Winstanley ve Marx

Hobbes, bilincin, politik geleneğin ve cumhuriyetçi erdemin dilinin yerine, iştahın, çıkarın ve rasyonalitenin dilini koyar. Bahsedilen ikinci dili, ilk dilin yol açtığı sorunlara dönük bilimsel bir çözüm olarak gören Hobbes, bu noktada püritenizme kayar. Marx ise kutsal kabul edilen yurttaşın politik “şiir”i ile onun yeni doğan burjuva sınıfı olarak sahip olduğu alelade çıkarlar arasındaki çelişkiyi tartışırken, bir tarih teorisine, sınıf mücadelesine ve ideolojiye başvurur. Bu sayede Marx, sadece püritenizmin şiirinin ötesine geçmekle kalmaz, ayrıca Hobbes ve liberalizmin kaleme aldığı düzyazının da ötesine geçer.
Louis Bonaparte’ın On Sekizinci Brumaire’i’ne yazdığı o ünlü girişte Marx, orta sınıf devrimcilerinin kendi sözlerine (bir süreliğine) inandıklarını ama sözlerin sadece kendini aldatma, maskeleme ve harekete geçme noktasında birer araç olarak iş gördüğünü söyler. Fransa ve İngiltere’deki devrimciler, Roma cumhuriyetinin o sert klasik geleneğinde ve “Eski Ahit’in dili, tutkuları ve yanılsamalarında mücadelelerinin sınırlı burjuva içeriğini gizlemek ve büyük tarihsel trajedi için uygun düşen, yüksek düzey coşkularını muhafaza etmek için gerek duydukları idealleri, sanat biçimlerini ve kendini aldatma tarzlarını bulmuşlardır.” Burjuva devrimcilerinin “ölüyü nasıl dirilttiklerini” tarif ederken nadiren dile dökülen bir mecaza başvurur:
“Aynı yoldan, yeni bir dil öğrenmiş olan acemi öğrenci her zaman öğrendiği dili ana diline tercüme eder: onun sadece yeni dilin ruhunu kendine mal ettiğini ve kendisini o dil içinde özgürce ifade edebileceğini, bunu da yeni dili kullanırken özgün dilini unuttuğunda ve yeni dili eski dile hiçbir atıfta bulunmadan kullandığında yapabileceğini söylemek mümkündür.”
Devamında da şu tespiti yapar: “Sahip olduğu ölçülü gerçekliğinde burjuva toplumu kendi gerçek tercümanlarını yaratır; bu yorumcular, öngörülü Hobbes’u takip ederek, pratikte geçmişten ayrışırlar ve yarattıkları yeni dünyaya uygun bir düzyazıyı dile dökerler.”
Buna göre Marx “ana dil”i anlamlı bir şey olarak almaz ve tıpkı sınıfsal çıkarına dayalı kendi ölçülü düzyazısını dile döken burjuvazi gibi, proletaryanın da kendi sınıfsal çıkarlarına uygun düşen bir düzyazıyı dile dökmesini umar. Farklılaşan düzyazı formları için ortak bir politik zeminden veya kültürden asla söz edilemez; bu türden bir kültürden veya zeminden ancak gizemli kılınmış bir şiir üzerinden söz etmek mümkündür. Burada mesele, Winstanley’nin [19 Ekim 1609-10 Eylül 1676] “belirli bir çekinceyle, yeni bir dünya inşa etmek için geçmişin ruhlarını yardıma çağıran bir devrimci” olduğuna dair bir önermede bulunmak değildir. Aksine, Marx’ın teorisinin de işaret ettiği üzere, Winstanley’nin ağabeylerine ve dolayısıyla kendisine ait dilin üzerine doğru bir bakış açısı kurması mümkün değildir, çünkü o, bir tarih teorisinden ve sınıf mücadelesinden mahrumdur. Dahası, bir mülk sahibi sınıf var oldukça, Marx’tan çıkartılacak sonuç ancak şu olabilir: hiçbir diyalog türünün, yöneticilerin politik ifadeleri tüm insanları gerçek manada içerecek tarzda yorumlamaya itmesi mümkün değildir.
Marx, bir tür adaletsizlik anlayışı ve adalet kelimesine yüklenen belirli bir anlam üzerinden diriltilmeye çalışılsa da, o, bu tarz kavramları sadece ideolojik işlevi bakımından okumaya tabi tutulması gereken bir şiir olarak ele almaktadır. Kelimelerin ardındaki toplumsal içeriği ifşa etme tarzı, onun kelimelerde bir içerik veya anlam olabileceğini inkâr etmeye götürür. En iyi hâliyle, onun tahayyülündeki sınıf, evrensel çıkarının herkesin kendi hakkını almasını garantileyen bir sınıftır. Yani Marx’ın adaletsizliğe dönük öfkesi, gerçek bir adalet olmadığı, sadece peş peşe gelen (giderek evrenselleşen) bir sınıfsal hâkimiyet formları olduğu iddiası ile birlikte zuhur eden bir öfkedir.
Marx, ideolojiyle ilgili argümanını sınıf mücadelesinin tarihsel bilimi kılıfı içerisinde sunarken, Winstanley bir tür ihanet anlayışına sarılır. “Küçük kardeş” olarak Winstanley, ağabeylerinin öğrettikleri kavramları ciddiye almayı sürdürür ama onlara uymaz. Esasında Winstanley'nin kendi eleştirel sesini keşfetmesi, ana dilini reddetmesine değil, o dili kendisinin kılmasına ve onu mülk edinilebilecek bir yol dâhilinde dönüştürmesine bağlıdır. Dahası, azizin ve yurttaşın şiiri ona, tıpkı şiirin Marx’a sağladığı gibi, sınırlı bir “toplumsal içeriğe” sahip olan bir devrimi eleştirmek için gerekli ölçütleri verir. Zira Winstanley, ana diline olan borcunu asla inkâr etmez, ancak ideolojiyi, konuşmanın anlamlılığını açığa vurmak adına, ifşa eder. Bu nedenle o, sadece fakirlerle ilgili değildir, çünkü o, ağabeylerinin kelimelere ve diğerlerine ihanet ettiklerinde, en iyi haliyle kendilerine ihanet ettiklerine inanmaktadır.
Marx ile Winstanley arasındaki farkın arkasında, en azından Platon’un sofistlerle mücadelesinden beri süregelen politik teori geleneğindeki derin gerilim yatmaktadır: dildeki güç ve hak arasındaki ilişki. Bu noktada Platon’un Cumhuriyet’inin I. Kitap’ında yer verilen, Sokrates ile Thrasymachus arasındaki karşılaşmadan dem vurulabilir. Thrasymachus’un ilk sosyal bilimci olarak görülmesi mümkündür. O, adaletin güçlü olanın yönetimi olduğunu ilân eder: İnsanların adalet dediği şey, gerçekte güçlünün tarif ettiği adalettir, o, insanların kendi çıkarlarının bir işlevi olarak tarif edilir. İdeolojinin maskesini düşüren öfkeli bir isim olarak Thrasymachus, sadece ifadelerin arkasındaki içeriği ifşa etmekle kalmaz ayrıca adalet denilen kelimenin çıkarların veya eylemlerin adaletsiz olup olmadığı konusunda hüküm veren bir anlama sahip olduğu fikrine de karşı çıkar. Sokrates ise insanların adalet dediği şeyin güçlünün çıkarlarını yansıtmasının muhtemel olduğunu kabul eder ama adalet dediğimizde bizim güçlünün hâkimiyetini kastetmediğimizi söyler. Bizim kastettiğimiz, hakkaniyet ya da her bir kişinin hakkı olanı alması, hakkı olana sahip olması ve onu yapmasıdır.
Thrasymachus, adalet dediğimiz şeye sosyolojik terimlerle bakarken, Sokrates, kavramın ve onun yol açtığı eylemlerin anlamını ortaya koyar. Sokrates vakasını aptalca bir “idealizm”le Thrasymachus'un “realizm”inin kıyaslanmasına dair bir örnek olarak okuyanlar, Sokrates’in yerinde cevabını görmezden gelirler: eğer Thrasymachus tümüyle haklı olsaydı, o neden bu denli öfkeli birisiydi? O insanların adalet dediği şeyin sıklıkla adil bir şey olmadığını bildiği için öfkeli. Ama o bunu nasıl biliyor? İnsanların adalet dediği şey, kelimenin anlamını ihlal ediyor, Thrasymachus da bunu biliyor ama o, kendisinin de kabul ettiği bu “anlam”a karşı çıkıyor.
Tıpkı Thrasymachus’un argümanı gibi, Marx’ın sınıfın insanları hayal âleminden çıkartan bilimi de nihayetinde sınıfın önemsemediği ve açıklayamadığı belirli bir adalet anlayışından neşet ediyor (zira her şeyden önce, eğer adalet gerçekte güçlünün hâkimiyeti ise, o vakit Marx ona dönük öfkesini nasıl izah edebiliyor?). Marx gibi Winstanley de Thrasymachus’çu bir görüşe sahip ama Marx’tan farklı olarak Winstanley, bir de Sokrates’i takip eden ve insanların adalet dedikleri pratikleri eleştirme noktasında adalet kelimesinin anlamını kullanan bir isim. Bu nedenle o ağabeylerine hitap ediyorken, Marx o ağabeyleri analiz ediyor ve sadece proletaryaya hitap ediyor. Gene de Marx ve Thrasymachus’un Winstanley’nin ağabeylerin farklı eylem tarzlarını seçebileceklerine dair inancını sorgulamaları muhtemel.
Winstanley, ne güçlünün hâkimiyetini yaratan toplumsal çıkarlarla ilgili teoriden ne de içinde söz konusu çıkarların gelişme kaydettiği tarihin teorisinden mahrum, zira o, ağabeylerle küçük kardeşler arasındaki çelişkinin, öncelikle “evrensel cemaat”te son bulacak olan, tarihteki en önemli gerçek olduğunu söylüyor. Ama bu tarihsel şema, “evrensel inayet” fikrine dayalı, zira Tanrı, tüm insanları doğruluğu bilip onurlandırmaya “sevk etmiştir”. Bu nedenle Winstanley, Marx’ın imkânsız kıldığı diyalogun içerisine girer, çünkü onun bildiği tarihsel süreçte iman meselesi Marx’ın bildiğinden farklıdır. Winstanley, toplumsal çıkarlar konusunda çocuksu bir tavra sahip değildir, ayrıca ondaki tarih teorisi, insanların özgür ve rasyonel varlıklar olduklarını öğreten bir teoridir, zira insanlar, üretim tarzlarının değil, Tanrı’nın çocuklarıdır. Hepsinin de günahlarından “arındırılması” mümkündür, çünkü her bir insan, nihayetinde (tamahkârlık veya) toplumsal konum tarafından belirlenmeyen bir “adalet ehliyeti ve muhakeme gücü” ile donatılmıştır.
Winstanley’de, ağabeylere erişilebileceğine dair bir inanç olmalı, çünkü aksi takdirde o, her ne kadar aksi yönde deliller ortaya koymuşsa da, kendisindeki konuşma ve yükümlülüğe dayalı siyasetini mümkün kılan canlandırıcı imana aykırı davranmış olurdu. Daha da kapsamlı bir ifadeyle, diyalog politikası, teolojik olarak türetilmemiş bile olsa, “adalet ehliyeti ve muhakeme gücü”ne olan imana dayanıyor olmalı. Buna göre, Winstanley, çelişkili bir konumun tuzağına düşmüş olabilir ama bunun nedeni, onun güç ilişkilerine dair yanlış bir görüş geliştirmiş olması değildir: eğer üyelik, karşılıklılık ve tercih yapma konusunda ortaya konulan taahhütler, politik diyalogun esasını veya temel dayanağını oluşturuyorlarsa, o vakit insanlar, mevcut toplumsal ayrışmalarla her daim çatışma içerisine girecekler ve sınıf analiziyle ve bu analize dayanan, “güçlünün hâkimiyeti”yle ilgili ikna edici görüşlerle uyuşmayacaklardır.
Bu nedenle sonradan idrak etmenin avantajından yoksun ve binyılcı inançla diyalog siyasetine bağlı birisi olarak Winstanley, ahiti onayladıklarını söyleyen ama onun anlamını fakirleri dışarıda tutan bir yoldan yorumlayan ağabeyleri, ahite sadık olmaya ikna edebilmenin tarihsel açıdan mümkün olduğu iddiasındadır. Herkes için özgürlüğün yaratılmasını mümkün kılacak hakları ve yükümlülükleri öğreten bir peygamber gibi yazan Winstanley, ancak bugün keşfedilebilecek iki tür argüman koyar ortaya. İlk argüman dâhilinde Winstanley, toprağı kazmanın meşru olduğu, bunda kamusal özgürlük için tehlikeli veya kanun dışı bir şey olmadığı iddiasındadır. Ayrıca o, toprağı kazmanın iktidarda olanların yükümlülüklerini ortaya çıkardığını söyler. Buradan da ikinci argüman ortaya konulur: eğer Parlamento, en yüksek düzey makam olmayı hakkediyorsa ve meşru bir şey ise, onun yapması gereken işlerin belirlenmesi şarttır.
George M. Shulman

Hiç yorum yok: