01 Nisan 2026

,

Usludan Yeğdir Delimiz

“Önce orta sınıf.”

 

Hep böyle süreceği sanılır
bir gül hikâyesinin,
Hep böyle sürer gerçi amma
bir gün sonu değişir.

[Turgut Uyar]

 

Dört Bir Yan

Hastaneler, sokaklar, işçi bulma ve sigorta kurumları... Ne yana baksanız, halkın çaresizliği dışında bir şey göremezseniz. Uyuşturucu kullanıp ailesine bıçak çeken, her gün duyulan intihar ve cinayet haberleri, güvenin bitirildiği insan ilişkileri... Ne yana baksanız, insanlık dışı çürüme dışında bir şey göremezseniz.

Anadolu’nun küçük şehirlerinde sigortalı olmak için asgari ücretle çalıştırılmak bir “ayrıcalık” gibi algılanırken, insan öğüten büyükşehirlere geldiğinizde 60-65 yaş arası -belki de torun sahibi- kadınların asgari ücretli işlerde çalıştığını görürsünüz. Büyükşehirlerde asgari ücretle ancak yaşı ve yılların çilesi itibariyle işgücü tükenmiş emekçiler çalışır çünkü asgari ücretle küçük çocukları olan işgücüne sahip hiçbir insan, çalışmak istemez.

Evsizlere büyükşehirlerde rastlarsınız. Metro merdivenlerinin yanında, köprü altlarında, refüjlerde sırtında battaniyeyle gezen insanlar büyükşehirlerin yaralarıdır.

Köylere gittiğinizde üretimin bitirildiğini, tarımın çöktüğünü, hiçbir köylü çocuğunun tarıma bel bağlamadığını görürsünüz. Bugün hiçbir köylünün çocuğu ne hayvancılıktan ne tarımdan anlar.

Umutsuzluk, yozlaşma, insanca yaşamanın olanaklarının bitirilmesi, karamsarlık, ailenin dağılması, güvensizlik, düzenin normalidir. Dört yanınızın sömürüyle çevrildiği yerde yaşam kurtlar sofrasına döner. Yozlaşan yozlaştırır, yozlaşmaya direnmek ancak bilinçle gerçekleşir. Yozlaşma, ekonomi politik bir sorundur.

Mahalle Yanarken...

Her yanın acıyla örüldüğü yerde solun ekonomi politiğine baktığınızda, halkla sol saflarda yer alan insanlar arasındaki sınıf farkını tespit ettiğiniz an, kurtuluşumuzun neden geciktiğini fark etmemek mümkün değildir.

Halk acı, değersizleşme, sömürü ve yozlaşma tükenirken solun bir yanda eğlenmesi, protestodan öteye geçmemesi, diplomasız insanı halktan saymaması, sömürüyü sonlandırmaya yönelik politika geliştirip halkla bütünleşmemesinin hiçbir açıklaması ve affedilir bir tarafı olamaz. Avrupa’da yaşamak, orası olmuyorsa, apartmanların olduğu site semtlerde ikâmet etmek; alkolsüz düğün eylememek, halkı aşağı ve geri görmek, marjinalizme bel bağlamak, solun normalidir.

Kurtuluş hareketlerinin asli vazifesi, halkla bütünleşip umudu büyütmektir. Umudun olmadığı yerde mücadele gelişemez. Bir yanda acı varken diğer yan gülüyorsa aynı safta yer almıyor demektir. Bugün çok eleştirilen seçim partilerinin büroları bile yoksul mahallelerde konumlanırken solun kültür, sanat ve dergi bürolarınının ve derneklerinin büyükşehirlerin en merkezî, eğlence ve turizm semtlerinde yer alıyorsa, çarpıklığın eleştirisini yapmaya bile gerek kalmaz. Bizden olan, bizim yanımızdadır, bizim yanımızda olmayan, bizden değildir. Biz halkız, halktan beride ve ötede değiliz. Bizi yetiştiren insanların çarpıklıklarını aşıyorsak, dönüşen, dönüştürmek zorundadır. Her dönüştürme, kendi havzasında cereyan eder. Bir yanımıza baktığımızda acıyı, diğer yanımıza baktığımızda eğlenceyi görüyorsak, iki yan kalmayıp iki taraf oluşmuştur. Biz, taraf olmak zorundayız.

Umudu büyütmek, dediğini yapmak, iddiası ölçüsünde yaptığına sahip çıkmak, yükselen popülizme aldanıp yön değiştirmemek zorundayız. Ne çok zorundayız çünkü yaşam, zorunlulukların sonucunda yönünü buluyor.

Bugün solun köylülükle bir ortaklaşalığı bulunmadığını anlamak zor değil. Ege ve Karadeniz’in köylerindeki şalvarlı kadınların yanında doğa mücadelesine katılan ne giyimi ne davranışı ne saç biçimi köylüye uyan solcu kadınların derdi, köylü mücadelesine destek vermek değildir, asıl amaç, köylü kadını kendine benzetmek, kendini ona kabul ettirmektir. Şalvarlı entarili kadının cesareti, onun yanına gelen solcu kadında bulunmaz, solcunun misyonu, köylünün mücadelesini törpülemektir. Hiçbir solcu kadın, o köylüyü, temizlik işçisi kadını, bulaşık yıkayanı alanlara getiremez. Tek taraflı gidiş, tapınılan aydınlanma ideolojisinin sonucudur; köylü geridir, medeniyet götürülmelidir; medeniyet ise kadında tecessüm etmelidir.

6 Şubat’ta bir deprem yaşadık. Tüm sol, özellikle Hatay’a yığıldı. Ardından Mayıs seçimleri geldi. CHP’ye çalışmanın getirisini alamayan sol, tası tarağı çadırı standı toplayıp anayurdu olan büyükşehre irtica etti. Öyle ya, halk, oy veren insan sayısının toplamında öte bir şey değildir sola göre. Açıkça yazılmasa da yüz yüze sohbetlerde solcu partilerin bireyleri “keşke”ler sarf ederek deprem bölgesine hiç gitmemiş olmayı dilemiştir. Kanıt mı? Şöyle bir bakınız o dönem çevrenizde konuşulanlara, kanıt, yaşamın ve belleğin kendisidir.

Bilinmez ki millî mücadeleye katılan insanlar, yeni bir rejim kurmak için evini terk etmediler. Sol, resmî tarih yazımına kalem verendir. Mürekkebi aydınlanmacılık ve kişi kültünden öteye geçemez. Aydınlanmacının Mehdi bekleyişi, her seferinde hüsranla sonuçlanır.

Rabia Naz ile belediye başkanının taciz ettiği kız çocuğu, aynı değildir. Failin partisi sol için taraf olma nedenidir. Bizim için Narin de Rabia Naz da yoksul halkların, İran’ın, Filistin’in kız çocukları aynıdır. İran’da katledilen kız çocuklarıyla Epstein Adası’nda tecavüze uğrayan kız çocukları aynıdır. Çocuğun dini, milliyeti ve kültürü yoktur.

Makarenko suça sürüklenmiş yoksul çocukların eğitimi için görevlendirildiğinde, çocukların ulusunu ve dinini sormamıştır. Kurtuluş mücadelesini en çok da çocuklar için veriyoruz. Kirletilmemiş ve zihni işgal edilmemiş bir geleceğin teminatı için. Sol gibi demiyoruz ki “çocuklara beyaz yakalı bir gelecek vaad edelim.”

İşçi, köylü, diplomalı... Alın terinin karşılığını verecek bir düzende terin ve emeğin insana fayda temelinde bir yaşam. Diplomalı bir toplum olsa olsa solun “tertemiz” hayalidir. O hayal gerçekleşmeyecek.

Ayrıca belirtmek gerekir ki Epstein’i burjuvazinin çürümüşlüğü ve emperyalizmin asalaklığı diye halka teşhir etmeyenler, dün Sarıgazi’de teşhir edilen kadın satıcısına sahip çıkanlardır. Kız çocuklarını ve çaresiz yoksul kadınları fuhuş çetesine sürükleyenlere karşı mağdur kadınların aileleri de solun gösterdiği hümanizmi gösterir mi? Bu sorunun yanıtı insan olmanın ne anlama geldiğiyle ilgilidir. Dün o kadın şahsında çetelere sahip çıkanlar, bugün Epstein çürümüşlüğü karşısında susar, susmak zorundadır. Marx ve Engels’ten alıntı yaparak politik cambazlık yapanlar, Marx ve Engels’in fuhşa dair yazılarına neden ithafta bulunmaz!

Bugüne nasıl geldik? 1980’e kadar yönünü Arnavut, Çin ve Sovyet desteğinin gelmesine çevirenler, aslında hiçbir zaman halk için mücadele etmediler. Dinamizmi hep küçük burjuvanın yönetici olma kibri belirledi. Bu yön, 1990 sonrası AB’ye çevrildi. AB ile bütünleşmenin yolu CHP’de arandı. Bugüne böyle gelindi. Mücadele, bu toprakların özgün koşulları, kültürel yapısı, tarihi ve halk gerçeği üzerinden şekillenmediği sürece sürekli Mehdi aranır, beklenir.

Küçük Burjuva Solcunun Kişilik Yapısı

Gelenek ve tarih sömürüsü, adının ardına önüne sol-sosyalist yazılması, bedel ödeyenler üzerinden konum elde edilmesi, hiçbir çevreyi sol da yapmaz sosyalist de. Ortada biblosu bile kalmamış bir sol varsa, küçük burjuvazinin kendini dev aynasında görmesindendir. O ayna kırılacak, kırılmadığı sürece hayali devlere bel bağlanacak, bel bağlandıkça halk yenilecek.

Sol, Oblomov’dur, Oblomov, solun ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Oblomov, akşama kadar yataktan çıkmaz. Kendisi gibi tembel uşağı Zahar’a emirler yağdırıp kızar, Zahar da bilir Oblomov’un sözden öte bir anlam ifade etmediğini ve iradesiz olduğunu. Oblomov hep plan yapar, hayal âleminde yaşar. Süreç, günden güne tükenmeye götürür Oblomov’u. Bugünün solu tam olarak Oblomov’dur. Küçük burjuva bize çok kızıyor, kızacak, kızmıyorsa yanlış yapıyoruz. Kızıyorsa, ideolojik olarak doğru yoldayız.

Küçük burjuva, dünyanın merkezine kendisini yerleştirip yaşamı oradan algılar. Söylemiyle eylemi arasında uçurum vardır. Sorumluluk almaz, hesap vermekten kaçar; akıl vermeyi, mücadele edene üst akıl olmayı kişilik hâline getirir. Hep o alanları dolduracak milyonların gelmesini bekler, bekler ki katıldığında anlatacak bir hikâyesi olsun. Harmanda izi olmayanın hasatta sözü ve yüzü olmaz. Özü hakka yönelen, hakta ve halkta kendini görür. Küçük burjuva solcusu bu gerçeği anlamaz. Uzun konuşmayı nutuklar atmayı sever. Mücadele etmemek için hep gerekçeleri vardır. En küçük adım atmayı bile maraton koşusu gibi görür. Kendine muhtaç etmek motivasyondur onda.

Küçük burjuva solcusu biriciktir. Özel zevklere sahiptir. Tatil yapmak, konserlere ve tiyatrolara gitmek, söyleşilerde sandalye kapmak olmazsa olmazıdır. Kalabalık mitinglere ve kutlamalara katılmak olmazsa olmazıdır. Tek tek insanların davranışlarını eleştirip aşağılamak, sürekli bir özel alan oluşturmak, anlatılacak hikâyesini yüceltmek yaşam pratiklerindendir.

Küçük burjuva iki yüzlüdür. Kadın haklarını savunur, duygusal ilişkilerinde kadına şiddete bile başvurabilir. Neyi keskin savunuyorsa onu hayata geçirmiyordur, neyi yüksek sesle dillendiriyorsa ondan kaçıyordur. Söylem, onun imajı ve prestiji içindir. Eylem bedeldir. İddiası olup bedel ödemekten kaçan, maske diye kullandığı söylemin meşruluğuna inanmayandır. “Kimse için değmez, sınırımızı aşmayalım” diyen, küçük burjuvadır. İnsan, toplumsal bir varlıktır, verdiği toplumsal hak mücadelesi en başta kendi kurtuluşu içindir. Suya atılan taş misali, kendisinde başlayan halka çevreye doğru yayıldıkça mücadele büyür, gelişir.

Küçük burjuva solcusu kolektivizmi değil, toplamı esas alır. Onun partisi de kolektiften değil, toplamdan ibarettir. Kimse kimseye hesap vermediğinde ortaya anarşizm çıkar ki anarşistler parti kurmaz. O yüzden ısrarla dile getirdiğimiz, “Bu yapıların içinde ya da dışında olmak arasında fark bulunmuyor” tespiti bu yüzdendir. Hesap verilmeyen bir kolektif, sadece bir toplamdır; toplamın içi ya da dışı sayıdan ibarettir.

Küçük burjuva solcusu sekterdir, kendini dayatır, dayatması kabul görmediğinde tüm emeği bir anda yıkacak potansiyele sahiptir. Emekle örülen değerleri kısa ve orta vadeli hesapları için kullanmaktan geri durmaz; çıkarcıdır, bencildir. İdeoloji, sadece ve sadece bir kimlik edinmek ve kendisini halktan ileri ve aydın görmek için vardır. Özümsemediği tüm marjinal kesimleri ve sapmaları kendi prestiji için savunmaktan geri durmaz.

Küçük burjuva solcusu, sivil toplumcu ve protestocudur. Kavgadan kaçmayı akıllı solculuk, uzlaşmacılığı ileri zekâlılık diye pazarlar. Tüm uzlaşıların sonu sefalettir. Yıllarca süren mücadelelere “Karşılığında ne alındı?” diye bakar. İdeolojik sağlamlık ve zaferi hep bu karşılık üzerinden tarif eder.

Küçük burjuva solu ve solcusu, düzenin tüm çarpıklığını kendi çevresinde ve yaşam alanında yeniden üretir. Düzenin eğlence biçiminden öteye geçemez, onun dilini kullanır, özel mülkiyeti önceliğidir.

Küçük burjuvanın en zayıf noktası, imajının ve prestijinin dağılması, kibrinin kendisini dayatamaması, iki yüzlülüğünün ortaya çıkarılmasıdır. İdeolojik mücadelemiz, hem sömürü düzeninin söylemine hem de küçük burjuva solunun maskesini indirmeye yöneliktir. Burjuvaya öykünen, yeni bir yaşamı burjuva olmak için isteyen, biricikliğine dokunulmaması için politika ve söylem üreten küçük burjuva, bugünün mücadelesinin önündeki en büyük engeldir.

Burjuvazi, bizimle doğrudan temas etmez, araya araçlar ve bariyerler koyar fakat onun temsilcisi küçük burjuvazi, her an etrafımızdadır ama bizden değildir. İdeolojik manipülatif söylemleriyle kolektifin oluşmasını engelleyip yaşadığımız gerçekleri doğru algılayamamamızı sağlayarak zihnimizi zehirler. Burjuvaziyle kavgada küçük burjuvazi, bir tuzaktır.

Sonuç olarak, her yanımızın acıyla yoğrulup sömürü ve yozlaşmayla işgal edildiği günümüz dünyasında sakınmadığımız sözümüz için küçük burjuva solu ve solcusunun varsın gururu kırılsın. Onlar alınmasın diye İran’a destek vermekten, torun sahibi insanların asgari ücretle çalışmasının çaresizliğini görmekten, sömürü düzeninin yaydığı ahlaksızlıkla mücadele etmekten geri durmayacağız.

Şöyle bir çevremize bakalım, nasıl bir dünyada yaşıyoruz... Gerçekten bu sol, bizim kadar yoksul, hastane önlerinde bekleyenler kadar çaresiz, sokakta yatanlar kadar evsiz mi? Sonra Ertuğrul gibilerin kürkçü dükkânlarından medet umulmayacağını, bize bizden başkasının çare olmayacağını daha net anlarız. Biz, solculara değil; sömürülmekten umudu tükenen yoksul ve ezilenlere sesleniyoruz, seslenmeye de devam edeceğiz.

Sinan Akdeniz
1 Nisan 2026

0 Yorum: