29 Nisan 2026

,

Medeniyete Ölüm, Yaşasın Barbarlar

Ünlü Yunanlı şair Konstantinos Kavafis, yirminci yüzyılın başlarında “Barbarları Beklerken” adlı şiirini yayınladığında, tüm derin ve incelikli şiirler gibi, bir yığın anlam analiziyle ve keşif çabasıyla karşılanmıştı. 

Şiiri gençken okuduğumda ondan çok etkilenmiştim, ancak anlamını ancak yüzeysel bir düzeyde kavrayabilmiş, şiirin gerçek özünü, şüphesiz gençliğin sabırsızlığı ve dar görüşlülüğünden dolayı, kavrayamamıştım.

Yaşlılığımda, dünyamız, medeniyet ve barbarlık hakkında gevezelik eden gürültücü seslerin kakofonisinde boğulurken, gençliğimde kaçırdığım şeyleri onda bulmayı umarak, Kavafis’in dizelerine geri döndüm. Konuya hakkını vermek için önce şiiri kısaca özetleyelim.

“Barbarları Beklerken”, tiyatral bir dille, meydanda bir tarafın soru sorduğu, diğer tarafın da cevap verdiği insanları tasvir ediyor.

“Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.

Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar?
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.

Neden böyle erken kalkmış imparatorumuz,
Şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
Başında tacı, törene hazır?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
Bir de koca ferman hazırlatmış
Ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.

İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
Görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
Ellerinde neden böyle altın,
Gümüş kakmalı asalar var?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.

Ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
Neden her zamanki gibi söylev çekmiyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.

Son dizeler gizemli bir hava katıyor şiire:

Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
Neden herkes dalgın dönüyor evine?

Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
Ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
Barbarlar diye kimseler yokmuş artık.”

Şiir şöyle bitiyor:

“Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.

Bugün, bu “medeniyet” ve “barbarlık” çağında, bu şiirden ne çıkarabiliriz?”

İlk bakışta, imparatora yapılan gönderme, okurları en temel varoluş nedenlerinden biri olan Barbarların yokluğuyla zayıflamış ve kafası karışmış geçmiş imparatorlukları hatırlamaya davet ediyor gibi görünüyor. Onlar olmadan imparatorluk da olamaz. Hem bir korku kaynağı hem de hoş karşılanması gereken, kişinin kendi kimliğini tanımlaması için bir zorunluluktur. “Biz” ve “Onlar”. En azından, şiiri ilk okuduğumda anladığım buydu.

Bugün Arap dünyasına iki imparatorluk hükmediyor: Bir Amerikan imparatorluğu, diğeri İsrail imparatorluğu. Onları şık kıyafetleriyle, ellerinde parıldayan silahlarıyla görebiliyoruz. Tarih boyunca tüm imparatorluklar, tebaalarını bu şekilde büyülemiş ve korkutmuştur. Ancak bu ikisi, bizim, tebaalarının modası geçmiş olarak gördüğü fikirleri benimsemeleriyle ayrılıyor: Yaratıcı’nın, muhaliflerin ne söylediğine bakmaksızın, tüm insanlık arasından onları kendi iradesini yerine getirmeleri için seçtiği fikri. Böylece, ışığın karanlığa, insanlığın vahşete, iyiliğin kötülüğe ve medeniyetin barbarlığa karşı durduğu Maniheist bir dünyaya geri dönüyoruz. Bu fikirler, bu iki imparatorluğun politikalarına yön veren siyasi anlayışlar değil; her iki toplumda da yaygın olarak benimsenen inançlardır.

Bugün Amerika’da barbarlar, İmparator Trump’ın deyimiyle, “bok çukuru” ülkelerden gelen göçmenler ve Amerikan medeniyetine boyun eğmeyi reddeden herkestir. İsrail’de ise barbarlar Filistinliler, Araplar ve daha genel olarak Müslümanlardır. Her iki imparatorlukta da, üstünlük ve egemenlik hayalleriyle sarhoş olmuş, insanlık merdiveninde altlarındaki herkesi ezmeye kararlı, kendilerine arka çıkan ve iktidara getiren toplumların desteğini arkasına almış liderler görüyoruz.

Bugün olayların seyrini gözlemleyen herkes, tarihin mucizevi ve büyüleyici bir şekilde zamanı geriye sarmasına tanıklık etmek için eşsiz bir fırsata sahip. Ben ve neslimin çoğu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in kurulmasının, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, faşizme ve Nazizme karşı kazanılan zaferin, “liberal demokratik” düşüncenin dünya çapında yayılmasının, Hitler ve Mussolini’nin söylemlerini ve Lord Cromer, Winston Churchill, General Lyautey, Theodore Roosevelt ve onların “güçlü çağdaşları” türünden şahsiyetlerin yüce söylemlerini sonsuza dek sildiği konusunda safça bir kanıya kapılmıştık.

Tarihçiler olarak, her zaman olayların başını ve sonunu belirlememiz gerekir, ancak bu saatin ne zaman geriye doğru işlemeye başladığını söyleyemem. Belki de liberal iklimin ve beraberinde getirdiği siyasi, sosyal ve ekonomik dönüşümlerin çöküşü, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, “barbarların” imparatorluğunun ve onunla birlikte hem Doğu’nun hem de Batı’nın “barbarlarının” yıkılmasıyla ve “medeniyetin” ezici bir zafer kazanmasıyla belirginleşti.

Netanyahu ve Trump’ın iktidarıyla birlikte “medeniyet” söylemi, birincisinin ABD Kongresi’ne hitabında, ikincisinin ise günlük saçmalıklarında ve Knesset’teki açıklamalarında görüldüğü gibi, doruk noktasına ulaştı. Ne yazık ki barbarlar bu belagatten pek etkilenmediler. Bu yüzden yandaşları, bize medeniyetlerini ve barbarlığımızı hatırlatmak için topraklarımıza geldiler. Bu elçilerden biri, o sürüngen, Lübnanlı gazetecilerden oluşan bir kalabalığı “hayvansı” davranışları nedeniyle azarladı; bir diğeri, eski Miami güzellik kraliçesi Bayan Portakal Çiçeği, bir politikacıya uyuşturucu kullanımının tehlikeleri hakkında nutuk çekti. Bu arada, bir İsrailli bakan, Filistinlileri “hayvan” olarak nitelendirdi ve meslektaşı Suudileri “develere bindikleri güne” geri döndürmekle tehdit etti. Bunlar, bize her gün soluttukları medeniyetin mis kokulu buketlerinden sadece birkaçı.

Bugün Körfez ülkelerindeki bazı rejimlerin, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayarak veya en azından, bu düşünceyle flört ederek medeniyet saflarına katılmaya çalıştıklarını görüyoruz. Ancak ne yazık ki, medeniyete ne kadar para akıtırlarsa akıtsınlar, kendilerini ne kadar süslerlerse süslesinler ve binalarını ne kadar yüksek inşa ederlerse etsinler (Hz. Muhammed’den aktarılan rivayete göre, yüksek binaların üretimi konusunda girişilen rekabet, Kıyamet Günü’nün alametlerinden biridir), barbarlıklarından asla kurtulamazlar. Medeniyetin medeniyet misyonunu yerine getirmesi için ihtiyaç duyduğu şeyleri sağlayan zengin ve barbar rejimlerden başka bir şey değiller.

Kavafis’in şiirinin güncelliğine dönersek, iki muzaffer imparatorluğun coşkusu arasında bir miktar kafa karışıklığı ve huzursuzluk sezebiliriz. Medeniyetlerimiz barbarlığa karşı gerçekten zafer kazandı mı, diye soruyorlar. Pençelerini sonsuza dek kestik mi? Yaratıcı’nın bize emrettiği her şeyi başardık mı? Barbarlar bize işkence etmek için geri dönecekler mi? Kendimizin üstün, onların aşağılık oldukları gerçeğini söz ve eylemle sürekli olarak teyit etmezsek, varlığımızı, medeniyet kimliğimizi nasıl haklı çıkarabiliriz?

“Medeniyet” ve “barbarlık” sloganlarını papağan gibi tekrarlayan sarhoşların ve onların yoldaşları olan “antisemitizm”, “terörizm” ve “kutsal değerlerin savunulması” ile medeni ve barbar tasvirlerini dile getirenlerin olduğu bir çağda yaşıyoruz.

Barbar olarak sınıflandırıldığım için, medeniyet insanları arasında huzursuzluk yaratan gruba ait olduğum hissiyle avunuyorum. Öyleyse gelin barbarlar, hep birlikte haykıralım:

“Medeniyete ölüm! Yaşasın barbarlar!”

Tarif Halidi
1 Kasım 2025
Kaynak

0 Yorum: