettiğini ortaya koyuyor. Burada Rockhill, eleştirinin kendisinin nasıl metalaştırıldığını gösteriyor. Marksizm içerik, marka ve düşünsel sermaye haline geliyor. Devrimci kullanım değerinin yerini değişim değeri alıyor. Soru, artık teorinin dünyayı değiştirmeye yardımcı olup olamayacağı değil, hibe, yayın ve mesleki ilerleme sağlayıp sağlayamayacağıyla ilgilidir.

Radikalizm, bir kariyer yolu haline gelir. Belirsizlik, sofistike olmanın bir göstergesidir. Karmaşıklık, teoriyi kitlesel benimsemeden koruyan bir sınıf bariyeri işlevi görür. Yorumlama, dönüşümün yerini alır. Örgütlenme, kaba, tehlikeli veya naif olarak nitelendirilerek reddedilir. Bir teori, pratikten ne kadar uzaklaşırsa, emperyalist kurumlar içinde o kadar güvenli hale gelir.

Bu, Batı Marksizminin bir başarısızlığı değil, başarısıdır. İmparatorluk, Marksizmi siyasi olarak etkisiz bir şeye dönüştürebilecekken onu bastırmaya ihtiyaç duymaz. Yönetilen muhalefet, doğrudan baskıdan daha etkilidir. Kapitalizmi soyut olarak eleştirirken devrimi somut olarak reddeden bir Marksizm, kontrgerilla faaliyetleri içerisinde önemli bir işlevi yerine getirir. Hoşnutsuzluğu, iktidara dönüşmesine izin vermeden içine çeker.

Birinci Kısım’ın sonunda, okur kitabın ana görüşünü idrak eder. Batı Marksizmi, emperyalist koşullara rağmen değil, bu koşullar yüzünden ortaya çıkmıştır. Emperyalizmin merkezinde düşünce alanında tesis ettiği hâkimiyet, onun düşünsel-teorik üstünlüğü değil, kurumsal uyumluluğunun tezahürüdür. Rockhill’in müdahalesi bir hesaplaşmayı zorunlu kılıyor: Marksizm ya emperyalizm karşıtı mücadele, örgütlenme ve iktidara dayanan bir silahtır ya da imparatorluğun düşünce pazarında güvenle dolaşan bir üründür. Üçüncü bir seçenek yoktur.

IV. Ara Bölüm: Emperyalizme Ait Bir Ürün Olarak Batı Marksizmi

Kitabın bu noktasında Rockhill, stratejik bir es veriyor. Bu verilen ara, argümanı yumuşatmak için değil, keskinleştirmek içindir. Tarihsel vaka incelemelerine daha derinlemesine girmeden önce, Batı Marksizmini ciddi inceleme karşısında koruyan en kalıcı mitlerden birini ortadan kaldırıyor: Batı Marksizminin yenilgiye trajik ama anlaşılabilir bir cevap olarak ortaya çıktığı hikâyesi. Bu anlatıya göre, Batı Marksizmi, Avrupa’da devrim başarısız olduktan sonra geriye kalan şeydir. Tarihin kendisi, onu hayal kırıklığına uğrattığı için yas tutan, felsefi, içe dönük ve şüpheci bir Marksizmdir.

Rockhill, bu anlatıyı kesinlikle reddediyor. Yenilgiler yaşanmadığı için değil, anlatının Marksist tarihin ana merkezi olarak Avrupa’yı öne çıkarırken, yirminci yüzyılın büyük bir bölümünü yeniden şekillendiren devrimci zaferleri silmesi nedeniyle. Sosyalizm, dünyada başarısız olmadı. Dünyanın büyük bir bölümünde, özellikle sömürgeleştirilmiş ve yarı sömürgeleştirilmiş toplumlarda zafer kazandı. Rockhill’in ısrarla belirttiği sorun şudur: Batı Marksizmi, halkları bu zaferlerin görmezden gelinmesinden, meşruiyetinin sorgulanmasından veya yok edilmesinden maddi olarak istifade eden emperyalist devletler içinde şekillenmiştir.

Bakış açısındaki bu değişiklik çok önemli. Batı Marksizmi, küresel bir yenilgiye yönelik bir tepki olarak izah edilemez, çünkü böylesi bir yenilgi yaşanmadı. Bunun yerine, emperyalizmin sunduğu ayrıcalıkların şekillendirdiği bir oluşum olarak açıklanmalıdır. Batı Marksizmine ait külliyatı meydana getiren teorisyenler, emperyalist besin zincirinin en tepesinde yer alan toplumlarda yaşadılar ve çalıştılar. Devrimci pratikten uzaklıkları yalnızca baskıdan kaynaklanmadı, nispi güvenlik, kurumsal erişim ve sömürgeci şiddetten korunma imkânının neticesiydi.

Rockhill, burada Lenin-Losurdo çizgisinden yola çıkarak, Marksizmdeki Doğu-Batı ayrımını emperyalizmin kendisinin bir ürünü olarak yeniden ele alıyor. Marksizm, teorinin yanlış yola sapması nedeniyle değil, emperyalizmin merkezinde ve sömürgeleştirilmiş çevre ülkelerde sınıf mücadelesinin farklı şekilde gelişmesi nedeniyle parçalandı. Küresel Güney’de Marksizm, anti-emperyalist mücadele, devlet iktidarı ve kitle örgütlenmesinden ayrıştırılması mümkün olmayan bir kurtuluş bilimi olarak gelişti. Emperyalizmin merkezinde ise Marksizm, bu meseleleri otoriter, kaba veya tarihsel açıdan eskimiş şeyler olarak ele aldığı için giderek bu konulardan uzaklaştı.

Bu ayrışma tesadüfi değildi. İmparatorluğa mensup halkların ve onlara hizmet eden kurumların maddi çıkarlarını yansıtıyordu. Açıktan anti-emperyalist devletlerle aynı safta yer alan, devrimci şiddeti savunan veya örgütlenmeyi önceliklendiren bir Marksizm, imparatorluk merkezinin jeopolitik ve sınıfsal konumunu tehdit ederdi. Ancak, kapitalizmi soyut bir şekilde eleştirirken fiilen var olan sosyalizmi reddeden bir Marksizm, böyle bir tehlike oluşturmuyordu.

Bir düzeltmenin gerekli olduğunu söyleyen Rockhill, sözünü sakınmadan söylüyor. “Batı Marksizmi”, tanımlayıcı bir etiket olarak, ortaya koyduğundan çok daha fazlasını gizliyor. Önemli olan coğrafya değil, işlevdir. Söz konusu gelenek, sadece Batı’da ortaya çıkmakla kalmaz, imparatorluğa hizmet eder. Kabul edilebilir eleştirinin sınırlarını denetler, devrimci gücü gayrimeşrulaştırır, emperyalist egemenliğe gelişkin bir ideolojik örtü sağlar. Bu anlamda, emperyalizmin Marksizminden bahsetmek daha doğru olur.

Bu yeni teorik yaklaşım, belirli düşünürlerin ahlaki eleştirisiyle karıştırılmamalı. Rockhill, bu tuzağa düşmemeye özen gösterir. Mesele, belirli aydınların samimi, cesur veya kişisel olarak ilerici olup olmadığı değildir. Mesele, nesnel siyasi etkidir. Devrimci mücadeleyi sürekli olarak baltalayan, sosyalist devletleri itibarsızlaştıran, emperyalizmin şiddetini merkezi bir çelişki yerine talihsiz bir arka plan olarak ele alan bir teori, yazarının niyetlerinden bağımsız olarak, karşı devrimci bir işlev görür.

Kitaptaki bu ara bölüm, düşünceyi ve teoriyi durulamak içindir. Batı Marksizmini trajik havasından arındırır, onun dünyada yaptıklarına göre değerlendirilmesini sağlar. Bu perde kalktıktan sonra, gelenek, artık incelik, karmaşıklık veya tarihsel duyarlılık iddialarının arkasına saklanamaz. Herhangi bir siyasi güç gibi, nihayetinde kime hizmet ettiğine göre değerlendirilmelidir.

Bu açıklama yapıldıktan sonra, izlenecek yol netleşiyor. Eğer Batı Marksizmi emperyalizme ait bir ürünse, en etkili figürleri, iktidarın kıyısında köşesinde yer alan, hep yanlış anlaşılmış eleştirmenler değil, çalışmaları emperyalist kurumlarca şekillendirilen, desteklenen ve çoğu zaman ödüllendirilen aydınlar olarak incelenmelidir. Bir sonraki bölüm, bu görevi doğrudan ele alıyor ve söze Frankfurt Okulu’ndan başlıyor. Okul mensuplarını, modernliğin soyut teorisyenleri olarak değil, imparatorluk mekanizmasının içinde yer alan somut aktörler olarak inceliyor.

V. İkinci Kısım: Frankfurt Okulu

Dördüncü Bölüm: Adorno ve Horkheimer

Rockhill, Frankfurt Okulu’na hürmet etme veya karikatürleştirme gereği duymadan yaklaşıyor. Önde gelen isimlerinin zekâsını inkâr etmiyor, çalışmalarını da kaba bir kötü niyet olarak görmüyor. Reddettiği şey, okulu Avrupa’dan trajik bir şekilde sürgün edilmiş, faşizm ve yenilgi tarafından karamsarlığa zorlanmış radikal düşünürler grubu olarak sunan konforlu hikâyedir. Rockhill için bu anlatı, sadece eksik değil, aynı zamanda politik olarak da yanıltıcıdır. Frankfurt Okulu’nun, özellikle Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’in yürüdüğü yol, en iyi şekilde, yalnızca kayıp değil, uyum kavramıyla idrak edilebilir.

Avrupa’dan ABD’ye geçiş, bu düşünürleri sadece yerlerinden etmedi, onları emperyalist gücün kalbine yeniden yerleştirdi. Sürgünleri; fon, güvenlik ve prestij sunan seçkin kurumlara dâhil olmalarıyla aynı zamana denk geldi. Bu maddi yer değiştirme önemliydi. Hangi tür soruların sorulabileceğini, hangi siyasi taahhütlerin sürdürülebileceğini ve Marksizmin kendisinin nasıl yeniden şekillendirileceğini belirledi. Frankfurt Okulu, eleştirirken iktidarın dışına hiç çıkmadı. Teorik ufuklarını şekillendiren yapılar içinde faaliyet yürüttü.

Rockhill’in eleştirisinin merkezinde antikomünizm, tesadüfi bir önyargı değil, temel bir yönelim olarak yer almaktadır. Adorno ve Horkheimer’in çalışmaları, sosyalist devrimi ve devlet iktidarını çözümlerden ziyade tehditler olarak ele almaktadır. Sovyetler Birliği, kuşatma altındaki tarihsel bir deneyden ziyade, Marksizmin iddia edilen otoriter kaderinin kanıtı olarak görünmektedir. Devrim, kaba bir kınama değil, onu irrasyonel, totaliter veya mahkûm kılan felsefi bir çerçeveleme yoluyla önceden gayrimeşru hale getirilir.

Bu hamlenin çok geniş kapsamlı sonuçları var. Politik ekonomi gözden kayboluyor, yerini “araçsal akıl” ve kitle toplumunun her şeyi kapsayan eleştirisi alıyor. Kapitalizm, dışsal bir etkisi olmayan, zayıf noktaları bulunmayan, onu dönüştürebilecek hiçbir unsuru olmayan bütüncül bir sistem haline geliyor. Her yerde tahakküm belirmesine karşın, direniş hiçbir yerde uç vermiyor. Bu çerçevede, devrimci pratik bastırıldığı için değil, teorik düzeyde olarak engellendiği için başarısız oluyor.

Rockhill, bu karamsarlığın sadece tarihsel travmaya verilen kişisel bir tepki olmadığını, kurumsal uyumluluk tarafından yapısal olarak güçlendirildiğini savunuyor. Devlet iktidarı, örgütlenme ve sınıf mücadelesi sorularını bir kenara bırakıp kültürel eleştiriye odaklanan bir Marksizm, imparatorluğa pek bir tehdit teşkil etmez. Özgürce dolaşabilir, fon bulabilir ve prestij kazanabilir, çünkü kurtuluş için hiçbir yol haritası sunmaz. Radikalizmi stratejik değil, anlatımsaldır.

Eleştiri ve felç arasındaki ilişki, burada merkezi bir öneme sahiptir. Adorno ve Horkheimer’in kitle kültürü ve rasyonelliğin kendilerinin birer tahakküm biçimi olduğu konusundaki ısrarı, bir ricat politikasına yol açar. Kitleler, tarihsel özneler olarak değil, kurbanlar veya suç ortakları olarak görünürler. Örgütlenme, şüpheli hale gelir. Liderlik, manipülasyona dönüşür. Devrimci mücadele için gerekli olan araçlar, tahakküm araçları olarak yeniden tanımlanır, direnişin soyut ve birey zemininde kalması sağlanır.

Rockhill, bu sonucun bilinçli olarak tasarlandığını iddia etmiyor. Aksine, Frankfurt Okulu’nun teorik tercihlerinin emperyalist düzenin ihtiyaçlarıyla nasıl kusursuz bir şekilde örtüştüğünü ortaya koyuyor. Devrimi doğası gereği şiddet içeren ve devletleri doğası gereği baskıcı olarak ele alan bir Marksizm, istikrarın tek akla gelebilecek hakemi olarak imparatorluğu görüyor. Eleştiri bir tehdit değil, bir duruş haline geliyor.

Rockhill, Adorno ve Horkheimer’i maddi ve kurumsal bağlamlarına yerleştirerek, trajik radikalizm efsanesini ortadan kaldırıyor ve yerine siyasi işlevin gerçekçi bir değerlendirmesini koyuyor.

Okul mensuplarının çalışmaları, devrimin pratik görevlerinden vazgeçtiği için emperyalist kurumlarda gelişebilen bir Marksizm geleneğinin şekillenmesine yardımcı oldu. Bunu yaparak, daha sonra Batı Marksizmi olarak yüceltilecek olan şeylerin çoğunun şablonunu Okul mensupları oluşturdu.

Bu bölüm, Adorno ve Horkheimer’in dahi olup olmadıklarını sorgulamıyor. Daha tehlikeli bir soru soruyor: Onların dehası ne işe yaradı? Bu soruya verdiği cevapta Rockhill, nüanslarla veya alıntılarla çözülemeyecek bir hesaplaşmayı gerçekleştiriyor. Ne kadar sofistike olursa olsun, imparatorluğa dokunmayan teori, tarafını çoktan seçmiştir.

Beşinci Bölüm: Frankfurt Okulu’nun ABD’deki Devlette Oynadığı Rol

Önceki bölüm, Frankfurt Okulu’nun trajik bir şekilde iktidarın dışında kaldığı efsanesini ortadan kaldırıyorsa, bu bölüm son sığınağı da ortadan kaldırıyor. Bu bağlamda, ABD devletiyle ilişkilerinin yalnızca tesadüfi veya savunma amaçlı olduğuna dair iddiayı çürüten Rockhill okul mensuplarını suçlamıyor, yapıp ettiklerini belgeliyor. Soru artık Frankfurt Okulu teorisinin emperyalizmin ihtiyaçlarıyla uyumlu olup olmadığı değil, önde gelen figürlerinin imparatorluğun ideolojik mekanizmasına maddi olarak katılıp katılmadığıdır. Bu soruya duyguları karıştırmadan verilecek cevap “evet katıldılar” olacaktır.

Rockhill, akademik eleştiriden devlet hizmetine geçişin ne ani ne de çelişkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu geçiş, sorunsuz, mantıklı ve profesyonel olarak tutarlıydı. Frankfurt Okulu mensupları üyeleri ve ortakları, savaş zamanında ABD’de sadece geçici bir sığınak bulmadılar. ABD devletinin genişleyen ideolojik altyapısına entegre olarak, propaganda, psikolojik savaş ve bilgi yönetimiyle görevli kurumlara uzmanlıklarıyla katkıda bulundular.

Savaş Enformasyon Bürosu, Stratejik Hizmetler Bürosu, Dışişleri Bakanlığı ve Amerika’nın Sesi gibi kurumlar, savaş çabalarının sadece kenarında değil, merkezinde yer alıyordu. Amaçları, sadece bilgilendirmek değil, hem yurt içinde hem de yurt dışında algıyı şekillendirmekti. Bu, en açık haliyle ideolojik bir çalışmaydı ve Frankfurt Okulu’na mensup aydınlar bu sürece doğrudan katıldılar.

Burada önemli olan, sadece savaş dönemi bağlamı değil. Rockhill, olağanüstü koşullar altında “herkesin yapması gerekeni yaptığı” şeklindeki ucuz argümandan özenle kaçınıyor. Daha derin mesele, hizmetteki sürekliliktir. Savaş hizmeti, bu aydınların kariyerlerinde bir kopuşu ifade etmiyordu. Onlar için bir tür köprü işlevi gördü. Devlet propagandası ve istihbarat çalışmalarına katılım, savaş sonrasında meşruiyete, kurumsal statüye ve akademik prestije dönüştü. Önceden saflardı, sonradan kirlendiler diye bir şey yoktu, en baştan beri kirlilerdi. Çalışma, düzene zaten uyumluydu.

Rockhill, liberal anlatıların gizlemeye çalıştığı asimetriye vurgu yapıyor. Batılı aydınlar, ABD’deki istihbarat ve propaganda teşkilâtlarıyla işbirliği yaptığında, bu işbirliği, pragmatik, isteksiz veya ahlaki açıdan karmaşık olarak görülüyor. Sosyalist devletlerdeki aydınlar hükümetleriyle çalıştığında ise bu, “totaliter kontrol” olarak yaftalanıyor. Biri talihsiz bir zorunluluk, diğeri ise ideolojik yozlaşmanın kanıtı olarak ele alınıyor. Bu çifte standart, tesadüfi değildir. Burada ideolojik disiplin iş başındadır.

Daha da önemlisi, Rockhill, bu işbirliklerinin yalnızca teknik veya apolitik olduğu yönündeki rahatlatıcı kurguyu reddediyor. Frankfurt Okulu mensuplarının yaptığı çalışma, komünizme karşı ideolojik savaş alanının yönetilmesine yardımcı oldu. Marksizm, bizzat bir yönetim nesnesi haline geldi. İncelenmesi, sınıflandırılması, etkisiz hale getirilmesi ve yeniden yönlendirilmesi gereken bir şey olarak görüldü. İşte burada, anti-komünizm düzleminde önceden yapılan teorik hamleler, tam anlamıyla somut ağırlığını kazanıyor. Zaten devrime şüpheyle bakan ve sosyalist devletlere düşman olan bir Marksizm, bu görev için bulunmaz Hint kumaşıydı.

Frankfurt Okulu’nun düşünsel derinleşmesi burada önem taşıyordu. Alenen anti-komünistlik yapsa kaba bulunurdu. Eleştirel, felsefi anti-komünizm ise, bilhassa Marksizmin diliyle sunulduğunda, çok daha etkiliydi. Açık devlet propagandasının ulaşamadığı kitlelere ulaşabiliyordu. Kimseyi zorluyormuş gibi görünmeden, insanları silahsız kılıyordu. Bu anlamda, Frankfurt Okulu teorisi, imparatorluğun dışa yönelik mesajlarını içeride ideolojik planda rafine ediyordu.

Rockhill, bu aydınların bilinçli olarak yola Marksizme ihanet etmek için koyuldukları iddiasında değil. Bu yaklaşım, meselenin özünü kaçırır. Mesele, niyet değil, işlevdir. Teorik yönelimleri, kurumsal konumları ve mesleki teşvikleri, emperyalist kurumlarla işbirliğini hem mümkün hem de doğal kılacak şekilde bir araya geldi. Eleştiri ve hizmet arasındaki sınır, baskı altında yıkılmadı, zaten uyum üzerinden ortadan kalkmıştı.

Bu bölümün sonunda, Frankfurt Okulu’nu iktidarın sınırlarında hayatta kalmaya çalışan marjinal eleştirmenler olarak takdim eden romantik anlayış, hükmünü yitiriyor. Onlar susturulmadılar. Bilâkis, onlara kulak verildi. Dışlanmadılar. İstihdam edildiler. Düşünceleri imparatorluğa rağmen değil, onun aracılığıyla yayıldı.

Bu farkındalık, Batı Marksizminin kendisinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda bir yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Bir geleneğin önde gelen isimleri eleştirel teoriden devlet propagandasına sorunsuz bir şekilde geçtiğinde, sorun ikiyüzlülük değil, tutarlılıktır. Bir sonraki bölüm, Frankfurt Okulu’nun ABD kurumlarıyla işbirliği ile Batı Marksistleri ve Sovyet istihbaratı arasında var olduğu iddia edilen bağlar arasında sıklıkla kurulan yanlış denkliği ortadan kaldırarak, bu açıklığı daha da ileriye taşıyor. Bu denklik iddiası, en ufak bir incelemede bile çöküyor.

Tartışmanın bu aşamasında Rockhill, okulu savunan liberallerin ve onun mahcup hayranlarının refleksif tepkisini hesaba katarak belirli bir tavır geliştiriyor. Eğer Frankfurt Okulu mensupları, ABD’deki istihbarat ve propaganda kurumlarıyla işbirliği yaptıysa, anlatılanlara göre, o zaman kesinlikle diğer tarafta da benzer bağlar vardı. Herkes tehlikeye atılmıştı. Herkes kirliydi. Sonuçta Soğuk Savaş iki taraflı bir oyundu. Altıncı Bölüm, bu yanlış denkliği net ifadeler ve kanıtlarla yıkmak gibi bir işlev görüyor.

Rockhill’in buradaki yaklaşımı cerrahi bir hassasiyete dayanıyor. Sosyalist devletlerin istihbarat operasyonları yürüttüğünü görmezden gelmiyor, karşılaştıkları jeopolitik baskıları da romantize etmiyor. Reddettiği şey, alabildiğine eşitsiz olan konumları ahlaki bir dengeye indirgeyen tembel simetri anlayışı. ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan hâkim emperyalist güç olarak çıktı. Askeri üslerle çevrili, küresel finansı kontrol eden ve gezegen çapında aktif olarak karşı devrim örgütleyen bir ülkeydi. Buna karşılık Sovyetler Birliği, düşman güçler tarafından kuşatılmış, kendisine karşı yapılandırılmış bir dünyada hayatta kalmak için mücadele eden, kuşatma altındaki bir sosyalist devletti. İstihbarat faaliyetlerini denk şeylermiş gibi ele almak, tarihi silmek anlamına geliyor.

Bu silme işlemi, gerçek kanıtlar incelendiğinde, daha da net bir biçimde idrak ediliyor. Rockhill, Frankfurt Okulu mensubu aydınlarla ABD’deki devlet kurumları arasındaki işbirliğinin sistematik, belgelenmiş ve mesleki düzlemde normalleştirilmiş olduğunu gösterirken, Batılı Marksistler arasında Sovyet istihbaratıyla bağlantı iddialarının spekülatif, abartılı veya tamamen uydurma olduğunu ortaya koyuyor. ABD’yle işbirliği, zengin bir özgeçmişe sahip olma , atama alma ve kariyer basamaklarını tırmanma imkânı sunarken, Sovyetler’le kurulan “bağlantılar”, şüphe, söylenti ve karalama üretiyor. Bir tarafın entegrasyonu “pragmatizm” olarak ele alınırken, diğer tarafın kurduğu farazi ilişki, “ahlaki yozlaşmanın kanıtı” olarak değerlendiriliyor.

Bu asimetri tesadüfi değil, ideolojik bir çalışma ürünüdür. Batı’daki liberal söylem, emperyalist kurumlarla işbirliğini tarafsız, hatta erdemli bir eylem görürken, sosyalist devletlerle olan her türlü ilişkiyi doğası gereği gayrimeşru olarak tasvir eder. Bu çifte standart, imparatorlukla uyumlu Marksizmin makul, devrimle uyumlu Marksizmin ise tehlikeli görünmesini sağlar. Sonuç, dengeli bir analiz değil, ideolojik bir denetimdir.

Rockhill, bilhassa “düşünsel-teorik bağımsızlık” kavramının burada nasıl bir silah olarak kullanıldığına dikkat çekiyor. Frankfurt Okulu mensupları, ABD’ye ait istihbarat teşkilâtlarıyla açıktan çalışsalar da eleştirel düşünürler olarak yüceltilirlerdi. Özerklikleri hiçbir zaman ciddi olarak sorgulanmadı. Buna karşılık, bir aydının sosyalist bir devlete sempati duyabileceği veya onunla işbirliği yapabileceği yönündeki en ufak bir ima bile, onların güvenilirliğini zedelemek için yeterli oluyor. Anlaşılan o ki, bağımsızlık, imparatorluktan değil, sosyalizmden bağımsızlık anlamına geliyor.

Bu bölüm, ayrıca Soğuk Savaş’ın tarih yazımının geriye dönük olarak nasıl işlediğini de ortaya koyuyor. Sovyet etkisine dair suçlamalar, emperyalizmle işbirliğini sonradan aklamak için kullanılıyor. Batı Marksizminin savunucuları, “her iki taraf da yaptı” diyerek, yapısal uyumu talihsiz bir zorunluluk haline dönüştürüyor. Bu manevrada kaybolan şey, ölçek, güç ve bağlamdır. İdeolojiyi yöneten küresel bir hegemon, kendini yok edilmeye karşı savunan bir sosyalist devletle aynı şey değildir.

Rockhill’in yanlış denkliklere karşı çıkışı bir savunma çabası değil, somut bir analiz talebidir. Siyasi ilişkiler, soyut ahlaki simetriye göre değil, dünya sistemi içindeki konumlarına göre değerlendirilmelidir. Bunu göz ardı etmek, denge kisvesi altında emperyalist ideolojiyi yeniden üretmektir.

Rockhill, bu bahaneyi ortadan kaldırarak, Batı Marksizminin kalan son savunmalarından birini de kapatıyor. ABD istihbaratıyla işbirliği normalleştirilirken, sosyalist devletlerle varsayımsal bağlar bile suç haline getirilirse, geleneğin sergilediği anti-komünizm tesadüfi bir şey olarak değerlendirilip göz ardı edilemez. Bu anti-komünizm yapısaldır. Emperyalizm tarafından meşru görülmenin bedelidir.

Bu açıklama ile bir sonraki aşamaya giden yol açılmış oluyor. Analiz, şimdi radikal dil ve emperyalizmin güvenliğin sentezini en açık şekilde somutlaştıran figüre, Herbert Marcuse’ye yöneliyor. Rockhill, Marcuse’de Batı Marksizminin sadece kötümserliğe veya soyutlamaya geri çekilmekle kalmayıp, küresel isyanın doruk noktasında özellikle gençler arasında muhalefeti yönetmek için kendini aktif olarak nasıl yeniden yapılandırdığını ortaya koyuyor.

Beşinci Bölüm: Herbert Marcuse: Radikal Kavalcı

Adorno ve Horkheimer, Batı Marksizminin devrimci siyasetten felsefi geri çekilmesini, Herbert Marcuse, onun taktiksel adaptasyonunu temsil eder. Rockhill, Herbert Marcuse’yi Frankfurt geleneği içinde bir anormallik olarak değil, onun en etkili mutasyonu olarak ele alır. Karamsarlık ve soyutlama sessizce hareketsizliğe yol açabilirken, Marcuse, imparatorluk için daha tehlikeli ve daha faydalı bir şey yapar: isyanın dilini konuşurken, onun devrimci potansiyelini sessizce etkisiz hale getirir.

Marcuse’nin çekiciliği tesadüfen oluşmadı. Gençliğin isyanı, sömürgecilik karşıtı mücadele ve Vietnam Savaşı karşıtı militanlığın emperyalist düzene karşı küresel bir başkaldırıya dönüştüğü bir momentte ortaya çıktı. Frankfurt’taki seleflerinin aksine, Marcuse, bu enerjiden geri adım atmadı. Onu tercüme etti. Örgütlenme, devlet iktidarı ve disiplinli devrimci mücadeleden uzaklaşarak, ona felsefi bir meşruiyet kazandırdı.

Rockhill, Marcuse’nin rolünün maddi ve kurumsal geçmişinden ayrı anlaşılamayacağı hususunda ısrarcıydı. Yeni Sol’un koruyucu azizi olmadan çok önce, Marcuse, ABD devleti için faşizm, ideoloji ve siyasi hareketler üzerine analizler üreten Stratejik Hizmetler Bürosu’nda çalıştı. Bu, tesadüfen edindiği bir iş değildi. Marcuse’yi ideolojik yönetim sanatı konusunda eğiten büro, ona hareketlerin nasıl doğduğunu, nasıl parçalandığını ve enerjilerinin nasıl yeniden yönlendirilebileceğini öğretti. Bu bilgi, akademik hayata döndüğünde yitip gitmedi. Teorisinde rafine edilmiş bir halde, yeniden ortaya çıktı.

Marcuse’nin sözde Marksizm-Leninizm projesi, bu inceliğin bir örneğidir. Marx’a, hatta Lenin’e sadakat iddiasında bulunurken, Marcuse, sistematik olarak Marksizmi devrimin bilimi kılan temel unsurların içini boşalttı. Sınıf mücadelesi geri plana çekildi. Politik ekonominin kullanım alanı daraldı. Devlet, fethedilecek bir şey olmaktan çıkartılıp, şüpheyle yaklaşılacak bir olgu haline geldi. Devrim, maddi iktidarı ele geçirme pratiği değil de kültürel ve psikolojik bir olay olarak yeniden teorize edildi. Proletarya silinip gitti. Yerini öğrenciler, aydınlar ve dağınık halde orada burada dolaşan dışlanmış unsurlar aldı.

Ortaya devrimci stratejiden yoksun radikal bir dil çıktı. Marcuse, özgürleşme, inkâr ve reddetmeden bahsetti, ancak bu kavramları örgütsel biçimden arındırdı. İktidar, her yerde eleştirildi, hiçbir yerde ele geçirilmedi. Bu, tesadüfen oluşmuş bir kafa karışıklığı değildi. Kitlesel muhalefetin pekişmesine izin verilmeden dışa vurulması gerektiği momente gayet uygun düşen bir teorik yapıydı.

Rockhill, Marcuse’nin Yeni Sol ile ilişkisine dair analizinde özellikle keskin bir yaklaşım sergiliyor. Altmışlardaki ayaklanmalar gerçek bir tehdit teşkil ediyordu. Tam anlamıyla devrimler oldukları için değil, emperyalizmin meşruiyetine halel getirdikleri ve sistemin kalbindeki çelişkileri ortaya çıkardıkları için. Marcuse bu enerjiyi bastırmadı, bilâkis, ona rehberlik etti. Disiplini bozmadan, kural ihlalini yücelten bir dil üretti. Stratejinin yerini gösteri aldı. Örgütlenmenin yerini ifade aldı. Militanlık, siyasi bir programdan ziyade bir yaşam tarzı haline geldi.

Marcuse’nin radikallerin yücelttiği ama aynı zamanda devletin de hoşgörüyle karşıladığı bir isim olmasının sebebi budur. Rockhill’in “radikal kavalcı” ifadesinde dile getirdiği üzere, isyankâr güçleri gerçek iktidara asla dönüşmeyen teorik bir ufka doğru sürüklüyordu. İmparatorluk, yönsüz, pusulasız muhalefetten korkmaz. Kurumları ele geçirebilecek disiplinli hareketlerden korkar. Marcuse’nin Marksizmi, pusulasız Marksizmin gelişmesini sağlarken, disiplinli harekete şüpheyle yaklaşılmasına neden oldu.

Rockhill’in Marcuse’yi bilinçli bir karşı devrimci olarak göstermemesi önemli. Bu, çok basit ve fazla övgü dolu olurdu. Mesele, ihanet değil, işlevdir. Marcuse’nin asarı, krize girdiği momentte emperyalizmin muhalefeti yönetmesinde nesnel bir rol oynadı. Popülaritesi, imparatorluğun ideolojik aygıtının başarısızlığı değil, esnekliğinin kanıtıydı. Baskı tek başına yetersiz kaldığında, arıtma işlemi devreye girdi.

Rockhill, Frankfurt Okulu bölümünü Marcuse ile kapatarak tartışmayı tamamlıyor. Batı Marksizmi, sadece bir yenilgi veya teslimiyet felsefesi değildir. En etkili haliyle, aktif bir sınırlama teknolojisidir. Radikal enerjileri emer, onları güvenli biçimlere dönüştürür ve sonuçsuz eleştiri olarak sisteme geri kazandırır.

Bu bölüm, nihai bir hesaplaşmayı zorunlu kılıyor. Örgütlenmeyi, devlet gücünü ve anti-emperyalist mücadeleyi reddederken, kurtuluş adına konuşan bir Marksizm, devrimi yalnızca yanlış anlamakla kalmaz, onu engeller. Bunu yaparak, imparatorluğun en hassas görevlerinden birini, isyanın yenilgisinin koşullarını yeniden üretmesi görevini yerine getirir.

VI. Marksizmi Yeniden Silah Kılmak

Rockhill, Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı? adlı eserinin sonunda, “Batı Marksizminin eksiklikleri var mı yok mu?” sorusunu sormaz. Bu, çok dar bir yaklaşım olurdu. Soru, onun emperyalizmin hâkimiyeti ve karşı devrimci şiddetle tanımlı bir dünyada hangi işlevi gördüğü ve görmeye devam ettiğiyle ilgilidir. Rockhill’in cevabı açık ve nettir: Batı Marksizmi, başarısız bir devrim girişimi değildir. İmparatorluk içinde başarılı bir ideolojik oluşumdur.

Bu çıkarım, kitap boyunca geliştirilen analizin neticesidir. Emperyalizme ait bilgi, düzeltilmesi gereken bir hata değil, karşı çıkılması gereken bir sistemdir. Emperyalizmde düşünsel emek, belirli sonuçlar üretecek şekilde organize edilir, yönetilir ve ödüllendirilir. Soyut düzlemde kapitalizme meydan okuyan, ancak pratikte devrimi reddeden teoriler gelişir. Anti-emperyalist mücadele, sosyalist devlet iktidarı ve örgütlü sınıf mücadelesiyle aynı çizgide olan teoriler ise marjinalleştirilir, çarpıtılır veya silinir. Bu, tesadüf değildir. Sistem bu şekilde işlemektedir.

Bu bakış açısıyla incelendiğinde Batı Marksizmi, iktidardan trajik bir şekilde kopmuş bir gelenek değil, ondan kaçınmak için yapısal düzlemde şekillendirilmiş bir gelenek olarak görünür. Sosyalist devletlere olan düşmanlığı, politik ekonomiye sırtını dönmesi, örgütlenmeye duyduğu şüphe, bunun yanında, kültür, söylem ve öznelliğe olan takıntısı aydınlara has tuhaflıklar değildir. Bunlar uyumlanma çabalarıdır. Marksizmi politik düzlemde zararsız kılan aydınlar, emperyalist kurumlar içinde güvenle dolaşma imkânına kavuşurlar.

Rockhill, bunun ahlakçılıktan uzak bir şekilde anlaşılması gerektiğinde ısrar ediyor. Sorun, bireysel düşünürlerin samimiyetsiz veya korkak olması değil. Sorun, niyetlerinden bağımsız olarak, çalışmalarının karşı devrimci bir işlev görmesidir. Nesnel ideoloji eleştirisi, teorilerin dünyada ne yaptıklarıyla değerlendirilmesini gerektirir, nasıl hissettirdikleri veya ne kadar radikal göründükleriyle değil. Bu ölçüt uyarınca, Batı Marksizmi, devrimci mücadeleyi etkisiz kılmaya, sosyalist iktidarı gayrimeşrulaştırmaya ve muhalefeti güvenli kanallara yönlendirmeye çalışmıştır.

Bu teşhisin önemi akademi düzleminde aranmamalı. Emperyalizmin yaptırımlar, vekalet savaşları, soykırımcı ablukalar ve ekolojik yıkım üzerinden yoğunlaştığı bir momentte, iktidara karşı koyabilecek bir Marksizme duyulan ihtiyaç varoluşsaldır. Emperyalizmi bir sistem olarak adlandıramayan, kuşatma altındaki devrimci devletleri savunamayan veya örgütlenmeye ve mücadeleye kendini adamayan bir teori, işe yaramaz olmanın da ötesinde, özgürleşmenin önündeki pratik engeldir.

Dolayısıyla, Marksizmi yeniden silah kılmak, kararlı bir kopuş gerektirir. Bu, tüm incelikli ve sofistike biçimleriyle anti-komünizmden kopmak demektir. Devrimin doğası gereği otoriter olduğu, devletlerin yalnızca tahakküm araçları olarak iş gördükleri ve örgütlenmenin özgürlüğe ihanet olduğuna dair düşünceyi reddetmek demektir. Marksizmi yeniden silah kılmak, sınıf mücadelesi, politik ekonomi, anti-emperyalizm ve iktidarın ele geçirilip dönüştürülmesi gibi başlıklardan oluşan maddi temellerine geri döndürmektir.

Weaponized Information sitesinin yürüdüğü yol budur. Marksizm bir marka, bir yaşam tarzı veya bir mesleki kimlik değildir. Mücadeleyle şekillenen, pratikle geliştirilen bir özgürlük bilimidir. Bu amaçtan koparıldığında, daha incelikli veya insancıl hale gelmez. Emperyalizme ait bir aksesuara dönüşür.

Rockhill’in kitabı, Batı Marksizminin prestijini koruma işine yatırım yapmış olanların gönlünü hoş tutmaya çalışmıyor. Ondan kopmaya istekli olanlara arı duru bir bilinç sunuyor. Bizi bir tercihle baş başa bırakıyor. Marksizm, ya emperyalist güce dokunmadan muhalefeti kontrol altında tutan ideolojik bir kuşatma stratejisi ya da sömürgeleştirilenlerin, sömürülenlerin ve bu sistemi sona erdirmek için savaşan devrimci hareketlerin mücadeleleriyle aynı safta yer alan bir silah olarak iş görecek.

Bu iki cami arasında beynamaz kalınamaz. Rockhill’in bahsini ettiği düşünce dünyasındaki savaş çoktan başladı, her teori bir taraf tutuyor. Şimdi yapılması gereken, yeni bir Marksizm icat etmek değil, emperyalizmin gömmek için çok çalıştığı Marksizmi, anti-emperyalist mücadeleden, kolektif örgütlenmeden ve insanı özgürleştirme davası adına tavizsiz bir biçimde verilen kavgadan kök alan Marksizmi geri kazanmaktır.

Prince Kapone
20 Aralık 2025
Kaynak

0 Yorum: