30 Eylül 2018

,

Çerağ


“Işıklar içinde uyusun, yıldızlar yoldaşı olsun.”

Solcu biri öldüğünde, ardından bu söz sarfediliyor artık. “Işık” ve “yıldız”, illaki çoğul! Ölümden sonra uyurgezerlik teklif ediliyor anlaşılan, hem uyuyor hem yoldaş oluyor. Onca materyalizm ve diyalektik, böylesi bir tekerlemeyle son buluyor. Müslüman görünmeyelim diye türlü cümleler uyduruluyor.

Bir tür hissiyat ve fikriyat üzerinden imal ediliyor solcu bireyler. Metafizik âlemde, soyut, mutlak, kendinden menkul bir ruh dolanıyor ve bu ruh, geçici bir süre bir bedene, ülkeye ve sınıfa kavuşuyor. Bu geçicilik ve bu mecburiyet, ancak ışıkla ve yıldızlarla aşılabiliyor. Solculuk, daha baştan, sınıfa, ülkeye ve bedene ait olmamanın adı olarak örgütleniyor.

Çünkü siyaset üç boyutta işliyor: sınıf, ülke ve beden.

Sol, her daim, ezel-ebed ruh üzerinden düşündüğünden, istemediği sınıfa, ülkeye ve bedene doğmuş bireylere örgütleniyor. O ruh, “bağzı kitapların kardeş” olması gibi, başka “bağzı” ruhlara kardeş oluyor. İlerlemenin, gelişmenin adı olmaya ikna edilen ruhlar, o başka ruhlar gibi şanslı olmadıklarına yanıyorlar ömürleri boyu. Çünkü o başka ruhlar, istedikleri sınıfta, ülkede ve bedende varolabiliyorlar.

Henry Ford, işçilere “benim sermayem makinelerim, sizin de kol gücünüz, bunları birleştirelim” diyor. O günden beri bir tür solculuk, efendilerine benzemeyi özgürlük zannediyor ve bu solculuk, hep efendilere benzemeyi telkin ediyor. Tabii bu noktada liberallerden, “insan tercih yapan hayvandır” sözü alınıyor, buradan da sınıf, ülke ve beden, tercih edilememiş olgular olarak değersizleştiriliyor.

“Bu sınıfı, ülkeyi veya bedeni ben seçmedim ki” diyen birey, sorumluluktan da kaçma imkânı buluyor. Âleme karşı sorumluluğunu devredeni horgörüyor, ölünce yıldızlarla birlikte samanyolunda yürüyebileceğini hayal edebiliyor. Burada çerağı uyandırmayı küçümseyenler, yıldızların ışıkları altında dolaşabileceklerini düşünüyorlar. Sönmüş yıldızlara ışık götürmeyi vaat edenler, yoksul evlere ekmek ve bir selam bile götüremiyorlar.

Ölüm sonrasına dair fikir, doğum öncesine dair kurguyla ilgili bir şeyler söylüyor. Yıldızlarla kol kola yürüyen bir ruh, yere iniyor, sınıfını, ülkesini ve bedenini beğenmiyor, buna da “solculuk” diyorlar.

Özünde burjuvazi, kendisi için tehlikeli kitlesel dinamikleri bireylere bölüyor ve onları hem tanrı hem de köle olmaya ikna ediyor. Düşmanlarını o bireylere ezdiriyor. Tanrı olma arzusu, bedenden, sınıftan ve ülkeden evvele bakmayı gerekli kılıyor. Köle olma mecburiyeti, bedene, sınıfa, ülkeye diz çöktürmeyi beraberinde getiriyor.

Bedeni beğenmeyen, LGBT’leri istismar ediyor; ülkeyi beğenmeyen, Almanya’ya gelen Tayyip’e “go home” diyor, Ferhat Tunç gibi “ben de Alman’ım, demokrasi ve evrensel değerlerin sahibi sizsiniz ey Merkel”[1] diye mektup yazıyor; sınıfını beğenmeyen, patronların siyasetini telkin ediyor, sendikaları bu amaç doğrultusunda kullanıyor.

“Ben tesadüfen bu ülkede doğmuşum, Zimbamwe’de de doğabilirdim” diyen kişi, Tanrı’nın ezeli olma vasfını üstüne alıyor aslında. Ezeli varlık olarak geliyor, doğum öncesi tercih yapmaktan bahsediyor. Tercihleri, ihtiyaçların ve zorunlulukların üzerine çıkartıyor. Böylelikle doğumu ve sancılarını aşabileceğini düşünüyor. Bu yüzden “kirli dünya”ya çocuk doğurmuyor. Bu da bahaneden başka bir şey değil aslında.

Bugün “Gezi çocukları, yurtdışına kaçıyor” ve “Kadıköy bir tür sığınak” haberlerini birlikte okumak gerekiyor. “Burada zengin olamayacağımı düşündüm” diyor, Gezi’de aktif olan biri. Bir başkası, “bu ülkeye çocuk doğurmak istemediğini” söylüyor. Öte yandan, bir tur şirketi sahibini bu devlet, turizm bakanı yapıyor. Kadınların güçlendirilmesi çalışmalarının başındaki kadın da bakan oluyor. Solcuların gizliden desteklediği özel kolej sahibi de oturuyor bakanlık koltuğuna.

Sol, AKP’nin sınıfa, bedene ve ülkeye düşman hâlini gizliden gizliye seviyor. Burjuvazi ve sermaye ile muhafazakâr çevrelerin sisteme entegre edilmesini örtük olarak destekliyor. Devletin verdiği, o entegrasyon esnasında AKP kitlesine küfretme ve onu aşağılama görevini üstüne alıyor. Yaptığı tek iş bu. Döne dolaşa, sermayenin ve devletin tayin ettiği sınırlar dâhilinde düşünüyor ve hareket ediyor.

Dolayısıyla Roni Margulies, solun devletle ilişkisine bakacağına, kendi örgütünün AKP’den aldığı tebrike odaklanmalı. Kavala’ya verilen F-16 ihalesini, Nişanyan’a açılan kapıları sorgulamalı. Çünkü devlet, sınıfı, ülkeyi ve bedeni, orada olmak istemeyenler eliyle dönüştürüyor, kontrol altına alıyor. Yoksul halk, her daim sahipsizlik-aidiyetsizlik korkusuyla esir alınmalı. Sığ bir devlet eleştirisi, bu gerçeği asla görmüyor.

Sonuçta DSİP-ESP ve İP-TKP, iki ayrı hatmış gibi görünüyor, ama genel siyaset-ideoloji düzleminde birbirlerini tamamlıyorlar. Bu görülmeli.

Mülkiyet ilişkilerinin var ettiği bir ideoloji ve siyaset, ne yaparsa yapsın, o ilişkileri besliyor. Sınıf, ülke ve beden, o mülkiyet ilişkileri önünde diz çöktürülüyor. Bize giydirilen ucuz “AKP karşıtlığı” gömleğini atıp, oralardaki çığlıkları, dertleri, sıçramaları görmek, onlara örgütlenmek gerekiyor.

Çerağ uyandırılmayı bekliyor.

Eren Balkır
30 Eylül 2018

Dipnot:
[1] “Ferhat Tunç’tan Merkel’e Açık Mektup”, 29 Eylül 2018, Bianet.

0 Yorum: