Ünlü Yunanlı şair Konstantinos Kavafis, yirminci yüzyılın başlarında “Barbarları Beklerken” adlı şiirini yayınladığında, tüm derin ve incelikli şiirler gibi, bir yığın anlam analiziyle ve keşif çabasıyla karşılanmıştı.
Şiiri gençken
okuduğumda ondan çok etkilenmiştim, ancak anlamını ancak yüzeysel bir düzeyde
kavrayabilmiş, şiirin gerçek özünü, şüphesiz gençliğin sabırsızlığı ve dar
görüşlülüğünden dolayı, kavrayamamıştım.
Yaşlılığımda,
dünyamız, medeniyet ve barbarlık hakkında gevezelik eden gürültücü seslerin
kakofonisinde boğulurken, gençliğimde kaçırdığım şeyleri onda bulmayı umarak,
Kavafis’in dizelerine geri döndüm. Konuya hakkını vermek için önce şiiri kısaca
özetleyelim.
“Barbarları
Beklerken”, tiyatral bir dille, meydanda bir tarafın soru sorduğu, diğer
tarafın da cevap verdiği insanları tasvir ediyor.
“Neyi
bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.
Neden hiç
kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?
Çünkü
barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar?
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.
Neden
böyle erken kalkmış imparatorumuz,
Şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
Başında tacı, törene hazır?
Çünkü
barbarlar geliyormuş bugün,
Onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
Bir de koca ferman hazırlatmış
Ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.
İki
konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
Görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
Ellerinde neden böyle altın,
Gümüş kakmalı asalar var?
Çünkü
barbarlar geliyormuş bugün,
Onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.
Ünlü
konuşmacılarımız nerde peki,
Neden her zamanki gibi söylev çekmiyorlar?
Çünkü
barbarlar geliyormuş bugün,
Onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.
Son
dizeler gizemli bir hava katıyor şiire:
Neden bu
beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
Neden herkes dalgın dönüyor evine?
Çünkü
hava karardı, barbarlar gelmedi.
Ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
Barbarlar diye kimseler yokmuş artık.”
Şiir
şöyle bitiyor:
“Peki,
biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.
Bugün,
bu “medeniyet” ve “barbarlık” çağında, bu şiirden ne çıkarabiliriz?”
İlk
bakışta, imparatora yapılan gönderme, okurları en temel varoluş
nedenlerinden biri olan Barbarların yokluğuyla zayıflamış ve kafası karışmış
geçmiş imparatorlukları hatırlamaya davet ediyor gibi görünüyor. Onlar olmadan
imparatorluk da olamaz. Hem bir korku kaynağı hem de hoş karşılanması gereken,
kişinin kendi kimliğini tanımlaması için bir zorunluluktur. “Biz” ve “Onlar”.
En azından, şiiri ilk okuduğumda anladığım buydu.
Bugün
Arap dünyasına iki imparatorluk hükmediyor: Bir Amerikan imparatorluğu, diğeri
İsrail imparatorluğu. Onları şık kıyafetleriyle, ellerinde parıldayan
silahlarıyla görebiliyoruz. Tarih boyunca tüm imparatorluklar, tebaalarını bu
şekilde büyülemiş ve korkutmuştur. Ancak bu ikisi, bizim, tebaalarının modası
geçmiş olarak gördüğü fikirleri benimsemeleriyle ayrılıyor: Yaratıcı’nın,
muhaliflerin ne söylediğine bakmaksızın, tüm insanlık arasından onları kendi
iradesini yerine getirmeleri için seçtiği fikri. Böylece, ışığın karanlığa,
insanlığın vahşete, iyiliğin kötülüğe ve medeniyetin barbarlığa karşı durduğu
Maniheist bir dünyaya geri dönüyoruz. Bu fikirler, bu iki imparatorluğun
politikalarına yön veren siyasi anlayışlar değil; her iki toplumda da yaygın
olarak benimsenen inançlardır.
Bugün
Amerika’da barbarlar, İmparator Trump’ın deyimiyle, “bok çukuru” ülkelerden
gelen göçmenler ve Amerikan medeniyetine boyun eğmeyi reddeden herkestir.
İsrail’de ise barbarlar Filistinliler, Araplar ve daha genel olarak
Müslümanlardır. Her iki imparatorlukta da, üstünlük ve egemenlik hayalleriyle
sarhoş olmuş, insanlık merdiveninde altlarındaki herkesi ezmeye kararlı,
kendilerine arka çıkan ve iktidara getiren toplumların desteğini arkasına
almış liderler görüyoruz.
Bugün
olayların seyrini gözlemleyen herkes, tarihin mucizevi ve büyüleyici bir
şekilde zamanı geriye sarmasına tanıklık etmek için eşsiz bir fırsata sahip.
Ben ve neslimin çoğu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in
kurulmasının, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, faşizme ve Nazizme karşı
kazanılan zaferin, “liberal demokratik” düşüncenin dünya çapında yayılmasının,
Hitler ve Mussolini’nin söylemlerini ve Lord Cromer, Winston Churchill, General
Lyautey, Theodore Roosevelt ve onların “güçlü çağdaşları” türünden
şahsiyetlerin yüce söylemlerini sonsuza dek sildiği konusunda safça bir kanıya
kapılmıştık.
Tarihçiler
olarak, her zaman olayların başını ve sonunu belirlememiz gerekir, ancak
bu saatin ne zaman geriye doğru işlemeye başladığını söyleyemem. Belki de
liberal iklimin ve beraberinde getirdiği siyasi, sosyal ve ekonomik
dönüşümlerin çöküşü, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, “barbarların”
imparatorluğunun ve onunla birlikte hem Doğu’nun hem de Batı’nın “barbarlarının”
yıkılmasıyla ve “medeniyetin” ezici bir zafer kazanmasıyla belirginleşti.
Netanyahu
ve Trump’ın iktidarıyla birlikte “medeniyet” söylemi, birincisinin ABD Kongresi’ne
hitabında, ikincisinin ise günlük saçmalıklarında ve Knesset’teki
açıklamalarında görüldüğü gibi, doruk noktasına ulaştı. Ne yazık ki barbarlar
bu belagatten pek etkilenmediler. Bu yüzden yandaşları, bize medeniyetlerini ve
barbarlığımızı hatırlatmak için topraklarımıza geldiler. Bu elçilerden biri, o sürüngen,
Lübnanlı gazetecilerden oluşan bir kalabalığı “hayvansı” davranışları nedeniyle
azarladı; bir diğeri, eski Miami güzellik kraliçesi Bayan Portakal Çiçeği, bir
politikacıya uyuşturucu kullanımının tehlikeleri hakkında nutuk çekti. Bu
arada, bir İsrailli bakan, Filistinlileri “hayvan” olarak nitelendirdi ve
meslektaşı Suudileri “develere bindikleri güne” geri döndürmekle tehdit etti. Bunlar,
bize her gün soluttukları medeniyetin mis kokulu buketlerinden sadece birkaçı.
Bugün
Körfez ülkelerindeki bazı rejimlerin, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayarak veya
en azından, bu düşünceyle flört ederek medeniyet saflarına katılmaya
çalıştıklarını görüyoruz. Ancak ne yazık ki, medeniyete ne kadar para
akıtırlarsa akıtsınlar, kendilerini ne kadar süslerlerse süslesinler ve
binalarını ne kadar yüksek inşa ederlerse etsinler (Hz. Muhammed’den aktarılan
rivayete göre, yüksek binaların üretimi konusunda girişilen rekabet, Kıyamet
Günü’nün alametlerinden biridir), barbarlıklarından asla kurtulamazlar.
Medeniyetin medeniyet misyonunu yerine getirmesi için ihtiyaç duyduğu şeyleri
sağlayan zengin ve barbar rejimlerden başka bir şey değiller.
Kavafis’in
şiirinin güncelliğine dönersek, iki muzaffer imparatorluğun coşkusu arasında
bir miktar kafa karışıklığı ve huzursuzluk sezebiliriz. Medeniyetlerimiz
barbarlığa karşı gerçekten zafer kazandı mı, diye soruyorlar. Pençelerini
sonsuza dek kestik mi? Yaratıcı’nın bize emrettiği her şeyi başardık mı?
Barbarlar bize işkence etmek için geri dönecekler mi? Kendimizin üstün, onların
aşağılık oldukları gerçeğini söz ve eylemle sürekli olarak teyit etmezsek,
varlığımızı, medeniyet kimliğimizi nasıl haklı çıkarabiliriz?
“Medeniyet”
ve “barbarlık” sloganlarını papağan gibi tekrarlayan sarhoşların ve onların
yoldaşları olan “antisemitizm”, “terörizm” ve “kutsal değerlerin savunulması”
ile medeni ve barbar tasvirlerini dile getirenlerin olduğu bir çağda yaşıyoruz.
Barbar
olarak sınıflandırıldığım için, medeniyet insanları arasında huzursuzluk
yaratan gruba ait olduğum hissiyle avunuyorum. Öyleyse gelin barbarlar, hep
birlikte haykıralım:
“Medeniyete
ölüm! Yaşasın barbarlar!”
Tarif Halidi
1 Kasım 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder