Ukrayna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ukrayna etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2026

,

Epstein, Ukrayna, Kadınlar, Bebekler


Epstein Dosyalarında Çocuk İstismarı ve Cinayet Vakaları

ABD Başsavcı Yardımcısı Todd Blanche’ın Jeffrey Epstein dosyalarının son bölümüyle ilgili yaptığı son itiraf epey çarpıcı. Milyonlarca sayfanın neden gizli tutulduğunu açıklarken Blanche, yayınlanmayan materyalin çocuklara yönelik cinsel istismar vakalarına ait görüntüleri, daha da önemlisi, “ölüm, fiziksel istismar ve yaralama” sahnelerine (yaklaşık 5 dakika 10 saniye boyunca) yer veren belge ve görüntüleri içerdiğini dile getirdi.

Buradaki asıl nokta, Blanche’ın standart protokolü tekrar etmekten daha fazlasını yapmış olmasıdır: Bu kategorileri belirterek, Epstein dosyalarında bu tür materyallerin var olduğunu dolaylı olarak teyit etmiştir. Epstein arşivinin çocuklara yönelik cinsel istismar, fiziksel zarar verme hatta ölüm görüntüleri içerdiğini, bunların görsel içerikleri nedeniyle gizlendiğini kabul etmiştir. Dolayısıyla, gizli tutulan şeylerin bir kısmının devlet sırlarını korumak değil, olağanüstü ölçüde ağır suçlara ait görüntüleri içerdiği için gizlendiği iddia edilmektedir. Sağduyulu bir dünyada, bu, bile büyük bir öfkeye yol açmalıydı.

Bu bağlam, Epstein dosyalarının tamamına yayılmış işkence ve cinayet vakalarına ışık tutmaktadır. Bunların bazıları, Epstein ve ortakları arasında geçen, bazen kara mizah, metafor veya abartılı ifade olarak geçiştirilebilecek e-postalar ve yazışmalarda yer almaktadır. Ancak Virginia Giuffre gibi mağdurlar, Epstein’in New York’taki malikanesinde sadomazoşistlere has cinsel istismar vakalarının ve işkencenin yaşandığını anlatmışlardır.

Epstein dosyalarındaki her şeyin doğru olmadığı varsayımı makul bir varsayımdır makuldür. Bazı kayıtlar, FBI’ya gönderilen ve güvenilir olup olmadığı tartışmalı olan anonim ihbarlardan oluşmaktadır. Bazıları ise yamyamlık veya üst düzey siyasi figürlerin karıştığı bebek kaçakçılığı gibi inanılması güç, iğrenç iddialar içermektedir; ayrıca bir şeyhin kendi “bakire kızını” ABD Başkanı Donald Trump’a “hediye” olarak sunduğu iddiası da cinsel istismar bağlamında çeşitli defalar dile getirilmiştir.

Sansasyon yaratma amacını bir kenara bırakırsak, her türlü korkunç iddianın tanımı gereği yanlış olduğunu varsaymak da aynı ölçüde safça bir yaklaşım. Uyuşturucu kartellerinin ritüeller dâhilinde şiddet uygulamakla, insan öldürmekle, hatta yamyamlıkla suçlandıklarına dair ikna edici iddiaların bulunduğunu akıldan çıkartmamak gerekmektedir. Günümüzde kartel üyeleri ve bağlantılı kişiler, sadece sokak çetesi üyeleri değil, aynı zamanda iş adamları ve yüksek rütbeli politikacılardır.

Daha önce bir yazımda belirttiğim gibi, ABD istihbaratının organize suç örgütleriyle, bilhassa insanlar abartılı zulümler edebilen kartellerle kurduğu işbirliği, bir komplo teorisi değil, tarihsel bir gerçektir. Dolayısıyla, Epstein dosyalarındaki en korkunç materyallerin sadece yüzde 10’u doğru bile olsa, bu bile medeniyet boyutlarında bir skandal oluşturmak için fazlasıyla yeterlidir ki yukarıda belirtilen nedenlerle yayınlanmayan materyalleri saymıyorum bile.

Aslında “yeraltı dünyasından” bahsetmiyoruz: “üst dünya” daha doğru bir tanımlama olurdu. Epstein ağında milyarderler, medya ünlüleri, eski başkanlar ve kraliyet ailesi üyeleri yer alıyor. İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Prens Andrew’ün ifade vermesi çağrısında bulundu (Prens Andrew, bir fotoğrafta yerde baygın halde yatan bir kadının üzerinde, tamamen giyinik halde dört ayak üstünde görünüyordu.)

Bu durumun, Kaligula ve Neron’un Roma döneminden bu yana yaşanan en büyük elit skandalı olduğu, Gilles de Rais veya Kontes Elizabeth Bathory gibi isimleri de anımsattığı söylenebilir. Batı’da derin bir çürüme söz konusu.

Bu bağlamda, Epstein’i “KGB’nin bal tuzağı” operasyonunun bir parçası olarak yeniden takdim etme girişimleri, kaba bir dikkat dağıtma taktiği gibi görünüyor. Daily Mail’in yakın tarihli bir yazısında dile getirilen saçma iddiaya göre, Epstein’in seks ticareti operasyonu, esasen bir Rus istihbarat planıydı, Vladimir Putin ile görüşme ayarlama girişimlerine (ki bu görüşme hiçbir zaman gerçekleşmedi) denk düşüyordu. Putin’in çevresinde Rus veya Doğu Avrupalı kadınların bulunmasına işaret eden yazı, özünde zırvalıyordu.

Epstein, sürekli fikirler ortaya atıyor, toplantılar ayarlıyor, kendisini dünya çapındaki elit ağlara dâhil ediyordu. Bu adam, sadece bir pezevenk ve insan kaçakçısı değildi (her ne kadar bu şantaj ve nüfuz ağının bir parçası olsa da); aynı zamanda bir aracı, siyaset simsarı ve ilişki düzeltici, danışman, lobici ve finans, siyaset ve istihbarat alanlarında çıkarları “dile döken kişi” olarak da iş görüyordu. E-postalarda, büyük Avrupalı bankacılarla iş fırsatları hakkında rahatça tavsiyelerde bulunduğunu ve tartıştığını, aynı zamanda risk analizi ve algoritma ile ilgili çalışmalara ilişkin anlaşmalara imza attığını görebiliyoruz.

Mart 2014’te önde gelen bir İsviçre bankasının yöneticisi Ariane de Rothschild ile yaptığı bir e-posta yazışmasında Epstein, Ukrayna’yı görüşme konusundaki sözlerine, ABD destekli Maidan darbesinin “birçok fırsat” sunacağını söyleyerek cevap veriyordu. Karşımızda duran, bir “Rus ajanı” değil, jeopolitik gerilim noktalarında fırsat kollayan Batılı bir ajandı. Bu arada, dosyalarda Libya’nın dondurulmuş devlet varlıklarına el koyma girişimleriyle ilgili görüşmelere de yer veriliyor.

Hatta Daily Mail makalesinde öne sürülen Ghislaine Maxwell’in babasının “Rus” bağlantısı bile aslında büyük ölçüde Sovyetler Birliği’nden gelen Yahudi göçmen ağlarıyla ilgiliydi, bu bağlamda, söz konusu ağlar, esas olarak İsrail ve Batı istihbaratı ile kesişiyordu. (Robert Maxwell tanınmış bir İsrail casusuydu).

Epstein operasyonu, Batı’daki müesses nizamın kılcal damarlarında işleyen bir operasyondu. Suçu dışarıya atma çabaları, dil ve söylem üzerinden, oluşan hasarı kontrol altına alma girişimiymiş gibi görünüyor.

Daha önce de belirttiğim gibi, Epstein skandalı, ABD istihbaratının şantaj, cinsel taciz ve çocuk istismarı skandallarına karıştığı olaylarla örülü uzun geçmişinin parçası. Şimdiye dek ifşa olanlar, buzdağının sadece görünen kısmı.

Bu skandal, aslında Davos’ta açıktan kabul gören, Batı merkezli küresel düzenin yaklaşan sonu ile ilgili genel tartışmalarla oldukça güncel bir şekilde örtüşüyor. Jeopolitikte ahlaki meşruiyet, hâlâ önemli. Basitçe ifade etmek gerekirse, Batılı elitler, istismar, şantaj ve cezasızlık bataklığının tepesinde otururken, bir yandan da dünyaya “değerler” hakkında ders veriyorlarsa, otoriteleri çöker. Epstein dosyaları, bu nedenle, sadece ceza hukukuyla değil, sistemdeki çürümeyle ilgili bir mesele.

Elbette hâlâ ihtiyatlı olmak gerekiyor. İnceleme titizlikle yürütülmeli, sansasyon yaratmaktan kaçınılmalıdır. Ancak ABD Başsavcı Yardımcısı’nın fiilen itiraf ettiği şeyi küçümsemek, artık mümkün değil: Epstein dosyaları, çocuklara yönelik cinsel istismar, vahşet içeren şiddet ve cinayet sahneleri içeriyor. Batı’daki müesses nizam, “kurallara dayalı bir düzen”den bahsetmek istiyorsa, önce Epstein’in dünyasını yöneten kurallardan bahsetmelidir. Bu dünya, aynı zamanda Batı siyaseti ve finansının en seçkin isimlerinin dünyasıdır.

Uriel Araujo
3 Şubat 2026
Kaynak

* * *

Bebek Klonlama, Ukrayna Laboratuvarları Ve Epstein

Son dönemde yayınlanan Epstein dosyalarının ifşaatlarından biri gözden kaçırıldı. Birçok iğrenç seks ticareti mesajının arasında, Ukrayna’daki biyolojik laboratuvarlara birkaç yerde atıfta bulunuluyor. Bunlar, Jeffrey Epstein’in uzun zamandır belgelenmiş olan, öjeni, genetik ve insan mühendisliğine yönelik takıntılarıyla alakalı, etik dışı deneysel araştırmalara denk düşüyor. Batı basınının neredeyse tamamı bu konuda sessiz kaldı. Bu, en hafif tabirle akıl almaz bir ihmal!

İlgili materyal, ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan e-posta yazışmalarında yer alıyor. 30 Ağustos 2018 tarihli bir mesajda (dosya EFTA02625486), Epstein’in muhabiri Bryan Bishop, “Ukrayna’daki laboratuvarımda fareler üzerinde yeni testler yapmaya devam ediyorum (ameliyatlar/mikroenjeksiyon)” diyor.

5 Ağustos 2018 tarihli bir başka mesajda (dosya (EFTA01003966), aynı kişi, iddialı bir projeyi özetliyor: “Bu, kendi kendini finanse eden ‘gayriresmi biyolojisi’ aşamasından, 5 yıl içinde ilk canlı insan tasarım bebeğinin ve muhtemelen bir insan klonunun doğumuna ulaşmamızı sağlayacak. İlk doğumu gerçekleştirdiğimizde her şey değişecek ve dünya, bir daha asla aynı olmayacak, insan türünün geleceği de değişecek.”

Aynı yazışmada, “genetik mühendisliği ürünü bebek ve insan klonlama şirketi” için kullanılan fonların listesinden de bahsediyor.

Bu mesajların yazarı Bryan Bishop, Bitcoin geliştiricisi, kendini transhümanist olarak tanımlayan, kripto para birimi ve radikal yaşam uzatma çevrelerinde tanınan bir biyo-hacker. Klonlama araştırmalarını finanse etmeye yönelik ilgisi uzun zamandır bilinen bir husustu, ancak Epstein bağlantısı, ancak şimdi gün yüzüne çıkıyor. Aslında, (MIT Technology Review’da biyotıptan sorumlu kıdemli yayın yönetmeni) Antonio Regalado’nun 2019 tarihli unutulmuş bir yazısı, Bishop’ın “genetik mühendisliği ürünü bebek” projesiyle bağlantılı olarak, fareler üzerinde deneyler yapmak için “Ukrayna’daki bir laboratuvar”ı nasıl finanse ettiğini ayrıntılarıyla anlatıyor.

Burada Bishop, önemsiz birine e-posta gönderen marjinal ve tuhaf bir isim değil. Hakkında giderek daha fazla bilgiye sahip olduğumuz bu adam, Epstein’den para koparmaya çalışıyordu. Epstein’in gücü, etkisi ve mali erişimi muazzamdı. Yazışmalarda, Ukrayna’nın laboratuvar çalışmaları için kullanılan bir yer olduğundan bahsediliyor. Bu, boş bir spekülasyondan ziyade, lojistiğe dair planlama konusunda önemli veriler sunan bir gerçeklik. Bu mesajları Epstein Kütüphanesi’nde herkes arayıp bulabilir.

Bryan Bishop’ı, Ukrayna’yı ve laboratuvara yönelik atfı açıktan belirten Sputnik sitesi, bu yazışmaları haberleştirdi. Buna karşılık, Telegraph, aynı e-posta zincirine ilişkin haber yaptı ama tuhaf bir biçimde, Ukrayna’ya yönelik her türden atfı dikkatle ayıklayıp attı, hikâyeyi Epstein’in öjeni ve “genetik mühendisliği ürünü bebekler”e yönelik genel ilgisiyle alakalı bir hikâye olarak kurguladı.

Hatırlanacağı üzere, Epstein’in genetiğe ve seçici çiftleştirmeye olan alakası, yıllar önce belgelenmişti. 2019’da, bu e-postalar kamuoyuna açıklanmadan evvel, Guardian gazetesi, Epstein’in kendi DNA’sıyla “insan ırkını tohumlamayı” umduğu, New Mexico’daki ünlü Zorro çiftliğinde kadınları hamile bırakmayı planladığı haberini paylaşmıştı. Bu çiftlikte reşit olmayanlara yönelik cinsel istismar vakaları ve insan ticareti eleştirilerin konusu olmuştu.

New York Times da bu meseleyi haber yapmış, Epstein’in genetik mühendisliğine olan takıntısından bahsetmiş, 2008’deki mahkûmiyetinden sonra bile önde gelen bilim insanlarının onun toplantılarına katıldığını dile getirmişti. Bu habere şaşırmamak gerek, zira bu isimlerin önemli bir kısmını Epstein finanse ediyordu.

Yeni yayınlanan e-postalar, hikâyeyi tuhaf bir hayal mahsulü olmaktan çıkartıp, uygulamaya konulmuş rahatsız edici bir fikriyatla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini ortaya dökmesidir. Her ne olursa olsun, Ukrayna’nın adının bu tür çalışmalar için kullanılan yerler arasında anılması, kaçınılmaz olarak, çok daha eski bir tartışmayı akla getirmektedir.

Yıllardır Ukrayna’daki biyoloji laboratuvarlarıyla ilgili iddiaları işitiyoruz. Batı medyasında bu türden iddialar sıklıkla “Rus propagandası” olarak yaftalanıp çöpe atılıyorlar. Oysa artık elde epey sağlam kanıtlar var.

Dönemin Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland, 8 Mart 2022’de ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi huzurunda yaptığı konuşmada, ABD’nin Ukrayna’daki biyolojik araştırma laboratuvarlarıyla çalıştığını doğruladı. 2012 yılına ait belgeler, ABD Savunma Tehditlerini Azaltma Kurumu’nun Ukrayna’da biyolojik araştırmaları finanse ettiğini ortaya koyarken, Mart 2022’den itibaren sızdırılan materyaller, Obama yönetimi döneminde yapılan bir anlaşmanın “özellikle tehlikeli patojenler”i işleyen laboratuvarların inşasına yol açtığını ortaya koydu.

Ukrayna’nın uzun zamandır CIA faaliyetlerinin merkezi olduğunu da unutmamak gerekiyor. New York Times bile ABD’nin on yılı aşkın süredir orada yürüttüğü gizli operasyonların kapsamının genişlemesini haberleştirirken bu gerçeği kabul etmişti. Epstein’in kendisi de silah ticareti ve CIA bağlantılarına, hatta İran-Kontra bağlantılarına yabancı değildi.

Son zamanlarda Ukrayna’da biyolojik ve kimyasal silah kullanımı iddialarının ciddi bir şekilde incelenmeyi hak ettiğini hep söyleyip durdum. Yasaklanmış silahlarla ilgili suçlamalar yeni değil ve yıllar boyunca şüpheli biyolojik araştırma tesisleriyle alakalı iddialar defalarca gündeme geldi. Batı medyası, bunları büyük ölçüde görmezden geldi, ancak zaman zaman ana akım medyada da yer aldı. Örneğin, (eski ABD Başkanı Joe Biden’ın oğlu) Hunter Biden’ın Metabiota veri şirketinin Ukrayna’ya girmesinde oynadığı rolü ve patojen araştırmalarıyla olan bağlantılarını gösteren belgeler hakkında kimi haberler yapıldı.

Aslında, Uluslararası Af Örgütü ile İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün bildirdiği ihlaller de dâhil olmak üzere, Ukrayna’nın insan hakları ihlallerine dair iyi belgelenmiş sicili, tüm bunları daha daha inandırıcı kılıyor.

Açıkça belirtmek gerekirse, Epstein-Bishop arasındaki e-posta trafiği, tek başına Ukrayna’da bir klonlama programının var olduğunu kanıtlamaz. Bu, daha fazla kanıt gerektiren bir iddia. Ancak, Ukrayna’nın etik açıdan şüpheli araştırmalar için izin veren bir ortam olarak kullanıldığı, denetimlere karşı korunduğu, potansiyel olarak Batılı istihbarat ağlarıyla iç içe geçtiği fikrini sınırlı ancak rahatsız edici bir şekilde doğrulamaktadır. Bu tür materyallerin, insan kaçakçılığı ve diğer türde vahşetlerle zaten bağlantılı olan Epstein dünyasından ortaya çıkması bile yeterince rahatsız edici.

Özetlemek gerekirse, Epstein dosyaları, kendimizce seçtiğimiz bir konuya ve kişiye yönelik öfkeden, ayrıca belirli bir olaya odaklanmış polis soruşturmasından daha fazlasına ihtiyaç duyuyor. Gizli biyolojik araştırmalar ve bu araştırmaları mümkün kılan kurum ve kişiler, istihbarat teşkilatlarıyla bağlantıları olan karanlık Amerikalı aktörlerle birlikte, ciddiyetle ve kesintisiz olarak, uluslararası incelemeye tabi tutulmalı.

Uriel Araujo
6 Şubat 2026
Kaynak

* * *

Epstein’in Ukrayna Bağlantısı: Modellik Ajansları, İnsan Ticareti, Elitlerle İlişkileri

Epstein dosyaları, Batı ve Avrupa’daki elitleri hâlâ sarsıyor. Batı basını, Rus kadın kurbanlar hakkında çok şey yazarken, Ukrayna’ya da bir bakmalı: Dosyalar, birçok ülkeden kadına ait belgeler içeriyor, ancak Ukrayna’dan epey bahsediliyor. Bu haberler arasındaki dengesizlik, başlı başına manidar.

Önceki bir yazımda, Epstein dosyalarının, Jeffrey Epstein’in uzun zamandır belgelenmiş öjeni, genetik ve insan mühendisliği takıntılarıyla bağlantılı, etik açıdan ifrada varmış deneysel araştırmalara nasıl işaret ettiğini incelemiştim. New Mexico’daki “bebek çiftliği” hakkındaki iddiaları hatırlayabilirsiniz. Yayınlanan (yeterince duyurulmayan) e-postaların bazıları, Ukrayna’daki bir laboratuvarda “fare deneyleri”ne ve hatta beş yıl içinde “genetik mühendisliği ürünü bebek” veya insan klonu planlarına atıfta bulunuyor (dosyalar EFTA01003966 ve EFTA02625486). Bu durum, yeterince rahatsız edici sonuçlar doğuruyor.

Ukrayna’nın Epstein’in dünyasıyla bağlantıları, potansiyel olarak gizli laboratuvarlar ve insan klonlamasıyla ilgili fütüristik planlarla sınırlı kalmıyor. İnsan ticareti boyutu da aynı derecede güçlü. Epstein dosyaları, Epstein’in mal varlığından ele geçirilen İtalya, Fas, Güney Afrika, Ukrayna, Rusya, Litvanya ve Çekya’dan kadınlara ait pasaport, vize ve kişisel belgelerin kopyalarını içeriyor. Ukrayna, tekrar tekrar öne çıkıyor. Yazışmalar, Epstein’in bizzat “en iyisi” olarak nitelendirdiği en az iki Kiev merkezli model ajansını, Linea 12 Models ve L-Models’ı öne çıkartıyor.

Epstein dosyalarında defalarca adı geçen Linea 12 Models ajansı, Epstein ile uzun süredir ilişkili olan Fransız model ajanı ve cinsel istismardan hüküm giymiş Jean-Luc Brunel ile bağlantılı yazışmalarda da (dosya EFTA00753670) geçiyor. Brunel, 2022’de Paris’teki hücresinde ölü bulundu, tıpkı 2019’da ölen Epstein gibi.

Bu bağlamda, dosyalarda gelinlik ajansları, hatta Hyatt Regency Kiev’in adı da geçiyor. Yazışmalarda Epstein’e, “Kiev’de mankenlik ve gelinlik ajansları için yaklaşık 400 kızı olan” biri olarak tarif edilen Yulya Kiselova’nın iletişim bilgileri iletiliyor.

2012 yılında milyarderin uzun süredir asistanlığını yapan Lesley Groff, iddiaya göre, modellik sektörüyle bağlantılı kişiler için Hyatt’ın sahibi Thomas Pritzker aracılığıyla oda rezervasyonları ayarladı. Bir diğer ilginç konuşma ise Ukrayna’nın Lviv şehrindeki 24 Borys Romanetsky Caddesi’nde bulunan eski bir evin satın alınmasıyla ilgili. Bu evin “pilates stüdyosu“ olarak kullanılacağı söyleniyor.

Ukrayna, sürekli olarak yolsuzluğun kol gezdiği Avrupa ülkeleri içerisinde yer alıyor ve işlenen suçlara bu özelliği önemli bir zemin teşkil ediyor. Ayrıca, insan ticareti için önemli bir kaynak ve geçiş merkezi: Uluslararası Göç Örgütü (IOM) tarafından hazırlanan bir rapor, 1991’den beri 120.000’den fazla Ukraynalının insan ticaretine maruz kaldığını tahmin ediyor, bu da Ukrayna’yı Avrupa’daki en büyük insan ticareti kaynaklarından biri haline getiriyor. Daha önceki rakamlar ise yüz binlerce kadının cinsel sömürü amacıyla yurt dışına kaçırıldığını ortaya koyuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait raporlar, aralarında yetimhane personelinin olaya karışması veya ihmalkarlıkla suçlanması (2015-2016), polis ve yargı yetkililerinin rüşvet karşılığında genelevleri örtbas etmesi (2020-2021) gibi resmi suç ortaklığı iddialarını tekrar tekrar dile getiriyor. Nispeten daha yeni olan değerlendirmelerde, soruşturmaların yürütüldüğünden, ancak az sayıda kişinin mahkûmiyetle yüzleştiğinden, bunun da sürekli bir cezasızlık durumunu ortaya koyduğundan bahsediliyor.

Buna bir de Ukrayna’nın CIA için oynadığı merkezi rolü ekleyelim. Bu, New York Times gazetesinin bile belgelediği bir gerçek. ABD’deki istihbarat teşkilâtlarının gizli yürüttükleri faaliyetlerde, insan kaçakçılığı da dâhil olmak üzere, çeşitli alanlarda organize suçla iç içe geçtiklerini hatırlamakta fayda var.

Jeffrey Epstein’in kendisinin de CIA bağlantılı olduğunu artık biliyoruz. Böyle bir ekosistemde, yasadışı mankenlik hatları, insan kaçakçılığı ağları, hatta yasadışı insan klonlaması gibi alanlarda Epstein’in Ukrayna’ya ilgi duyması, hiç de şaşırtıcı değil.

Bu tabloda siyasi bağlantıların da göz ardı edilmemesi gerekiyor. Dosyalar, Davos’taki “ağ kurma” faaliyetlerinin yürütüldüğünü, Ukrayna’nın elit isimleriyle “özel görüşmeler”in gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor. 10 Haziran 2019 tarihli bir e-postada, adı gizlenmiş bir gönderici, “Bu Perşembe Zelenski ile birlikte olacağım” deniliyor. Aynı dönemde Epstein’in, eski ABD Hazine Bakanı Larry Summers ile Ukrayna hakkında görüştüğünü, “Zelenski yardım arıyor” dediğini (dosya FTA00517525) biliyoruz. Diğer daha kapsamlı yazışmalarda eski Ukrayna Cumhurbaşkanı Petr Poroşenko’nun da adı geçiyor. Bunlar, öylesine anılmıyorlar. Epstein’i Ukrayna’nın Maidan sonrası gidişatında belirleyici bir anda elit siyasi çevrelere dâhil ediyorlar.

Bunlar, kimseyi şaşırtmamalı. Mart 2014’te, Maidan ayaklanmasının yol açtığı kargaşa esnasında Epstein, İsviçreli bankacılık yöneticisi Ariane de Rothschild’e, Ukrayna’daki ABD destekli darbenin “birçok fırsat” sunduğunu yazıyordu. bu noktayı başka bir yerde ele almıştım. Peki, tam olarak kimler için fırsatlar sunuyordu? Daha sonraki yazışmalar bu konuya ışık tutuyor.

Mayıs 2019’da Epstein, muhtemelen Ukraynalı bir kadın olan ve kimliği gizli tutulan bir muhatabına, Zelenski, parlamento ve yolsuzluk da dâhil olmak üzere, Ukrayna siyasetini izlemeye başlamasını tavsiye ediyor, bunun gelecekteki “başarısına” katkı sunacağı imasında bulunuyordu. Kadın da “Ukrayna’daki siyaseti izlemek çok ilginç olacak: tüm siyaset komediden farksız” diyor, Epstein bunun üzerine şunu söylüyordu: “Evet, komik ama dört başı mamur bir yolsuzluk. Çok büyük paralar kazanılacak. Çok büyük. Sizi kadın bir oligark olarak görmek isterdim.”

Özetlemek gerekirse, Ukrayna, Epstein ağında mali ve siyasi açıdan, ayrıca, insani “ekonomik varlıklar” (potansiyel olarak işe alınabilir ve sömürülebilir kadınlar ve kızlar) kaynağı olarak önemli bir merkezdi.

Epstein’in yalnız çalışmadığı, çetesinin tek kişiden oluşmadığı gerçeği göz önüne alındığında, bu faaliyetlerin devam etmediğini varsaymak için hiçbir neden yok.

Dil ve söylem düzleminde bir savaş yaşanıyor. Bugün üzerinde durulması gereken sorular şunlardır: Batılı gazeteciler, kanıtların götürdükleri yere gitmeye istekli mi değil mi? Yoksa Yeni Soğuk Savaş’ta neyin görüleceğine, neyin uygun bir şekilde görünmez kalacağına bundan sonra da jeopolitik sadakatler mi karar verecek?

Uriel Araujo
9 Şubat 2026
Kaynak

16 Ağustos 2024

,

Ukrayna’yla İlgili Bazı Haberler


Aleni gerçekmiş gibi tekrarlanıp durulan yalanlardan biri de Rusya’nın bağımsız ve egemen bir devleti işgal ettiğine dair yalandır.

Oysa Ukrayna, öncelikle 1764’ten beri Rus İmparatorluğu’nun parçasıydı. On beşinci ve on altıncı yüzyılda Moskova Knezliği’ne ait olan Ukrayna, sonrasında Sovyet Rusya’nın bir bileşeniydi.

On dokuzuncu yüzyılda Rus dilinin en büyük yazarlarından biri olan Gogol, Ukraynalıydı. Dikanka Yakınlarında Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları isimli hikâyesinde Gogol, o dönem “Küçük Rusya” olarak anılan bölgenin mevcut hâlini ve orada yaşayan insanların âdetlerini muhteşem bir biçimde aktarıyordu.

Hâsılı, bu söylediklerimize şunu da eklememiz gerek: Birinci Dünya Savaşı’na dek bugün Ukrayna olarak bilinen ve Galiçya adıyla anılan toprakların önemli bir kısmı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun ileri uç eyaletlerinden biriydi (yirminci yüzyılın Almanca yazan en büyük yazarlarından biri olan Joseph Roth, Ukrayna’nın şehri Brodi’de dünya gelmişti).

Bugün Ukrayna Cumhuriyeti olarak anılan yerin sınırlarının 1990’dan beri Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti sınırlarıyla aynı olduğunu, bölgede daha önce Polonyalılar, Ruslar, Avusturyalılar ve Osmanlılar arasında gerçekleşen taksimatı hiçbir şekilde temel almadığını hatırlamak gerekiyor.

Çelişkiliymiş gibi görünebilir ama, Ukrayna devleti, bugün aslında yerini aldığı sovyet sosyalist cumhuriyeti sayesinde bir kimliğe sahip. Bu topraklarda yaşayan halk da on beşinci yüzyılda kitlesel olarak bölgeye göç etmiş olan Kazakların yanı sıra Polonyalıların, Rusların, (onca imha girişimine rağmen bazı şehirlerde nüfusun yarısını teşkil eden) Yahudilerin, Çingenelerin, Rumenlerin, (1918-1919’da kısa süre bağımsız bir cumhuriyet kurmuş olan) Huzulilerin torunlarından oluşuyor.

Bu açıdan, bir Rus’un Ukrayna’nın ilân ettiği bağımsızlığı Sicilya’nın İtalya’dan bağımsızlığı gibi görmesi gayet meşru. Üstelik bu, hiç de zorlama ve uydurma bir iddia değil. 1945’te liderliğini Finocchiaro Aprile’nin yaptığı, adanın bağımsız olması fikrini savunan Sicilya’nın Bağımsızlığı Hareketi süvari birlikleriyle çatışmalara girmiş, bu çatışmaların neticesinde onlarca insan ölmüştü.

Bu noktada bir ihtimal olarak akıllara Amerika’da (Ukrayna’nın Rusya’nın parçası olduğu süreden daha kısa bir süre birliğe bağlı olan) bir eyaletin ABD’den bağımsızlığını ilân edip Rusya’yla ittifak kurması gelsin.

Tıpkı mevcut Ukrayna cumhuriyetinin demokratik açıdan sahip olduğu meşruiyet gibi ülkenin otuz yıllık tarihine de hileler, iç savaşlar, şu veya bu ölçüde gizli gerçekleştirilmiş darbeler sebebiyle geçersiz ilân edilmiş seçimler damga vurmuştur. Öyle ki Mart 2016’da Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, Ukrayna’nın AB’ye girmesi için gerekli meşruluğa kavuşmasını sağlayacak şartları yerine getirebilmesi için en az 25 yıla ihtiyacı olduğunu söylemişti.

Giorgio Agamben
2 Ağustos 2024
Kaynak

22 Eylül 2023

,

Yaşamak İstediğimiz Dünya Bu mu?

Economist dergisi, Ukrayna’da bitmek tükenmek bilmeyen bir savaşa hazırlanmamız gerektiğini söylüyor.

Derginin son sayısında, Ukrayna savaşının bir sonraki aşamasının neye benzeyeceğine dair tespitlere yer veriliyor. Çatışma sürecinin geleceği konusunda bir şeyler bilmek isteyenler, dergiye göz atabilirler. Zira dergi, doğrudan Batı’nın ajandalarını belirleyen güçlerin borazanı olarak iş görüyor.

Economist önce, son aylarda yoğunlaşan saldırının felâkete yol açan büyük bir hata olduğuna dair, artık dillendirilmeye başlanan tespite yer veriyor:

“Ukrayna, Rusya’nın Haziran’da işgal ettiği toprakların %0,25’inden azını kurtarabildi. Bin kilometrelik cephe hattında pek bir değişiklik yaşanmadı.”

Burada uğruna kırk bin Ukraynalının (hatta resmi rakamlara göre daha fazlasının) öldüğü çatışma sürecinden bahsediliyor. Daha da kötüsü, bu gelişmenin çok önceden öngörülebilir olması ki zaten birçok kişi, bu konuyla ilgili öngörülerini birçok yerde dillendirmişti. Akla mantığa aykırı bir iş yapıldığı ortada.

Ne var ki dergi, hemen devamında şunları söylüyor:

“Ateşkes veya barış görüşmeleri talebinde bulunmak anlamsız. Vladimir Putin’in müzakere istediğine dair ortada herhangi bir emare bile yok, müzakereyi kabul etse bile ona güvenip de bir anlaşmaya varılamaz. […] Her türden ateşkeste o, bunu yeniden silahlanmak ve yeniden saldırıya dönük hazırlıklar yürütmek için bir mola olarak değerlendirecektir. Ukraynalılar savaşı durduracak olurlarsa, ülkelerini kaybederler.”

Bu tespitler ilginç, zira işgale doğru ilerleyen süreçte savaştan kaçınmak için diplomatik çözüm arayışına sürekli giren Rusya idi. Ama bu girişimler, Batı tarafından hep görmezden gelindi. Örneğin Journal of Military and Strategic Studies’de [“Askeri ve Stratejik Çalışmalar Dergisi”] çıkan çalışmasında tarihçi Geoffrey Roberts, “Putin’in Ukrayna krizinin barışçıl yollardan çözülmesi denilen davaya hep sadık kaldığını” söylüyor.[1]

Ayrıca işgali takip eden haftalar içerisinde Rusya, bir dizi diplomatik girişimde bulundu, ama bu girişimler Batı tarafından sürekli sabote edildi.

Ateşkesi yeniden silâhlanma için bir bahane olarak kullanma meselesine gelince… Asıl Ukrayna ve Batı, Minsk anlaşmalarını bu amaç doğrultusunda kullandı.[2] Her iki güç de bu gerçeği kabul etti. Dolayısıyla, burada suçunu başkasına yansıtma denilen, o herkesin bildiği yöntemin iyi bir örneğiyle karşı karşıyayız.

Bununla birlikte, bugün anlaşmaya varılmasının güç olduğuna dair tespit de doğru, çünkü Washington’ın savaşın başlarında barış görüşmelerini rayından çıkartması, Rusya’ya taktiksel açıdan bir avantaj sağladı. Bu avantaj yüzünden müzakere sürecinin ürünü olacak bir anlaşmaya varmak, artık çok daha zor.

Ayrıca Rusya’nın Batı’ya güvenmemesi için çok fazla sebebi var. Ama bir yandan da müzakere masasına oturmayı aklına bile getirmeyen Batı, Rusya’ya güvenmemesiyle ilgili nedenleri kafaya takacak değil. Dolayısıyla, Economist dergisinin bile kabul ettiği biçimiyle, madem Ukrayna, Rusya’nın kontrolündeki toprakları tümüyle veya kısmen geri almayla ilgili stratejik hedefine ulaşacak beceriye sahip değil, ayrıca madem barış, hatta ateşkes bile bir seçenek olarak masada bulunmuyor, o zaman geriye hangi seçenekler kalıyor?

Derginin verdiği cevap, her bir Avrupalının başından kaynar suların dökülmesine neden olmalı:

“Ukrayna da onun Batılı destekçileri de bu çatışma sürecinin iki tarafı da tüketen bir yıpratma savaşına evrileceğini anlamaya başladılar. […] Ukrayna ve Batılı destekçileri, hâlen daha karşı saldırılara odaklı. Bunların Ukrayna’nın askeri stratejisini ve ekonominin işleyişini yeniden ele alması gerekiyor. ‘Kazanmayı amaçlamak’, sonra da ülkeyi yeniden inşa etmek yerine hedef, Ukrayna’nın uzun soluklu bir savaş yürütecek takatten yoksun kalmamasını, onun bu savaşa rağmen gelişmesini güvence altına almak olmalı.”

Aslında burada dergi, bu yıpratma savaşının sonsuza dek süreceğini, bunun sonucunda mevcut sınırlarda pek değişiklik olmayacağını, sınırların büyük ölçüde aynı kalacağını söylüyor. Yani toprakları geri alma amacı güden ve şuan savaş sahasında yürütülen operasyon, yerini Rusya’ya veya Rusya’nın kontrolündeki bölgelere, özellikle askeri açıdan düşük ama propaganda açısından yüksek bir sembolik değere sahip olan Kırım’a yönelik yoğun saldırılara bırakacak. Kırım’a ve Karadeniz’deki hedeflere yönelik olarak son dönemde yapılan dron saldırıları, bu değişikliğin bir yansıması.

Asıl soru ise şu: Rusya, bu tür saldırılar karşısında daha ne kadar eli kolu bağlı oturacak, kendisini daha ne kadar süre zaptedecek?

Economist dergisi, bir yandan da Ukrayna’nın savunmasını güçlendirmek zorunda olduğunu, daha fazla füze sistemi, füze savunma sistemi, daha fazla F-16 vs. alması gerektiğini söylüyor. Buradan da anlıyoruz ki Batı’nın askeri-endüstriyel kompleksi devasa kârlar elde edecek.

Son ve belki de en ürkütücü kısımda ise dergi, Amerika’nın askeri yardımının misal Trump’ın seçim zaferi sonrası azalacağı, dolayısıyla, Avrupa’nın öne çıkmak zorunda kalacağı uyarısında bulunuyor:

“Nihayetinde Avrupa, daha fazla yükün altına girmek zorunda kalacak. Bu, Avrupa’nın kendi savunma sanayiini güçlendireceği, AB’nin daha fazla üyeye sahip olabilmesi için karar alma mekanizmalarını yeniden biçimlendireceği anlamına geliyor.”

Economist dergisinin Ukrayna ve bir bütün olarak Avrupa için tahayyül ettiği cesur yeni dünya işte bu: Rusya’yla (vekiller üzerinden) yürütülen ve bitmek bilmeyen savaş üzerinden yavaş yavaş paramparça olacak ve nükleer savaşın ağırlaşan gölgesinden uzak durmak için kıvranan bir ülke ve kıta. Yaşamak istediğimiz dünya bu mu?

Thomas Fazi
22 Eylül 2023
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Geoffrey Roberts, “Now or Never: The Immediate Origins of Putin’s Preventative War on Ukraine”, Cilt 22 Sayı 2, 2022, JMSS.

[2] Thomas Fazi, “Were the Minsk Agreements Designed to Fail?”, 14 Aralık 2022, Unherd.

12 Ağustos 2023

, ,

Rusya Altemperyalist mi?


Bilhassa son dönemde Ukrayna’da yaşanan savaşa uygulandığı biçimiyle, “Emperyalizm” bir konu başlığı olarak epey tartışıldı. Sol ve ilerici eğilimlerin mensupları, bugünkü Rusya’nın nasıl kategorize edileceğine dair kimi önerilerde bulunuyorlar. Bazıları, Rusya’yı “emperyalist bir güç” olarak tarif ederken, bazıları da dünya kapitalizminin “yarı çevre” kategorisine ait olan, emperyalist olmayan bir ülke olarak niteliyor. Bazı solcu ve ilerici isimlerse, ellilerde ve altmışlarda Üçüncü Dünya’daki gelişmelerle alakalı tartışmaların ürünü olan “altemperyalizm” kavramını kullanıp, küresel kapitalizmin “merkez” ülkeleriyle ilişkilerine tabi olan, ama bir yandan da Orta Asya ve Ukrayna’da “nüfuz alanları”na hâkim olmanın ve onları sömürmenin yollarını arayan, kendi bölgesindeki nispeten zayıf ülkelerle ilişkilerinde emperyalist olarak davranan bir devlet tarif ediyorlar.

Bir formül olarak “Altemperyalizm” terimini ilkin 1965’te bağımlılık teorisinin kurucularından, Brezilyalı akademisyen Ruy Mauro Marini kullandı. Yakın dönemde ise bu terime David Harvey, Patrick Bond ve Alex Callinicos gibi solcu akademisyenler başvurdular ve onu çoğunlukla BRICS ülkelerinin [Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) politik ekonomisiyle ilişkisi dâhilinde ele aldılar. Marini’ye göre altemperyalizm, “bağımlı kapitalizmin tekeller ve finans kapital aşamasına geçişiyle birlikte aldığı biçim.”[1] Harvey ise konuyla ilgili şu tür bir yaklaşım içerisinde:

“[…] ‘altemperyalist’ güçler olarak BRICS ülkeleri, kendi işçi sınıflarını aşırı bir biçimde sömürüyorlar, çevre ülkeleri talan ediyorlar, emperyalizmle gerilimli bir ilişkiye sahip olsalar da onunla bir biçimde işbirliği içinde hareket ediyorlar, bu işbirliği dâhilinde, hem artık-emek değerinin hem de ‘doğanın bilabedel sunduğu hediyeler’i (eşitsiz ekolojik değiş tokuş üzerinden) Güney’den Kuzey’e aktarılmasında aracı rolü oynuyorlar.”[2]

Marini’nin Brezilya, Bond’un Güney Afrika örneği üzerinden gösterdiği biçimiyle[3] bugün BRICS’in üyesi olan belirli ülkeler, tam da David Harvey’in sözünü ettiği biçimiyle, emperyalizmle işbirliği içerisinde hareket ediyorlar, çevre ülkelerin yağmalandığı sürece dâhil oluyorlar. Bu bağlamda, bu ülkelerin ifa ettikleri “altemperyalistlik” rolünün gizli saklı bir yanı yok.

Buna karşın, Callinicos daha da ileri gidiyor ve kapitalizmin “merkez”i olarak kabul edilen ülkelerle çevrenin soyulduğu süreci hızlandırdığı veya ona dâhil olduğu söylenen görece yoksul ve bağımlı devletler arasındaki ayrım çizgisini somutta bir miktar bulanıklaştırıyor. Callinicos’a göre “Türkiye, Hindistan, Pakistan, İran, Irak ve Güney Afrika gibi altemperyalist ülkeler”[4] temelde alt düzeyde emperyalistler.

Peki emperyalizmin merkezinde duran ülkelerin yoğun askeri-politik baskısı altında olan ve ekonomisi yaptırımların kuşatması altında bulunan bir BRICS ülkesi olarak Rusya, bu şemanın neresinde duruyor?

Diğer BRICS ülkeleri gibi Rusya ile emperyalizmin merkezinde duran ülkeler arasında kalkınma bağlamında devasa bir uçurum bulunuyor. Ülkenin kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hâsılası ABD’nin gayrisafi yurtiçi hâsılasının yaklaşık altıda biri[5], ayrıca finans kapitali de epey zayıf.[6] Rusya’nın başka ülkelere yaptığı doğrudan yatırımın miktarı da epey düşük[7], zira geliştirilmeyi bekleyen devasa doğal kaynakları bulunmasına karşın, Rusya sermaye fakiri bir ülke.

Şurası açık ki Rusya, geçen yüzyılın başlarında Lenin’in tarif ettiği modern sanayileşmiş-kapitalist emperyalizm düzleminde değerlendirildiğinde, emperyalist bir güç değil.[8] Ülkenin dışarıya yaptığı doğrudan yatırımların sınırlı oluşu, ya ülkenin stratejik ve diplomatik hedefleriyle ya ülke içerisinde fazla sermaye bulunmadığı için oluşan basınca rağmen, kazanç peşinde koşup kendi milli sınırlarının dışına çıkan “kapitalistleşen kapitalistler”le ilişkili bir mesele.

Rusya’nın Orta Asya ve Ukrayna ile ilişkisi dâhilinde “altemperyalist” bir pratik içerisinde olduğunu söyleyenlerin, onun yıllar içerisinde dünyanın muhtelif kısımlarıyla kurduğu ilişkileri ayrıntısıyla incelemesi gerekiyor. Üstelik bu kişilerin bahsini ettiği “emperyalizmle işbirliği içerisinde olduğu”na dair tespit de tartışmalı. Rus devletini “altemperyalistlik”le suçlayanlar, emperyalizmi Callinicos gibi anlıyor olmalılar.

Orta Asya Nüfuz Alanı mı?

Bugünün Rusyası’nın komşu ülkelerde “nüfuz alanları” oluşturduğu veya geçmişten miras kalan bu alanları muhafaza ettiği söyleniyor.

Bu “nüfuz alanı” denilen kavramın geçmişi 1880’lere dek uzanıyor ve temelde her bir gücün hiçbir itiraza maruz kalmadan sömürgeleri yağmaladığı bir dünyada belirli alanlar üzerinden pazarlıklar yürütmek suretiyle, emperyalistler arası savaşların önünü alan rakip Avrupa devletlerinin bu yönde ortaya koydukları çabalara dayanıyor. Bu fikri Rusya’ya ve bugünkü Orta Asya’ya uygulayanlar, fikrin tüm garipliğiyle ilkel ve yersiz olduğunu görmüyorlar.

Şu hususu hatırlamakta fayda var: Rusya, orta büyüklükte bir ekonomi ve bu ekonominin hacmi, aslında Güney Kore ekonomisinin hacmi kadar.[9] Buna karşılık, Orta Asya ise beş ülkeye yayılmış 76 milyonluk nüfusu ile çok büyük ve farklılıklar içeren bir bölge. Birbirinden farklı, kendine ait çıkarları olan söz konusu ülkeler Rusya ile ortak bir mirasa sahipler: neticede bunlar, eskiden Sovyetler Birliği’ne bağlı olan cumhuriyetler. Rusya’nın bu ülkeler üzerinde hegemonya tesis etmesi çok zor, çünkü Rusya, böylesi bir işe soyunacak donanımdan yoksun.

Ayrıca Rusya, Orta Asya’yla yakın ilişki içerisinde olan tek bölgesel güç değil. Orta Asya boyunca uzanan ulaşım ve taşımacılık güzergâhları, Çin’in başını çektiği “Bir Kuşak Bir Yol Girişimi” için çok önemli. Ayrıca bölgedeki bazı ülkeler, Çin’in en önemli doğal gaz kaynağı. En genel manada madenler ve enerji kaynaklarıyla, ayrıca pamuk ve buğday gibi tarımsal ürün fazlasıyla Orta Asya, Rusya’dan çok Çin’in doğal ticaret ortağı. Rusya’nın ihraç ürünleri, Orta Asya’nın ihraç ürünlerini tamamlamaktan ziyade onlarla rekabet içerisinde.

Son on yıl içerisinde Orta Asya ülkelerinin Çin’le kurduğu ticari ilişkiler daha da yoğunlaştı. Ayrıca Çin’in Orta Asya’ya yaptığı yatırımlar da arttı. Orta Asya ülkeleri içerisinde nüfusu en yüksek iki ülke olarak Özbekistan ve Kazakistan’ın Çin’le kurduğu ticari ilişkiler, Rusya ile kurduğu ilişkilere büyüklük açısından yaklaştı.[10] Orta Asya ülkelerinin elinde, diplomasi ve ekonomik ilişkiler dâhilinde Rusya ve Çin arasında bir denge tesis etme imkânı var. Yapılan son yorumlara bakılacak olursa, bu imkân “Orta Asya ülkelerinin kendi içişlerinde şaşırtıcı bir özerkliğe ve serbestiyete sahip olmasını sağlayacak.”[11]

Aslında Orta Asya üzerinde hegemonik bir nüfuz tesis eden ülkeler arasında ABD’nin yanında Batı Avrupa ülkeleri de bulunuyor. 2000’lerden beri özellikle Kazakistan ve Özbekistan ekonomisi, yoğun yabancı sermaye akışı sebebiyle büyük bir canlanmaya tanıklık etti. 2022’de Kazakistan’a giriş yapan toplam 28 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırımın büyük bir kısmı Hollanda’dan (8,3 milyar dolar), ABD’den (5,1 milyar dolar), İsviçre’den (2,8 milyar dolar) ve Belçika’dan (1,6 milyar dolar) geldi. Rusya ve Güney Kore 1,5’er milyar dolarlık katkı sunarken, Çin’den gelen sermaye tutarı 1,4 milyar doları buldu.[12] Toplamda Kazakistan’ın tüm doğrudan yabancı yatırımı 2021 itibarıyla 152 milyar dolardı.[13] Bu tutarda Rusya’nın payı 11,2 milyar dolardı.[14]

Önem arz eden petrol ve doğal gaz sektöründe ABD’li şirketlere ve diğer Batılı şirketlere bağımlı olan Orta Asya ülkelerinin bu büyüklükte bir Batılı yatırımı kabul ettiği koşullarda, Rusya ile silâh tedariki ve güvenlik hizmetleri konularında bir dizi anlaşma imzalandı. Özbekistan ve Türkmenistan’ın üye olmadığı Rusya Ortak Güvenlik Anlaşması Teşkilâtı (CSTO) denilen askeri ittifak, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ı içeriyor. Terörist faaliyetlerle birlikte mücadele gibi hedefleri bulunan[15] CSTO, Orta Asya’daki otoriter kapitalist rejimlere önemli bir destek sunuyor. Ocak 2022’de Kazakistan’da akaryakıt fiyatlarının kitlesel eylemlerin fitilini ateşlediği dönemde CSTO komutanlığı, “düzeni yeniden sağlamak” amacıyla, büyük bir kısmı Ruslardan oluşan 2.500 “barış gücü askeri”ni ülkeye gönderdi. Bu güç, birkaç hafta sonra ülkeyi terk etti. Bu süreçte 225 kişi öldürüldü, 10.000 kişi gözaltına alındı.[16]

NATO veya Rusya karşıtı herhangi bir gücün gerçekleştireceği askeri müdahaleye ve tabii ki işçi eylemlerine karşı zırh oluşturmak suretiyle CSTO’nun Moskova’nın stratejik çıkarlarına hizmet ettiğine hiç şüphe yok. CSTO’nun Rusya’nın elindeki nüfuz alanını koruduğu çok açık. Bölgedeki işçi düşmanı despotlar, Batı’nın askeri müdahalesini de yabancıların desteklediği “renkli devrimler”i de Rus liderlerinin müdahalelerini de istemiyorlar. Bu anlamda, CSTO, esasen hem Kremlin’in hem de Orta Asya hükümetlerinin endişelerinin bir dışavurumu.

Öte yandan, Orta Asya hükümetleri, kendi dış politikalarına bizatihi kendilerinin karar veremiyor oluşlarının çilesini çekiyorlar. 2022 yılında Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan sözcüleri, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini açıktan eleştirdiler ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunduklarını söylediler.[17]

...ve Ukrayna

Bir açıdan bakıldığında Ukrayna, ister istemez Rusya’nın “ilgi alanı”na giriyor, çünkü ülkelerin aralarında uzun sınırlar bulunan devletlerdeki gelişmelere daha fazla ilgi göstermesi, gayet doğal bir durum. Eğer Rusya “altemperyalist” bir ülke ise o vakit Ukrayna, Rusya için sadece askeri-stratejik sebeplere bağlı olarak değil, muhtemel ekonomik genişleme alanının içinde olması sebebiyle de önem arz edecektir. Peki bugün ekonomik genişleme alanı içinde olduğu için mi Rusya, Ukrayna ile ilgileniyor?

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Rusya, Ukrayna ile dostluk üzerine kurulu diplomatik ve ticari ilişkiler içine girmek için yollar aradı. Yirmi yılı aşkın bir süredir de bu uzattığı el karşılık buldu. Ekonomik açıdan Ukrayna ve Rusya birbirine etle tırnak gibi bağlı olduğu için aralarında işbirliği temelli ilişkiler kurulması gayet doğal. Her iki ülkede bulunan birçok işletme, iki taraftaki tedarikçileri ve müşterileri birbirine bağlayan, tekelleşmiş tedarik zincirleri üzerinden, birlikte hareket ediyor. Zaten Ukrayna, uzun zaman idari açıdan da Rusya ile somut ilişkiler içerisindeydi.

İki ülke, bir yandan da sayısız mamul için gerekli kaynaklar konusunda da birbirlerine muhtaç. Örneğin Ukrayna, ürettiği lokomotiflerin büyük bir kısmını Rusya’ya ihraç ediyor, Rus helikopterlerinde kullanılan motorların neredeyse tamamı uzun yıllar Ukraynalı şirket Motor Sich’ten alındı. Ruslar, bu ürünlerin benzerlerini üretecek ekipmana sahip olmayı gereksiz, yersiz ve pahalı bir iş olarak görüyorlar.

1991-2015 arası dönemde Rusya, Ukrayna’nın en büyük ticaret ortağı idi.[18] Bu ticaretin sömürüyle bir alakası yoktu. Her iki taraf da yüksek değerli, yoğun bilginin eseri olan ürünleri değiş tokuş etti. Rusya olağan bir gelişme dâhilinde, Ukrayna’yla yaptığı ticarette sattığı mallardan epey kâr elde etti, bunun nedeni, Rusya’nın Ukrayna’ya yüksek miktarda doğal gaz, hammadde ve yarı-mamul ürün satmasıydı. Bu alışveriş tarzının Harvey’nin veya Callinicos’un tarif ettiği “altemperyalizm”de görülen tarza benzemediği çok açık.

Rus kapitalizmi, gerçekte “altemperyalist” olarak Ukrayna’yı ekonomik açıdan kendisine tabi kılmaya çalışsaydı, elimizde çok farklı bir resim olurdu. Ukrayna pazarının Rus imalatçılarının eline geçmesi için çabalar, Rus kapitalistleri, bilhassa “doğanın hediyeleri”ne denk düşen doğal kaynakların çıkartılması gibi yollardan Ukrayna ekonomisinde üretilen değerin ana kaynaklarını kontrol altına almak için uğraşırlardı. Oysa Rusya, ne böylesi bir davranış içerisinde ne de bu tür adımlar atıyor. Ayrıca Rusya’nın Ukrayna’ya yaptığı doğrudan yatırım, hâlen daha çok düşük seviyelerde.

Rusya’nın Ukrayna’ya yaptığı yatırımlar, Batı’dan Ukrayna’ya giren sermayeyle kıyaslandığında devede kulak. 2012 sonunda Ukrayna hükümetinin aktardığı rakamlar dikkate alındığında, “Rusya, kümülatif doğrudan yabancı yatırım kaynağı olarak Almanya ve Hollanda’nın da gerisinde, toplam yatırımın sadece yüzde 7’si Rusya’dan geliyor.”[19]

Ruslar, en çok da telekomünikasyon alanına yatırım yaptılar. Bunu petrol, alüminyum arıtımı, demir metalurjisi ve Rus işletmelerinin sınır ötesinde yürüttüğü faaliyetleri besleyen makine mühendisliği çalışmaları takip ediyor.[20]

Bugüne dek Rus kapitalistleri, Ukrayna’daki “doğanın hediyeleri”nin çıkartılması konusunda çok az istekli oldular. Sadece Avrupa’daki topraklarında Rusya yüksek miktarlarda, henüz kullanmadığı, büyük petrol, demir filizi, manganez, titanyum ve (Ukrayna’nın en önemli madeni) lityum rezervlerine sahip. Bunun yanında, Ukrayna’nın ihracat gelirlerinde geçmişten beri hep en önemli yere sahip olmuş olan tarımsal sanayii kompleksine yapılacak dış yatırımlara yabancıların çiftlik arazilerini satın almasını imkânsızlaştıran kanunlarla kısıtlama getirildi.

Ukrayna’nın Rusya’yla kurduğu ekonomik ilişki, mantıklı ve kimi avantajlar sunan bir ilişki olmasına karşın, birçok Ukraynalı, özellikle büyük şehirlerde yaşayan aydınlar, gelişmiş Batı ile bütünleşme fikrini hararetli bir biçimde savunuyorlar. Bu projenin merkezinde, Avrupa Birliği ile imza edilecek “birlik sözleşmesi” için yürütülecek pazarlıklar duruyor. AB ve Ukrayna arasında kurulacak “derin ve kapsamlı serbest ticaret ilişkileri”ne vurgu yapan bu sözleşme, Ukrayna’nın AB üyesi olacağı sürecin başlangıcı olarak görülüyor.

Mart 2012’de hazırlanan bu birlik sözleşmesi, Ukrayna’nın emperyalist bloğun nispeten yoksul ve gelişmemiş periferi ülkesi olarak oynayacağı rol konusunda Ukraynalı liberallerin dillendirdikleri yanılsamaları içeren bir metin.

Süreç içerisinde Moskova, Ukrayna’nın “Batı’ya yüzünü çevirmesi”ne karşı sert ve düşmanca bir tavır geliştirdi. Belirli ölçüde bu tavır, Rusya’nın yapmak zorunda kalacağı ekonomik ayarlamalara karşı duyduğu korku ve kaygının yansımasıydı. Ama Rusların tepkilerinin şekillenmesinde en çok da birlik sözleşmesinin açıktan Ukrayna’nın Avrupa’ya ait güvenlik kurumlarıyla, yani NATO’yla bütünleşeceğini söylemekteydi.

AB’nin hazırladığı bu birlik sözleşmesi, aynı zamanda Ukrayna’nın nüfusu hilâfına, borç batağındaki ülkeyi “istikrara kavuşturma”yı amaçlayan, acımasız kemer sıkma tedbirlerinin şart olduğunu da söylüyordu. Ukrayna cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, bu sözleşmedeki şartları kabul etmelerinin imkânsız olduğunu söyledi. Kasım 2013’te sözleşmenin kabul edileceği toplantı ertelendi ve tartışma sürecinin devam etmesine karar verildi.

Bu sözleşmeye alternatif olarak, Putin yönetimi kredi paketi önerisini sundu. Bu pakete Rus doğal gazının fiyatının düşürülmesi ve Ukrayna’nın iç siyaseti için getirilen şartların dayatılmaması gibi adımlar da dâhil edildi. Aralık 2013’te Yanukoviç, Putin’in teklifini kabul edince Kiev merkezinde, Euromaidan eylemleriyle zirveye ulaşan ve “Onur Devrimi” olarak adlandırılan olaylar patlak verdi. Şubat 2014’te Yanukoviç devrildi.

Bu noktada şu soru sorulabilir: Euromaidan merkezli yaşanan olaylar, Moskova’daki devlet kurumlarının Ukrayna’yı Ruslara ait “nüfuz alanı” olma vasfını muhafaza etme konusunda gösterdikleri kaygıyı, bunun sonucunda onun kendisinden kopmaması için ortaya koyduğu çabayı haklı çıkartır mı? Aslında bu soru sorunlu bir soru, çünkü soruyu soran, esasında birbiriyle alakası olmayan iki kanaati bir arada dillendiriyor.

Stratejik açıdan Sovyet sonrası kurulan tüm Rus hükümetleri Ukrayna’yla dost ve müttefik ülke olarak ilişki kurmayı, bu ilişki kurulamıyorsa, en azından onun topraklarına Batılı askerlerin ayak basmasına veya askeri üslerin kurulmasına mani olmayı öngören siyasete büyük önem verdiler. Eskiden beri Ruslar, Ukrayna’yı NATO saldırıları için kullanılacak bir tür askeri üs hâline gelmesine mani olma hedefini güttüler.

Buna karşılık, şu hep dillendirilen “nüfuz alanı”, esasında nitelik olarak ekonomiyle alakalı bir tabir. Belirli bir emperyalist gücün belirli bir bölgede üretilen değere el koymasına imkân sağlayan alanı ifade ediyor. Oysa Ruslar, bağımsız Ukrayna ile ilgili olarak böylesi bir adımı hiçbir vakit atmadılar.

Temel bir hususu bu noktada dillendirmek gerekiyor: Rusya, üçüncü ülkelerin Ukrayna’ya yatırım yapmasına hiçbir zaman mani olmadı, kimsenin önüne taş koymadı. Moskova’nın AB kaynaklı birlik sözleşmesine ekonomi düzleminde dillendirdiği itirazlarsa, anlaşmanın güvenlikle ilgili hükümleri yanında, sözleşmenin Rusya ile Ukrayna arasındaki ticari ilişkinin sonlandırılması ve bunun sonucunda Rus sanayiinin ağır bir maliyetle yüzleşmesi ile ilgiliydi.

Maidan olayları ardından Kiev’de başa sağcı, NATO yanlısı hükümet geçince, Rusya-Ukrayna ilişkilerinin ekonomi ayağı kesildi. Kırım ve Donbass’taki gelişmeler, bu sürecin birer sonucuydu. Aynı dönemde Ukrayna, bir yandan da Avrupa merkezli ticaret bloğuyla bütünleşme yönünde hızlı adımlar attı. 2013-2015 arası dönemde Ukrayna’nın Rusya ile yürüttüğü ticaretin hacmi yüzde 68 oranında düştü[21]. 2016 sonuna gelindiğinde ise Ukrayna’nın en büyük ticaret ortağı olan Rusya’nın yerini AB aldı.[22] 2011’de Ukrayna, Rusya’dan 29 milyar dolarlık mal ithal ederken, bu tutar, 2021’de 5,8 milyar dolara geriledi.[23]

Açık konuşmak gerekirse Moskova, Ukrayna’nın ekonomide ve diplomaside girdiği yeni yoldan pek memnun kalmadı. Ama bu noktada şu hususu vurgulamak gerekiyor: Rusya, Ukrayna’nın Batı ile ekonomi düzleminde bütünleşmek veya AB’ye girmek için çaba harcama hakkını hiçbir zaman inkâr etmedi. Rusya, Ukrayna’nın yürüttüğü politikalara pratikte askeri-stratejik düzeyde karşı koydu.

İki Yanlış Kavram

Görüldüğü üzere, “nüfuz alanları”, Orta Asya ve Ukrayna’da uygulamada olan Rus politikalarını açıklamada pek işe yarayan bir kavram değil. Tekrarlamakta fayda var: bu kavramın dayandığı anlayış, gerçeklerle çelişen önermeler dile döküyor.

“Rus altemperyalizmi” ise yetersiz ve anlaşılması güç bir kavram. Orta Asya’da Rusya, altemperyalist bir ülke olarak sahneye hâkim değil. Çin, bu hâkimiyet konusunda daha ileride. Batı ekonomilerinin etkisi altına girmiş olmaları, bölge ülkelerinin kendi iradelerinin ve bağımsızlıklarının halel görmemesini sağlıyor. Dolayısıyla, Rusya bu hâkimiyeti tesis etmekten uzak.

Ayrıca “Rus altemperyalizmi” denilen fikir, Ukrayna örneğini hiçbir şekilde açıklamıyor. 2016’ya dek bağımsız Ukrayna, Rus ekonomisinin yörüngesinde hareket etti ve faaliyet yürüttü, bu dönem boyunca ülke çok az gelişti.[24] Öte yandan eldeki kanıtlar, Ukrayna’nın ekonomik açıdan gerilemesinin sebebinin ülkedeki, IMF gibi borç veren kurumların neoliberal talimatları ve Batı’nın tavsiyeleri temelinde teşkil edilmiş olan kapitalizm olduğunu ortaya koyuyor.[25] Bu gerileme, Rusya’nın yapıp ettiklerinin neticesi değil.

Onlarca yıl boyunca Rusya, Ukrayna’nın gelişmiş teknolojiyle imal ettiği ürünlerini satın almak suretiyle, ülkedeki sanayinin ilgili sektörlerinin çökmemesini sağladı. Meraklısı, bu gelişmeyi “emperyalizm veya altemperyalizm” olarak nitelendirebilir elbette. Dahası, bu dönemin önemli bir bölümünde Rusya, Ukrayna’ya gazını Batılı müşterilerine sattığından daha düşük fiyata sattı ki bu da emperyalist olduğu iddia edilen bir ülkenin sergilemeyeceği bir davranış.

Ukrayna, Rusya’yla yaptığı ticarette ciddi kayıplar yaşadı, ama Maidan olaylarına dek uzanan dönem boyunca Rusya ile yapılan ticaretteki azalma, Batı’yla yapılan ticaretteki azalmadan düşüktü.[26] bu azalmanın ana nedeni ise Ukrayna’nın Rusya’dan düşük teknoloji ürünü sanayi ürünleri satın almasıydı. Azalmanın emperyalist bir ülkenin gelişmekte olan bir ülkeye yüksek değerli bitmiş ürün satmasıyla bir alakası yoktu.

2021’de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik ihracatı kömür briketi, rafine petrol, petrol gazları ve amonyaktan oluşuyordu.[27] “Makineler” kategorisi, toplam ihracatın yüzde 10’undan düşük bir paya sahipti ve dolar cinsinden Ukrayna’nın Rusya’ya sattığı makinelerin tutarının çok az üzerindeydi.[28]

Rusya’nın Ukrayna’yla kurduğu ekonomik ilişkileri daha iyi anlamak için Ukrayna’nın Batı emperyalizmiyle bütünleşmeye başladığı günden itibaren elde ettiği deneyime bakmak gerekiyor. Maidan olaylarını takip eden yıllarda Ukrayna ekonomisi zerre canlanmadı. Ülke, ilk darbeyi Kırım’ın kendisinden kopup Rusya’ya bağlanmasıyla yedi. Nisan 2014’te yeni Kiev hükümeti, bunun üzerine, Ruslara askeriye ile bağlantılı ürünlerin satışına yasak getirdi. Rusya’nın savunma sektörü için bileşenler üreten yüksek teknolojiye dayalı birçok Ukraynalı şirketin bu süreçte beli kırıldı. Ukrayna’nın ürettiği buğdaya, demir filizine ve çeliğe dünya piyasalarında verilen fiyatlar da düşünce Rusya ile ticari ilişkilerin azalmasının yol açtığı tesir daha da ağır oldu, bunun neticesinde Ukrayna hızla resesyona girdi. 2021’de ülkenin reel GSYİH’si 2013’te ulaşılan düzeyin yaklaşık yüzde 10 altındaydı.[29]

Birçok gümrük vergisi kaldırılmış olmasına rağmen Ukrayna ürünlerini satın alan Avrupalı şirketler ve devletler, ülkenin son teknoloji ürünü olmayan, pek aşina olmadıkları mamullerine pek ilgi göstermediler. Ülkenin tarımsal ürün satışı da AB’nin getirdiği ithalat kotaları sebebiyle sınırlı kaldı. Aynı dönemde Ukrayna’nın gümrük vergilerini düşürmesiyle birlikte ülke pazarı, Avrupalı imalatçıların ürettiği, gelişkin ve cazip ürünlerle dolup taştı. Birçok Ukraynalı şirket, rekabet koşullarına dayanamayıp iflas etti.

Herkes farklı öngörülerde bulunurken, Batılı yatırımcılar tam ters yönde hareket ettiler. Bu yatırımcılar, Ukrayna’ya harap olmuş işletmeleri satın almak, onları yenilemek, ucuz emeği ve hammaddeyi Batılı tüketiciler için birer ürüne dönüştürmek için gelmediler. Ukrayna’da yolsuzluk ve hükümet krizleri, esasında ortada güçlü engellerin olduğunun, dış yatırımların ufak kaldığının kanıtıydı.

Doksanlarda ülkeye kapitalizmin tekrar geldiği günden beri devrede olan ve radikal müdahalelerle işleyen yeniden sanayileşme süreci, neticede “derin ve kapsamlı serbest ticaret” koşullarında hızlanabilecek bir şeydi. Yıllar geçtikçe otomobil endüstrisi ve uçak üretimi gibi kimi sektörler ortadan kayboldu. Avrupa kapitalizmi, Ukrayna’yı gelişmiş bir ülke değil, ucuz teknolojiyle üretilmiş genel ürünleri, demir filizini, çelik kütüklerini, temel kimyasal ürünlerini ve tavuk etini ucuza temin eden bir ülke olarak içine alıyordu.

Görüldüğü üzere, bugün Ukrayna’yı çevre ülkeye dönüştüren de onu yağmalayan da Batı’nın gelişkin kapitalizmi. Bu koşullarda, Rusya’yı Ukrayna’nın yüzleştiği ekonomik açmazlar konusunda suçlamak için dile pelesenk edilen argümanların yanıltıcı, dikkat dağıtıcı ve işe yaramaz oldukları görülmeli.

Renfrey Clarke
1 Ağustos 2023
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Aktaran:
Patrick Bond, Ana Garcia ve Miguel Borba, “Western Imperialism and the Role of Sub-imperialism in the Global South”, 13 Ocak 2021, Cadtm.

[2] A.g.e.

[3] Bkz.: Walter Daum, “Is Imperialism still Imperialist? A Response to Patrick Bond”, 16 Mayıs 2018, Roape.

[4] A.g.e.

[5] Dünya Bankası Verileri. Bkz.: Wiki.

[6] Bu sonuca Rusya’nın yetişkin insan başına düşen (banka mevduatları, hisseler, bonolar, para piyasası fonları gibi) finansal servetleri üzerinden ulaşmak mümkün. Credit Suisse Küresel Servet Veri Kitabı’na göre, 2021’in sonunda bu rakam 13.683 dolardı. ABD’de ise 468.295 dolar.

[7] Bkz.: “The Myth of ‘Russian Imperialism’: In Defense of Lenin’s Analyses”, 7 Mart 2016, NCW.

[8] A.g.e.

[9] “List of Countries by GDP”, Wiki.

[10] “China, Kazakhstan Bilateral Trade Up 34% In Twelve Months”, 15 Mart 2023, SRB; Emil Avdaliani, “Russia and Kazakhstan: 2023-24 Trade and Investment Dynamics”, Briefing; “Uzbekistan Wants China Relations to Progress From Trade to Investment”, 22 Mart 2023, SRB.

[11] Bkz.: Brian Wong ve Iskander Akylbayev, “What Does Xi Jinping’s Visit Tell Us About China’s Relationship with Central Asia?”, 15 Eylül 2022, Diplomat.

[12] A.g.e.

[13] “Foreign Direct Investment in Kazakhstan”, Lloyds.

[14] “Russia and Kazakhstan: Drivers of Regional Development”, 15 Haziran 2022, Ros.

[15] “Collective Security Treaty Organization”, Mfa.

[16] Oliver Heggin, “The CSTO and Its Deployment in Kazakhstan”, 8 Şubat 2022, Hsc.

[17] Brian Wong ve Iskander Akylbayev, “What Does Xi Jinping’s Visit Tell Us About China’s Relationship with Central Asia?”, 15 Eylül 2022, Diplomat.

[18] Bkz.: Renfrey Clarke, The Catastrophe of Ukrainian Capitalism: How Privatisation Dispossessed and Impoverished the Ukrainian People. Sidney, Resistance Books, 2022, s. 85.

[19] “The Myth of ‘Russian Imperialism’: In Defense of Lenin’s Analyses”, 7 Mart 2016, NCW.

[20] A.g.e.

[21] Clarke, a.g.e., s. 80.

[22] A.g.e., s. 84.

[23] “Ukraine Imports from Russia”, Trading; “Ukraine Imports by Country, Trading.

[24] Dünya Bankası rakamları, 2021’de Ukrayna’nın reel GSYİH’sinin hâlen daha bağımsızlık öncesi ulaştığı, 1989 yılında kayıt altına alınmış olunan zirvenin altında olduğunu ortaya koyuyor. Bkz.: “GDP (constant 2015 US Dollar) Ukraine, WB.

[25] Bu, kitabın tezidir: Clarke, a.g.e.

[26] A.g.e., s. 56.

[27] “Bilateral Trade by Products”, Oec.

[28] “Russia-Ukraine”, Oec.

[29] “GDP (constant 2015 US Dollar) Ukraine, WB.