Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rusya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2026

, ,

Slavoj Žižek’in Aydına Yakışmayan Siperleri

Ünlü bir aydının bir toplantının açılış konuşmasına Antonio Gramsci’den klişeleşmiş, şu türden bir alıntıyla başlaması gayet olağan bir durum ama gene de böylesi bir şeye tanık olmanın yorucu olduğunu belirtmeliyim: “Eski dünya ölüyor, yenisi doğamıyor. Bu fetret devrinde muhtelif hastalık belirtileri ortaya çıkıyor.” Bunu neden yaptığını fark ettiğinizde kaygılanıyorsunuz. Süperstar haline gelmiş bir aydın için klasik isimler, uzun yıllardır izleyicilerce büyük talep gören bir performans, diyalektik denge oyunu için sadece sahne dekoru işlevi görüyor.

Kendine özgü Sloven aksanı ve tuhaf mizahıyla Slavoj Žižek, Hollywood’un gişe rekorları kıran filmleri ve Batı tarzı tuvaletlerin tasarımları dâhil her yerde ideoloji buluyor. Ancak Testaccio’daki pitoresk Roma mezarlığında medfun Antonio Gramsci, Žižek’in kendi mirasına nasıl davrandığını görseydi, mezarında ters dönerdi.

Görünüşe göre Žižek, marjinal bir figür, bir tür modern zamanların Diyojen’i imajını uzun zamandır terk etmiş durumda. Bugün, en iyi akademik kurumlara ve konser salonlarına kabul edilen, başarılı bir aydın. Londra, Ljubljana ve ABD’de yaşıyor, buralarda çalışıyor, etkinliklere katılıp nutuklar atıyor, kitapları üzerinden yüksek ücretler kazanıyor. Kitapları âdeta bir üretim bandında ilerliyor, bazen yılda iki tane birden çıkartıyor. Küresel yıldız statüsünün tadını çıkartan Žižek’in hayatı, Batı akademisindeki ortalama bir araştırmacının (güvencesiz vize statüsü, cılız maaş ve kısa süreli sözleşmelerle tanımlı) hayatından açıktan farklı.

Žižek, popüler performanslarından birinde, kendini Marx ve Gramsci’nin yanına yerleştirip onların klasik kavramlarını çözümlemeye başlıyorsa, o vakit bizim de klasiklerin hangi konumdan ve kimin çıkarları doğrultusunda konuştuğunu hatırlamamız gerekiyor. Gramsci’nin bahsettiği o ara dönem, fetret devri, çökmekte olan hegemonyanın, radikal siyasi itirazların yaşandığı bir dönemdi. 1920’lerin korkunç krizleri ve kutuplaşması arasında Gramsci, Mussolini’nin faşizmine karşı savaşmayı seçti. Moskova’ya gitmedi, en tehlikeli dönemde İtalya'da yeraltı direnişini örgütlemeye başladı. Binlerce diğer İtalyan komünist gibi o da hayatını tehlikeye attı. 1928’de Gramsci’nin davasında sahne alan o faşist savcının şu ünlü sözü tarihe geçti: “Bu beynin 20 yıl boyunca çalışmasını durdurmalıyız.”

Hapishanede Gramsci, bir dizi ciddi hastalığa yakalandı ve hapis hayatının son yıllarını bir hastanede geçirdi. 21 Nisan 1937’de serbest bırakıldı, ancak Roma’daki klinikten ayrılacak takadi bile yoktu. Altı gün sonra Antonio Gramsci, beyin kanamasından öldü. Geride, Avrupa’daki işçi hareketlerinin yenilgisini anlamaya ve sınıfsal analiz yoluyla yeni bir kurtuluş stratejisi bulmaya yönelik bir girişim olan efsanevi Hapishane Defterleri eserini bıraktı. Ölümünden yıllar sonra fikirleri, çeşitli akademik araştırma alanlarında belirleyici güce kavuştu, hem solcu hem de sağcı siyasi güçlerin cephaneliğinde önemli bir araç haline geldi.

Bir asır sonra, küresel istikrarsızlıkla tanımlı yeni bir çağda, süperstar Slavoj Žižek, Gramsci ve Marx’tan alıntıları, yalnızca Avrupa kıtasındaki muktedir sınıfın militarist söylemine “solcu bir baharat” serpiştirmek için kullanıyor.

Merhum Žižek Ahir Zamanın Hizmetinde

Peki Žižek, bugün kamuoyuna ne sunuyor? 2022-2026 yılları arasında kamuoyu önünde yaptığı konuşmalar ve kaleme aldığı metinler, Avrupa’yı özgürlüğün ve Aydınlanma’nın mirasının ana kalesi olarak savunma fikri üzerine kurulu. Sloven felsefeciye göre, bugün gerçek anlamda evrensel bir özgürleşme potansiyeline sadece Avrupa sahip, üstelik bu rol, eşsiz tarihsel deneyimiyle önceden belirlenmiş:

“Trump’ın çevrecilik, politik doğruluk ve LGBT hakları üçlüsüne yönelik saldırıları ile Rusya ve Avrupa arasındaki çatışma arasında derin bir benzerlik söz konusu. Bu noktada şu temel soruyu sormak gerek: Bugün hangi medeniyet, Trump’ın saldırdığı üçlüyü tam olarak kendinde somutlaştırıyor? Sadece bir tanesi: Aydınlanmanın en son biçimi olan Avrupa medeniyeti.”

Žižek’e göre, modern dünya hiç ilerlemiyor, bilâkis, en korkunç tehditlerden birine, dünyanın sonuna doğru sürükleniyor. “Şu anda Avrupalılar, devrimci imdat frenini çekmeli” diyen Žižek, ağır koşullarda yaşayan ve Nazizmden kaçmak zorunda kalan Walter Benjamin’in ortaya koyduğu metafora sırtını yaslıyor. Alman aydını, devrimlerin “tarihin lokomotifleri” olduğu Marksist varsayımını yeniden gözden geçirdi. Onun yorumuna göre, gerçek özgürleştirici eylem, tam da “yolcuların” felâkete doğru giden hareketi durdurmaya çalıştığı anda gerçekleşecekti. Benjamin, 1940 yılında İber Yarımadası’nın sınırında bir felâketle karşılaştı. Nazi işgali altındaki Fransa’ya sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalınca intihar etti.

Günümüzün başlıca meseleleri; iklim krizinin ulaştığı derinlik, yeni bir küresel savaş tehdidi, yeni otoriter rejimler ve yapay zekâdır. Ancak Slavoj Žižek, anti-kapitalist bir çizgide hiçbir çözüm sunmamaktadır. Bir yandan, evrenselci bir isim olarak, kendi değer ve yaşam kurallarına sahip, birbirinden farklı “medeniyetler”den oluşan dünyadan haz etmediğini söylemektedir. 2015-2016’da yaşanan göç krizinden bu yana, Žižek, kendine özgü kurnaz üslubuyla sık sık İslam’da kadın hakları, genelde İslam kültürü hakkında kelam etmiş, bu açıklamalar yoğun bir eleştiri dalgasıyla karşılanmıştır.

“Sol liberal” muarrızlarına saldırmak için İslam konusunu bir silah olarak kullanan Žižek, onları çokkültürcü hoşgörü adına Aydınlanma ideallerine ihanet etmekle suçladı. Žižek, Samuel Huntington’ın eserlerinde yer alan, farklı “medeniyetler”den oluşan dünyayı kabul edilmesi gereken doğal bir düzen olarak gören tezden hoşlanmadığını söyleyen bir isim.

Öte yandan, Žižek, bu “medeniyet”lerden birinin, (AB’nin temsil ettiği) Avrupa’nın egemenliğe kavuşması gerektiğini söylüyor. Žižek’e göre, dünyaya gerçek ilerleme ışığını ancak Avrupa egemenliği getirebilirken, diğer bölgelerden gelen “sömürgecilik karşıtı mücadele”yi tam zıt yönden ele alıyor:

“Dünyada ortaya çıkan yeni güç blokları, yeni faşizmin birer versiyonundan başka bir şey değil. Rusya-İran-Venezuela eksenini düşünün. Avrupa, burada bir istisna olmalı: O, özgürleştirici Aydınlanma’ya sadık kalınacak tek yer.”

Žižek’in son konuşmalarında ve metinlerinde, AB’deki siyaset sınıfından duymaya alışkın olduğumuz saldırgan Avrupamerkezci tutumu dile döktüğünü görebiliyoruz. Bunu çoğu zaman aynı terimlerle ve aynı argümanlarla yapıyor. Skandallara yol açan bir aydın olarak Žižek, anti-emperyalist enternasyonalizm denilen konumu reddediyor, solcu muarrızlarını küçümseyici bir yaklaşımla “barışseverler” olarak nitelendiriyor. Bu karşı tarafı aşağılamak için başvurulan ifade, esasen ABD’de Vietnam Savaşı’na karşı protesto eylemleri düzenlendiği dönemde popülerlik kazandı ve o zamandan beri savaş yanlısı şahinlerce aktif olarak kullanılıyor.

Žižek, son açılış konuşmasını, neredeyse 70 yıl önce Avrupa Birliği’nin öncülünün kurulduğu Roma’daki aynı binada yaptı. “Yetmiş Yıl Sonra Avrupa Birliği” başlıklı konuşmasının tüm duygusal dokusu, tam olarak bu tarihi temel alıyordu. Sloven felsefeci, pasaj pasaj çeşitli bağlamlardan alıntılar yaptı, bunları havaya fırlattı, popüler diyalektiğini bunlara uyguladı ve dinleyicilere geri verdi. En sevdiği hadım etme metaforu, sağcı popülistlerin günümüz Avrupa’sına karşı tutumunu açıklamak için kullanılıyor: Avrupalı seçmen, Eski Dünya’nın “dışarıdan gelenler” (göçmenler ve azınlıklar) karşısında hayati erkek gücünü yitirdiği fikriyle korkutuluyor. Peki Froydculuktan istifade eden bu hilebazlık, bize ne kazandırıyor? Savaşlar, iklim krizi veya yaşam maliyeti krizi gibi büyük krizleri anlamamıza nasıl yardımcı oluyor?

Bir asır önce Gramsci, burjuva hegemonyasının krizinden bahsetmiş, bu krizin hem proleter devrime hem de faşizme kapı araladığını dile getirmişti. Žižek, son yıllardaki konuşmalarında ve metinlerinde, bu denklemden proleter devrimi çıkartıyor, (oldukça tuhaf bir şekilde yorumladığı) faşizmi muhafaza ediyor, “dini köktencilik tehdidi”ni listeye ekliyor. Bu manipülasyon, Žižek’in Rusya ve Çin’in faşizme doğru ilerlediği (ya da zaten o mertebeye ulaştığı), Ortadoğu halklarının gerçek devrimci projelere sahip olduklarını iddia edemeyeceklerini, zira ulusal-muhafazakâr, dini rejimlerinin kıskacında sıkışıp kaldıkları imasında bulunmasına imkân sağlıyor. Milliyetçi ideolojiyi ekonomik kalkınma projeleriyle birleştiren büyük ülkeler hakkında Žižek, şöyle diyor:

“Dolayısıyla, günümüzdeki başlıca seçenekler şunlardır: Fukuyama’nın gördüğü hayalden arta kalanlar, doğrudan dini köktencilik, özellikle de ılımlı otoriter yumuşak faşizm olarak adlandırmaktan başka çarem olmayan şey: Modi’nin Hindistan’ında görüldüğü üzere, toplumsal uyumu korumak için milliyetçi ideolojiyi harekete geçiren güçlü devletle birleşmiş piyasacı kapitalizm.”

Yazar; İran, Çin ve Rusya gibi yükselen güçlerin kendilerini sömürgecilik karşıtı mücadeleyle özdeşleştirmelerinin yanlış olduğuna inanıyor. Žižek’e göre, onların alternatif önerisi, farklı bir tür evrenselciliktir. Bu evrenselcilikte farklı “politik-teolojik yaşam biçimleri” barış içinde etkileşim kurabilir.

Bu sebeple, “dini köktenciler”, kendilerini “ılımlı faşistler”le aynı grupta buluyorlar: Taliban, Rusya, Hindistan, Çin, Kuzey Kore ve İran, resmi temsilcilerinin ağzından kendilerini Amerikan emperyalizmi ve sömürgeciliğine karşı savaşçı olarak adlandırmalarıyla birbirine bağlanıyor. Žižek, en son makalelerinde ve denemelerinde, otoriter rejimlerin iç sorunlarını “dış düşman” imajını kullanarak çözmek istedikleri fikrini sürekli olarak dile getiriyor. Latin Amerika ve Afrika konusunda ise Žižek, bu bölgelerin evrensel kurtuluş için gerçek bir mücadelenin başlayabileceği bölgeler olarak bile görülemeyeceğini söylüyor.

Slavoj Žižek’in yeni dünya görüşü, açık bir çelişkiyle malul. Kapitalizm, dünya genelinde ülkeler ve bölgeler arasında eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir sistemdi, halen daha öyle. Çin’in kelimenin tam anlamıyla bir İngiliz kolonisi olduğu, İran’ın çok uzun zamandır bağımsız politikalar yürütme ve kendi kaynaklarını kontrol etme hakkı için mücadele ettiği gerçeğini nasıl ele almalıyız? Žižek, bağımlı ülkelerin ve bu bağımlılığı yüzyıllardır sömürenlerin olduğu küresel ekonomi hakkında ne düşünüyor?

Sloven aydın, retorik düzeyde evrenselcilik fikrini savunsa da, politik önerisi, özünde evrenselciliğin zıttını, dışlama ve özgüllük mantığını temel alıyor. Avrupa'nın kendine özgü “medeniyet”i, sömürgeciliği, faşizmi, temel sorunların çözülmediği, küresel eşitsizliği aşamadığı gerçekliğini kesen tarihsel güzergâhında tarihsel yolunda sayısız kez başarısız olmuştur. Ama nasıl oluyorsa aynı muhayyel Avrupa, “özel” tarihsel deneyimi ve Aydınlanma mirası sayesinde, eski mesihçi rolünü bir şekilde koruyor, bir şans daha elde edebiliyor.

Žižek ve Rusya

Žižek’in fikri başarısızlığı, bize daha yakın olan Rus materyallerini incelediğimizde daha da belirginleşiyor. Demokrasi karşıtı homo putinus kavramına yüzünü çeviren Žižek, Rusya’da olup bitenleri Putin ve yetkililerinin söyledikleriyle eşleştiriyor; Putin’in, Kremlin ideologu Hariçov’un veya Kaliningrad bölgesinin eski valisi Alihanov’un iğrenç konuşmalarından alıntılar yapmayı tercih ediyor. Žižek’in görüşüne göre, Rusya’nın bugünkü yolu, bu ideolojiyle görevlendirilmiş yetkililerce ülkeye dayatılan Avrasyacılık ve gelenekçilik ideolojisi tarafından belirleniyor. Bu ideoloji, ülkedeki insanların devlet uğruna kitlesel özveride bulunmaya hazır olmalılarını talep ediyor.

Žižek’in Batılı Kremlinologların klişelerini tekrarlayarak söylediğinin aksine, Rus yönetici sınıfı, farklı çıkar gruplarının çatıştığı, oldukça karmaşık bir sistem: bu sınıfı, bir tür Aleksandır Dugin hayran kulübü olarak göremeyiz. Daha da önemlisi, Ruslar, bir toplum olarak radikal muhafazakâr fikirlerle muhtemelen hiç ilgilenmiyorlar.

Başkanlık yönetiminin ideolojik bloğunun fantezileri ile gerçek Rus toplumunun farklı gezegenlerde var olduğunu söylemek için birçok nedenimiz var. Niceliği ve niteliği birlikte esas alan sosyolojik analizin de ortaya koyduğu biçimiyle, Rusya, Dugin’in muzaffer olduğu bir ülke değil. Modern Rusya, siyasetten arındırılmış bir piyasacı toplumdur. Dünyanın en yüksek ekonomik eşitsizlik seviyelerinden birine sahip, neoliberal kişisel başarı kültünün ifrata vardırıldığı bir ülkedir. Bugün Rusya, “bilgi girişimciliği” (Bir kişinin sahip olduğu uzmanlığı, bilgiyi veya yaptığı araştırmaları dijital ürünlere dönüştürerek internet üzerinden satması ve ticarileştirmesi anlamına gelen iş modeli) ile kişisel koçluk sektörünün geliştiği bir toplumdur.

Peki bugün Rusya’da asıl hâkim fikir nedir? Ekonomik güçlüklerden ve borç köleliğinden kendi çabalarıyla kurtulmak. Bu, Ukrayna'da cephelerde şu anda öldüren ve ölenlerin büyük bir kısmının motivasyonudur. Çok sayıda tanıklık, şikâyetler ve protestolar, askeri personelin ailelerinden gelen video mesajları, hatta gazeteci Anastasya Trofimova’nın geniş yankı uyandıran belgesel filmi, savaşa katılanların savaşın amaçları konusunda kafa karışıklığı yaşadığını ortaya koyuyor. Özel Askeri Operasyon (ÖÖO) denilen süreç boyunca, askere alma bürolarında kuyruklar oluşmadı, sözleşmeli ordu, esas olarak eşi benzeri görülmemiş mali ödemelerle takviye edildi.

Žižek, diğer yüzlerce Batılı yorumcu gibi, Rus toplumunu analiz etmek yerine, Rus ideolojisine dair analizini Rus elitinin bireysel temsilcilerinden aldığı uygun alıntılara dayandırıyor.

Žižek, Roma’daki konuşmasında, Rusya’nın “yıkıcı neoliberal tutumlar dayatan ülkeler listesi”ni son derece ciddi bir şekilde analiz ediyor, bunu Rusya’nın Kuzey Kore ve Taliban’a ideolojik yakınlığının bir göstergesi olarak değerlendiriyor:

“Bu listedeki devletler, artık resmen ‘düşman devlet’ olarak nitelendiriliyor, çünkü ‘Ruslara ait geleneksel manevi ve ahlaki değerler’i paylaşmıyorlar. Burada çok kutuplu bir dünyadan söz edilmiyor. Rusya’nın değerlerini paylaşmıyorsanız, Rusya’nın düşmanısınız demektir.”

Ancak gerçek şu ki, bu 49 ülkelik liste, neredeyse tamamen başka bir listeyle, yani “düşman ülkeler” listesiyle aynı (tek fark Slovakya ve Macaristan’ın ikinci listede yer almaması). Her iki liste de Rusya’nın ekonomik kısıtlamaları ve karşı yaptırım politikasıyla bağlantılı: şu anda Rusya Federasyonu’na karşı yaptırımların uygulandığı süreçte rekor sayıda yaptırım uygulandı (bu konuda İran’ı geride bırakan Rusya’ya yönelik yaptırımların sayısı yirmi altı binden fazla). Listeler, her şeyden önce, Rusya’nın ekonomik politikasının bir parçası.

Žižek’in en sevdiği analojilerden biri de Rusya ve İsrail arasında kurduğu analoji. Ona göre, her iki devlet de etnik grupların varlığını inkâr ediyor (ilkinde Ukraynalılar; ikincisinde Filistinliler).

Burada itiraz etmek gerekir ki, Rus propagandasının ve Putin’in Ukraynalılara yönelik savaş suçlarına ve yabancı düşmanlığı içeren söylemlerine rağmen, bu durum, Rusya ve İsrail’i devlet olarak eşitlemek için pek yeterli değil.

Rusya Federasyonu’nda, bölgeler arasında muazzam ekonomik eşitsizliği pekiştiren ve yeniden üreten, aynı zamanda yerel halkları ve kültürleri asimile eden otoriter bir devlet aygıtına tanık oluyoruz. Bununla birlikte, 21 ulusal cumhuriyeti içeren çok etnisiteli bir federasyondan bahsediyoruz. Rusya üzerinde her zaman somut bir etkiye sahip olmuş olan bu durumun gelecekte de siyasi bir rol oynama ihtimali bulunmaktadır.

İsrail örneğinde ise, hem kâğıt üzerinde hem de pratikte, topraklarında ağır bir ırk ayrımcılığı sistemi uygulamış olan etnokratik bir devletten bahsediyoruz.

Ne Yapmalı? Avrupamerkezcilikten Enternasyonalizme

Sloven felsefeci, Roma’daki konuşmasının sonunda nihayet geleceğin bir resmini çiziyor: 150 yıl önce komünizm hayaleti Avrupa’yı kasıp kavuruyor, tüm politik güçler onu yok etmeye çalışıyorken, bugün bu hayalet, bizatihi Avrupa’nın kendisidir. Her “medeniyet”, insanlığın tüm dertlerinden Avrupa kıtasını sorumlu tutmak için nedenler buluyor. Böylece, geleceğe dair vizyonunda Žižek, komünist projeyi, maddi dünyada zaten verilmiş olan Avrupa Birliği fikriyle ikâme ediyor. Bazıları, bu Avrupa için sadece yaşamakla kalmayacak, aynı zamanda ölecek. Žižek bu gerçeği, bazı Avrupalı yetkililerin söylemlerini yankılayan klişe ifadeler kullanarak hatırlatıyor. Ukrayna’nın Avrupa bünyesinde oynadığı rol, askeri-faydacı bir işleve indirgeniyor:

“AB’nin tutumu, Rusya ile savaş riskini göze alarak Ukrayna’yı koşulsuz desteklemek olmalıdır. Ukrayna düşerse Avrupa felç olur. Ukrayna, uzak bir yer değil, Avrupa için önemsiz bir konu da değil. Avrupa’nın hayati önem taşıyan ileri karakoludur.”

Sözlerinde güçlü duygularla karşısındaki ikna etmeyle ilgili o solcu beceriyi kullanan, hatta “liberal demokrasinin cesedinden kopma”yı yüksek sesle öneren Slavoj Žižek, aslında hiçbir fikir öne sürmüyor, sadece “kendinden korkma!” diyerek, Avrupa’ya psikolojik bir tedavi yöntemi öneriyor.

Dile döktüğü ceset metaforundan devam edersek, bugün bu “demokrasi denilen cesedin” yavaş yavaş bir zombiye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Alternatif önerilerin bulunmadığı koşullarda, AB’nin artan toplumsal eşitsizliği kemer sıkma önlemleriyle birleştirerek, derin kriz uçurumuna sürükleneceğine, Avrupalı orta sınıfa ve en yoksul kesime askeri-sanayi kompleksinde çalışarak durumlarını iyileştirme fırsatı sunacağına inanmak için her türlü neden var.

Paradoksları analiz etmeyi çok seven Žižek, en önemlisini kaçırmış gibi görünüyor: onun pasif siyasi önerisi, Vladimir Putin’in Rusya ile yaptıklarına epey benziyor. Bu yörüngelerin sadece sosyo-ekonomik düzlemde değil, aynı zamanda ideolojik düzlemde de kesiştiği ortaya çıkıyor. Bu düzleme göre, dünyada özel bir tarihsel misyonla karşı karşıya olan istisnai bir medeniyet mevcut: Putin ve Dugin Rusya’yı, Žižek Avrupa'yı bu şekilde görüyor.

Avrupalıların kendileri, Küresel Güney ülkeleri ve tüm dünya, Avrupa’yı sevmemek, hatta ondan nefret etmek için son derece haklı nedenlere sahipler. Önümüzde, Avrupa’nın inşa ettiği bir dünya var. Üstelik bu dünya, Avrupalı sömürgeci imparatorlukların, dünya savaşlarının, yeni ve eski soykırımların, kaynak sömürüsünün ve küresel ticaret ve üretimdeki devasa yapısal eşitsizliğin mirası üzerine kurulu.

Piyasa ekonomisinin küresel krizleri koordine edemediğinden sürekli şikâyet eden bir isim olarak Slavoj Žižek, AB’den harekete geçmesini istiyor. Ancak aynı zamanda, uluslararası düzeyde eşitlik ilkelerine dayalı ekonomiyi koordine etmeye yönelik gerçek girişimlerin tarihsel planda İkinci ve Üçüncü Dünya ülkelerinden geldiğini aklına getirmiyor. Bu tür bir koordinasyona yönelik son ciddi girişim, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen (NIEO) projesiydi.

Proje, yetmişlerde BM platformlarında Bağlantısızlar Hareketi ülkeleri tarafından aktif olarak desteklendi. “Yardım değil ticaret” sloganı altında, Küresel Güney, endüstrilerini geliştirebilmek ve sisteme yönelik bağımlılıktan kurtulabilmek için doğal kaynakları üzerinde koşulsuz egemenlik, uluslararası şirketleri kontrol edecek mekanizmalar ve teknoloji transferi garantileri talep etti. Yeni Uluslararası Düzen’in ideolojik temeli, Raúl Prebisch ve Samir Amin gibi bağımlılık teorisyenleri ve neo-Marksistlerin fikirlerine dayanıyordu.

Bu proje, salt bir “tartışma platformu” değildi. Altmışlarda “77’ler Grubu” adını taşıyan politik blokta örgütlenen, merkez ülkeleri sistemik bir diyaloga girmeye zorlayan çevre ülkelerin mücadelesinin doruk noktasıydı. Bu bloğun baskısı sayesinde, BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) rolü önemli ölçüde arttı. Bu, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını açıkça savunan ilk küresel platformdu. Eşitsiz alışveriş mekanizması o kadar doğru bir şekilde tanımlandı ki, bu tanım bugün bile halen daha sömürgecilik karşıtı ekonomik eleştirinin temelini teşkil etmektedir. Günümüzde projenin mirası yeni girişimler şahsında yaşamaya devam ediyor.

Seksenlerdeki borç krizi ve neoliberalizm denilen tepki, projeyi aktif aşamasında toprağa gömdü: adil bir koordinasyon yerine, çevre ülkeler, IMF’in dayattığı, ağır koşullar içeren yapısal uyum programlarıyla yüzleştiler. Uluslararası finans kuruluşları, ülkeleri ticaret engellerini kaldırmaya ve büyük ölçekli özelleştirmeler yapmaya zorladı. “Serbest piyasa” dogması ve Rikardocu karşılaştırmalı üstünlük teorisiyle neoklasik paradigma, çevre ülkelerin kendi sanayileşmelerinden vazgeçmelerinin haklı çıkartılmasına katkıda bulundu. Bu tür tutumlar, uzun süre mutlak görülen, hâkim ekonomi anlayışı haline geldiler.

Žižek, BRICS bloğuna karşı da oldukça agresif bir tutum sergiliyor. Oysa idealize etme tuzağına düşmeden veya önemini abartmadan, BRICS ülkelerinin bugün küresel ekonomide AB’den çok daha büyük bir rol oynadıklarını kabul etmek gerekiyor. Bu gerçekle mücadele etmek, yel değirmenleriyle savaşmaya benziyor. Peki BRICS’in kendisi bir alternatif değilse, özellikle Avrupalılar olarak bugün böylesi bir alternatifi nerede aramalıyız?

Slavoj Žižek, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri müdahalesini desteklemeyi reddettiği için İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’i sorumlu bir lider olarak değerlendirip övüyor. Ancak Sánchez’in politikası ile Žižek’in önerileri arasındaki çarpıcı bir fark var: Sánchez, Avrupa ile Küresel Güney arasında köprüler kuruyor, hatta Güney ülkeleri arasında işbirliğini teşvik ediyor.

Sánchez, Çin’e yaptığı son ziyarette, çok kutuplu bir dünyanın bir tehdit değil, içinde yaşadığımız nesnel gerçeklik olduğunu belirten bir konuşma yaptı. Aynı zamanda, çok kutupluluğun egemenlerin egoizminden kaynaklanan kaosave güçlülerin hukukuna evrilmemesi gerektiğini, çok taraflılığa, yani işleyen çok taraflı anlaşmalar sistemine dayanması gerektiğini vurguladı. Sánchez, bölgesel güç merkezlerinin, tüm ülkelerin çıkarlarının eşitlik ilkeleri doğrultusunda dengelenebileceği (temelde BM gibi) küresel kurumların bir parçası olması gerektiğini ısrarla dile getirdi. Çok kutupluluğun gerçek amacının, uluslararası hukuku yeniden devreye sokmak ve demokratikleştirmek olduğunu söyledi.

Asya’dan döndükten sadece birkaç gün sonra Sánchez, Barselona’da “Küresel İlerici Seferberlik” adı altında büyük bir solcu güçler kongresinin açılışını gerçekleştirdi. Burada Küresel Güney’in ve ortanın solunda duran önemli liderleri bir araya getirdi. Forumun pratik gündemi, tam olarak büyük kurumsal projelere ayrılmıştı. Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum, ülkelerin askeri bütçelerinin çevreye yönlendirilmesini sağlayacak bir projeyi uygulamaya koydu. Lula da Silva, ultra zenginlere küresel bir vergi getirilmesi için baskı yapıyor. İspanyol hükümeti ise dijital âlemde faal olan tekellerin demokratik kontrolü için bir plan sunuyor.

Bugün Žižek’in analizine göre, umutsuz hatta “düşman” olarak nitelendirilen ülkelerin ve bölgelerin, özellikle Çin’in enerji dönüşümündeki muazzam başarısına bakıldığında, küresel ölçekte ilerici politikalara mevzi kazandıracak adımlar atıyorlar. Buna karşın, Slavoj Žižek, dünyadak ilericiler arasında kurulacak işbirliğinin tartışılmasına karşı çıkıyor. Daha da dikkat çekici olan ise Žižek’in Avrupa’ya yönelik her türden somut eleştiriden kaçınmasıdır. Aldığı konum radikalmiş gibi görünse de, aslında Avrupalı elitlere şaşırtıcı derecede dostane yaklaşıyor ve bize en önemli toplumsal çelişkiler hakkında hiçbir şey söylemiyor.

* * *

Slavoj Žižek, her fırsatta, Ortaçağ Rusya’sında bir Moğol savaşçısının bir Rus köylü kadınına tecavüz etmesi ve kocasını, tozlanmasın diye testislerini tutmaya zorlamasıyla ilgili, ünlü, müstehcen ve politik olarak doğru olmayan bir fıkra anlatıyor. Savaşçı, atına binip gittikten sonra, gözyaşları içinde  olan kadın, kocasının birdenbire sevinçten coştuğunu görüyor. Çünkü kocası emri sabote etmiştir, Moğol’un testislerinin tozlanmasına izin vermiştir. Köylü, bu küçük itaatsizliği bir zafer olarak algılamıştır. Žižek, bu anekdotla, bugünün eleştirel aydınlarının çalışmalarına işaret ediyor. Onlar, sisteme gerçek bir tehdit oluşturmayan, küçük sembolik yıkıcılıklarla meşguldürler. İktidardakilerin “testislerini kesebilecekleri” akıllarına bile gelmiyor.

Belki de sol felsefenin süperstarı ve tüm sempatizanları, esasında diyalektik yöntemin, kapitalizm eleştirisi çıkarılıp yerine şovenist anlatılarla karışık eskatoloji konulduğunda anlamını yitirdiği gerçeği üzerinde durmalı. Slavoj Žižek, Avrupalı bürokratların söylemlerini bu kadar güvenle tekrarlıyorsa, bugün kendisi, bu müstehcen fıkrada hangi rolü üstlendiğini de açıklığa kavuşturmalı.

Vladimir Metelkin
6 Mayıs 2026
Kaynak

12 Ağustos 2023

, ,

Rusya Altemperyalist mi?


Bilhassa son dönemde Ukrayna’da yaşanan savaşa uygulandığı biçimiyle, “Emperyalizm” bir konu başlığı olarak epey tartışıldı. Sol ve ilerici eğilimlerin mensupları, bugünkü Rusya’nın nasıl kategorize edileceğine dair kimi önerilerde bulunuyorlar. Bazıları, Rusya’yı “emperyalist bir güç” olarak tarif ederken, bazıları da dünya kapitalizminin “yarı çevre” kategorisine ait olan, emperyalist olmayan bir ülke olarak niteliyor. Bazı solcu ve ilerici isimlerse, ellilerde ve altmışlarda Üçüncü Dünya’daki gelişmelerle alakalı tartışmaların ürünü olan “altemperyalizm” kavramını kullanıp, küresel kapitalizmin “merkez” ülkeleriyle ilişkilerine tabi olan, ama bir yandan da Orta Asya ve Ukrayna’da “nüfuz alanları”na hâkim olmanın ve onları sömürmenin yollarını arayan, kendi bölgesindeki nispeten zayıf ülkelerle ilişkilerinde emperyalist olarak davranan bir devlet tarif ediyorlar.

Bir formül olarak “Altemperyalizm” terimini ilkin 1965’te bağımlılık teorisinin kurucularından, Brezilyalı akademisyen Ruy Mauro Marini kullandı. Yakın dönemde ise bu terime David Harvey, Patrick Bond ve Alex Callinicos gibi solcu akademisyenler başvurdular ve onu çoğunlukla BRICS ülkelerinin [Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) politik ekonomisiyle ilişkisi dâhilinde ele aldılar. Marini’ye göre altemperyalizm, “bağımlı kapitalizmin tekeller ve finans kapital aşamasına geçişiyle birlikte aldığı biçim.”[1] Harvey ise konuyla ilgili şu tür bir yaklaşım içerisinde:

“[…] ‘altemperyalist’ güçler olarak BRICS ülkeleri, kendi işçi sınıflarını aşırı bir biçimde sömürüyorlar, çevre ülkeleri talan ediyorlar, emperyalizmle gerilimli bir ilişkiye sahip olsalar da onunla bir biçimde işbirliği içinde hareket ediyorlar, bu işbirliği dâhilinde, hem artık-emek değerinin hem de ‘doğanın bilabedel sunduğu hediyeler’i (eşitsiz ekolojik değiş tokuş üzerinden) Güney’den Kuzey’e aktarılmasında aracı rolü oynuyorlar.”[2]

Marini’nin Brezilya, Bond’un Güney Afrika örneği üzerinden gösterdiği biçimiyle[3] bugün BRICS’in üyesi olan belirli ülkeler, tam da David Harvey’in sözünü ettiği biçimiyle, emperyalizmle işbirliği içerisinde hareket ediyorlar, çevre ülkelerin yağmalandığı sürece dâhil oluyorlar. Bu bağlamda, bu ülkelerin ifa ettikleri “altemperyalistlik” rolünün gizli saklı bir yanı yok.

Buna karşın, Callinicos daha da ileri gidiyor ve kapitalizmin “merkez”i olarak kabul edilen ülkelerle çevrenin soyulduğu süreci hızlandırdığı veya ona dâhil olduğu söylenen görece yoksul ve bağımlı devletler arasındaki ayrım çizgisini somutta bir miktar bulanıklaştırıyor. Callinicos’a göre “Türkiye, Hindistan, Pakistan, İran, Irak ve Güney Afrika gibi altemperyalist ülkeler”[4] temelde alt düzeyde emperyalistler.

Peki emperyalizmin merkezinde duran ülkelerin yoğun askeri-politik baskısı altında olan ve ekonomisi yaptırımların kuşatması altında bulunan bir BRICS ülkesi olarak Rusya, bu şemanın neresinde duruyor?

Diğer BRICS ülkeleri gibi Rusya ile emperyalizmin merkezinde duran ülkeler arasında kalkınma bağlamında devasa bir uçurum bulunuyor. Ülkenin kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hâsılası ABD’nin gayrisafi yurtiçi hâsılasının yaklaşık altıda biri[5], ayrıca finans kapitali de epey zayıf.[6] Rusya’nın başka ülkelere yaptığı doğrudan yatırımın miktarı da epey düşük[7], zira geliştirilmeyi bekleyen devasa doğal kaynakları bulunmasına karşın, Rusya sermaye fakiri bir ülke.

Şurası açık ki Rusya, geçen yüzyılın başlarında Lenin’in tarif ettiği modern sanayileşmiş-kapitalist emperyalizm düzleminde değerlendirildiğinde, emperyalist bir güç değil.[8] Ülkenin dışarıya yaptığı doğrudan yatırımların sınırlı oluşu, ya ülkenin stratejik ve diplomatik hedefleriyle ya ülke içerisinde fazla sermaye bulunmadığı için oluşan basınca rağmen, kazanç peşinde koşup kendi milli sınırlarının dışına çıkan “kapitalistleşen kapitalistler”le ilişkili bir mesele.

Rusya’nın Orta Asya ve Ukrayna ile ilişkisi dâhilinde “altemperyalist” bir pratik içerisinde olduğunu söyleyenlerin, onun yıllar içerisinde dünyanın muhtelif kısımlarıyla kurduğu ilişkileri ayrıntısıyla incelemesi gerekiyor. Üstelik bu kişilerin bahsini ettiği “emperyalizmle işbirliği içerisinde olduğu”na dair tespit de tartışmalı. Rus devletini “altemperyalistlik”le suçlayanlar, emperyalizmi Callinicos gibi anlıyor olmalılar.

Orta Asya Nüfuz Alanı mı?

Bugünün Rusyası’nın komşu ülkelerde “nüfuz alanları” oluşturduğu veya geçmişten miras kalan bu alanları muhafaza ettiği söyleniyor.

Bu “nüfuz alanı” denilen kavramın geçmişi 1880’lere dek uzanıyor ve temelde her bir gücün hiçbir itiraza maruz kalmadan sömürgeleri yağmaladığı bir dünyada belirli alanlar üzerinden pazarlıklar yürütmek suretiyle, emperyalistler arası savaşların önünü alan rakip Avrupa devletlerinin bu yönde ortaya koydukları çabalara dayanıyor. Bu fikri Rusya’ya ve bugünkü Orta Asya’ya uygulayanlar, fikrin tüm garipliğiyle ilkel ve yersiz olduğunu görmüyorlar.

Şu hususu hatırlamakta fayda var: Rusya, orta büyüklükte bir ekonomi ve bu ekonominin hacmi, aslında Güney Kore ekonomisinin hacmi kadar.[9] Buna karşılık, Orta Asya ise beş ülkeye yayılmış 76 milyonluk nüfusu ile çok büyük ve farklılıklar içeren bir bölge. Birbirinden farklı, kendine ait çıkarları olan söz konusu ülkeler Rusya ile ortak bir mirasa sahipler: neticede bunlar, eskiden Sovyetler Birliği’ne bağlı olan cumhuriyetler. Rusya’nın bu ülkeler üzerinde hegemonya tesis etmesi çok zor, çünkü Rusya, böylesi bir işe soyunacak donanımdan yoksun.

Ayrıca Rusya, Orta Asya’yla yakın ilişki içerisinde olan tek bölgesel güç değil. Orta Asya boyunca uzanan ulaşım ve taşımacılık güzergâhları, Çin’in başını çektiği “Bir Kuşak Bir Yol Girişimi” için çok önemli. Ayrıca bölgedeki bazı ülkeler, Çin’in en önemli doğal gaz kaynağı. En genel manada madenler ve enerji kaynaklarıyla, ayrıca pamuk ve buğday gibi tarımsal ürün fazlasıyla Orta Asya, Rusya’dan çok Çin’in doğal ticaret ortağı. Rusya’nın ihraç ürünleri, Orta Asya’nın ihraç ürünlerini tamamlamaktan ziyade onlarla rekabet içerisinde.

Son on yıl içerisinde Orta Asya ülkelerinin Çin’le kurduğu ticari ilişkiler daha da yoğunlaştı. Ayrıca Çin’in Orta Asya’ya yaptığı yatırımlar da arttı. Orta Asya ülkeleri içerisinde nüfusu en yüksek iki ülke olarak Özbekistan ve Kazakistan’ın Çin’le kurduğu ticari ilişkiler, Rusya ile kurduğu ilişkilere büyüklük açısından yaklaştı.[10] Orta Asya ülkelerinin elinde, diplomasi ve ekonomik ilişkiler dâhilinde Rusya ve Çin arasında bir denge tesis etme imkânı var. Yapılan son yorumlara bakılacak olursa, bu imkân “Orta Asya ülkelerinin kendi içişlerinde şaşırtıcı bir özerkliğe ve serbestiyete sahip olmasını sağlayacak.”[11]

Aslında Orta Asya üzerinde hegemonik bir nüfuz tesis eden ülkeler arasında ABD’nin yanında Batı Avrupa ülkeleri de bulunuyor. 2000’lerden beri özellikle Kazakistan ve Özbekistan ekonomisi, yoğun yabancı sermaye akışı sebebiyle büyük bir canlanmaya tanıklık etti. 2022’de Kazakistan’a giriş yapan toplam 28 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırımın büyük bir kısmı Hollanda’dan (8,3 milyar dolar), ABD’den (5,1 milyar dolar), İsviçre’den (2,8 milyar dolar) ve Belçika’dan (1,6 milyar dolar) geldi. Rusya ve Güney Kore 1,5’er milyar dolarlık katkı sunarken, Çin’den gelen sermaye tutarı 1,4 milyar doları buldu.[12] Toplamda Kazakistan’ın tüm doğrudan yabancı yatırımı 2021 itibarıyla 152 milyar dolardı.[13] Bu tutarda Rusya’nın payı 11,2 milyar dolardı.[14]

Önem arz eden petrol ve doğal gaz sektöründe ABD’li şirketlere ve diğer Batılı şirketlere bağımlı olan Orta Asya ülkelerinin bu büyüklükte bir Batılı yatırımı kabul ettiği koşullarda, Rusya ile silâh tedariki ve güvenlik hizmetleri konularında bir dizi anlaşma imzalandı. Özbekistan ve Türkmenistan’ın üye olmadığı Rusya Ortak Güvenlik Anlaşması Teşkilâtı (CSTO) denilen askeri ittifak, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ı içeriyor. Terörist faaliyetlerle birlikte mücadele gibi hedefleri bulunan[15] CSTO, Orta Asya’daki otoriter kapitalist rejimlere önemli bir destek sunuyor. Ocak 2022’de Kazakistan’da akaryakıt fiyatlarının kitlesel eylemlerin fitilini ateşlediği dönemde CSTO komutanlığı, “düzeni yeniden sağlamak” amacıyla, büyük bir kısmı Ruslardan oluşan 2.500 “barış gücü askeri”ni ülkeye gönderdi. Bu güç, birkaç hafta sonra ülkeyi terk etti. Bu süreçte 225 kişi öldürüldü, 10.000 kişi gözaltına alındı.[16]

NATO veya Rusya karşıtı herhangi bir gücün gerçekleştireceği askeri müdahaleye ve tabii ki işçi eylemlerine karşı zırh oluşturmak suretiyle CSTO’nun Moskova’nın stratejik çıkarlarına hizmet ettiğine hiç şüphe yok. CSTO’nun Rusya’nın elindeki nüfuz alanını koruduğu çok açık. Bölgedeki işçi düşmanı despotlar, Batı’nın askeri müdahalesini de yabancıların desteklediği “renkli devrimler”i de Rus liderlerinin müdahalelerini de istemiyorlar. Bu anlamda, CSTO, esasen hem Kremlin’in hem de Orta Asya hükümetlerinin endişelerinin bir dışavurumu.

Öte yandan, Orta Asya hükümetleri, kendi dış politikalarına bizatihi kendilerinin karar veremiyor oluşlarının çilesini çekiyorlar. 2022 yılında Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan sözcüleri, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini açıktan eleştirdiler ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunduklarını söylediler.[17]

...ve Ukrayna

Bir açıdan bakıldığında Ukrayna, ister istemez Rusya’nın “ilgi alanı”na giriyor, çünkü ülkelerin aralarında uzun sınırlar bulunan devletlerdeki gelişmelere daha fazla ilgi göstermesi, gayet doğal bir durum. Eğer Rusya “altemperyalist” bir ülke ise o vakit Ukrayna, Rusya için sadece askeri-stratejik sebeplere bağlı olarak değil, muhtemel ekonomik genişleme alanının içinde olması sebebiyle de önem arz edecektir. Peki bugün ekonomik genişleme alanı içinde olduğu için mi Rusya, Ukrayna ile ilgileniyor?

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası Rusya, Ukrayna ile dostluk üzerine kurulu diplomatik ve ticari ilişkiler içine girmek için yollar aradı. Yirmi yılı aşkın bir süredir de bu uzattığı el karşılık buldu. Ekonomik açıdan Ukrayna ve Rusya birbirine etle tırnak gibi bağlı olduğu için aralarında işbirliği temelli ilişkiler kurulması gayet doğal. Her iki ülkede bulunan birçok işletme, iki taraftaki tedarikçileri ve müşterileri birbirine bağlayan, tekelleşmiş tedarik zincirleri üzerinden, birlikte hareket ediyor. Zaten Ukrayna, uzun zaman idari açıdan da Rusya ile somut ilişkiler içerisindeydi.

İki ülke, bir yandan da sayısız mamul için gerekli kaynaklar konusunda da birbirlerine muhtaç. Örneğin Ukrayna, ürettiği lokomotiflerin büyük bir kısmını Rusya’ya ihraç ediyor, Rus helikopterlerinde kullanılan motorların neredeyse tamamı uzun yıllar Ukraynalı şirket Motor Sich’ten alındı. Ruslar, bu ürünlerin benzerlerini üretecek ekipmana sahip olmayı gereksiz, yersiz ve pahalı bir iş olarak görüyorlar.

1991-2015 arası dönemde Rusya, Ukrayna’nın en büyük ticaret ortağı idi.[18] Bu ticaretin sömürüyle bir alakası yoktu. Her iki taraf da yüksek değerli, yoğun bilginin eseri olan ürünleri değiş tokuş etti. Rusya olağan bir gelişme dâhilinde, Ukrayna’yla yaptığı ticarette sattığı mallardan epey kâr elde etti, bunun nedeni, Rusya’nın Ukrayna’ya yüksek miktarda doğal gaz, hammadde ve yarı-mamul ürün satmasıydı. Bu alışveriş tarzının Harvey’nin veya Callinicos’un tarif ettiği “altemperyalizm”de görülen tarza benzemediği çok açık.

Rus kapitalizmi, gerçekte “altemperyalist” olarak Ukrayna’yı ekonomik açıdan kendisine tabi kılmaya çalışsaydı, elimizde çok farklı bir resim olurdu. Ukrayna pazarının Rus imalatçılarının eline geçmesi için çabalar, Rus kapitalistleri, bilhassa “doğanın hediyeleri”ne denk düşen doğal kaynakların çıkartılması gibi yollardan Ukrayna ekonomisinde üretilen değerin ana kaynaklarını kontrol altına almak için uğraşırlardı. Oysa Rusya, ne böylesi bir davranış içerisinde ne de bu tür adımlar atıyor. Ayrıca Rusya’nın Ukrayna’ya yaptığı doğrudan yatırım, hâlen daha çok düşük seviyelerde.

Rusya’nın Ukrayna’ya yaptığı yatırımlar, Batı’dan Ukrayna’ya giren sermayeyle kıyaslandığında devede kulak. 2012 sonunda Ukrayna hükümetinin aktardığı rakamlar dikkate alındığında, “Rusya, kümülatif doğrudan yabancı yatırım kaynağı olarak Almanya ve Hollanda’nın da gerisinde, toplam yatırımın sadece yüzde 7’si Rusya’dan geliyor.”[19]

Ruslar, en çok da telekomünikasyon alanına yatırım yaptılar. Bunu petrol, alüminyum arıtımı, demir metalurjisi ve Rus işletmelerinin sınır ötesinde yürüttüğü faaliyetleri besleyen makine mühendisliği çalışmaları takip ediyor.[20]

Bugüne dek Rus kapitalistleri, Ukrayna’daki “doğanın hediyeleri”nin çıkartılması konusunda çok az istekli oldular. Sadece Avrupa’daki topraklarında Rusya yüksek miktarlarda, henüz kullanmadığı, büyük petrol, demir filizi, manganez, titanyum ve (Ukrayna’nın en önemli madeni) lityum rezervlerine sahip. Bunun yanında, Ukrayna’nın ihracat gelirlerinde geçmişten beri hep en önemli yere sahip olmuş olan tarımsal sanayii kompleksine yapılacak dış yatırımlara yabancıların çiftlik arazilerini satın almasını imkânsızlaştıran kanunlarla kısıtlama getirildi.

Ukrayna’nın Rusya’yla kurduğu ekonomik ilişki, mantıklı ve kimi avantajlar sunan bir ilişki olmasına karşın, birçok Ukraynalı, özellikle büyük şehirlerde yaşayan aydınlar, gelişmiş Batı ile bütünleşme fikrini hararetli bir biçimde savunuyorlar. Bu projenin merkezinde, Avrupa Birliği ile imza edilecek “birlik sözleşmesi” için yürütülecek pazarlıklar duruyor. AB ve Ukrayna arasında kurulacak “derin ve kapsamlı serbest ticaret ilişkileri”ne vurgu yapan bu sözleşme, Ukrayna’nın AB üyesi olacağı sürecin başlangıcı olarak görülüyor.

Mart 2012’de hazırlanan bu birlik sözleşmesi, Ukrayna’nın emperyalist bloğun nispeten yoksul ve gelişmemiş periferi ülkesi olarak oynayacağı rol konusunda Ukraynalı liberallerin dillendirdikleri yanılsamaları içeren bir metin.

Süreç içerisinde Moskova, Ukrayna’nın “Batı’ya yüzünü çevirmesi”ne karşı sert ve düşmanca bir tavır geliştirdi. Belirli ölçüde bu tavır, Rusya’nın yapmak zorunda kalacağı ekonomik ayarlamalara karşı duyduğu korku ve kaygının yansımasıydı. Ama Rusların tepkilerinin şekillenmesinde en çok da birlik sözleşmesinin açıktan Ukrayna’nın Avrupa’ya ait güvenlik kurumlarıyla, yani NATO’yla bütünleşeceğini söylemekteydi.

AB’nin hazırladığı bu birlik sözleşmesi, aynı zamanda Ukrayna’nın nüfusu hilâfına, borç batağındaki ülkeyi “istikrara kavuşturma”yı amaçlayan, acımasız kemer sıkma tedbirlerinin şart olduğunu da söylüyordu. Ukrayna cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, bu sözleşmedeki şartları kabul etmelerinin imkânsız olduğunu söyledi. Kasım 2013’te sözleşmenin kabul edileceği toplantı ertelendi ve tartışma sürecinin devam etmesine karar verildi.

Bu sözleşmeye alternatif olarak, Putin yönetimi kredi paketi önerisini sundu. Bu pakete Rus doğal gazının fiyatının düşürülmesi ve Ukrayna’nın iç siyaseti için getirilen şartların dayatılmaması gibi adımlar da dâhil edildi. Aralık 2013’te Yanukoviç, Putin’in teklifini kabul edince Kiev merkezinde, Euromaidan eylemleriyle zirveye ulaşan ve “Onur Devrimi” olarak adlandırılan olaylar patlak verdi. Şubat 2014’te Yanukoviç devrildi.

Bu noktada şu soru sorulabilir: Euromaidan merkezli yaşanan olaylar, Moskova’daki devlet kurumlarının Ukrayna’yı Ruslara ait “nüfuz alanı” olma vasfını muhafaza etme konusunda gösterdikleri kaygıyı, bunun sonucunda onun kendisinden kopmaması için ortaya koyduğu çabayı haklı çıkartır mı? Aslında bu soru sorunlu bir soru, çünkü soruyu soran, esasında birbiriyle alakası olmayan iki kanaati bir arada dillendiriyor.

Stratejik açıdan Sovyet sonrası kurulan tüm Rus hükümetleri Ukrayna’yla dost ve müttefik ülke olarak ilişki kurmayı, bu ilişki kurulamıyorsa, en azından onun topraklarına Batılı askerlerin ayak basmasına veya askeri üslerin kurulmasına mani olmayı öngören siyasete büyük önem verdiler. Eskiden beri Ruslar, Ukrayna’yı NATO saldırıları için kullanılacak bir tür askeri üs hâline gelmesine mani olma hedefini güttüler.

Buna karşılık, şu hep dillendirilen “nüfuz alanı”, esasında nitelik olarak ekonomiyle alakalı bir tabir. Belirli bir emperyalist gücün belirli bir bölgede üretilen değere el koymasına imkân sağlayan alanı ifade ediyor. Oysa Ruslar, bağımsız Ukrayna ile ilgili olarak böylesi bir adımı hiçbir vakit atmadılar.

Temel bir hususu bu noktada dillendirmek gerekiyor: Rusya, üçüncü ülkelerin Ukrayna’ya yatırım yapmasına hiçbir zaman mani olmadı, kimsenin önüne taş koymadı. Moskova’nın AB kaynaklı birlik sözleşmesine ekonomi düzleminde dillendirdiği itirazlarsa, anlaşmanın güvenlikle ilgili hükümleri yanında, sözleşmenin Rusya ile Ukrayna arasındaki ticari ilişkinin sonlandırılması ve bunun sonucunda Rus sanayiinin ağır bir maliyetle yüzleşmesi ile ilgiliydi.

Maidan olayları ardından Kiev’de başa sağcı, NATO yanlısı hükümet geçince, Rusya-Ukrayna ilişkilerinin ekonomi ayağı kesildi. Kırım ve Donbass’taki gelişmeler, bu sürecin birer sonucuydu. Aynı dönemde Ukrayna, bir yandan da Avrupa merkezli ticaret bloğuyla bütünleşme yönünde hızlı adımlar attı. 2013-2015 arası dönemde Ukrayna’nın Rusya ile yürüttüğü ticaretin hacmi yüzde 68 oranında düştü[21]. 2016 sonuna gelindiğinde ise Ukrayna’nın en büyük ticaret ortağı olan Rusya’nın yerini AB aldı.[22] 2011’de Ukrayna, Rusya’dan 29 milyar dolarlık mal ithal ederken, bu tutar, 2021’de 5,8 milyar dolara geriledi.[23]

Açık konuşmak gerekirse Moskova, Ukrayna’nın ekonomide ve diplomaside girdiği yeni yoldan pek memnun kalmadı. Ama bu noktada şu hususu vurgulamak gerekiyor: Rusya, Ukrayna’nın Batı ile ekonomi düzleminde bütünleşmek veya AB’ye girmek için çaba harcama hakkını hiçbir zaman inkâr etmedi. Rusya, Ukrayna’nın yürüttüğü politikalara pratikte askeri-stratejik düzeyde karşı koydu.

İki Yanlış Kavram

Görüldüğü üzere, “nüfuz alanları”, Orta Asya ve Ukrayna’da uygulamada olan Rus politikalarını açıklamada pek işe yarayan bir kavram değil. Tekrarlamakta fayda var: bu kavramın dayandığı anlayış, gerçeklerle çelişen önermeler dile döküyor.

“Rus altemperyalizmi” ise yetersiz ve anlaşılması güç bir kavram. Orta Asya’da Rusya, altemperyalist bir ülke olarak sahneye hâkim değil. Çin, bu hâkimiyet konusunda daha ileride. Batı ekonomilerinin etkisi altına girmiş olmaları, bölge ülkelerinin kendi iradelerinin ve bağımsızlıklarının halel görmemesini sağlıyor. Dolayısıyla, Rusya bu hâkimiyeti tesis etmekten uzak.

Ayrıca “Rus altemperyalizmi” denilen fikir, Ukrayna örneğini hiçbir şekilde açıklamıyor. 2016’ya dek bağımsız Ukrayna, Rus ekonomisinin yörüngesinde hareket etti ve faaliyet yürüttü, bu dönem boyunca ülke çok az gelişti.[24] Öte yandan eldeki kanıtlar, Ukrayna’nın ekonomik açıdan gerilemesinin sebebinin ülkedeki, IMF gibi borç veren kurumların neoliberal talimatları ve Batı’nın tavsiyeleri temelinde teşkil edilmiş olan kapitalizm olduğunu ortaya koyuyor.[25] Bu gerileme, Rusya’nın yapıp ettiklerinin neticesi değil.

Onlarca yıl boyunca Rusya, Ukrayna’nın gelişmiş teknolojiyle imal ettiği ürünlerini satın almak suretiyle, ülkedeki sanayinin ilgili sektörlerinin çökmemesini sağladı. Meraklısı, bu gelişmeyi “emperyalizm veya altemperyalizm” olarak nitelendirebilir elbette. Dahası, bu dönemin önemli bir bölümünde Rusya, Ukrayna’ya gazını Batılı müşterilerine sattığından daha düşük fiyata sattı ki bu da emperyalist olduğu iddia edilen bir ülkenin sergilemeyeceği bir davranış.

Ukrayna, Rusya’yla yaptığı ticarette ciddi kayıplar yaşadı, ama Maidan olaylarına dek uzanan dönem boyunca Rusya ile yapılan ticaretteki azalma, Batı’yla yapılan ticaretteki azalmadan düşüktü.[26] bu azalmanın ana nedeni ise Ukrayna’nın Rusya’dan düşük teknoloji ürünü sanayi ürünleri satın almasıydı. Azalmanın emperyalist bir ülkenin gelişmekte olan bir ülkeye yüksek değerli bitmiş ürün satmasıyla bir alakası yoktu.

2021’de Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik ihracatı kömür briketi, rafine petrol, petrol gazları ve amonyaktan oluşuyordu.[27] “Makineler” kategorisi, toplam ihracatın yüzde 10’undan düşük bir paya sahipti ve dolar cinsinden Ukrayna’nın Rusya’ya sattığı makinelerin tutarının çok az üzerindeydi.[28]

Rusya’nın Ukrayna’yla kurduğu ekonomik ilişkileri daha iyi anlamak için Ukrayna’nın Batı emperyalizmiyle bütünleşmeye başladığı günden itibaren elde ettiği deneyime bakmak gerekiyor. Maidan olaylarını takip eden yıllarda Ukrayna ekonomisi zerre canlanmadı. Ülke, ilk darbeyi Kırım’ın kendisinden kopup Rusya’ya bağlanmasıyla yedi. Nisan 2014’te yeni Kiev hükümeti, bunun üzerine, Ruslara askeriye ile bağlantılı ürünlerin satışına yasak getirdi. Rusya’nın savunma sektörü için bileşenler üreten yüksek teknolojiye dayalı birçok Ukraynalı şirketin bu süreçte beli kırıldı. Ukrayna’nın ürettiği buğdaya, demir filizine ve çeliğe dünya piyasalarında verilen fiyatlar da düşünce Rusya ile ticari ilişkilerin azalmasının yol açtığı tesir daha da ağır oldu, bunun neticesinde Ukrayna hızla resesyona girdi. 2021’de ülkenin reel GSYİH’si 2013’te ulaşılan düzeyin yaklaşık yüzde 10 altındaydı.[29]

Birçok gümrük vergisi kaldırılmış olmasına rağmen Ukrayna ürünlerini satın alan Avrupalı şirketler ve devletler, ülkenin son teknoloji ürünü olmayan, pek aşina olmadıkları mamullerine pek ilgi göstermediler. Ülkenin tarımsal ürün satışı da AB’nin getirdiği ithalat kotaları sebebiyle sınırlı kaldı. Aynı dönemde Ukrayna’nın gümrük vergilerini düşürmesiyle birlikte ülke pazarı, Avrupalı imalatçıların ürettiği, gelişkin ve cazip ürünlerle dolup taştı. Birçok Ukraynalı şirket, rekabet koşullarına dayanamayıp iflas etti.

Herkes farklı öngörülerde bulunurken, Batılı yatırımcılar tam ters yönde hareket ettiler. Bu yatırımcılar, Ukrayna’ya harap olmuş işletmeleri satın almak, onları yenilemek, ucuz emeği ve hammaddeyi Batılı tüketiciler için birer ürüne dönüştürmek için gelmediler. Ukrayna’da yolsuzluk ve hükümet krizleri, esasında ortada güçlü engellerin olduğunun, dış yatırımların ufak kaldığının kanıtıydı.

Doksanlarda ülkeye kapitalizmin tekrar geldiği günden beri devrede olan ve radikal müdahalelerle işleyen yeniden sanayileşme süreci, neticede “derin ve kapsamlı serbest ticaret” koşullarında hızlanabilecek bir şeydi. Yıllar geçtikçe otomobil endüstrisi ve uçak üretimi gibi kimi sektörler ortadan kayboldu. Avrupa kapitalizmi, Ukrayna’yı gelişmiş bir ülke değil, ucuz teknolojiyle üretilmiş genel ürünleri, demir filizini, çelik kütüklerini, temel kimyasal ürünlerini ve tavuk etini ucuza temin eden bir ülke olarak içine alıyordu.

Görüldüğü üzere, bugün Ukrayna’yı çevre ülkeye dönüştüren de onu yağmalayan da Batı’nın gelişkin kapitalizmi. Bu koşullarda, Rusya’yı Ukrayna’nın yüzleştiği ekonomik açmazlar konusunda suçlamak için dile pelesenk edilen argümanların yanıltıcı, dikkat dağıtıcı ve işe yaramaz oldukları görülmeli.

Renfrey Clarke
1 Ağustos 2023
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Aktaran:
Patrick Bond, Ana Garcia ve Miguel Borba, “Western Imperialism and the Role of Sub-imperialism in the Global South”, 13 Ocak 2021, Cadtm.

[2] A.g.e.

[3] Bkz.: Walter Daum, “Is Imperialism still Imperialist? A Response to Patrick Bond”, 16 Mayıs 2018, Roape.

[4] A.g.e.

[5] Dünya Bankası Verileri. Bkz.: Wiki.

[6] Bu sonuca Rusya’nın yetişkin insan başına düşen (banka mevduatları, hisseler, bonolar, para piyasası fonları gibi) finansal servetleri üzerinden ulaşmak mümkün. Credit Suisse Küresel Servet Veri Kitabı’na göre, 2021’in sonunda bu rakam 13.683 dolardı. ABD’de ise 468.295 dolar.

[7] Bkz.: “The Myth of ‘Russian Imperialism’: In Defense of Lenin’s Analyses”, 7 Mart 2016, NCW.

[8] A.g.e.

[9] “List of Countries by GDP”, Wiki.

[10] “China, Kazakhstan Bilateral Trade Up 34% In Twelve Months”, 15 Mart 2023, SRB; Emil Avdaliani, “Russia and Kazakhstan: 2023-24 Trade and Investment Dynamics”, Briefing; “Uzbekistan Wants China Relations to Progress From Trade to Investment”, 22 Mart 2023, SRB.

[11] Bkz.: Brian Wong ve Iskander Akylbayev, “What Does Xi Jinping’s Visit Tell Us About China’s Relationship with Central Asia?”, 15 Eylül 2022, Diplomat.

[12] A.g.e.

[13] “Foreign Direct Investment in Kazakhstan”, Lloyds.

[14] “Russia and Kazakhstan: Drivers of Regional Development”, 15 Haziran 2022, Ros.

[15] “Collective Security Treaty Organization”, Mfa.

[16] Oliver Heggin, “The CSTO and Its Deployment in Kazakhstan”, 8 Şubat 2022, Hsc.

[17] Brian Wong ve Iskander Akylbayev, “What Does Xi Jinping’s Visit Tell Us About China’s Relationship with Central Asia?”, 15 Eylül 2022, Diplomat.

[18] Bkz.: Renfrey Clarke, The Catastrophe of Ukrainian Capitalism: How Privatisation Dispossessed and Impoverished the Ukrainian People. Sidney, Resistance Books, 2022, s. 85.

[19] “The Myth of ‘Russian Imperialism’: In Defense of Lenin’s Analyses”, 7 Mart 2016, NCW.

[20] A.g.e.

[21] Clarke, a.g.e., s. 80.

[22] A.g.e., s. 84.

[23] “Ukraine Imports from Russia”, Trading; “Ukraine Imports by Country, Trading.

[24] Dünya Bankası rakamları, 2021’de Ukrayna’nın reel GSYİH’sinin hâlen daha bağımsızlık öncesi ulaştığı, 1989 yılında kayıt altına alınmış olunan zirvenin altında olduğunu ortaya koyuyor. Bkz.: “GDP (constant 2015 US Dollar) Ukraine, WB.

[25] Bu, kitabın tezidir: Clarke, a.g.e.

[26] A.g.e., s. 56.

[27] “Bilateral Trade by Products”, Oec.

[28] “Russia-Ukraine”, Oec.

[29] “GDP (constant 2015 US Dollar) Ukraine, WB.

07 Ağustos 2022

, ,

Aleksandr Blok

1917’de Batı, yirminci yüzyılın en büyük Rus şairini hâlen daha görmezden geliyordu. Batı’nın gözüne o şairi sokmak, komünist devrime düştü.

Blok, şiirleri için gerekli ilhamı devrimden aldı. İskitler ve Onikiler adı altında toplanan şiirleri, birkaç Batı diline tercüme edildi. Bu şiirlerle birlikte Blok ünlenmeye başladı. 1920’de Batılılar, şairden çok Bolşeviklerle ilgileniyorlardı. Ama gerçek şu ki Aleksandr Blok, Bolşevik değildi. Hatta 1918’den önce de Bolşeviklerle bir teşrik-i mesaisi olmamıştı. O, her zaman şair olarak kalmıştı.

Kendi döneminin tüm Rus aydın ve sanatçılarında yaygın olarak görülen meraklılık ve huzursuzluk, onu toplumsal ve politik meseleleri ele alan gruplara ve dergi çevrelerine yakınlaştırdı. Fakat ondaki psikoloji ve mizaç, politika ve politik sorunları büyük bir tutkuyla ele alıp onları yüce tutmasına imkân vermiyordu. Politik fikriyatı anlaşılmaz ve karışık idi. Hatta bazen Blok, gerici izlenimi bile veriyordu. Son yıllarında Devrimci Sosyalist Parti’nin sol kanadı içerisinde yer aldı. Bolşevik Parti’ye hiç girmedi. Devrimden önce bu sembolist şairin sanatı, en çok da aristokratlara has nostaljiden beslenmişti.

Hayatının fikriyat ve sanat açısından en yoğun dönemi, 1905-1917 arası dönemdi. Her iki tarih de Bolşevik devrimin döllendiği yılları ifade ediyordu.

1905 devriminin başarısızlıkla sonuçlanması, Rusya’da kötümserliğin ve ümitsizliğin hüküm sürdüğü bir ortamın oluşmasına yol açmıştı. Dönemin Rus edebiyatı, alabildiğine nihilist ve hayata karşı negatif görüşlerle yüklüydü. Bu, esasen yenilgi edebiyatı idi.

Mihail Arzibaşev’in kaleme aldığı Sanin romanı, Rusların kriz içerisinde kıvranan ruhlarını belgeleyen önemli bir çalışma olarak nitelendirilir. Arzibaşev’in Uç Sınır romanı da hasta ve nevrotik bir ruh hâlini yansıtır. Kurduğu sahneden, intihara meyilli, ağıt yakıp duran insanların gölgeleri geçip durur. İradesini yitirmiş, alkole boyun eğmişlerin dünyasında, terbiyesiz, kafası allak bullak, her şeye alaycı bir tavırla yaklaşan, nefsine düşkün karakterler dolaşır ve bu insanların hepsinin de niyeti, yüce bir insan gibi yaşamaktır. Romanlar, bireyciliğin, çözülüp dağılan, en ufak rüzgârda aşınan kötümserliğin dökümünden ibarettir. Leonid Andreyev’in karakterleri de nevrasteniden, sinir zayıflığından muzdariptir.

Esas olarak Blok, Sanin romanındaki büyülenmiş, gizemli ve zayıf karakterlere benziyordu. Ölümünden sonra onun kimi çağdaşları, Blok’u bu şekilde tasvir ediyorlardı. Örneğin Aleksandr Blok’un 1901-1918 arası dönemini ele alan Zinaida Gippius, onun macerasından kimi bölümleri aktarır. Bu tasvire göre, Blok estetiğe aşırı düşkün bir çocuk, iradeden ve her türlü dürtüden yoksun olup, dile dökülemeyenlerden hep endişe duyan, iyi, az biraz hüzünlü bir isimdir.

İlk tanıştığında Blok, biraz hüzünlü biri olarak görünmüş kendisine. Yaşadığı hayat renksiz, solgun ve kıraçtır. Üstelik Blok, bu kaderini hiç isyan etmeden, hiç tepki koymadan kabul eder. Gippius’a göre, onu psikolojisindeki temel özelliklerden biri, kendini savunmamaktır.

Evlilik, felsefe, alkol, biraz da siyaset, sonradan katışır o kadere. Ama Blok’un hayatı ve ruhu birden aydınlanır. O, eşinin kendisine bir oğul verdiği andır. Yüreği yeniden ve daha güçlü bir şekilde atmaya başlar. Ümitsiz ve hedefsiz varolmanın anlamsızlığını görür. Fakat çocuk, ölmeye yazgılıdır. Doğduktan on gün sonra ölür. Şairin üzerine yeniden kara bulutlar çöker. Bunun üzerine Blok, bir yolculuğa çıkar. Bu, hüznün ve alkolün açtığı bir yoldur. Blok, sarhoş olur, kendinden geçer, kendisini canından bezdirir.

Petrograd’a daha divane ve daha asık suratlı biri olarak döner. Savaş, kapıyı çalmaktadır. Onu devrim izler. İşte o an Blok, hayatında ikinci kez gökte bir yıldız görür. Davasına sıkı sıkıya bağlı kindar bir karşı-devrimci olarak Gippius, o günlerde Blok’un oğlunun doğduğu günlerde olduğu gibi konuştuğundan bahsetmektedir.

Devrim de onun hayatına doğan bir şeydir, en azından hayatının bir kısmına sunulmuş bir lütuftur. Blok’ta derinlerde uyumakta olan ve insana can katan köz, yeniden harlanır ve şairin kendisini tümüyle devrime adamasına neden olur. Bu yoldan ilerleyen Aleksandr Blok, aristokratik ruhun ve kanın sembolik şairi olarak Bolşeviklere katılır. Zavallı Gippius, bu aniden gelen, buyurgan ve karşı konulmaz ilhamı “çöküş” olarak niteler. Ona göre Blok, “insanı etkileyen samimiyeti ve o aptal merhametiyle çok yüksekten ve acılar içerisinde kıvranarak düşmüştür.”

Hiç şüphe yok ki Aleksandr Blok, şiir hayatında ve kendi hayatında yüce tutacağı, en ateşli ve en yoğun günleri devrimle birlikte yaşamıştır. Fakat İskitler ve Onikiler’in şairi için bugünler çok geç gelmiştir. O, kendi hayatını artık yeniden inşa edebilecek durumda değildir. Devrimse, kahramanların emeğini ve terini talep etmektedir. Kısa bir süre sonra Blok, ortaya koyduğu çaba dâhilinde yaşadığı gerilimin ruhunu ve bitap düşmüş bedenini paramparça ettiğini fark eder. Sönmeye yüz tutan devrim ateşi, kendisindeki iradeden son kalan kırıntıları da yutar. Blok, 1921 yılında ortaya koyduğu o son gayretle bitap düşmüş, paramparça olmuş, yenilmiş bir hâlde ölür.

Blok’un hatırasını Maksim Gorki kaleme alır. Bu hatıra çalışmasının neredeyse tamamı, Petrograd’daki bir bahçede Gorki ile Blok arasında cereyan eden bir sohbet üzerine kuruludur. Bu sohbette Blok, her zaman olduğu gibi, hayatın, ölümün ve aşkın anlamını anlamaya ve tartışmaya hevesli, bunu takıntı hâline getirmiş, böylesi bir çabanın çilesini çeken biri olarak çıkar karşımıza. Soruları soran Gorki, bunların kendisine sakladığı samimi fikirleri olduğunu söyler ve “Kendimden bahsetmek, bir türlü sahip olamadığım bir ustalık, bir meziyet” der. Bunun üzerine Blok, biraz celâllenir ve “hakikatin ruhuna dair düşüncelerini saklıyorsun demek, iyi ama neden?” diye sorar. Nevrasteni kaynaklı olarak konunun dışında bir iki şey geveledikten sonra Gorki’ye şu soruyu yöneltir: “Ölümsüzlük, ölümsüzlük ihtimali hakkında ne düşünüyorsun?” Gorki, kendisine teorik düzlemde materyalist bir cevap verir. Blok, bu cevabı biraz anlaşılmaz biraz da komik bulur. Ardından lafı değiştirerek, işe yaramaz, ama etkileyici kimi fikirlerini sıralar, böylece pozitif bir hayat anlayışı sunmaya çalışır. Karşı tarafı iğnelemeyi amaç edinmiş bir tavır içerisinde, kederli bir ses tonu ile şunu söyler:

“Sadece on yıllığına hiç düşünmeden yaşayabilsek ne olurdu acaba! Bu bizi aldatıp duran, dünyanın karanlığına sürükleyen ateşi bir süreliğine söndürüp, evrensel ahengi kalbimizle dinleyebilseydik keşke. Beyin dediğin, ne güvenilmez bir organdır, fazla büyük, fazla gelişkin. Yutuyor her şeyi.”

Blok, hiç durmadan, ara dahi vermeden tüm soruları sorar kendisine. En fazla dert edindiği meselelerden biri de o dönemde toplumsal devrim karşısında aydının konumu ve görevi meselesidir. Blok, aydınların ne kötü, ne şeytan olduğunu bilen, hisseden bir isimdir. O, kendisindeki şeytanı da kabul etmektedir. O şeytanlığı, halüsinasyon gören bir kişinin duru görüsüyle tanımlayıp teşhis edebilmektedir. Ama kendisindeki zayıflık ve güçsüzlükten de tümüyle bihaberdir.

Ölümünden sonra Batılıların tanış olduğu makalelerinden birinde Blok, trajedisini şu şekilde izah etmektedir:

“Aydınları Rus halkından ayıran çizgi, sahiden de aşılmaz bir çizgi midir? Bu engel kaldığı sürece aydınlar, beyhude yere gezinip durmaya, kendilerini boş yere üzmeye, etraflarına çizdikleri, çıkışı olmayan çemberin içerisinde yozlaşıp çürümeye mahkûmdurlar. Aydın, kendini inkâr etmenin hayatî bir zorunluluk olduğuna inanmadığı sürece kendisini asla redde tabi tutmaz. Onun kendisini inkâr etmesi imkânsızdır, üstelik o, kendisindeki zayıflığı, hatta intihar denilen zayıflığa meyilli oluşunu bile kabule yanaşmaz. Kendisindeki bireyciliğin, şeytanî güçlere yönelik inancın, estetik anlayışının dile getirdiği talepler veya en nihayetinde ümitsizlik ve keder gibi sıradan gerekçeler üzerinden intihara meyleden bir insana ben ne diyebilirim ki? Ben de onun gibi bir aydınsam, ben de estetiğe bayılıyorsam, bireyciliğe ve ümitsizliğe duçar olmuşsam, kime nasıl itiraz edebilirim? Eğer içimde, bireycilik tercihinden, bu tercihi gölge gibi takip eden kederimden daha fazla sevebileceğim bir şey olsaydı, o acaba ne olurdu?”

Blok, aynı makalede, aydının ruhuyla kitlelerin ruhunun çeliştiğini söylüyor:

“Aydınlar, her geçen gün giderek daha fazla ölüm iradesine teslim olurlarken, halk, antik çağdan beri bağrında yaşama iradesini taşıyor. O vakit bir kâfirin bile bazen halka dönüp ondan yaşamak için kudret talep etmesi anlaşılır bir durumdur. Aydın, temelde korumacılık içgüdüsüyle, kendini koruma dürtüsüyle hareket ediyor, bu sebeple hep sessizlikle, nefretle, bazen de hoşgörülü bir acıma duygusu ile karşılanıyor. Aydın, hep o erişilemez olan çizgiye gelmeden önce duruyor. Öngördüğünden daha korkunç olan bir şey karşısında birden dağılabiliyor.”

İskitler ve Onikiler’in şairi, bu kitabında yer alan şiirlerinde, esasen Rus Devrimi’nin şairi olmak istemektedir. Uzun süre o devrimin şairi olamamış olması, onun hatası değildir. Ondaki ruh, o otuz sekiz yıl boyunca çöküş döneminin tüm zehrini emmiştir. Ondaki hassas ve duru bilinç, devasına hasret kalmışlığı ile, zehirlenmiştir.

Fakat Blok’un kaderi, onun şiirinin yeni çağın şafağını selamlamasını istemişti. Ömrünün sonunda yüceltilen şair, kemale ermiş olan şiiriyle önemli bir yere konulmuştur. Ardından şairin karşısına aşılması mümkün olmayan bir engel çıkmıştır. Belki de Blok, ölüm tek başına gelip kapıyı çaldığında, dertlerin harap ettiği elleri intihar etmek için kullanacağı ipi örmekle meşguldü.

José Carlos Mariátegui
1925
Kaynak

Kitap PDF