Endonezya
Komünist Partisi genel sekreteri Dipa Nusantara Aidit’in 21 Nisan 1960’te Lenin’in
doğum günü için düzenlenen toplantıda yaptığı konuşma.
* * *
Bu
akşam Lenin’in doğumunun 90. yıl dönümünü kutlamak için bir araya geldik. Bu
büyük liderin doğum günü, dünyanın dört bir yanındaki ilerici insanlık
tarafından derin bir saygı ve minnet duygusuyla, ondan, yazılarından, bir insan
ve lider olarak sahip olduğu olağanüstü özelliklerinden daha fazla şey öğrenme
kararlılığıyla kutlanıyor.
Ülkemizde
hâlâ “Şu komünistlere bakın hele, gitmişler yabancı bir liderin doğum gününü
kutluyorlar” diyecek cahiller var. Evet, Soğuk Savaş’ın bir parçası olarak
emperyalistlerin, belirli sınırlar dâhilinde, halkımızın bazı kesimleri
arasında şovenizm ve ırkçılığı yaymayı başardıklarını hesaba katarsak, bazı
insanların bunu söyleyeceğinden emin olabiliriz.
Peki,
bu cahillerin böyle şeyler söylemesi, böyle imalı lafları yayması, halkımızın
bazı kesimlerinde şovenizm ve ırkçılığın artması, biz ilericilerin geri
çekilmesi, bu ruhun faşist haydutluğa dönüşmesine seyirci kalmamız gerektiği
anlamına mı geliyor? Hayır, kesinlikle hayır! Bu duruma direnmeli, şovenizm ve
ırkçılığın ruhunun dirilmesinin, gericilerin daha da iflas ettiğinin bir
işareti olduğunun bilincinde olmalıyız. Artık iflaslarını “kapsamlı
milliyetçilik” ve “insani milliyetçilik" gibi tatlı sözlerle
gizleyemiyorlar.
Güney
Afrika Birliği’nde şu anda kol gezen ırkçılık, o ülkedeki gericilerin gücünün
kanıtı değildir. O ülkede siyahi insanların zulme uğraması ve katledilmesi,
Güney Afrika’daki devrimci demokratik hareketin yükselişi karşısında oradaki
gericilerin içinde bulunduğu sallantılı durumun bir delili. Şovenizm ve
ırkçılık, umutsuzluğa düşmüş, öfkeden deliye dönmüş, devrimci halk kitlelerinin
elde ettiği mevziler karşısında tümüyle şaşkına dönmüş gerici bir siyasi kliğin
silahlarıdır.
Vladimir
İlyiç Lenin, tıpkı Hz. Muhammed, İsa Mesih, Konfüçyüs ve Buda Gautama gibi
Endonezyalı değildi. Vladimir İlyiç Lenin, bir peygamber değildi; kendi çağında
Marx’ın çalışmalarını kararlı ve militan bir şekilde ileriye taşıyan bir
Marksistti. Marx gibi Lenin de sadece dünyayı ve toplumu anlamaya çalışmakla
kalmadı, aynı zamanda onu değiştirmeye de çalıştı. Dünyanın altıda birini
kaplayan, bugün Sovyetler Birliği olarak bildiğimiz ülkede Lenin, yıkıcı bir
feodal ve kapitalist toplumu sosyalist bir topluma dönüştürmeyi başardı. Bunu
yaparak, Lenin, aynı zamanda kapitalist bir toplumu sosyalist bir topluma
dönüştürmenin mümkün olduğunu da kanıtladı. Bu, insanların hâlâ Ortaçağ
koşullarında yaşadığı Doğu dünyasının, acımasız ve zalim Avrupa’dan arınmış,
yeni ve mutlu bir hayata doğru ilerleyen bir Doğu’ya dönüşebileceğine olan
inancı güçlendirdi.
Vladimir
İlyiç, 22 Nisan 1870’te Simbirsk (şimdiki adıyla Ulyanovsk) şehrinde doğdu.
Babası İlya Nikolayeviç Ulyanov, öğretmen ve daha sonra devlet okulunun
müdürüydü. Lise eğitimini tamamladıktan sonra Lenin, Hukuk Fakültesi’nde
öğrenimine devam etti ve 1891’de onur derecesiyle hukuk diplomasını aldı.
Öğrencilik yıllarından itibaren siyasi faaliyetlerde bulunan Lenin, Marksizm
konusundaki derin bilgisi sayesinde Rus Marksistlerince lider kabul edildi ve
siyasi olarak ilerici işçilerin büyük sempatisini kazandı.
Lenin,
Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin büyük örgütleyicisi, lideri ve 1917
Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin başarısı sonucu ortaya çıkan yeni devlet türü
olarak Sovyet Sosyalist Devleti’nin kurucusuydu. Ancak bu, Lenin’in ideolojik
mirasının, yazılarının yalnızca Sovyetler Birliği halkı için yararlı olduğu
anlamına gelmez. Hayır, Leninizm Rusya veya Sovyetler Birliği için özel bir şey
değildir. Marksizm kadar evrenseldir.
Leninizm,
emperyalizm ve proletarya devrimi çağının Marksizmidir. Leninizm, genel olarak
proleter devrimin, özel olarak da proletarya diktatörlüğünün teori ve
taktikleridir.
Marx
ve Engels, emperyalizmin gelişmesinden önce, proleter devrimin acil ve pratik
bir zorunluluk haline gelmesinden önce faaliyetlerini yürüttüler. Ancak Marx ve
Engels’in öğrencisi olarak Lenin, emperyalizmin çoktan geliştiği, proleter
devrim döneminde, böylesi bir devrimin bir ülkede zafer kazandığı, burjuva
demokrasisini yıktığı ve proletarya demokrasisi çağına girdiği bir dönemde
faaliyetlerini yürüttü. Lenin, bu dönemin Marx’ıdır. Leninizm, bu dönemin
Marksizmidir.
Bu,
"modası geçmiş Marksizm"den bahsedenlerin sahtekarlığını ve
aldatmacasını açıkça ortaya koymaktadır. Lenin, yaratıcılığı sayesinde, Marx'ın
kendisi emperyalizmin zaten geliştiği ve proletarya devriminin acil bir ihtiyaç
ve gerçeklik haline geldiği bir dönemde yaşamamış olmasına rağmen, Marksizmi
taze tutmayı başarmıştır. Tarih, modası geçmiş olanın Marksizm olmadığını,
modası geçmiş olanın Marksizmin modası geçmiş olduğu fikri olduğunu zaten
kanıtlamıştır ve kanıtlamaya devam etmektedir.
Bugün
biz Komünistler ve diğer ilerici insanlar, Lenin'i yazılarından tanıma
konusunda en geniş fırsata sahibiz; bu yazılar artık kitapçılarda ve
kütüphanelerde kolayca bulunabiliyor. Biz Komünistler, politika belirlerken
sadece ilerici, ılımlı ve sağcı basını okumanın yeterli olduğunu düşünen
kişiler değiliz. Halkımıza, anavatanımıza ve insanlığa faydalı doğru
politikalar geliştirmek istiyorsak, devrimci teorilerle ve karşı karşıya
olduğumuz durumun derinlemesine bilgisiyle donanmamız gerektiğine dair büyük
bir sorumluluk duygusu taşıyoruz. Lenin'in yazıları, Endonezya devrimi için
zafer kazanmak, halkımıza ve insanlığa daha iyi hizmet etmek için yaratıcı bir
şekilde kullanabileceğimiz devrimci teorilerden yararlanmamızı sağlayan en
önemli kaynaktır.
Lenin'in
bazı yazılarıyla tanışalım.
1894’te
kaleme aldığı Halkın Dostları Kimlerdir? ve Sosyal Demokratlara Nasıl
Karşı Çıkıyorlar? adlı kitaplarında, halkın düşmanlarının kimler olduğunu
açıkça ortaya koydu. Lenin, bu eserlerinde ayrıca, çarın, toprak sahiplerinin
ve burjuvazinin iktidarını devirmek için temel silah olarak işçi sınıfı ve
köylülerin devrimci ittifakı fikrini de geliştirdi.
Lenin,
1902’de yazdığı Ne Yapmalı? adlı kitabında, işçi sınıfının Marksist partisini
kurmak için somut bir örgütlenme planı hazırladı. Bu kitapta Lenin, “ekonomi”
teorisi yanında, oportünizmi, kuyrukçuluğu ve kendiliğindenlik ideolojisini
acımasızca eleştirdi. Teorinin, bilincin ve partinin işçi sınıfının önder gücü
olarak son derece önemli olduğunu vurguladı. Lenin, Marksist partinin işçi
sınıfının ve sosyalizmin birleşimi olduğunu yazdı. Bu kitapta Lenin, Marksist partinin
ideolojik temellerini izah etti.
1904
yılında yazılan Bir Adım İleri, İki Adım Geri adlı kitabında Lenin,
Marksizm tarihinde ilk kez geliştirilen görüşler dâhilinde, partiyi
proletaryanın önde gelen örgütü, proletaryanın en önemli silahı olduğunu, sınıfın
onsuz zafere ulaşamayacağını söyledi. Bu kitapta Lenin, Marksist partinin
örgütsel temellerini ortaya koydu.
1905
yılında yazılan Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği adlı
eserinde Lenin, burjuva demokratik devrimi ile sosyalist devrim arasındaki
ilişki sorusuna yeni bir bakış açısı getirdi, güçleri proletarya etrafında toplayıp
harekete geçirme, burjuva devrimini sonlandırma ve doğrudan sosyalist devrime
geçme konusunda yeni bir teori ortaya koydu. Bu kitap, Lenin’in sosyalizmin tek
ülkede zaferinin mümkün olabileceği, diğer tüm ülkelerde ise kapitalizmin
iktidarda kalabileceğini söyleyen teorisinin temel unsurlarını içerir. Bu
kitap, Marksizmi devrim hakkında yeni bir teoriyle zenginleştirir ve Rus
proletaryasının yardımıyla 1917’de kapitalizme karşı zafer kazanan Bolşevik
Parti’nin devrimci taktiklerinin temelini atar.
1916’da
yazılan Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserinde Lenin,
emperyalizmi gerçekleri esas alan Marksist analize tabi tuttu ve emperyalizmin kapitalizmin
son aşaması olduğunu, kapitalizmin yıkıma doğru ilerlediğini, ölüme yazgılı
kapitalizm olduğunu, sosyalist devrimin arifesinde bulunulduğunu ortaya koydu.
Bu kitapta Lenin, sosyalizmin tek ülkede zafer kazanma olasılığına dair
teorisini geliştirip tamama erdirdi. Bu teori, sosyalizmin ancak tüm ülkelerde
eş zamanlı devrimler gerçekleşirse zafer kazanabileceğini söyleyen teoriyi
sonsuza dek toprağa gömdü.
1917’de
kaleme alınan Nisan Tezleri’nde Lenin, burjuva-demokratik devrimden
sosyalist devrime geçiş için gerekli mücadele programını Bolşevik Partisi’nin önüne
koydu. Bu mücadele programıyla, Bolşevik Partisi ve Lenin’in önderliğindeki Rus
işçi sınıfı, 1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nde zafer kazanmayı bildi.
Lenin,
1917’de yazdığı Devlet ve Devrim adlı kitabında, oportünistlerin ve
anarşistlerin devlet ve devrim konusundaki görüşlerinin burjuva özünü ortaya
koydu. Lenin, devlet, proletarya devrimi ve proletarya diktatörlüğü ile
sosyalizm ve komünizm konularında Marksist teoriyi yeniden canlandırdı ve daha
da geliştirdi.
Lenin,
1918’de yazdığı “Sovyet Hükümetinin Acil Görevleri adlı kitabında,
sosyalist yapılanmanın temel sorunları, ulusal ekonomide hesaplama ve kontrol,
yeni sosyalist üretim ilişkileri, iş disiplininin güçlendirilmesi, sosyalist
rekabetin geliştirilmesi, proletarya iktidarının pekiştirilmesi ve
geliştirilmesi, işçi sınıfı ve köylülerin ittifakı ve proletarya demokrasisinin
geliştirilmesi konularını ele aldı.
Lenin,
1920’de yazdığı “Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı kitabında,
Rus Devrimi’nin uluslararası önemini açıkça ortaya koydu, güçlü merkezileşme ve
proletaryanın son derece sıkı disiplinini burjuvaziye karşı zaferin en temel
koşullarından biri olarak ele aldı, evrim temelli deneyimlerden ders çıkarmanın
ve küçük burjuvazinin devrimciliğine karşı çıkmanın önemini vurguladı. Bu
kitapta Lenin, dünya komünist hareketindeki “sol kesim”e yönelik saldırısını
yoğunlaştırdı. Halkın anlayacağı bir üslupla, Marksistlerin strateji ve
taktiklerini anlattı. Bana göre, bu kitap, birçok komünist partiyi gerçek
Marksist-Leninist partilere dönüştürmede en fazla katkıda bulunan kitaplardan
biridir.
Bu
kısa inceleme, Lenin’in 1917’deki Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin zaferinden
önce ve hemen sonra yazdığı kimi eserleri tanımamıza yardımcı oldu. Az önce
bahsettiğim kitaplardan, Lenin’in işçi sınıfı ve köylülerin devrimci ittifakı
hakkındaki teorisini inceleyebiliriz. Marksist partinin ideolojik ve örgütsel
temellerinin neler olduğunu, burjuva-demokratik devrimden sosyalist devrime
doğrudan geçiş teorisini, tek ülkede sosyalizmin zaferi olasılığını, devleti,
proletarya devrimini ve proletarya diktatörlüğünü, sosyalizmin inşasını, proletaryanın
konsolidasyonunu ve gelişimini, proletarya demokrasisinin gelişimini bu
çalışmalardan öğrenebiliriz.
Ancak
Lenin’in eserlerinin sadece sosyal bilimler, felsefe, politik ekonomi,
sosyoloji ve diğer alanların hazinesini büyük ölçüde zenginleştirmekle
kalmadığının da farkında olmalıyız. Lenin, ayrıca doğa bilimlerinin gelişimine
de birçok katkıda bulunmuştur.
1908’de
yazdığı Materyalizm ve Ampiryokritisizm adlı kitabında, gerici felsefeyi
eleştiren Lenin, doğa bilimlerine felsefi bir yorum getirdi ve geleceğinin tüm
yönlerini özetledi. Bu kitabı, Rusya’daki 1905-1907 Devrimi’nin
başarısızlığından sonra, gericilerin işçi sınıfına şiddetli saldırılar
düzenlediği, aynı zamanda Marksizmin “demode” olduğunu söyleyerek, Marksizme
karşı ideolojik saldırılar yürüttüğü bir dönemde kaleme aldı. Partideki bazı
aydınlar, gericilerin ideolojik propagandasından etkilenlerdi. Lenin, Materyalizm
ve Ampiryokritisizm’i, hem parti içinde hem de dışında Marksizmin “demode”
olduğunu söyleyenlere karşı çıkmak için kaleme aldı.
Lenin,
Marksizmin “çağ dışı” olduğunu ilan eden bu kişilerin teorisinin aslında
İrlandalı filozof George Berkeley’den (1684-1753) kopyalandığını gösterdi.
Berkeley, maddi şeylerin aslında var olmadığını, zihnimizdeki duyumlar dışında
hiçbir şeyin var olmadığını savunuyordu. Ayrıca bu görüşler, Alman filozof Immanuel
Kant’tan (1724-1804) alınmıştı. Zira Kant, “kendinde şeyler”, yani bilinmeyen
ve gizemli şeyler hakkında bilgi sahibi olamayacağımızı savunuyordu. Son
olarak, Avusturyalı âlim ve filozof Ernst Mach tan (1838-1916) istifade
edilmişti. Mach, bedenlerin “duyumların birleşimi”nden başka bir şey olmadığını
savunuyordu.
Lenin,
yalnızca materyalist bir filozofun bilimi hızla ileriye taşıyabileceğini
savundu. Olaylar, Lenin’in bu çıkarımını doğruladı. Doğrulamaya devam
edecektir.
Sovyetler
Birliği’nde bilimin elde ettiği mevzilerin sırrı, her şeyden önce, Sovyet bilim
insanlarının Lenin’in fikirlerinden ilham almasında yatmaktadır. Sputnikler,
çok kademeli roketler, Ay’ın görünmeyen yüzünün fotoğrafları ve Sovyetler
Birliği’nin bilim ve teknoloji alanında elde ettiği diğer ilerlemeler, Lenin’den
ilham almıştır. Lenin, sadece eski toplumu yeni bir topluma dönüştürmekle
kalmayıp, doğayı da insanlık için giderek daha faydalı hale getirmede son
derece önemli bir rol oynamıştır.
Burada
özetle toplumu ve doğayı dönüştüren Lenin’den bahsedilmiştir.
Lenin’in
yakın arkadaşı N. Gorbunev şunları söylüyordu:
“Lenin’in çok yönlü zekâsının
en çarpıcı özelliği, bürosundan ayrılmadan bile sadece Rusya’da değil, tüm dünyada
olup bitenleri yakından takip edebilme yeteneğiydi. Başkalarının göremediği
şeyleri kavrayabiliyor, sınıfsal güçler arasındaki dengede yaşanan en ufak
değişiklikleri bile doğru ve hızlı bir şekilde kavrayabiliyordu.”
Lenin,
tüm bunları “kâhin” değil, her zaman birçok örgüt ve bireyle ilişkilerini
sürdürdüğü, doğru bir dünya görüşüne ve güçlü bir iradeye sahip olduğu için
yapabiliyordu.
Dinleyenler
arasında mutlaka şu soruyu soracak birileri çıkacaktır: “Peki, Lenin Endonezya
hakkında, bizler hakkında ne biliyordu?” Evet, konuşmamın geri kalanında tam
olarak bundan bahsetmek istiyorum.
Lenin,
Endonezya konusunda da epey bilgiliydi. Birçok insan bunun farkında değil.
Endonezya’daki sömürgecilik uygulamaları hakkında bilgi edinmek için, diğer
şeylerin yanı sıra, Multatuli’nin Max Havelaar adlı romanını da okumuştu.
Bu kitap, Endonezya’daki sömürge yaşamının barbarlığını çok keskin ve ayrıntılı
bir şekilde ortaya koymaktadır. 1916’da yazdığı Emperyalizm: Kapitalizmin En
Yüksek Aşaması adlı kitabını hazırlarken Lenin, Multatuli’nin kitabını
tekrar okudu. Ancak Lenin’in Endonezya’yı ilk olarak 1916’da tanıdığı fikrine
kapılmayın. 1918’de Lenin, sadece Endonezya’yı tanımakla kalmadı, aynı zamanda
Hollandalı sosyal demokratları ulusların kendi kaderini tayin etme ilkesine
katılmadıkları için sert bir şekilde kınadı, Endonezya’nın Hollandalılardan
kurtarılmasını talep etti.
Lenin,
1913 yılında Endonezya’yı çok iyi tanıyordu; o zamanlar bugün yaşayan
birçoğumuz henüz doğmamıştık ya da doğmuş olsak bile, bugün “ulusal bağımsızlık
mücadelesi” olarak adlandırdığımız şeyi henüz anlamıyorduk. Lenin ise o zaman
bile bunu çok iyi anlamıştı.
Lenin’in
7 Mayıs 1913 tarihli Pravda gazetesinde
yayımlanan Asya’nın Uyanışı başlıklı kısa
makalesi, bu büyük lider ile Endonezya ve Asya arasındaki yakın ilişkiyi ortaya
koymuştur. Kitabın sadece iki sayfasını kapsayan bu makalede Lenin, Rusya’daki
1905 hareketinden sonra demokratik hareketin tüm Asya’ya yayıldığını söylemiştir.
“Dikkate değer bir
gelişme, devrimci demokratik hareketin Hollanda hâkimiyetindeki, yaklaşık kırk
milyonluk bir nüfusa sahip, Doğu Hint Adaları’na, Cava ve diğer Hollanda
sömürgelerine yayılmasıdır.”
Ardından
da şu tespiti yapar:
“Birincisi
demokratik hareket, millî hareketin İslâm bayrağı altında ortaya çıktığı
Cava’da, yığınlar arasında gelişmektedir. İkincisi kapitalizm, Hollanda’nın
Doğu Hint Adaları için bağımsızlık isteğiyle ortaya çıkan, yerel koşullara uyum
sağlamış Avrupalılardan oluşan yerel bir aydın tabakası yaratmıştır. Üçüncüsü,
Cava ve öteki adaların oldukça geniş olan Çin nüfusu devrimci hareketi kendi
ülkelerinden taşıyıp getirmiştir.”
Lenin’in
yazdıkları kesinlikle doğru. Gerçekten de yirminci yüzyılın başlarında
Endonezya halkı, aralarında VSTP’nin (1908'de kurulan Demiryolu ve Tramvay
Çalışanları Sendikası) ve Serikat Islam'ın (1912'de kurulan İslam Birliği) da
bulunduğu sendikalarda örgütlenmeye başladı; bu örgüte köylere kadar geniş
devrimci kitleler katıldı. VSTP ve Sarekat Islam, daha sonraki
gelişimlerinde, ISDF’ye (1914’te kurulan Hint Sosyal Demokrat Birliği) bağlı
Marksistlerin en önemli faaliyet merkezleri haline geldi. VSTP ve Sarekat İslam’ın
sol kanadı, daha sonra Marksistlerin, 1920’de adını Hint Komünist Birliği olarak
değiştiren, ardından Endonezya Komünist Partisi adını alan ISDV’nin arkasında
sağlam bir şekilde duran örgütlü bir kitleye dönüştü. Dolayısıyla, Lenin 1913’te
Endonezya’da halk kitlelerinin devrimci demokratik harekete aktif olarak
katılmaya başladığını yazdığında kesinlikle haklıydı.
Endonezya’da,
özellikle yüzyılın sonlarına doğru emperyalist kapitalizmin gelişmesi,
Endonezyalılar arasından bir grup aydının sömürge hükümetinin ve yabancı ticari
plantasyon ofislerinde, Avrupa’dan ithal edilen personele ödenmesi gereken
ücretlerden daha düşük ücretlerle çalışmasını zorunlu kıldı. Bu aydınların bir
kısmı diğer ulusların bağımsızlık mücadelesini inceledi. Kendi halklarının
durumunun diğer halklarla eşit olmadığını, sömürgeciler tarafından
aşağılandığını ve ezildiğini fark etmeye başladılar. Bu bilinçli aydınlar
arasında, Dr. Vahidin Sudirohusodo, Dr. Abdul Rivai, Raden Adjeng Kartini, Dr. Cipto
Mangunkusumo, Dr. Sam Ratulangi, Ki Hadyar Devantoro ve Duves Dekker gibi şahsiyetler
yer alıyordu. Bu farkındalık ve diğer uluslarla eşit şartlarda yaşama arzusu
nedeniyle, önce Budi Utomo 1908’de kuruldu. Siyasi hedefleri net olmayan
bu örgütlerin yanında, Ki Hadyar Devantoro, Cipto Mangunkusumo ve Duves Dekker
liderliğinde 1913’te Hint Adaları Partisi gibi bağımsız bir Endonezya
için giderek daha net hedeflere sahip örgütler inşa edildi. Endonezya
aydınlarının çoğu ilerici, Hollandalı ve Endonezyalı Marksist aydınların
örgütlendiği Endonezya’daki ilk Marksist örgüt olan ISDV’ye katıldı.
Dolayısıyla Lenin, 1913 tarihli makalesinde, Endonezya aydınlarının da devrimci
demokratik hareketin mücadelesine katıldığını yazdığında, kesinlikle haklıydı.
1911’de
Dr. Sun Yat Sen önderliğinde gerçekleşen Çin demokratik devriminin, Endonezya’da
yaşayan Çinlilerin bir bölümünü etkilediği ve onların siyasi sorunlara karşı
pasif tutumlarını aktif bir ilgiye dönüştürdüğü, ayrıca Endonezya kurtuluş
hareketinin doğruluğuna ikna ettiği yadsınamaz bir gerçektir. Azımsanmayacak
sayıda Çinlinin, kimisi gizlice kimisi açıktan, milliyetçi ve ilerici
hareketlere yardım etmesi tesadüf değildir. Kurtuluş hareketinin birçok
liderinin, merhum Dr. Cipto Mangunkusumo da dâhil olmak üzere, Çinliler
arasında birçok sadık dostunun olması da tesadüf değildir. Japon
militaristlerinin Endonezya’yı işgal etmeye hazırlandıkları dönemde, Endonezyalı
Çinliler Partisi’nin Japon militarizmine karşı ve demokrasiyi savunmak için Gerindo
Partisi (Endonezya Halk Hareketi) ve diğer demokratik partilerle yakın iş
birliği içinde çalışması da tesadüf değildir. Endonezya halkının bağımsızlık
mücadelesinde Çinlilerin hiçbir zaman olumlu bir rol oynamadığını söyleme
cüretini gösterenler, yalnızca şovenistler ve Endonezya halkının mücadelesinin
tarihini ciddiye almayanlardır. Dolayısıyla, Lenin’in Endonezya’daki devrimci
demokratik harekette Çinlilerin rolü konusunda yazdıkları kesinlikle doğrudur.
Lenin’in
yazdığına göre, Endonezya'daki devrim öncesi dönemin tipik gelişmelerinden
biri, siyasi partilerin ve sendikaların inanılmaz bir hızla kurulmasıydı.
Gerçekten de, Endonezya’da yirminci yüzyılın başlarına asıl damga vuran husus,
partilerin ve kitle örgütlerinin hızla ortaya çıkışıydı. Endonezya halkı,
sömürgeciliğe karşı konuşmaların yapıldığı kitlesel mitinglere aşina hale geldi.
Bu gerçek, sonraki gelişmeler üzerinde büyük bir etki yarattı.
Parti
ve örgüt yaşamını devrimci çizgilerde sürdürmek, Endonezya’da uzun süredir
devam eden geleneklere sahiptir ve bu gerçek, İkinci Dünya Savaşı sırasında
Endonezya’yı işgal eden Japon militaristlerinin partilerin ve halk örgütlerinin
faaliyetlerini bastırma çabalarının boşa düşürülmesine katkıda bulundu. Bu
gerçek, aynı zamanda herhangi bir gerici gücün Endonezya’daki demokratik
hareketi yok etmesini imkânsız hale getirdi.
Lenin,
“Dünya kapitalizmi ve Rusya’daki 1905 hareketi nihayet Asya’yı uyandırdı.
Ezilip horlanmış, karanlığa terk edilmiş yüz milyonlarca insan Ortaçağ
durgunluğundan yeni bir hayata uyanıyor; temel insan hakları ve demokrasi
mücadelesi için ayağa kalkıyor” diyordu. Endonezya, Lenin’in bu çıkarımının
doğruluğunun kanıtlarından birini oluşturmakla kalmadı, aynı zamanda Lenin’in
bu sonuca varmasına yol açan materyali de sağladı.
Lenin
ayrıca, kurtuluş hareketinin büyümesini gelişmiş ülkelerin işçilerinin ilgi ve
ilhamla takip edebileceğini söyledi. Avrupa burjuvazisi ise, işçi hareketinin
gücünden korkarak, gerici güçlerden, militarizmden, din adamlığından ve
gericilikten medet umdu. Lenin’e göre, “Avrupa ülkelerinin işçi sınıfı ile
Asya’nın genç demokrasisi, kendi gücüne tam güveni ve yığınlara sarsılmaz
inancıyla, bu yozlaşmış, can çekişen burjuvazinin yerini almak için ilerliyor”du.
Lenin’in
makalesini şu cümleyle bitirmesi, son derece doğru ve ilham vericiydi: “Asya’nın
uyanışı ve Avrupa’daki ileri proletaryanın iktidar mücadelesi, Dünya tarihinde
bu yüzyılın başında ortaya çıkan yeni aşamanın bir simgesidir.”
On
bir gün sonra, 18 Mayıs 1913’te Lenin’in Pravda gazetesinde Geri Avrupa, İleri Asya başlıklı bir
makalesi daha yayımlandı. Bu makalede Lenin, diğer şeylerin yanı sıra, şunları
söylüyordu:
“İleri Avrupa’nın başında,
geri olan her şeyi destekleyen bir burjuvazi var. [...] “İleri’ Avrupa’da tek
ileri sınıf proletaryadır. Yaşamaya devam eden burjuvazi ise gebermekte
olan kapitalist köleliğe arka çıkmak adına, vahşetin, zorbalığın ve suçun
dibine vurmaya hazırdır.”
Makalenin
sonunda Lenin, Asya’daki yüz milyonlarca emekçinin tüm medeni ülkelerin
proletaryasında güvenilir bir müttefik bulduğuna olan inancını dile getiriyordu:
“Yeryüzünde hiçbir güç onun zaferine mani olamaz, hem Asya halklarını hem de
Avrupa halklarını kurtaracak olan odur.”
Eğer
Lenin, 1913’te Endonezya ve Asya hakkında bazı makaleler yazdıysa, bu tesadüfi
bir şey değil, emperyalizm ve ulusal sorun üzerine yaptığı kapsamlı çalışmanın
sonucudur. Lenin, 1913-1914 yılları arasında, “Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel
Notlar” (1913) ve “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine” (1914) adlı
yazılarında açıkladığı ulusal sorunla ilgili Marksist programı tamama erdirdi.
Lenin,
sömürge ülkelerinin ve eşitsiz muamele gören tüm halkların özgürleşmesinin
savunucusudur. Lenin’e göre, sömürge ülkelerinin özgürleşmesi, ulusların kendi
kaderlerini tayin etme eylemidir. Lenin, kendi kaderini tayin hakkına karşı
çıkan sosyal demokratların karşısında duran bir isimdir. 1916’da yazdığı bir
makalesinde Lenin açıkça şunu dile getirmiştir: “Hint Adaları’nın Hollanda’dan
bağımsızlığını kazanması fikrine katılıyoruz, Hollandalı sosyal demokratlar da
aynı şekilde bu fikirde olmalıdırlar.”
Lenin,
“kendini tayin hakkı” olarak adlandırılan şey hakkında net bir anlayışa ve
tutarlı bir görüşe sahipti. Bu konuda diğer şeylerin yanı sıra, şunları söyledi:
“Eğer ulusların kendini
tayin etme hakkının anlamını hukuki tanımlarla oynayarak veya soyut tanımlar “icat
ederek' değil, ulusal hareketlerin tarihsel ve ekonomik koşullarını inceleyerek
kavramak istiyorsak, ulusların kendini tayin etme hakkının, yabancı ulusal
oluşumlardan siyasi olarak ayrılmaları, bağımsız ulusal devletler kurmaları
anlamına geldiği sonucuna varmak zorundayız.”
[Lenin: “Ulusların Kendini Tayin Etme Hakkı”)
Lenin
ayrıca şu düşüncedeydi:
“Tüm uluslar için tam hak
eşitliği, ulusların kendini tayin etme hakkı; tüm ulusların birliği, bu
Marksizmin öğrettiği ulusal deneyimdir, tüm dünyanın deneyimidir.”
[Lenin: “Ulusların Kendini Tayin Etme Hakkı”]
Yukarıdaki
kısa analiz, Lenin’in Endonezya da dâhil tüm Asya’da devrimci hareketin
gelişimine dair anlayışının ne kadar derin olduğunu ortaya koymaktadır. Lenin’in
yirminci yüzyılın başındaki tüm kehanetleri artık gerçeğe dönüşmüştür. Avrupa
ve Asya’ya yayılmış insanlığın üçte birinden fazlası, muhafazakâr, vahşi,
acımasız ve mücrim Avrupa burjuvazisinden kurtulmuştur. 1913’te var olmayan
Sovyetler Birliği, şimdi genç ve güçlü sosyalizm kampının ön saflarında yer
almaktadır.
Lenin’in
de talep ettiği, Endonezya’nın Hollanda'dan kurtuluşu, 1945’te gerçeğe dönüştü.
Asya,
sadece uyanmakla kalmadı, başkalarını da uyandırdı. Asya halkının yaklaşık
yarısı sosyalist ülkelerde, yani Çin Halk Cumhuriyeti, Vietnam Demokratik
Cumhuriyeti, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Moğolistan Halk Cumhuriyeti’nde
yaşıyor. Bunlara Sovyetler Birliği’nin Asya cumhuriyetlerinde yaşayan halklar
da eklenmelidir. Asya’daki devrimler, Afrika ve Latin Amerika’daki ulusal
bağımsızlık mücadeleleri üzerinde derin bir etkiye sahip. Bugün Asya halkları
ve diğer Doğu halkları, sadece Avrupa ülkelerinin proletaryasında güvenilir bir
müttefike sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda Avrupa ülkelerinin proletaryası
da Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki işçi sınıfında en az onun kadar güvenilir
bir müttefike sahip ve bu iki güç de en güvenilir müttefikini Sovyetler Birliği’nin
öncüsü olduğu sosyalist kampta buluyor. Bu üç ilerici gücün ittifakını kimse
yenemez. İşte bu yüzden, demode olan her şeyi savunan, hâlâ vahşete, gaddarlığa
ve suça bağlı kalan burjuvazinin kalesi kumdan. Şu anda dünyanın dört bir
yanından gelen tüm ilerici güçlerin genel saldırısı karşısında kesinlikle
çökecektir.
Yirminci
yüzyılın başından itibaren Lenin, Endonezya halkının devrimci mücadelesine
büyük önem vermiş, bu mücadeleyi derinlemesine kavramıştır. Şimdi ise Endonezya
devrimcilerinin, özellikle de komünistlerin, Lenin’in öğretilerine yeterince
ilgi duyup duymadıkları ve bunları yeterince anlayıp anlamadıkları sorusu
ortaya çıkmaktadır.
1945
Ağustos Devrimi’nden önce Endonezya komünistleri, Lenin’in eserlerine neredeyse
hiç aşina değildi. Belki de Endonezya’nın Hollanda sömürgesi altında olduğu
dönemde, Lenin’in Hollandaca veya Almanca yayınlanmış kimi yazılarına ancak belirli
kişiler vakıftı. Ancak bu yazılar tercüme edilmedi ve saklandı, bu nedenle
devrimci hareket için neredeyse hiçbir faydaları yoktu.
Cakarta
müzesinin kütüphanesinde, Lenin’in Devlet ve Devrim (Almanca baskısı)
adlı kitabının 1919’da, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (Fransızca
baskısı) adlı kitabının 1925’te ve “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı (Almanca
baskısı) adlı kitabının ise 1926’da kütüphaneye kazandırıldığı kayıtlarda yer
almaktadır. Bu kitapların ödünç alınması, Hollanda gizli polisi tarafından
elbette özel bir dikkatle takip edilmiştir.
1926-1927
isyanının başarısızlığından sonra, yani Hindistan Komünist Partisi’nin yasadışı
bir parti olarak kabul edilmesinden ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında
Japon işgali esnasında, Lenin’in kitaplarının yurtdışından Endonezya’ya girişi
daha da zorlaştı, hatta tamamen imkânsız hale geldi.
Ağustos
1945’te Endonezya Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, Avustralya’dan dönen
bazı eski Hollandalı siyasi tutsaklar, Lenin’in İngilizce yazılarını Endonezya’ya
getirdiler. Hollanda’da eğitim görmüş yoldaşlar da Lenin’in Hollandaca
yazılarını ülkeye getirdiler. 1945-1948 Devrimi sırasında Lenin’in Devlet,
Devlet ve Devrim, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, Ne
Yapmalı? gibi çalışmaları yalnızca İngilizce veya Hollandaca bilen parti
liderlerince okunabiliyordu. Dolayısıyla genel olarak, yoldaşlar arasında
yalnızca aydınlar bu eserleri okuyabiliyordu, oysa genel olarak işçi sınıfından
gelen yoldaşlar bu iki dili anlamıyorlardı veya çok az anlıyorlardı.
O
dönemdeki parti liderliği, Lenin’in yazılarının tercümesi sorununa dikkat
etmedi. Yabancı dilde Lenin kitaplarına sahip olan yoldaşlar, onları
derinlemesine incelemediler. Birçoğu, bunu yapmaya üşendi veya bir kere “okuyup
anladıklarını” söylediler. Öte yandan, işçi sınıfından gelen ve gayretle
çalışan, “Lenin”e gerçekten ihtiyaç duyan kadrolar, kitabın diline hâkim
olmadıkları için içeriğini kavrayamadılar. Kısacası, kitapları mevcut olmasına
rağmen, bu bir “Lenin’siz devrim”di. Bu nedenle, 1945-1948 devriminin
başarısızlıkla sonuçlanması ve 1948’in sonunda Muhammed Hatta Hükümeti’nin
karşı devrimiyle sona ermesi hiç de şaşırtıcı değil.
Muhammed
Hatta, Endonezya Komünist Partisi’ni (EKP) ezmeyi başaramadı. EKP, Hollanda’nın
sömürgeci ordusuna karşı verdiği mücadele neticesinde itibarı büyük ölçüde artarken,
Hatta, Hollandalılarla yaptığı hain Yuvarlak Masa Konferansı anlaşması
nedeniyle halkın gözünden düştü. EKP, beyaz terör nedeniyle birçok liderini
kaybetse de, kısa bir süre içinde, yani 1950 ve 1951 başlarında, kendisini ve merkez
komitesini yeniden örgütlemeyi bildi.
Yeni
kurulan Endonezya Komünist Parti’nin gelişmesinden korkan gerici Sukiman
Hükümeti, Ağustos 1951’de EKP ve devrimci kitle örgütlerine karşı saldırılar
düzenledi. Binlerce komünist ve demokrat, “yasal hükümeti zorla devirmek için
komplo kurmak” suçlamasıyla hapse atıldı. Ancak liderliğin çekirdeği
yakalanmadı ve bu son derece zor durumda, tutuklanmaktan kurtulan EKP
liderleri, Lenin’i inceleme kararlılıklarını şu sloganla güçlendirdiler: “Sadece
Lenin'in öğretileriyle anti-komünist saldırılar püskürtülebilir, sadece Lenin’in
öğretileriyle parti, gelişmeleri daha iyi yönlendirebilir.”
Lenin’in
yazıları, yabancı bir dilde olmasına rağmen, dikkatlice incelendi. Çalışma
ağırlıklı olarak, Marksist strateji ve taktikleri sade bir dille açıklayan
Lenin’in yazılarına, yani “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı ile
Lenin’in Komünist Parti ve işçi-köylü ittifakı hakkındaki yazılarına
yoğunlaştı. Sonradan anlaşıldı ki, saklandığı dönemde “Lenin’i incelemek",
yalnızca gerici Sukiman Hükümeti’nin istifa etmesine büyük katkıda bulunmakla
kalmamış, aynı zamanda Süleyman Hükümeti’nin halefi olan Vilopo Hükümeti’ne yönelik
tutumu belirleme konusunda da etkili olmuş.
EKP,
Vilopo Hükümeti’ni destekledi. Bu hükümet döneminden bu yana Endonezya’daki
gelişmelerin büyük ölçüde sola kaydığı söylenebilir. Komünistlerin katılımı
olmadan milliyetçi bir hükümeti destekleme fikri, EKP liderliğinin aklına daha
önce hiç gelmemişti. Sukiman Hükümet’ince hapsedilen yoldaşlar, Vilopo Hükümeti
tarafından kademeli olarak serbest bırakıldı ve hiçbiri delil yetersizliği
sebebiyle yargılanamadı. Partinin yeniden inşası ve köylüler arasındaki parti
çalışmaları önemli ilerleme kaydetti. “Lenin”le birlikte işlerin daha iyi
gittiğini herkes derinden hissediyordu.
1951’den
itibaren, Lenin’in eserlerinin Endonezceye ciddi bir şekilde çevrilmesine
başlandı. İlk olarak “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, ardından Devlet,
Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, Ne Yapmalı?,
Nereden Başlamalı?, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Köy
Yoksullarına, Sosyalizm ve Savaş, Nisan Tezleri, Marksizm ve
Revizyonizm gibi eserler çevrildi.
Lenin,
yaşamı boyunca, yani yirminci yüzyılın başından itibaren, Endonezya’daki
devrimci harekete derin bir ilgi göstermiş, onu kavramak için çaba sarfetmiştir.
Lenin, Endonezya ile bağ kurmuştur. Lenin, artık aramızda değil, doğal olarak,
mevcut ilişkileri daha da güçlendiremez. Bunu ancak onun teorisini ve
uluslararası işçi sınıfının lideri, bir bilim insanı, bir devlet adamı ve bir
insan olarak yüce vasıflarını inceleyecek Endonezyalı komünistler yapabilirler.
Bunu
yapmak için, Lenin’in birçok yazısının Endonezceye çevrilmesi gerekmektedir.
Lenin’in bazı yazılarının incelenmesi için kampanyalar düzenlenmelidir.
Endonezyalı komünistler, bu yönde çalışmalar yapmışlardır, ancak yapılacak çok
daha fazla şey vardır. “Lenin’le” tüm zorlukların üstesinden gelinebilir, mevcut
halimiz daha da iyi kılınabilir, "Lenin yoksa” kolay işler bile zorlaşacak,
mevcut iyi halimiz kötüleşecektir.
Dipa Nusantara Aidit
21
Nisan 1960
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder