Meksika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Meksika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Nisan 2026

, ,

Meksika Solunun STK’larla Mücadelesi



Meksika Gelirler İdaresi (SAT), hafta sonu yüzden fazla STK’nın vergi izinlerini iptal etti, bağış alma ve vergi muafiyetlerinden yararlanma imkânlarını ellerinden aldı. Birçoğu, ileride STK statüsünü yeniden kazanabilir, ancak on-on beş kadarı, mali kurallara uymadıkları için doğrudan tasfiye edildi. Bu adımlar, Başkan Claudia Sheinbaum ve selefi Andrés Manuel López Obrador yönetiminde iktidardaki solcu Morena partisinin Meksika’daki israf ve yabancı müdahaleye karşı yürüttüğü geniş kapsamlı mücadelenin bir parçasıdır.

Meksika muhalefeti ve uluslararası basındaki müttefikleri, bu eylemleri ülkenin sözde "demokratik gerilemesinin" kanıtı olarak görüp kınadılar. Gerçekte, Meksika Yolsuzlukla ve Cezasızlıkla Mücadele Örgütü (MCCI) gibi muhalefetle bağlantılı STK’lar, kısmen artık faaliyette olmayan ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (USAID) finanse ettiği yapay sivil toplum kompleksinin parçası. Eski cumhurbaşkanı Obrador’un 2018’de göreve gelmesinin ardından ilk işlerinden biri, önceki hükümetlerin STK’lara ve özel şirketlere devrettiği işlevler üzerinde devlet kontrolünü yeniden sağlamaktı. Yönetimi, STK’lara sağlanan 300 milyon dolardan fazla devlet desteğini kesti ve tüm yüklenicileri devlet çalışanı olarak yeniden sınıflandırarak, hükümetteki rollerini fiilen sona erdirdi.

2013’ten beri, Meksika’nın Kara Para Aklama Yasası, 7.000 dolardan fazla bağış alan STK’ların bireysel bağışçıların kimliklerini açıklamalarını zorunlu kılıyor; 15.000 dolardan fazla alanlar ise bireysel işlemleri yetkililere bildirmek zorunda. Bu kısıtlamalar, ülkenin devam eden uyuşturucu savaşı ortamında organize suçla mücadele etmeyi amaçlıyordu. Morena iktidara gelmeden evvel, ülkenin vergi dairesi, STK’lar için yabancı fonları gevşek bir şekilde denetliyor, aynı şekilde, şirketlerin ve zenginlerin vergi yükümlülüklerinden kaçınmasına izin veriliyordu.

Obrador ve Sheinbaum’un vergi kaçakçılığına karşı yürüttüğü operasyonlar ve STK düzenlemelerinin sıkı bir şekilde uygulanmasını öngören politika, Meksika Yolsuzlukla ve Cezasızlıkla Mücadele Örgütü (MCCI) kurucusu Claudio X. González gibi isimlerin Morena’yı “uyuşturucu diktatörlüğü” kurmakla suçlamasına yol açtı. Bu iddia, Washington’la bağlantılı Kurumsal Devrimci Parti (PRI) ve Ulusal Eylem Partisi (PAN) hükümetlerinin Morena’dan önce kartellerle derin bağlar kurduğu bilinmesine rağmen, sınırın kuzeyinde Cumhuriyetçiler ve birçok liberal tarafından da benimsendi. Ancak ortalama bir Meksikalı size, kartellerin ülkenin siyasetini yozlaştırıcı bir etkiyle etkileyen güçlü çıkar gruplarından sadece biri olduğunu, bir diğerinin yabancı destekli STK’lar olduğunu söyleyecektir.

Meksika Yolsuzlukla ve Cezasızlıkla Mücadele Örgütü (MCCI) gibi kuruluşların finansmanının büyük bir kısmı nihayetinde USAID ve özgürlükçü Atlas Ağı’ndan gelen bağışlara dayanıyordu. Genel olarak, Obrador’un cumhurbaşkanlığı sırasında STK’ların yabancı finansmanı yüzde 56 oranında artarak yarım milyar doları aştı ve devlet fonlarına yaptığı kesintileri fazlasıyla telafi etti. Sheinbaum şimdi López Obrador’un örneğini izleyerek, STK’ların ilgili düzenlemelere uymasını sağlıyor.

Sheinbaum’un beynelmilel ilerlemeciliğe yönelik tavrı selefine kıyasla daha az düşmanca. Selefinin iklim değişikliğinden cinsiyet normlarına dek her konuda sergilediği sapkın görüşler, kimlikçi solcuların öfkesini çekmişti. Buna karşılık, yurtdışındaki ilerlemeciler, yaklaşık yüzde 70’lik bir onay oranına sahip olan Meksika’nın ilk kadın ve iklim bilimci başkanına hayran kalmış durumda. Ancak Meksika liderinin Elon Musk’ın başında olduğu Devletin Verimliliği Dairesi’nce (DOGE) USAID’in neredeyse tamamen ortadan kaldırılmasını kutladığını fark etselerdi şaşırabilirlerdi.

Sheinbaum hükümeti, yeşil STK’ların ve aktivist gruplarının muhalefetine rağmen, yenilenebilir enerjiyle eş zamanlı olarak, sessizce hidrolik kırılma yönteminin yaygın bir şekilde kullanılması talimatı verirken, bir yandan da demiryolu sektörünü canlandırıyor. Cumhurbaşkanı ayrıca güvenlik bakanı Omar García Harfuch ile birlikte ülke tarihinin şahit olduğu belki de en saldırgan organize suçla suçla mücadele operasyonunu da başlattı. 22 Şubat’ta Meksika özel kuvvetleri, CJNG kartelinin lideri Nemesio Oseguera Cervantes, namı diğer “Menço”yu infaz etti, ayrıca, bu ay içerisinde askerler, Culiacán'da Sinaloa kartelinin on bir üyesini öldürdü. Bu başarılar, Morena, STK’ların finanse ettikleri profesyonel sınıftan kopmasaydı ve yabancı müdahaleye karşı önlemler almasaydı, elde edilemezdi.

Buna karşılık, Demokrat Parti’nin ilerici kanadı, STK-endüstriyel kompleksiyle iç içe geçmiş durumda; bu nedenle USAID’in dağıtılması karşısında yaşanan şok ve dehşet de buradan kaynaklanıyor. Sonuç olarak, yönetim, hesap vermeyen, asalak STK’lara devrediliyor. Bu STK’lar, partinin temsil iddiasında bulunduğu işçi sınıfına mensup seçmenlere çok az şey sunarken, üniversite mezunu profesyoneller için bir iş programı gibi iş görüyor.

Zohran Mamdani’nin New York belediye başkanı olarak yapabileceği en kötü şey, diğer ilerici bölgelerin örneğini takip edip STK’ların işlettikleri marketleri “devlet mülkü”ne geçirmek olacaktır. Partiyi popülist bir yöne doğru yeniden yönlendirmek isteyenler, Obrador ve Sheinbaum’dan ders alarak, STK “gruplaşmalar”ını ortadan kaldırmalı, yabancı ülkelerden fon alanları incelemelidir.

Juan David Rojas
25 Mart 2026
Kaynak

01 Ocak 2026

,

EZLN 42 Yaşında


17 Kasım 2025 günü Zapatist Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) 42. kuruluş yıl dönümünü kutladı. Örgüt aynı gün, 1 Ocak 1994’te gerçekleştirilen devrimci atılımın 32. yıl dönümünü kutlamak amacıyla, 26-30 Aralık tarihleri arasında San Cristóbal de Las Casas şehrindeki Yerli Halkın Entegre Öğrenim Merkezi’nde düzenlenecek konferans için toplantı gerçekleştirdi.

Birkaç gün önce Meksika’da, Claudia Sheinbaum hükümetine karşı eylemlilik süreci başladı. Farklı toplumsal kesimleri içeren eylemlere, ülkede artan hoşnutsuzluğun ateşini körüklemeye çalışan sağcılar damgasını vurdu.

Başkent Mexico City’de çatışmalar yaşandı. Muhtemelen kitle, 2 Ekim’deki polis şiddetine cevap vermişti. Sheinbaum, bu olayları önemsiz bir şeymiş gibi takdim etmeye çalışsa da eylemler, ülkede tehlikeli bir fay hattının oluşmasına yol açtı. Asıl risk, Arjantin ve ABD’de olduğu gibi toplumsal öfkeden esas olarak radikal sağın yararlanacak olması, öte yandan, antikapitalist solun, giderek kötüleşen yaşam koşullarının sebep olduğu toplumsal krize çözüm sunacakmış gibi görünmemesi.

15 Kasım’daki eylemleri, halkın kentlerdeki şiddet ve son aylarda artan politik gerilimlerden evvel yaşadığı hayal kırıklıkları tetikledi. Yolsuzluğa, şiddete ve çetelerin gücüne karşı ses çıkartan bir isim olarak, kitlelerin önemsediği, Michoacán eyaletinin Uruapan şehrinin belediye başkanı Carlos Alberto Manzo Rodríguez’in öldürülmesiyle birlikte süreç başladı. Belediye başkanının öldürülmesi, öfkenin patlamasını ve Rodríguez’in başında olduğu hareketin öne çıkmasını sağladı. Hareketle birlikte bir dizi örgüt, sokağa çıkıp eylem yaptı. Sonrasında bu eylemler, artarak kitlesel bir halk hareketine evrildi.

Öfke denilen barut fıçısını patlatan kıvılcımdan evvel, toplumun derinliklerinde farklı konularla ilgili gerilimlere tanıklık ediliyordu. Halk sağlığı krizi, okul sisteminde oluşan çatlaklar, şehirlerdeki ve köylerdeki yapısal koşulların olağan bir parçası olarak yoksulluk, işsizlik, kamu hizmetlerinin sunulmaması gibi başlıklar, o fıçıyı çok önceden barutla doldurmuştu. Tüm bunlara bir de kaybedilen insanlar, her yere sızan rüşvet ve yolsuzluklar, her şeyin ötesinde, devletin tarafsız bir arabulucu veya garantör değil de mümkün olan her biçimde ülkeyi ve halkı yasal ve yasa dışı yoldan sömürerek semiren ekonomik gücün parçası olduğuna ilişkin fikrin toplumun önemli bir kesiminde karşılık bulması gibi gelişmeler eşlik etti. İnsanların iliklerine dek sömürüldükleri, istisnai bölgelerin oluşturulduğu, bunun için yasa dışı işçilerin kullanıldığı koşullarda toplumsal kriz, yapısallaşmış adaletsizliklerle ve toplumsal güvensizlikle birleşti. Mevcut hoşnutsuzluğu bu zemin üretti.

15 Kasım’daki gösteri, bahsi edilen çeşitliliğe sahne oldu. Eyleme güvencesiz işlerde çalışan gençler, öfkeli öğrenciler, kamuda çalışan işçiler, artan fiyatlardan bıkıp usanmış olan aileler, bağımsız yaşayan yerli topluluklar, belediye başkanı Manzo’yu sivil isyanın simgesi olarak gören sıradan insanlar, bunların yanında, muhafazakârlar, muhalifler, güvensizlik ortamından korkan orta sınıf, hatta örgütlü sağa mensup kesimler katıldı.

Alandaki kalabalıkta kim hangi kesime mensup, anlaşılamıyordu. Öylesine kapsamlı bir çeşitlilik vardı. Ama herkes, bir projeden çok ortak bir duyguyla hareket ediyor, tahammül edilmesi imkânsız olan koşullara karşı yürümek istiyordu.

Popüler simgeler, doğaçlama hazırlanmış dövizler, dijital kültürden ödünç alınmış ürünler, toplumsal ızdırabın politik temsiliyete ve ortak bir dile kavuşamadığı, dolayısıyla, kendisini en iyi biçimde ifade edemediği ülkenin hal-i pür-melâlini ortaya koyuyordu.

Yürüyüş kolu, Ulusal Saray’ı kuşatan bariyerlere vardığında eylem çatışmaya evrildi. Demirden bariyerlerin böldüğü meydanda polis, kitleye göz yaşartıcı gaz ve tabancalarla saldırdı. Çatışma, radikal niteliğiyle esasen ifade kanalı olabilecek herhangi bir kuruma artık sahip olmayan öfkenin yansımasıydı. Protesto eylemini tanımlayan şey “şiddet” değil, onun terkibi ve dışa vurduklarıydı. Eylem, ülkenin yapısal güvensizlik ortamına dönüştüğünü ortaya koyuyordu. 2 Ekim ve 8 Mart’ta polisin başlattığı şiddete karşı sokaklara dökülen toplumsal hareketler, yoğun ve sert bir cevap ürettiler.

Bu bağlamda, kurumsal sağdan radikal sağa tüm sağ cenah, gelişip serpileceği bereketli bir toprağa kavuştu. Zira başta bulunan Claudia Sheinbaum hükümeti, eylemleri önemsiz görmüş, onlardaki karmaşıklığı küçümsemişti. Zira hükümet, sokaklardaki kargaşanın cevap vermeye değmediğini düşünüyordu. Buna karşılık sağ cenah, 15 Kasım günü halktaki hayal kırıklığına kulak veren güç olarak hareket etme imkânına kavuştu.

İlerici hükümet, krizin ve hoşnutsuzluğun derinliğini göremedi, kabullenemedi. Olayları önemsiz görmeye, kutuplaşmaya ve dilini sertleştirmeye devam etti. Sağ ise kendisini müzakere masası olarak konumlandırdı.

İlericilik, öfkeyi görmezden gelip redde tabi tutarken, radikal sol, Meksika’yı yangın yerine çeviren sokak eylemlerine katılmayı bildi. Ancak, dünyanın önemli bir kısmında yaşanan eylemlerden farklı olarak bu radikal sol örgütler, halktaki hayal kırıklığının dil bulmasını sağlayan megafon olmayı başaramadılar. Bu örgütler, öfkeyi örgütleyemedikleri gibi farklı sesleri güçlendirmeyi ya da birleştirmeyi de beceremediler.

Bu boşlukta, ister beğenelim, ister beğenmeyelim, EZLN, Ulusal Yerli Kongresi ve ülkenin temelini teşkil eden farklı özerklik biçimleri, eleştirel bir ses olarak sahneye çıktılar. Birçok insanın yüzünü çevireceği ahlaki ve kültürel bir güç olarak hareket ettiler. Ama bu kesim de öne atılamadı, büyüyemedi, birleşemedi.

İlericilik de sağ cenah da yerlilerin öncülük ettikleri otonom yapılara karşı yürüyüşler gerçekleştiriyor. Bunlar, aynı zamanda şehirlerde oluşturulan bağımsız yapılara da karşılar. Direniş, derinlere işlemiş, köklü ve dirençli bir kudrete sahip olduğunu ortaya koydu. Ama buna karşın örgütler büyüyemedi. 2000’lerde kendilerine yüzlerini çevirmiş işçileri örgütleyemedi. Bu örgütler, sembolik ve ahlaki bir etkiye sahipler. Büyük kitleleri harekete geçirmekten uzaklar.

15 Kasım eylemleri, haberlerde aktarılandan çok daha fazla şeyi açığa çıkarttı. Bu eylemler, toplumsal krizin ve devlete yönelik güvensizliğin birleştiği gerçeğini ortaya koydu. Kurumsal ilericiliğin gerçeğe kör ve sağır olduğu görüldü. Bu koşullarda sağ, öfkenin aktığı kanal haline geldi. Kendisini “sistem karşıtı” olarak takdim eden sağa artık daha fazla insan inanıyor.

Antikapitalist seçenekler, ellerindeki ahlaki otoriteyi çoğunluğa hitap edebilecek bir öneriye dönüştüremediler. Böylesi bir senaryoda Zapatistlerin 17 Kasım çağrısı, yıl dönümü anması için yapılmış bir çağrı değil bir ikaz. Zapatistler, bugün toplumsal kargaşa otoriter çözümlere kanalize edilmezden önce bugünü duru bir zihinle, tam bir berraklıkla okuma çağrısı yapıyorlar.

Bugün Meksika yol ayrımında. Ülkenin ilerleyeceği yönü, şimdilerde kendisini ifade edeceği yeri ümitsizce arayan kolektif onura kim ses olmayı becerecekse o tayin edecek.

Andrea Cegna
26 Kasım 2025
Kaynak

01 Ocak 2021

,

Maske ve Marcos


Zapatista güçleri, 1 Ocak’ta 1994’te San Cristóbal de las Casas’ı ele geçirdiklerinde onlara ilk sorulan sorulardan biri, yüzlerini maske veya bandana ile niye örttükleri idi. Bu soruya kendisini “Komutan Yardımcısı İsyancı Marcos” müstear adıyla tanımlayan Zapatista subayı, verdiği cevapta maskeyi iki sebebe bağlı olarak taktıklarını söyledi:

“Birinci sebep, davaya bağlılığımız üzerinde durmak zorunda olmamızla ilgilidir. Başka bir ifadeyle, mücadele içerisinde insanlar, kendilerini fazla yüceltmemeli, öne çıkartmamalıdırlar. Burada mesele, kendilerimizle ilgili korkularımız olması değil, isimsiz kalmak, bizi kimsenin yoldan çıkartmasına, yozlaştırmasına izin vermemektir. […] Biz, liderliğimizin kolektif olduğunu ve ona teslim olmak zorunda olduğumuzu biliyoruz. Burada ben olduğum için beni dinliyor olsanız bile başka yerlerde aynı şekilde maskeli başka insanlarla konuşacaksınız. Bugün burada bulunan maskeli şahsın adı Marcos’tur, yarın ona Margaritas’ta karşılaştığınızda Pedro, Ocosingo’da José, Altamirano’da Alfredo diyeceksiniz. Nihayetinde burada konuşan, kolektif bir yürektir, karizmatik bir caudillo (lider) değildir. Burada karşınızda o aşina olduğumuz imajıyla eski tip bir liderin bulunmadığını bilmenizi istiyorum. Tek göreceğiniz şey, tüm bunların olmasına neden olanların yüzlerindeki maskedir. Gün gelecek, halk onuruna sahip çıkacak, maskesini takacak ve ‘ben de yapabilirim’ diyecek”.

Marcos’un üzerinde durduğu sebeplere ek olarak Zapatist isyancıların yüzlerindeki maske, aynı zamanda Meksika’da yerli halkların içinde bulundukları hâli herkese anımsatmak gibi bir anlama sahipti. Yüzlerine maske takmak suretiyle Zapatistler, yüzlerini ve isimlerini siliyor, kimliksizleşiyorlardı. Onurun ayaklar altına alınması ve bu saldırının yol açtığı tüm sonuçlar, Amerika kıtasının Avrupalılarca işgal edilmesinden bugüne dek uzanan uzun süreç boyunca yerli halklara dayatılmış olan kaderin temel özelliğiydi. Yüzleri ve onurları olmayan halklar, sömürgeciliğe, emperyalizme, modernleşmeye ve kapitalizme yem olmuşlardı. Kendi isteğiyle yüzüne maske takmak suretiyle Zapatistler, dünyaya en fazla ötelenmiş, gözlerden en çok ırak tutulmuş ezilenlerin dünyayı yeniden inşa etme becerisine ve gücüne sahip olduğunu anımsatmak suretiyle, yerli halklardan çalınmış olan o onuru yeniden kazandılar. Zapatistlerin de dile getirdiği biçimiyle maske takıp ele silâh aldıklarında dünya, küresel neoliberal kapitalizmin “yeni dünya düzeni”nde en fazla ötelenmiş kesimleri bir kez daha dikkate almak, görmek zorunda kaldı.

Alex Khasnabish

[Kaynak: Zapatistas: Rebellion from the Grassroots to the Global, Zed Books, 2010, s. 11-13.]

27 Aralık 2018

, ,

Sevginin Ganimetleri

İki medeniyet, medeniyete dair iki ayrı programı, kurulacak toplumla ilgili iki ayrı ideal modeli ve oluşması muhtemel iki farklı geleceği ifade eder. Ülkenin yönünün hangi tarafa çevrileceği, mevcut krizden kurtulmak için hangi yolun seçileceği, bu iki medeniyet projesi arasında hangisinin seçileceği ile ilgili bir meseledir.

[Guillermo Bonfil Batalla,
México Profundo: Reclaiming a Civilization]


Tırtıl mantarı, Tibet Platosu’nun sıcak kesimlerinde ve bazı tropikal Asya ormanlarında yetişir ve hayatını gayet sıra dışı bir yolu takip ederek idame ettirir. Kışın mantarın sporları bir örümceğin gövdesine yerleşirler, sindirim borusuna oradan da kafasına doğru dağılırlar. Sporlar olgunlaştıkça örümceğin bedeninin kontrolünü ele geçirir ve beyin faaliyetini ayarlar. Bahar ayları gelip de mantar olgunlaştığında örümceğin bedeni, tümüyle yerleşilmiş, yiyeceğin temin edildiği, hareketsiz, uysal ve itaatkâr bir kabuktan farksızdır artık.

Süreçteki yavaşlık, uyguladığı şiddetle çelişecek cinstendir. Önce örümceğin bedenini kendince kapan, ardından hayatî fonksiyonlarını ve dünya algısını değiştiren mantar, ev sahibini küçük sporların yayılacağı ve sırası geldiğinde döl vereceği bir yuva hâline getirir. Ne kadar şiddetli görünürse görünsün bu döngü, esasen acısız seyretmektedir. Bu döngüde ev sahibi canlılığını korur, yönünü kaybeder, nihayetinde de kafa karışıklığının esiri olmak suretiyle, yavaştan silinip gider.

Meksikalı yönetmen Alfonso Cuarón, çocukken pilot veya astronot olmak istemiş. Son filmi Roma ile bu arzusunu birkaç farklı düzlemde gerçekleştirmiş gibi görünüyor. Yapımcılığını Netflix’in üstlendiği ve şirketin sınırlı sayıda salonda gösterime soktuğu filmde Cuarón, eski dadısının gözüyle gören bir pilot hâline gelmiş. Yönetmen, çocukluğunda başından geçen, babasının aileyi terk ettiği dönemin hikâyesini Cleo’nun gözünden aktarıyor. Cleo, çocukların bakımından sorumlu Mikstek yerlisi kadının adı. Cleo karakteri, aileye 1962’de 17-18 yaşlarında iken tam zamanlı dadı olarak dâhil olmuş olan yerli kadın Liboria “Libo” Rodríguez’den başkası değil. “Roma” ismi ise Mexico City şehrinin üst sınıfa mensup ailelerinin ikamet ettiği mahallenin adı. Yönetmen Cuarón’un ailesi, altmışlarda ve yetmişlerde bu mahallede kalmış.

Variety isimli derginin son sayısında çıkan yazıda aktarıldığı biçimiyle, Cuarón filmin çekim sürecine başladığında sorgulamak istemediği üç temel yönle karşı karşıya kalmış: “filmin merkezinde Rodríguez olacak; kendi anılarından beslenecek ve siyah-beyaz çekilecek.”

Cuarón, filmi çekerken kararını vermiş ve öne yerli kadını koymuş. Bu önemli bir karar, zira Hollywood’da beyaz ve Batılı olmayan kahramanlara nadiren tanık oluyoruz. Öte yandan yönetmen, kendi bakışını ve anılarını kadına giydirmek gibi bir meseleyle de yüzleşmiş. Roma’nın gönderimlere dayalı bir film olmasına, bir tür otobiyografi olarak çekilmesine karar veren Cuarón, anlatı konusunda da bir tercihte bulunmuş. Kendi bakışını yerli ve göçmen bir kadına dayattığı noktada yaptığı tercih, hem ahlâkî hem de politik bir tercih olarak biçimlenmiş.

Cleo’nun filmde on yedi yaşındaki göçmen bir Mikstek gözünden bakabiliyor olması gerekirdi ki zaten filmi seyredenlerde de böylesi bir beklenti oluşuyor. Şehre memleketi Tepelmeme’den yeni gelmiş olan bu kadın, şehirdeki işçi pazarına ancak resmi kayıtlarda görünmeyen bir ev hizmetlisi olarak girebiliyor. Batı ve oradaki şehirler, kırsal bölgeleri ve yerlilere ait toprakları başından savdıkça, orada yaşayan halklar yersiz yurtsuzlaştırdıkça, yerli halk da kent merkezlerine akmaya başlıyor. Fakat onların seyyar birer işçi olarak görünme imkânları devletle çatışmalarına neden oluyor ki bu, yerlilerin önemli bir kısmının neden üst sınıftan ailelerin evlerinde ucuza çalıştıklarını da izah ediyor. Séverine Durine ve Rebeca Moreno Zúñiga’nın 2008 tarihli, Monterrey’e doğru gerçekleşen göçmen akınına dair incelemesinde dile getirildiği biçimiyle, yetmişlerde Meksika’nın durumunu izah eden istatistikî verilere bakıldığında, birçok yerli dili konuşan insanın en zengin şehirlerin nispeten zengin mahallelerinde yoğunlaştığı görülüyor.

Filmin başlarında Cuarón da bize Cleo’nun evde hiç durmadan çalıştığını gösteriyor. Küçücük bir odayı diğer hizmetçiyle ve ütü masasıyla paylaşıyor. Filmde Cleo’nun ailesiyle, kültürüyle veya memleketiyle herhangi bir bağına hiç mi hiç rastlamıyoruz.

Filmin merkezinde ise Rodríguez’in dışa dönük vasıfları, davranışı, bakış açısındaki benzerlik, kendisini çalıştıran aileyi görme biçimi duruyor. Oysa temel sorun da Cleo’nun bakış açısı: şimdilerde 74 yaşında olan Liboria Rodríguez’le yapılan uzun ama hileli bir mülâkat sürecinin ürünü o bakış açısı (“Alfonso tüm o bilgileri benden alırken, ben onları benden neden aldığını bilmiyordum” diyor Liboria). Dolayısıyla ortaya, Cuarón’un anılarından ve Rodríguez’e, yani hizmetçiye dair, yönetmenin süzgecinden geçmiş bilgilerden oluşan bir terkip çıkıyor. Hâsılı biz, filmde yönetmenin Cleo’nun gözlerini söküp çıkarttıktan sonra yerleştirdiği bir çift gözün gördüklerini seyrediyoruz aslında.

Cleo’ya ait bakış açısı, üç aşamada ayarlanıyor. Yönetmen, Variety’deki mülâkatta bu üç aşamayı şu şekilde anlatıyor: özgün hatıra, kaynaktan, yani Rodríguez’den alınıyor; yönetmenin bakışı üzerinden birleştirilip işlemden geçiriliyor, nihayetinde de Cleo ismindeki karaktere tatbik ediliyor.

Bir gazeteciyle filmi ilk kez irdeleme fırsatı bulduğunda Rodríguez, “Alfonso tüm o bilgileri benden alırken ben onları benden neden aldığını bilmiyordum” diyor çevirmene. Yönetmenin kendisine “şunu nasıl hatırlıyorsun Libo? Benim de hatırlamama, anlamama yardım et” dediğini aktarıyor. Sonrasında işler daha da tuhaflaşıyor. “Libo, ne giyerdin?” gibi sorular soruluyor. Rodríguez, “benim üzerime kurulu bir filmin çekildiği hiç aklıma gelmemişti” diyor şaşkınlığını gizlemeyerek.

Bu işlem dâhilinde, yönetmene dair New York Times’da çıkan bir yazıda aktarıldığı biçimiyle, Rodríguez para almayı reddediyor. Yönetmen, bu noktada aile bağlantılarını devreye sokuyor ve dadısının anılarını birer hammadde olarak kullanabilmek için yağmalıyor. Ama kadının hikâyesindeki değeri ortaya çıkartabilmek adına ondaki bakışı değiştiriyor ve bakış açısını söküp atıyor. Tam da Batı dışı dünyayı Batı’ya bağlayan, doğal kaynakları söküp çıkarma sürecine benzer bir biçimde, Roma isimli filmin dayandığı hammaddenin bulunma süreci de böylesi bir maden çıkartma pratiğine dayanıyor: ilgili hatıralar yeniden anlamlandırılıyorlar, özgün kaynağa farklı bir tertip kazandırılıyor, ona yeni bir form ve yeni bir hikâye dayatılıyor. Bu katma değer üretme işlemi, saf ekonomiye indirgense bile, onun nötr bir işlem olması mümkün değil. Çünkü katma değer, her daim sembolik ve kültürel düzlemde tayin ediliyor.

Canlandırmalı rol yapma oyununun (LARP) sinemadaki muadili olarak görülebilecek filmde Cleo, esasen yönetmenin Libo’ya ait dışa dönük vasıfları, dili, bakışları, kıyafetleri ve hikâyeyi mülk edinme biçimidir. Fakat sonuçta karşımızda duran bakış, Cuarón’a aittir. Cuarón, Cleo’nun ince ince işlediği hayal âleminde, kendi ailesinin hikâyesini tasarlayıp ölümsüzleştirmiştir.

Film, Rodríguez’in gözlerini çıkartıp içine yönetmenin batılı bakışını yerleştirme pratiğine dayanmaktadır. Filmi sürükleyen hikâye sayesinde Cuarón’un ailesi, Rodríguez’e kötü ve uygunsuz muamele etmiş olmakla asla suçlanamayacak bir yere taşınmaktadır.

Cleo, tıpkı Rodríguez gibi bakar, duyguları sinema perdesini yırtıp taşacaktır neredeyse. Gelgelelim görünüşleri dışında Cleo ile Rodríguez arasında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır.

Bundan sonrası spoiler içeriyor.

Amerikalı eleştirmenlerin nezdinde Roma filminin elde ettiği başarının sırrı, yeni, hoşgörülü bir bakış açısının, sömürgeye ait bir bakışın oluşturulmuş olmasında. Oysa filmin bu denli rahatsız edici olmasının sebebini de burada aramak gerekiyor. Erkek, beyaz ve üst sınıftan biri olarak yönetmen Cuarón, bilginin dağıtım sürecinin dizginlerini kendi ellerinde tutuyor. Filmin çekimi esnasında bile süreci ve hikâyeyi aktörlerden esirgiyor. Dizginleri kendi elinde tutmak suretiyle yönetmen, filminde Rodríguez’in gün ışığına çıkartabileceği, ama Cleo’nun bahsini bile edemeyeceği, politik açıdan rahatsız edici ve sınıf çatışması ile yüklü bir gerçekliği dümdüz eden bir dünya görüşü takdim ediyor.

Cuarón, ısrarla filminin bir tür mutlu sonla biten bir tanıklık olduğunu, beyaz bir ailenin kendisini kucaklaması ile birlikte yerli Mikstek kadınının kurtarılıp korunduğunu anlattığını söylese de film, esasında en ateşli savunucularının bile kolayca izah edemeyecekleri bir bilişsel uyumsuzluk üretiyor.

New Yorker’da çıkan film eleştirisinin başlığı şu: “Alfonso Cuarón Roma’da Olmanın Risklerine Tanıklık Ediyor.” İlginç olan şu ki “tanıklık etme” meselesi, Latin Amerika’da testimonio olarak bilinen edebiyat türünün özünü teşkil ediyor. Bu hikâye geleneği ise tümüyle Küba Devrimi sonrasında oluştu. Tüm o kusurlarına rağmen bu geleneğin amacı, hikâyeyi yaşayanla hikâyeyi anlatan arasında kurulacak işbirliğine vurgu yapmak suretiyle, “sesi çıkmayanların sesi” olmaktı. Ancak son yıllarda bu türü John Beverley gibi isimler kapsamlı bir incelemeye tabi tuttular ve iç çelişkilerini ortaya serdiler: bu tür hikâyelerde, her şeyi kendi etiyle kanıyla yaşamış olan ve okur-yazar olmayan yerlinin hikâyesini her zaman bilgili biri kaleme alıyordu.

Roma’nın duygusal ortamını Cleo’nun ölü doğum yaptığı o uzun sahne teşkil ediyor. Sahne esasen Zócalo bölgesinde, Corpus Christi Katliamı’nın gerçekleştiği saatlerde başlıyor. Arka planda binlerce öğrenci paramiliter güçlerle çatışıyor. “Los Halcones” adı verilen bu güçler, en az 120 öğrenciyi katlediyorlar.

Bir gencin vurularak öldürülmesine tanık olmanın yarattığı şokla Cleo suyunun geldiğini anlıyor, kısa bir süre sonra da doğum başlıyor. Ailenin büyükannesi onu hastaneye götürüyor, patronunun bağlantıları sayesinde bürokrasi aşılıp hızla ameliyathaneye alınıyor. Burada Cuarón’un kamerası Cleo kızını doğurduğu esnada pek hareket etmiyor. Bu sahne ve o yürek dağlayıcı finali, sonuçta kaçınılmaz olarak yaşanan kayıp, cesaretle ve asap bozucu bir dolaysızlıkla ele alınıyor. Oysa hizmetçinin patronlarının yüceltilmesine ve kurtarılmasına hizmet edecek an da bu an aslında. Bize verilen güvence dâhilinde aile elinden geleni yapıyor, Cleo’ya iş veriyor, hamile kalmasına rağmen onu kovmuyor, doğum öncesinde muayene için hastaneye götürüyor, doğum esnasında da ona yardım ediyor. Cleo’nun hamileyken çok çalıştırılmış olmasının, bavulları taşımasının, günlük işleri yapmasının, herkesin pisliğini temizlemesinin bir önemi yok elbette. Hamilelik veya doğum esnasında kadına destek olacak tek bir akrabasının veya aileden birinin bulunmamasının bir önemi yok. Karakterin gözleri bu detaylara hiç takılmıyor, film de genel bağlamı zerre aktarmıyor. Bu bağlam, yetmişlerden beri Meksika’da göçmen yerli kadınlarda kısırlık oranlarının hızla arttığı, çocuk ölüm oranlarında ciddi artışların gözlemlendiği, adaletsizliğin hâkim olduğu toplumsal dinamikle tanımlı bir bağlam. Film, bu kadınların o noktaya nasıl geldiğinden ve yolda neleri kaybettiğinden, eşleri veya akrabalarının yerleştirildikleri şehirlerde yersiz yurtsuzlaştıktan sonra ailevi ve toplumsal bağlarını nasıl kurduklarından, çalışma tarzlarını, yeme alışkanlıklarını nasıl değiştirdiklerinden hiç bahsetmiyor. Nihayetinde film, bu koşullarla o koşullardan istifade eden patronlar arasındaki bağı da kurmuyor. Yönetmen, sadece o yaşanandan birini kaybetmenin yarattığı duyguyu çekip alıyor ve o duyguyu estetik açıdan gayet güzel aktarıyor ki muhtemelen bu güzellik, dolaysız oluşundaki yüksüzlükle alakalı. Böyle yaparak film, beyaz aileye ve kuşaklar boyu yerli halkın ölümünden sorumlu Meksikalı beyaz liderlere selam duruyor. (Meksikalı araştırmacı Germán Vázquez Sandrin, 2013’te kaleme aldığı bir makalesinde bu meselelerin bir kısmını ele almıştı.).

Hikâye düzleminde esasen bu doğum sahnesi, Cleo’nun beyaz aileye, beyaz kurtarıcılarına daha da fazla bağlanmasının (veya daha fazla bağımlı olmasının) bahanesi olarak iş görüyor. Sonrasında tek bir soru bile sorulmuyor.

Filmin merkezinde duran diğer bir sahne ise sahil sahnesi. Cleo’yu işe almış olan, beyaz ailenin reisi Sofía, düşük sonrası biraz dinlenmesi ve rahatlaması için Cleo’yu da davet ediyor. Cleo, çocukların bakımı görevini hâlen daha yerine getirmeye devam ediyor. Kendisi yüzemezken dalgalı denize girip iki çocuğu kurtarmak zorunda kalıyor. Ama yönetmen, bu sahnede yerli bir hizmetçiyi patronunun çocukları için hayatını riske atmaya mecbur edecek güç asimetrisini, sorumluluk yükünü veya yasal yükümlülüğü zerre aktarmıyor. Yönetmen, sadece dadı ile çocukların arasındaki duygusal bağa odaklanıyor. Oysa bu bağ, anlaşılır olmakla birlikte, Cleo’nun o çarpıcı ve aşırıya varan eylemindeki ağırlığı kaldırabilecek cinsten bir bağ değil. Cuarón, bu sahnede Cleo’nun yaptığı tercihi, saf sevgi ve kefaret eylemi olarak takdim ediyor. Yetmişlerde Meksika’da, göçmen yerli kadınların görünmez olmak zorunda kaldıkları koşullarda, iki beyaz çocuğun ölümü Cleo için felakete yol açabilecek bir olaydır. Oysa Cuarón, Cleo’nun hizmetçi oluşunu geri plana atıp doğallaştırıyor, öte yandan ön plana onun beyaz aileye bağlılığını alıyor.

Dadının gözünden bakan yönetmen, Cleo ve Sofía’yı kadınlık noktasında birbirine benzer ve denk iki kişi olarak takdim ediyor. Kocasının ihaneti sonrası Sofía’nın boşanması ile Cleo’nun bebeğini kaybetmesi üzerinden iki kadın daha da yakınlaşıyor, zira her ikisi de Sofía’nın çocuklarının bakımı ve yetiştirilmesi noktasında ortaklaşıyorlar. Film, işte tam da bu aşamada kendi evinden, ailesinden, muhtemel arkadaşlarından, sevgililerinden yüzlerce kilometre uzaklıktaki bir şehirde yersiz yurtsuzlaştırılmış yerli Mikstek kadınına dayatılan mülksüzleşmenin ve ızdırabın üzerini örtüyor. Mexico City’de altmışlarda ve yetmişlerde Bracero programının bir parçası olarak inşa edilen metroda ABD’den sınırı geçip gelen gündelikçilerle birlikte Mikstek yerlileri çalıştırılıyor. Mikstekler, ülkedeki yerli toplulukları içerisinde en fazla göçmek zorunda kalan, yoksulluğu ve ayrımcılığı dibine kadar yaşayanlar. Toplumsal Kalkınma Politikası Değerlendirmesi İçin Ulusal Konsey’in verdiği rakamlara göre, bugün bile Meksika’da sefalet koşullarında yaşayan yerlilerin yüzdesi, genel nüfusun neredeyse yarısını oluşturuyor. Genel nüfusta yoksulların oranı yüzde 43 iken bu oran yerlilerde yüzde 76,8. Film ise bize Cleo’nun annesinin imarcıların kasabaya musallat olmaları sonrası toprağını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor. Ama hamile olan Cleo, konuyu anlamayacağını düşünerek annesinin yanına gitmiyor. Bize bu noktada annenin kızını bir hain olarak gördüğü söyleniyor. Yönetmen, bu ihanetin Mikstek milletiyle mi toplulukla mı yoksa göçmüş olmakla mı alakalı olduğunu söylemiyor.

Esasen hikâye anlatımı düzleminde bir yönetmenin karakterine kendi bakış açısını giydirmesinde bir sorun yok. Sorun, bir yandan samimiyetsiz bir biçimde, belirli bir bakış açısını karaktere giydirirken, bir yandan da o bakışın yorumladığı, çözümlediği sürecin üzerini örtmüş olmakta. Üstelik böylesi bir tanıklığı, azınlığa mensup ezilenin, yerlinin ve kadının temsilcisi olarak takdim edilen biri üzerinden, alabildiğine hegemonik, Batılı ve sömürgeci bir bakış açısı üzerinden gerçekleştirmenin kendisi samimiyetsiz olan. Yetmişlerde Meksika’da yerli kadınlar, kendilerini topraklarından zorla çıkartıp atan aynı beyaz, üst sınıftan veya üst orta sınıftan adamların şehirlerdeki evlerinde yarı köle olarak çalıştırılıyorlardı. Oysa Roma isimli bu filmde yönetmene ait anılar, eski dadısından derlediği anılarla yan yana getiriliyorlar, üstelik bu yan yanalık, özgün bağlam dâhilinde işleyen sınıfsal ve ırksal mücadelelerin geri plana atılmasını sağlamakla kalmıyor, ayrıca o mücadelelerin yerlerine merkezde duran karaktere dair hikâyeden çok beyaz aileye dair daha çok şey söyleyen yeni ve olumlayıcı bir hikâye konuluyor. Esasen bu noktada Cleo, nihayetinde tüm çelişkilerin, çatışmaların, sorunların üzerine beyaz badana sürmek için gerekli fırça olarak iş görüyor.

Özetle, Roma çok güzel bir film. Siyah-beyaz, yumuşacık ve zarif. Doğal ışıkla birlikte pırıl pırıl parlıyor, su birikintilerin üzerine havadaki uçaklar yansıyor, orman yanıyor, Noel yemeği masalardan taşıyor. Sofía’nın ailesi de güzel ve cana yakın, tıpkı Cuarón’un hatırladığı gibi. Ama gerçek kaynağından (mülksüzleşmeden, sefaletten, zulümden ve sömürgecilikten) sökülüp alınmış, yeni ama sahte olan başka bir kaynağa (beyaz patronlarına yönelik sevgiye) iliştirilmiş bir duyguyla yüklü film. Bu noktada Cleo, yabancı gibi bakıyor ve o bakış alabildiğine rahatsız edici bir hâl alıyor. Cuarón’un çocukluğunda açık olan gerilimleri hoşgörülebilir kılmak, sömürgecilik sürecini daha az görünür hâle getirmek adına film, yerliyi göstermek ama öte yandan da Meksika tarihinin belirli bir kısmını tarafsız ve apolitik bir açıdan vermek zorunda kalıyor.

Roma, Cuarón’un dadısına dair güzel bir hikâye anlatıyor olabilir ama bunu ancak ailesinin Amerikalı toprak sahibi dostlarına ve aileye denk ailelere, kendi yetişme sürecini ve karakterini o ailelerle ilişkilendirebilenlere anlatabilir. Geri kalan tüm Latin Amerikalılar için Roma bir korku filmidir, Jordan Peele’in Get Out (“Kapan”) isimli filmini yankılayan bir köpek ağızlığıdır. Sofía, filmdeki hipnozcu Bayan Armitage’in Meksika’da dirilmiş hâlidir. Ne var ki filmin o mutsuz sonunda da teyit edildiği biçimiyle, Cleo’nun dışarı çıkma umudu bulunmamaktadır.

Cuarón açısından şunu söylemek lazım: kendisi kusursuz bir stratejist. Aynı beceri sayesinde o, Netflix’le filminin sinema salonlarına dağıtımı konusunda başarılı bir pazarlık yürüttü ve düşük bütçeli filminin Oscar alacağına dair dedikoduların dillendirilmesini bile sağladı. Ayrıca bu görüşme sayesinde yönetmen L, B, G, T ve Q arasındaki farklılıkları bilecek kadar yetkin ve bilge olan ama hâlen daha işçi sınıfı ile elit Latin Amerikalılar, yerli olanlar ve olmayanlar arasındaki farkı bilmeyen bazı Amerikalı eleştirmenlerin ve seyircilerin başlarını döndürmeyi başardı.

“Roma” kelimesi tersten okunduğunda “amor” kelimesi çıkıyor karşımıza ki bu, İspanyolcada “sevgi” demek. Cuarón’un filmi, sevginin yaslandığı aynı yapı taşlarına dayanıyor olabilir, ama tersten okunduğunda tam zıttı duygular açığa çıkarıyor.

Pablo Calvi
17 Aralık 2018
Kaynak

04 Ocak 2018

,

Lacandon Ormanı’ndan İlk Bildiri

1 Ocak 1994, birçok ilklere tanıklık etmiş bir gündü: öncelikle o, yeni bir yılın ilk günüydü; Kanada, Meksika ve ABD’yi kapsayan, neoliberal kapitalist ticaretle alakalı düzenlemeler konusunda ileride atılacak adımlar için gerekli şablonu temin eden Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın imzalandığı gündü. Ayrıca bu tarih, Ejército Zapatista de Liberación Nacional’in (EZLN, Zapatista Milli Kurtuluş Ordusu’nun) “unutulmaya karşı savaş”ı ilân ettiği gündü. Meksika’nın güneydoğusundaki Chiapas eyaletinin ormanlarından ve vadilerinden silâhlı ayaklanma başlatan ve amacı kasabaları, çiftlikleri ele geçirmek hatta Chiapas’ın eski başkenti San Cristóbal de las Casas’ı işgal etmek olan EZLN, Meksika hükümetine, ordusuna, en önemlisi de Amerika’nın fethedilmesi ile başlayıp beş yüz yılı aşkın bir süre boyunca devam eden ırkçılığa, ihmale, soykırıma, ve sömürüye karşı savaş ilân etti. 

Başkent Mexico City’ye yürüyüp federal orduyu mağlup etme ve Meksikalıların milletin hayatı, insanların kendi canları konusunda özgürce ve demokratik bir düzlemde kontrol sağlamalarını mümkün kılma niyetinde olduğunu açıktan beyan etmek suretiyle Zapatistalar, 1 Ocak 1994 tarihinden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmamasını güvence altına almış oldular.

[Alex Khasnabish]

* * *

EZLN’nin Savaş İlânı

“Bugün Artık Yeter Diyoruz”

(Ya Basta!)

 

Meksika Halkına:

Meksikalı erkek ve kız kardeşlerimize:

Biz, beş yüz yıllık bir mücadelenin ürünüyüz: önce köleliğe karşı mücadele ettik, ardından isyancıların liderliğinde İspanya’ya karşı Bağımsızlık Savaşı verdik, sonrasında Kuzey Amerika emperyalizmi bizi yutmasın diye kavga ettik, anayasamızı ilân edip Fransız imparatorluğunu topraklarımızdan söküp attık, devamında reform yasalarını uygulamamıza karşı çıkan Porfirio Diaz’ın diktatörlüğüne karşı çıktık, halk ayaklandı, bizim gibi yoksul olan Villa ve Zapata gibi liderler çıktı sahneye. Temel hazırlık sürecini yürütmemize mani olundu, böylelikle bizler, savaşta ilk ölüme gönderilecek unsurlar olarak kullanıldık, sonuçta da ülkemizin tüm zenginlikleri yağmalandı. Elimizde hiçbir şeyin olmaması, başımızı sokacak bir evden, bir karış topraktan, işten, sağlık hizmetinden, yiyecekten ve eğitim imkânından mahrum olmamız onların hiç umurlarında değildi. Politik temsilcilerimizi özgürce, demokratik yollardan seçemiyorduk, yabancılara bağımlı idik, ne biz ne de çocuklarımız huzura ve adalete mazhar olabiliyordu.

Ama bugün “artık yeter” diyoruz.

Biz, milletimizi gerçekte inşa etmiş olanların varisleriyiz. Mülksüz insanlar olarak bizler milyonlarız, dolayısıyla kardeşlerimizi yürünecek tek yol olan bu mücadeleye katılmaya çağırıyoruz, böylelikle en muhafazakâr ve hain grupları temsil eden ihanet kliğinin başını çektiği yetmiş yıllık diktatörlüğün doymak bilmeyen hırsları yüzünden açlıktan geberip gitmeyeceğiz. Onların Hidalgo ve Morelos’a karşı çıkanlardan hiçbir farkı yok, Vicente Guerrero’ya ihanet edenlere benziyorlar, onlar, yabancı işgalciye ülkenin yarısını satanlar, Avrupalı bir prense ülkemizi yönetsin diye toprağımızı peşkeş çekenler, gayet “bilimsel” olan Porfirsta diktatörlüğünü kuranlar, Petrol Müsaderesine karşı çıkanlar, 1958’de demiryolu işçilerini, 1968’de öğrencileri katledenler, bugün her şeyi elimizden alanlar.

Bu sürecin akıp gitmesine mani olmak adına, son bir umut niyetine, anayasamıza bağlı kalıp tüm o hukukî yolları denedikten sonra, bugün dönüp anayasamızın 39. maddesine bakıyoruz:

“Ulusal egemenlik, temelde ve aslen halka aittir. Tüm politik iktidar halktan neşet eder ve onun gayesi halka yardım etmektir. Kendi hükümetini değiştirmek veya ona başka bir biçim kazandırma hakkı devredilemeyecek, vazgeçilemeyecek bir haktır ve bu hak her daim halka aittir.”

Buradan, anayasamıza uygun olarak bizler, millete çile çektiren Meksika diktatörlüğünün dayandığı ana sütun olan, tek parti sisteminin tekelinde bulunan ve başında bugün iktidarın sahibi olan, aynı zamanda devletin en üst ve en gayrimeşru icra makamındaki kişi Carlos Salinas de Gortari’nin liderlik ettiği Meksika federal ordusuna savaş ilân ediyoruz.

Bu savaş ilânı uyarınca bizler, milletimiz içindeki diğer güçlerden diktatörü devirerek milletin meşruiyetini ve istikrarını yeniden tesis etmelerini istiyoruz.

Diğer bir talebimiz de içine gireceğimiz muharebelere Uluslararası Kızıl Haç’ın nezaret etmesi ve denetlemesi. Böylelikle bizler, mücadelemizi yürütürken bir yandan da sivil halkı korumak istiyoruz. Kurtuluş mücadelemizin silâhlı kolu olarak EZLN’yi kurarken Cenevre Sözleşmesi’ne tabi olduğumuzu beyan ediyoruz. Meksika halkı bizim safımızdadır. Üç renkli bayrağımız herkesçe sevilmekte, isyancılar tarafından el üstünde tutulmaktadır. Emekçi halkımızın grevlerde kullandığı siyah ve kırmızı renkli üniformayı kullanıyoruz. Bayrağımızda “EZLN” yazmaktadır. Zapatista Milli Kurtuluş Ordusu’nu ifade eden EZLN’nin yazılı olduğu bayrak hiçbir muharebede elimizden düşmez.

Uyuşturucu kaçakçılığı, kaçakçılıkla beslenen çete, hırsızlık veya düşmanın kullanabileceği başka her türden karalama ve suçlama amaçlı ifadeden beri olduğumuzu beyan ederiz. Bizim mücadelemiz, adalet ve eşitlik çağrısı yapan, yücede tutulan anayasaya uygun bir mücadeledir.

Bu savaş ilânına uygun olarak EZLN bünyesindeki askerî güçlerimize aşağıdaki talimatları vermekteyiz:

Bir: Başkente doğru ilerleyin, Meksika federal ordusunu yenin, ilerleyiş esnasında sivil halkı koruyun, kurtarılmış bölgede insanların kendi idarecilerini özgürce ve demokratik yoldan seçmelerine izin verin.

İki: Tutsakların hayatlarına saygı gösterin, tüm yaralıları Uluslararası Kızıl Haç’a teslim edin.

Üç: Maaşları dışarıdan gelen, eğitimleri yabancı güçlere ait olan Meksika federal ordusu ve siyasi polis, ülkemize ihanet etmiş olmakla suçlananlar, sivil halkı ezen veya ona kötü davrananlar, halka karşı suç işleyenler, hırsızlık yapanlar hakkında gerekli hükmü verin ve uygulayın.

Dört: Düşman ordusuna mensup olup bizimle hiç savaşmamış, Zapatista Milli Kurtuluş Ordusu Genel Komutanlığı’ndan emir almaya hazır askerler de dâhil, mücadelemize ilgi gösteren Meksikalılarla yeni askerî birlikler oluşturun.

Beş: Can kaybından kaçınmak adına, çatışmaya başlamadan önce, düşman karargâhlarının koşulsuz teslim olmasını istiyoruz.

Altı: EZLN kontrolündeki bölgelerde doğal kaynakların çalınmasına son verin.

Meksika halkına:

Biz erkek ve kadınlar olarak, ilân ettiğimiz savaşın son çare olduğunu ama onun adil bir savaş olduğunu biliyoruz. Yıllardır diktatörler halkımıza karşı açıktan ilân etmedikleri, soykırım amaçlı bir savaş yürütüyorlar. Dolayısıyla bizler, sizin mücadelemize iştirak etmenizi, iş, toprak, barınma, yiyecek, sağlık, eğitim, bağımsızlık, hürriyet, demokrasi, adalet ve barış için verdiğimiz mücadeleye destek vermenizi istiyoruz. Ve açıktan beyan ediyoruz: kavgamız, halkımızın temel talepleri özgür ve demokratik ülkemizi yönetecek bir hükümet eliyle yerine getirilene dek sürecektir.

Zapatista Milli Kurtuluş Ordusu İsyancı Güçleri’ne katılın.

EZLN Genel Komutanlığı
1993
Kaynak

22 Haziran 2016

,

Meksikalı Öğretmenlerden Mücadele Dersleri

Direnişteki Öğretmenlere Yönelik Savaşa Dair Notlar

Hem kedi hem köpek olan birinin defterinden:

-Ülkenin geri kalanından haberimiz yok, ama Chiapas’ta yukarıda, yönetimde olanlar medya savaşını kaybediyorlar.

Hem köylerde hem de kentlerde tüm ailelerin öğretmenlere destek verdiğine şahit olduk. “Göğe yükselen yumruklarınızı görüyoruz” ya da “birleşen halk asla yenilmez” türünden cümlelerle destek vermekten bahsetmiyoruz. 

Takvimdeki ve coğrafyadaki mesafelere karşın, başka türden sloganlara başvurmuyoruz. Oysa dayanışma, aşağıda en temel ilke olarak varlığını sürdürüyor. Geçmişte isyan eden öğretmenler karşısında (eşitsizliği gizleyen bir terim olarak) “yurttaşlar” rahatsız olmuş, “yeter artık” demişlerdi, ama bu sefer her şey değişti.

Bugün öğretmenler daha fazla aileden yardım görüyor. Onların seyahatleri ve yürüyüşleri için daha fazla bağışta bulunuluyor. O aileler saldırıya uğradıklarında o öğretmenler için kaygılanıyorlar, onlara yemek ve su veriyorlar, onlara kapılarını açıyorlar. Seçimden başka bir şey bilmeyen o solun tasnifine göre, bu aileler televizyonun “aptallaştırdığı” insanlar, “sandviççiler”[1], “meczuplar”, “koyunlar, “bilinçsiz sürü” idi. Oysa direnişteki öğretmenlere yönelik yürütülen ağır medya kampanyası bugün itibarıyla çökmüş görünüyor.

Eğitim reformuna karşı yürütülen direniş hareketi (toplumsal ve politik örgütler değil, sıradan halk anlamında) halkı daha fazla yansılayan bir nitelik kazandı. Sanki kapıyı çalan felâket karşısında direniş kolektif düzeyde acele etmeye dair bir bilinci koşulladı. Polis copları her sallandığında, biber gazı fişekleri her fırlatıldığında, plastik mermiler her atıldığında, tutuklama emirleri her çıkartıldığında şu söz işitiliyordu sanki: “Bugün ona saldırıyorum, ama yarın sıra sana gelecek.” O öğretmenlerin davasına ve mücadelesine sempati duyan tüm o ailelerin öğretmenlerin arkasında durmalarının sebebi belki de buydu.

Neden? Her yönden yoğun saldırılara maruz kalan bir hareket neden hâlâ büyümeye devam ediyor? Eğer bunlar “vandalsa”, “aylaksa”, “teröristse”, “yozsa” ve “ilerlemeye karşılarsa” o vakit alttaki birçok insan, orta sınıfın az bir kesimi, hatta üst kesimlerden bir avuç kişi öğretmenlere selam duruyor, bazen sessizlik içinde olsa da, onların savunduklarına arka çıkıyor?

—“Gerçeklik bir yalandır.” Bu pekâlâ, Chiapas’ta çıkan, kötü bir isme sahip Cuarto Poder [“Dördüncü Sınıf”] gazetesinde yayınlanacak bir makalenin ismi olabilir (gazete, dirgen ve bıçak taşıyan büyük çiftlik sahipleri ve efendiler dönemini nostaljiyle anan bir yayın organı). Zira gazete, Chiapas’ın başkenti Tuxtla Gutiérrez’te 9 Haziran’da direnişteki öğretmenlere destek için yapılan sokak partisini “sahtekârlık” olarak değerlendirip “eleştirdi”. Paraçikolar[2], dansçılar, müzisyenler, geleneksel kıyafetler içindeki kimi insanlar, tekerlekli sandalyeli seyirciler, marimbalar, davullar, düdükler ve flütler, Zoque sanatının en iyi örnekleri ile binlerce insan, öğretmenlerin direnişine saygılarını sundu. Eğitim Emekçileri Ulusal Koordinasyon Komitesi’ne [CNTE] karşı yürütülen medya savaşının elde ettiği söylenen “başarı”yı en iyi özetleyen şey, üzerinde şu cümlenin bulunduğu afişti: “Bana nasıl mücadele edileceğini öğrettiğin için sana teşekkür ederim öğretmenim”. Bir başka afişte ise şu yazıyordu: “Öğretmen değilim ama Chiapaslıyım ve eğitim reformuna karşıyım.”

Ama Cuarto Poder gazetesi yöneticilerini şu cümle nedense rahatsız etmişti: “Güero Velasco’yu[3] çöle vali yapsalar orada kum biterdi.”

—Üç yılı aşkın bir süreyi sözde “eğitim reformu”nu tanıtmakla geçiren Bay Nuño[4] hâlâ eğitimle alakalı tek bir argüman öne süremiyor. Esasında o, önerdiği “maaş ayarlama programı”nın derdinde. Bugüne dek dile getirdiği argümanları, Porfirio Diaz[5] dönemi boyunca herhangi bir müfettişin ağzından çıkan argümanlardan farksız: histerik çığlıklar atıyorlar, yumruklar savuruyorlar, tehdit ediyorlar, insanların üzerine ateş açıyorlar, onları hapse tıkıyorlar. Postmodern polisin rolünü oynamayı arzulayan herhangi bir hayırsız, alelade adayın yapabileceği işler bunlar oysa.

—Öğretmenleri dövdüler, gazladılar, hapse attılar, onlara ateş açtılar ve Mexico City’yi fiilen askerî abluka altına aldılar. Peki sırada ne var? Yok mu edecekler öğretmenleri? Öldürecekler mi? Ciddi ciddi bunları mı düşünüyorlar? “Eğitim” reformu, öğretmenlerin kanı ve cesetleri üzerinden mi neşvünema bulacak? Öğretmenlerin kurdukları kampların yerini polisin ve askerin kampları mı alacak? Göstericilerin barikatları kaldırılıp yerine tanklar ve süngüler mi gelecek?

—Nuño’nun terörizm konusunda aldığı dersler şunlar: Öğretmenleri diyaloga ve müzakereye zorlamak için (devletin ve ona bağlı köktenci taklitleri eliyle gerçekleştirilen) her türden terörizm üzerinden, CNTE liderlerini rehin (yani gözaltına) almak. Yukarıdakiler farkındalar mı bilmiyoruz ama diyalog ve müzakere peşinde olanlar öğretmenler. Yoksa Eğitim Bakanlığı IŞİD’e mi bağlı da terör tohumları ekmek için insanları rehin almaya başladı?

—Büyük güçlere bağlı istihbarat servisleri arasında anlatılıp durulan bir anekdot var. Anlatıldığı kadarıyla, Vietnam Savaşı süresince medya savaşını kazanmak adına Kuzey Amerika’daki istihbarat servisleri zaferlerin elde edildiğine, düşmanın giderek daha da zayıfladığına, ABD askerlerinin moral ve maddi gücüne dair bir sahne kuruyorlar. İlk başta Vietnam’da tatbik edilmesi öngörülen bu “kalpleri ve zihinleri kazanma” stratejisi, ABD’deki kentlerin büyük caddelerinde devreye sokuluyor. Tıpkı 1961’in aynı ayında şerefli bir ülke olan Küba’da, Playa Girón’da [Domuzlar Körfezi] yaşadığı yenilgiye benzer bir yenilgi Nisan 1975’te yaşandıktan sonra bir Kuzey Amerikalı yetkili şunları söylüyor: “Asıl sorun, medya için ürettiğimiz onca yalana bir süre sonra bizim de inanmamızdır. Kurduğumuz o zafer sahnesi dönüp dolaşıp bizi vurmuştur. O kadar tiz perdeden bağırıp durduk ki çöküşümüzün yol açtığı gürültüyü hiç işitmedik. Yalan söylemek kötü değil; kötü olan, insanın kendi yalanına inanmasıdır.” Şurası açık ki biz Zapatistler medyayı pek bilmiyoruz, en yalın ifadeyle, polis olmak isteyen hayırsız, alelade bir müfettişle o utanmak nedir bilmez özelleştirme süreci adına yürütülen bir basın kampanyasının başına geçmek kesinlikle kötü bir durum.

—Öğretmenlerin [maestros, maestras, maestroas] asıl yaptığı iş, çocukların bilim ve sanat alanında o ilk adımlarını atmalarını sağlamaktır.

Bu gerçeğe şahitlik ediyorum.

Miyav-Hav!

Enlace Zapatista
20 Haziran 2016
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bizdeki “makarnacılar”a benzer bir ifade. Politik partilere verilecek destek karşılığında mitinglerde dağıtılan sandviçleri, hediyeleri, sadakaları kabul edenlere atıfla kullanılan, küçültücü bir tabir –çn.

[2] Chiapa de Corzo: Chiapaslı geleneksel dansçılar.

[3]. Manuel Velasco Coello: Chiapas valisi, teninin beyaz olması sebebiyle güero Velasco deniliyor. Güero, Meksika’da, Orta ve Güney Amerika’da açık tenliler, sarışın ve kızıl saçlılar için kullanılan bir tabir.

[4] Aurelio Nuño Mayer: Eğitim Bakanı.

[5] Porfirio Diaz: 1876’da darbeyle iktidara geldi, yedi kez başkan oldu, ülkede kapitalizmi tesis eden kişi. 1911’deki Meksika Devrimi ile iktidarı yıkıldı.

10 Nisan 2016

,

Diz Çöktürülemeyen Hareket

Şubat ayında Meksika federal mahkemesinde bir hâkim EZLN’ye karşı açılan davanın artık daha fazla ilerleyemeyeceğini kabul etti. Kurumsal Devrimci Parti’nin 1994’te Marcos’a ve direnişin yerli liderlerine yönelik isnat ettiği terörizm, yıkıcılık, isyan, ayaklanma ve fesat ile ilgili suçlamaların hepsi boşa düştü. Getirilen sınırlamalar zaman aşımına uğradı.

Meksika hükümetinin özelleştirme ve neoliberalleşme politikalarına karşı Zapatistaların verdiği yirmi yıllık savaşın hukukî bir mızırdanma ile son bulması ilk bakışta umut kırıcıymış gibi görünebilir. Esasında zulüm ve muhalefet karşısında sessiz kalma meselesi belirli bir şöhrete kavuşmuş, yüzü maskeli savaşçıların uzun erimli stratejisinin bir parçası.

San Andrés Mutabakatı

Zapatistalar, ilkin 1 Ocak 1994 sabahı ortaya çıktılar. Amaçları Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın kabulünü protesto etmekti. Yoksul, bir kısmı çıplak ayaklı, Tsotsil, Tseltal, Ch’ol ve Tojolabal yerli halklarına mensup silâhlı kişilerin bazılarının elinde 1910 Meksika Devrimi’nden kalma silâhlar vardı. Bazıları ise ellerinde kartondan kesilmiş tüfekler taşıyordu. Bu insanlar Carlos Fuentes veya Laura Esquivel’in romanlarından çıkmış gibilerdi. Kısa sürede Chiapas genelindeki tüm kentleri ele geçirdiler, San Cristobal de las Casas’taki tutsakları özgürleştirdiler, askerî karakolları ateşe verdiler ve zengin toprak ağalarının elindeki çiftliklere el koydular.

Kurdukları tabur o insanın kanını donduran sabah soğuğunda dağlardan indiğinde tüm dünya bu insanlardan haberdar olmuş oldu. Oysa esasında bu hareket 1994 ayaklanmasını önceleyen on yıl boyunca örgütlenme faaliyeti yürütüyordu.

2014’te paramiliter güçlerin katlettiği yoldaşına ithafen ismini Galeano olarak değiştiren Marcos, örgütün doğum tarihinin “17 Kasım 1983” olduğunu söylüyor:

“[…] ‘Yeter!’ diye bağırabilmek için sessizce bir on yıl kadar hazırlık yaptık. Acımızı içimizde taşıyarak acıyla bağırmak için hazırlandık, artık bekleyemezdik, anlamadıklarını bile anlamayanlardan anlaşılmayı umut edemezdik.”

Hitabeti kuvvetli, pipo içen bir melez (devletin iddiasına göre o Mexico City’li, radikal kurtuluş teolojisinden etkilenmiş bir felsefe profesörü) olan Marcos, Zapatista mücadelesinin yüzü hâline geldi. Aynı yılın Ocak ayında yerli halkın isyanının sebeplerini şu şekilde ifade ediyordu:

“Alttakilerin direnişinin amacı uyuyanları uyandırmak, memnun olanları öfkelendirmek, tarihi sessizliğe gömülmüş olanı söyletmeye zorlamak ve yukarıdakilerin yalanlarının karşısına, müzelerin, heykellerin, kitapların ve anıtların arkasına saklanmış sömürüye, cinayetlere, insanların yerinden edilmesine, aşağılamalara ve unutulmaya dair hakikati bir tokat gibi çarpmaktır.”

Sessizce faaliyet yürüttükleri dönemde, Carlos Fuentes’in ifadesiyle, Zapatistalar “unutulmuş olmaya karşı bir savaş açarak bir milletin kalbini kazandılar.”

Meksika devleti Marcos’u ve Zapatista hareketinin yerli liderlerini terörizmle, yıkıcılıkla, isyanla, ayaklanma çıkartmakla ve fesada bulaşmakla suçladı. Ellerindeki kartondan silâhların karşısına tanklarla, askerlerle ve savaş helikopterleriyle çıktı. Ama ordu yenilince hükümet de yerli halklarla müzakere yürütmek zorunda kaldı ve onlara atalarından kalan toprakları, kültürlerini ve dillerini tanıyacağına dair resmi bir vaatte bulundu.

Zapatistalar ve devlet arasında 1995 Ocak’ında imza edilen San Andrés Mutabakatı İspanya İmparatorluğu’nun ilk işgalinden beri geçen beş yüz yıllık süreçte yerli halkların toprak, özerklik ve özyönetim haklarının egemen elitlerce ilk kez tanınmasını ifade ediyordu.

Ama kısa süre sonra anlaşmanın üzerine mürekkep damlatılan bir kâğıt parçasından başka bir şey olmadığı anlaşıldı. Sekiz ay sonra Kurumsal Devrimci Parti Chiapas bölgesindeki karşı-devrimci faaliyetlerini yoğunlaştırdı: askerî kontrol noktalarında halk her gün saldırılara maruz kaldı, tepelerinde sürekli uçup duran askerî helikopterlere tanık olundu, askerler av köpekleriyle köylerde devriyeye çıktılar. Daha da korkuncu ise devletin terör faaliyetlerini paramiliter unsurlara devretmesi idi. Bu gruplar Zapatistalara sempati besleyen insanları tehdit ettiler, onlara gözdağı verdiler, aileleri ile birlikte topraklarından sürdüler, karşı çıkanları ise öldürdüler.

Chiapas’taki Fray Bartolomé İnsan Hakları Merkezi’nin bildirdiğine göre, ordunun uyguladığı paramiliter stratejisinin etkili olmasının sebebi sadece ceza muafiyeti ile tatbik ettiği doğrudan saldırılar değil, ayrıca yerli halk arasından örgütlenen, devlete destek veren, korku yaratan ve toplulukları parçalayan insanların devşirilmesi ile kurulmuş paramiliter grupların yol açtığı psikolojik tesirdi.

Devletin yaptığı anlaşmaya kısa sürede sırt dönmesinin sebebi nedir? Yerli hakları için kampanyalar tertipleyen bir isim olan Francisco López Bárcenas’a göre, mutabakat “yabancı kapitalistlerin ortak mülkiyete ait topraklardaki kaynaklara el koymasını daha da güçleştirecekti.” Meksika gazetesi La Jornada’nın açıklamasına göre ise “yeni ve herkesi içine alan, halkların özerklik hakkına saygılı bir toplumsal barış tesis etmek yerine devlet eski statükoyu muhafaza etmeye karar verdi”. Bunun üzerine de özerk yerli halklar devlet kontrolüne teslim edilecek, kapitalizmin için ucuz işgücü olarak çalıştırılacaktı. Fray Merkezi’nin tespitiyle, “devlet servetin olabildiğince daha az sayıda insanın elinde toplanmasını sağlamak istiyordu.”

Muhafazakâr ve neoliberal Ulusal Eylem Partisi 2000 yılında şirket yanlısı Kurumsal Devrimci Parti’yi devirdikten sonra “tüm Meksika satışa çıkartıldı ve devlet Zapatistaların sonunu getirme derdiyle düşük yoğunluklu bir savaş yürütmeye karar verdi.” Bárcenas’ın tespiti bu yönde.

Küçük Adalar

Mutabakatı ve onun ardından gelen Chiapas’taki askerî operasyonu takip eden dönemdeki sessizlik büyük ölçüde medya ile alakalı. Marcos’un postmodern Ché Guevara, Zapatistaların donkişotvari devrimciler olarak resmedilmeleri sonucu bunlara yönelik ilgi hızla ortadan kayboldu. Ama faaliyetlerini kuşatan sessizlik ortamı onlara Lacandon ormanında özerk bir toplum kurmalarına imkân verdi. Zapatistalar Meksika’nın giderek yoğunlaşan neoliberalleşme sürecine karşı dipten ve derinden işleyen bir faaliyet içerisine girdiler.

Chiapas’taki mezraların ve köylerin girişlerinde Zapatista topraklarına ait sınır işaretlerine rastlanıyor: buradaki tabelalarda “Burada emir veren halktır, hükümetse bu emirlere itaat eder.” yazılı. Duvarlara çizili salyangoz işaretleri isyancıların kendi toplumlarını örgütlemek için “yavaşça ama emin adımlarla” ilerlediklerini anlatıyor. Devletin bu toplumu tanıyıp tanımaması bir önem arz etmiyor.

Zapatista dergisi Rebeldía’nın yayın yönetmeni Sergio Rodríguez Lascano, Zapatista ekonomisini “küçük zirai-ekolojik toprak parçalarına dayanan, ailelerin geçimlik üretim yaptığı, bir yandan da büyükbaş hayvan, mısır, kahve, ekmek ve balın ortaklaşa üretildiği çiftlikler üzerinden topluluğa gelir sağlandığı, okul ve kliniklere katkı sunulduğu bir ekonomi” olarak tarif ediyor. Zapatista toplulukları kendi öğretmenlerini, doktorlarını ve ebelerini yetiştiriyor, gelenekten beslenen bitkisel ilâçlarla dolu eczanelere rastlanıyor, hatta bu topluluklar kendi özerk bankalarını bile kuruyorlar.

Marcos’un “sessizlik stratejisi”ni ya da Zapatistaların ifadesiyle, yerelin kendi kaynaklarına sırtına dayanması stratejisini ülkedeki tüm solcuların benimsediğini söylemek mümkün değil.

Latin Amerika çalışmaları yürüten, Marksist profesör Mike Gonzalez “Zapatistaların başvurduğu haklar söyleminin kapitalist devletin sınıf çıkarlarından ziyade ilkeler ve yasalar üzerinden yönetildiği varsayımına dayandığını” düşünüyor. Ona göre, EZLN’nin “kahramanca direniş”i ilham verici olsa da yereldeki özerk topluluklara ricat edilmesi “toplumu farklı bir yöne sokmaya dönük her türden iddianın terk edilmesi” anlamına geliyor. İktidar ve iktidarın yokluğu dışında başka bir seçenek yok.”

Eski Meksika Devrimci İşçiler Partisi eylemcisi ve akademisyen Arturo Anguiano ise Zapatistaların kapitalizmden kurtulma çabasının yerli direnişini eleştiriye açık kıldığını düşünüyor. Ona göre, Zapatistalar “gayet istisnaî, gayet özel ve muhtemelen başka yerde tekrarlanamayacak bir alternatif” sunuyorlar.

Anguiano’nun tespitiyle, “Marcos Zapatista topluluklarını toplumsal ilişkilerin devrimi beklemeksizin dönüştürülebileceği ‘küçük birer ada’ veya ‘direniş mekânları’ olarak izah ediyor.”

Ama Lascano meseleye bu şekilde bakmıyor. O, Zapatistaların toprağı zengin toprak ağalarının elinden alıp “geleneksel solun uygulamaları ve düşünce tarzının dışında konumlandırılmış, eşitlikçi bir alternatif inşa etmek amacıyla kullandıklarını söylüyor.

Lascano’ya göre, “EZLN’nin kabul edilegelen sol uygulamaya mesafeli olmasının bir nedeni Zapatistaların işçi olmaması, EZLN’nin de işçi partisi olmaması. Zira bu topluluklarda geleneksel Marksist sınıf bilinci anlayışına rastlanmıyor. Ama Marksizmle yapılacak daha çok şey var. Örneğin herkes toplulukların teşkil ettikleri demokratik politik örgütlenmeye dâhil oluyor. Bu örgütlenme yerel meclislerden üst düzey konseylere kadar bir dizi yapıyı içeriyor. Üst düzey konseyler Zapatistaların elindeki toprak üzerinde politik, ekonomik ve hukukî işlerin yürütülmesinden sorumlu.”

Lascano Meksika Anayasası’nın yeniden yazılması ile ilgili olarak başını radikal Katolik rahiplerin çektiği, ülke genelinde yürütülen kampanyaya katılmasına dönük davetleri geri çevirdi. Mexico City’nin eski solcu belediye başkanı Andres Manuel Lopez Obrador’un başkanlık kampanyası ile de ilgilenmiyor. Marcos’a atıfta bulunarak şunu söylüyor: “Zapatistalar başka bir şey inşa edecekler.”

Meksika’daki İspanyol işgali esnasında yerli halkın ortaya koyduğu direnişle ilgili çalışması ile tanınan tarihçi Severo Martínez Peláez ise şunları söylüyor:

“Mazlum toplumsal sınıfların kaderlerini değiştirememeleri üzerinden o kadere boyun eğdiklerine ‘olağan’ hayatlar, isyan ettiklerinde ise ‘olağandışı’ hayatlar yaşayacaklarına inanmak yanlış. Bu, sadece olağanlık denilen şeyin hiç değişmediğini düşünenlere böyle gelir. Zapatistalar hâlâ birçok Meksikalının tanımadığı Tsotsil, Tseltal, Ch’ol ve Tojolabal gibi yerli topluluklara mensup kişilerin ‘olağandışı’ hayatlar yaşadıkları için gururlanıyorlar.”

Zapatistaların ülke solundan tecrit edilmesiyle ya da Anguiano’nun ifadesiyle, solun Zapatistalardan tecrit olmasıyla yerli halkların direnişi kimsenin haberdar olmadığı, birçok Meksika’nın gözünden ırak bir yerde yolunu yürümeye devam ediyor.

Aşağıdan Çalışma

Kurumsal Devrimci Parti’nin 2012’de tekrar iktidara gelmesiyle Zapatistalar sessizce de olsa, başkanlık sarayına Chiapas dağlarından seslerini duyurma kudretinde olduklarını gösterdiler.

O yıl Zapatistalar yüz binlerce destekçisiyle birlikte sokaklara dökülüp yerli haklarının tanınmasını öngören ilk San Andrés mutabakatına ona imza atan politik partinin saygı göstermesini talep etti.

Gösteriler sessizlikle gerçekleştirildi ama mesajı çok açıktı: “Bizi işitiyor musunuz?”

Zapatistalar o stratejilerini sadece Kurumsal Devrimci Parti içindeki eski düşmanlarına değil, Meksika’daki yozlaşmış politik sürecin tümüne karşı yürüttüler ve “ne onlar bizim umurumuzda ne de biz onlarla ilgileniyoruz” dediler.

“Meksikalılar halkın emir verdiği, hükümetin itaat ettiği bir dünyayı örgütlemelidirler. Onlar yukarıdakilerin sorunları çözmesini bekleye dursun, biz kendi özgürlüğümüzü aşağıdan kurmaya başladık bile.”

Marcos, EZLN savaşçılarına hitaben yaptığı konuşmasında şunu söyledi: “Bizler yeni bir sistem ve başka bir yaşam tarzı inşa ediyoruz.” Bu toplantıda dayanışma için gelen birkaç yabancı da vardı. Otuz yıllık direnişin anısına Lacandon ormanının merkezinde bir de kutlama yapıldı.

Daha önce bir kişi kızıl bir bandana ya da siyah bir yüz maskesi takıyorsa onun Zapatista olduğunu bilirdiniz. Ama şimdi kim toprağı daha iyi işliyorsa, yerli kültürüne daha fazla ilgi gösteriyorsa onun Zapatista olduğunu anlıyorsunuz. Biri çıkıp da “Zapatistalar kalmadı artık” derse onlar şu cevabı veriyorlar: “Endişelenme, sayımız daha da çoğalacak, bu biraz zaman alacak ama bizden daha çok insan göreceksiniz.”

Meksika’nın güney sınırındaki ormanlarda yürütülen askerî işgallere ve silahlı helikopterle, av köpekleriyle yürütülen devriyelere, hükümeti destekleyen politik partilerin maaşlarını ödediği paramiliter güçlerin tehditlerine, gözdağına ve şiddetine rağmen Zapatista direnişi mağlup edilemedi.

Paul Salgado
7 Nisan 2016
Kaynak