“Önce orta sınıf.”
“Hep böyle süreceği sanılır
bir gül hikâyesinin,
Hep böyle sürer gerçi amma
bir gün sonu değişir.”
[Turgut Uyar]
Dört
Bir Yan
Hastaneler,
sokaklar, işçi bulma ve sigorta kurumları... Ne yana baksanız, halkın
çaresizliği dışında bir şey göremezseniz. Uyuşturucu kullanıp ailesine bıçak
çeken, her gün duyulan intihar ve cinayet haberleri, güvenin bitirildiği insan
ilişkileri... Ne yana baksanız, insanlık dışı çürüme dışında bir şey
göremezseniz.
Anadolu’nun
küçük şehirlerinde sigortalı olmak için asgari ücretle çalıştırılmak bir “ayrıcalık”
gibi algılanırken, insan öğüten büyükşehirlere geldiğinizde 60-65 yaş arası -belki
de torun sahibi- kadınların asgari ücretli işlerde çalıştığını görürsünüz.
Büyükşehirlerde asgari ücretle ancak yaşı ve yılların çilesi itibariyle işgücü
tükenmiş emekçiler çalışır çünkü asgari ücretle küçük çocukları olan işgücüne
sahip hiçbir insan, çalışmak istemez.
Evsizlere
büyükşehirlerde rastlarsınız. Metro merdivenlerinin yanında, köprü altlarında,
refüjlerde sırtında battaniyeyle gezen insanlar büyükşehirlerin yaralarıdır.
Köylere
gittiğinizde üretimin bitirildiğini, tarımın çöktüğünü, hiçbir köylü çocuğunun
tarıma bel bağlamadığını görürsünüz. Bugün hiçbir köylünün çocuğu ne
hayvancılıktan ne tarımdan anlar.
Umutsuzluk,
yozlaşma, insanca yaşamanın olanaklarının bitirilmesi, karamsarlık, ailenin
dağılması, güvensizlik, düzenin normalidir. Dört yanınızın sömürüyle çevrildiği
yerde yaşam kurtlar sofrasına döner. Yozlaşan yozlaştırır, yozlaşmaya direnmek
ancak bilinçle gerçekleşir. Yozlaşma, ekonomi politik bir sorundur.
Mahalle
Yanarken...
Her
yanın acıyla örüldüğü yerde solun ekonomi politiğine baktığınızda, halkla sol
saflarda yer alan insanlar arasındaki sınıf farkını tespit ettiğiniz an,
kurtuluşumuzun neden geciktiğini fark etmemek mümkün değildir.
Halk
acı, değersizleşme, sömürü ve yozlaşma tükenirken solun bir yanda eğlenmesi,
protestodan öteye geçmemesi, diplomasız insanı halktan saymaması, sömürüyü
sonlandırmaya yönelik politika geliştirip halkla bütünleşmemesinin hiçbir
açıklaması ve affedilir bir tarafı olamaz. Avrupa’da yaşamak, orası olmuyorsa,
apartmanların olduğu site semtlerde ikâmet etmek; alkolsüz düğün eylememek,
halkı aşağı ve geri görmek, marjinalizme bel bağlamak, solun normalidir.
Kurtuluş
hareketlerinin asli vazifesi, halkla bütünleşip umudu büyütmektir. Umudun
olmadığı yerde mücadele gelişemez. Bir yanda acı varken diğer yan gülüyorsa
aynı safta yer almıyor demektir. Bugün çok eleştirilen seçim partilerinin
büroları bile yoksul mahallelerde konumlanırken solun kültür, sanat ve dergi
bürolarınının ve derneklerinin büyükşehirlerin en merkezî, eğlence ve turizm
semtlerinde yer alıyorsa, çarpıklığın eleştirisini yapmaya bile gerek kalmaz.
Bizden olan, bizim yanımızdadır, bizim yanımızda olmayan, bizden değildir. Biz
halkız, halktan beride ve ötede değiliz. Bizi yetiştiren insanların
çarpıklıklarını aşıyorsak, dönüşen, dönüştürmek zorundadır. Her dönüştürme,
kendi havzasında cereyan eder. Bir yanımıza baktığımızda acıyı, diğer yanımıza
baktığımızda eğlenceyi görüyorsak, iki yan kalmayıp iki taraf oluşmuştur. Biz,
taraf olmak zorundayız.
Umudu
büyütmek, dediğini yapmak, iddiası ölçüsünde yaptığına sahip çıkmak, yükselen
popülizme aldanıp yön değiştirmemek zorundayız. Ne çok zorundayız çünkü yaşam,
zorunlulukların sonucunda yönünü buluyor.
Bugün
solun köylülükle bir ortaklaşalığı bulunmadığını anlamak zor değil. Ege ve
Karadeniz’in köylerindeki şalvarlı kadınların yanında doğa mücadelesine katılan
ne giyimi ne davranışı ne saç biçimi köylüye uyan solcu kadınların derdi, köylü
mücadelesine destek vermek değildir, asıl amaç, köylü kadını kendine benzetmek,
kendini ona kabul ettirmektir. Şalvarlı entarili kadının cesareti, onun yanına
gelen solcu kadında bulunmaz, solcunun misyonu, köylünün mücadelesini
törpülemektir. Hiçbir solcu kadın, o köylüyü, temizlik işçisi kadını, bulaşık
yıkayanı alanlara getiremez. Tek taraflı gidiş, tapınılan aydınlanma
ideolojisinin sonucudur; köylü geridir, medeniyet götürülmelidir; medeniyet ise
kadında tecessüm etmelidir.
6
Şubat’ta bir deprem yaşadık. Tüm sol, özellikle Hatay’a yığıldı. Ardından Mayıs
seçimleri geldi. CHP’ye çalışmanın getirisini alamayan sol, tası tarağı çadırı
standı toplayıp anayurdu olan büyükşehre irtica etti. Öyle ya, halk, oy veren
insan sayısının toplamında öte bir şey değildir sola göre. Açıkça yazılmasa da
yüz yüze sohbetlerde solcu partilerin bireyleri “keşke”ler sarf ederek deprem
bölgesine hiç gitmemiş olmayı dilemiştir. Kanıt mı? Şöyle bir bakınız o dönem
çevrenizde konuşulanlara, kanıt, yaşamın ve belleğin kendisidir.
Bilinmez
ki millî mücadeleye katılan insanlar, yeni bir rejim kurmak için evini terk
etmediler. Sol, resmî tarih yazımına kalem verendir. Mürekkebi aydınlanmacılık
ve kişi kültünden öteye geçemez. Aydınlanmacının Mehdi bekleyişi, her seferinde
hüsranla sonuçlanır.
Rabia
Naz ile belediye başkanının taciz ettiği kız çocuğu, aynı değildir. Failin
partisi sol için taraf olma nedenidir. Bizim için Narin de Rabia Naz da yoksul
halkların, İran’ın, Filistin’in kız çocukları aynıdır. İran’da katledilen kız
çocuklarıyla Epstein Adası’nda tecavüze uğrayan kız çocukları aynıdır. Çocuğun
dini, milliyeti ve kültürü yoktur.
Makarenko
suça sürüklenmiş yoksul çocukların eğitimi için görevlendirildiğinde,
çocukların ulusunu ve dinini sormamıştır. Kurtuluş mücadelesini en çok da
çocuklar için veriyoruz. Kirletilmemiş ve zihni işgal edilmemiş bir geleceğin
teminatı için. Sol gibi demiyoruz ki “çocuklara beyaz yakalı bir gelecek vaad
edelim.”
İşçi,
köylü, diplomalı... Alın terinin karşılığını verecek bir düzende terin ve
emeğin insana fayda temelinde bir yaşam. Diplomalı bir toplum olsa olsa solun “tertemiz”
hayalidir. O hayal gerçekleşmeyecek.
Ayrıca
belirtmek gerekir ki Epstein’i burjuvazinin çürümüşlüğü ve emperyalizmin
asalaklığı diye halka teşhir etmeyenler, dün Sarıgazi’de teşhir edilen kadın
satıcısına sahip çıkanlardır. Kız çocuklarını ve çaresiz yoksul kadınları fuhuş
çetesine sürükleyenlere karşı mağdur kadınların aileleri de solun gösterdiği
hümanizmi gösterir mi? Bu sorunun yanıtı insan olmanın ne anlama geldiğiyle ilgilidir.
Dün o kadın şahsında çetelere sahip çıkanlar, bugün Epstein çürümüşlüğü
karşısında susar, susmak zorundadır. Marx ve Engels’ten alıntı yaparak politik
cambazlık yapanlar, Marx ve Engels’in fuhşa dair yazılarına neden ithafta
bulunmaz!
Bugüne
nasıl geldik? 1980’e kadar yönünü Arnavut, Çin ve Sovyet desteğinin gelmesine
çevirenler, aslında hiçbir zaman halk için mücadele etmediler. Dinamizmi hep
küçük burjuvanın yönetici olma kibri belirledi. Bu yön, 1990 sonrası AB’ye
çevrildi. AB ile bütünleşmenin yolu CHP’de arandı. Bugüne böyle gelindi.
Mücadele, bu toprakların özgün koşulları, kültürel yapısı, tarihi ve halk
gerçeği üzerinden şekillenmediği sürece sürekli Mehdi aranır, beklenir.
Küçük
Burjuva Solcunun Kişilik Yapısı
Gelenek
ve tarih sömürüsü, adının ardına önüne sol-sosyalist yazılması, bedel ödeyenler
üzerinden konum elde edilmesi, hiçbir çevreyi sol da yapmaz sosyalist de.
Ortada biblosu bile kalmamış bir sol varsa, küçük burjuvazinin kendini dev
aynasında görmesindendir. O ayna kırılacak, kırılmadığı sürece hayali devlere
bel bağlanacak, bel bağlandıkça halk yenilecek.
Sol,
Oblomov’dur, Oblomov, solun ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Oblomov, akşama kadar
yataktan çıkmaz. Kendisi gibi tembel uşağı Zahar’a emirler yağdırıp kızar,
Zahar da bilir Oblomov’un sözden öte bir anlam ifade etmediğini ve iradesiz
olduğunu. Oblomov hep plan yapar, hayal âleminde yaşar. Süreç, günden güne
tükenmeye götürür Oblomov’u. Bugünün solu tam olarak Oblomov’dur. Küçük burjuva
bize çok kızıyor, kızacak, kızmıyorsa yanlış yapıyoruz. Kızıyorsa, ideolojik
olarak doğru yoldayız.
Küçük
burjuva, dünyanın merkezine kendisini yerleştirip yaşamı oradan algılar.
Söylemiyle eylemi arasında uçurum vardır. Sorumluluk almaz, hesap vermekten
kaçar; akıl vermeyi, mücadele edene üst akıl olmayı kişilik hâline getirir. Hep
o alanları dolduracak milyonların gelmesini bekler, bekler ki katıldığında
anlatacak bir hikâyesi olsun. Harmanda izi olmayanın hasatta sözü ve yüzü
olmaz. Özü hakka yönelen, hakta ve halkta kendini görür. Küçük burjuva solcusu
bu gerçeği anlamaz. Uzun konuşmayı nutuklar atmayı sever. Mücadele etmemek için
hep gerekçeleri vardır. En küçük adım atmayı bile maraton koşusu gibi görür.
Kendine muhtaç etmek motivasyondur onda.
Küçük
burjuva solcusu biriciktir. Özel zevklere sahiptir. Tatil yapmak, konserlere ve
tiyatrolara gitmek, söyleşilerde sandalye kapmak olmazsa olmazıdır. Kalabalık
mitinglere ve kutlamalara katılmak olmazsa olmazıdır. Tek tek insanların
davranışlarını eleştirip aşağılamak, sürekli bir özel alan oluşturmak,
anlatılacak hikâyesini yüceltmek yaşam pratiklerindendir.
Küçük
burjuva iki yüzlüdür. Kadın haklarını savunur, duygusal ilişkilerinde kadına
şiddete bile başvurabilir. Neyi keskin savunuyorsa onu hayata geçirmiyordur,
neyi yüksek sesle dillendiriyorsa ondan kaçıyordur. Söylem, onun imajı ve
prestiji içindir. Eylem bedeldir. İddiası olup bedel ödemekten kaçan, maske
diye kullandığı söylemin meşruluğuna inanmayandır. “Kimse için değmez,
sınırımızı aşmayalım” diyen, küçük burjuvadır. İnsan, toplumsal bir varlıktır,
verdiği toplumsal hak mücadelesi en başta kendi kurtuluşu içindir. Suya atılan
taş misali, kendisinde başlayan halka çevreye doğru yayıldıkça mücadele büyür,
gelişir.
Küçük
burjuva solcusu kolektivizmi değil, toplamı esas alır. Onun partisi de
kolektiften değil, toplamdan ibarettir. Kimse kimseye hesap vermediğinde ortaya
anarşizm çıkar ki anarşistler parti kurmaz. O yüzden ısrarla dile getirdiğimiz,
“Bu yapıların içinde ya da dışında olmak arasında fark bulunmuyor” tespiti bu
yüzdendir. Hesap verilmeyen bir kolektif, sadece bir toplamdır; toplamın içi ya
da dışı sayıdan ibarettir.
Küçük
burjuva solcusu sekterdir, kendini dayatır, dayatması kabul görmediğinde tüm
emeği bir anda yıkacak potansiyele sahiptir. Emekle örülen değerleri kısa ve
orta vadeli hesapları için kullanmaktan geri durmaz; çıkarcıdır, bencildir.
İdeoloji, sadece ve sadece bir kimlik edinmek ve kendisini halktan ileri ve
aydın görmek için vardır. Özümsemediği tüm marjinal kesimleri ve sapmaları
kendi prestiji için savunmaktan geri durmaz.
Küçük
burjuva solcusu, sivil toplumcu ve protestocudur. Kavgadan kaçmayı akıllı
solculuk, uzlaşmacılığı ileri zekâlılık diye pazarlar. Tüm uzlaşıların sonu
sefalettir. Yıllarca süren mücadelelere “Karşılığında ne alındı?” diye bakar.
İdeolojik sağlamlık ve zaferi hep bu karşılık üzerinden tarif eder.
Küçük
burjuva solu ve solcusu, düzenin tüm çarpıklığını kendi çevresinde ve yaşam
alanında yeniden üretir. Düzenin eğlence biçiminden öteye geçemez, onun dilini
kullanır, özel mülkiyeti önceliğidir.
Küçük
burjuvanın en zayıf noktası, imajının ve prestijinin dağılması, kibrinin
kendisini dayatamaması, iki yüzlülüğünün ortaya çıkarılmasıdır. İdeolojik
mücadelemiz, hem sömürü düzeninin söylemine hem de küçük burjuva solunun
maskesini indirmeye yöneliktir. Burjuvaya öykünen, yeni bir yaşamı burjuva
olmak için isteyen, biricikliğine dokunulmaması için politika ve söylem üreten
küçük burjuva, bugünün mücadelesinin önündeki en büyük engeldir.
Burjuvazi,
bizimle doğrudan temas etmez, araya araçlar ve bariyerler koyar fakat onun
temsilcisi küçük burjuvazi, her an etrafımızdadır ama bizden değildir.
İdeolojik manipülatif söylemleriyle kolektifin oluşmasını engelleyip
yaşadığımız gerçekleri doğru algılayamamamızı sağlayarak zihnimizi zehirler.
Burjuvaziyle kavgada küçük burjuvazi, bir tuzaktır.
Sonuç
olarak, her yanımızın acıyla yoğrulup sömürü ve yozlaşmayla işgal edildiği
günümüz dünyasında sakınmadığımız sözümüz için küçük burjuva solu ve solcusunun
varsın gururu kırılsın. Onlar alınmasın diye İran’a destek vermekten, torun
sahibi insanların asgari ücretle çalışmasının çaresizliğini görmekten, sömürü
düzeninin yaydığı ahlaksızlıkla mücadele etmekten geri durmayacağız.
Şöyle
bir çevremize bakalım, nasıl bir dünyada yaşıyoruz... Gerçekten bu sol, bizim
kadar yoksul, hastane önlerinde bekleyenler kadar çaresiz, sokakta yatanlar kadar
evsiz mi? Sonra Ertuğrul gibilerin kürkçü dükkânlarından medet umulmayacağını,
bize bizden başkasının çare olmayacağını daha net anlarız. Biz, solculara
değil; sömürülmekten umudu tükenen yoksul ve ezilenlere sesleniyoruz,
seslenmeye de devam edeceğiz.
Sinan Akdeniz
1 Nisan 2026


0 Yorum:
Yorum Gönder