Muhammed
Emel Dunkal, 23 Haziran 1940 günü Mısır’ın Kina şehrinde dünyaya geldi. 1958’de
Kahire Üniversitesi Sanat Fakültesi’ne girdi. İlk yılın sonunda okuldan ayrılıp
Kina Adliyesi’nde çalışmaya başladı. Ardından Süveyş Gümrük Müdürlüğü’ne girdi.
Sonrasında Marksist eserlerle tanıştı. Şiir yazmaya başladı. İlk şiir kitabı Edeb
dergisince basıldı. Eylül 1979’da kansere yakalandı. 21 Mayıs 1983 günü vefat
etti.
Politik
tartışmalara konu olan şiirler yazan Emel Dunkal, “Uzlaşma” şiirini İsrail-Arap
çatışması ile ilgili olarak kaleme aldı. Şiir üzerinden kendisine “Reddedenlerin
Emiri” lakabı takıldı. Şiir, Enver Sedat’ın İsrail’le imzaladığı Camp David
Anlaşması’na karşı çıkanların bayrağı haline geldi.
* * *
Uzlaşma
Külçe külçe
altın da serseler önüne
Uzlaşma.
De bana
Söksem gözlerini yuvalarından
Koysam yerlerine birer zümrüt
O paha biçilmez gözler görür müydü?
Kendini adammış
gibi hissetsen de
Kardeşinle aranda
Çocukluk anıları uzanır.
Sizi hâlâ
çocuk gören anneniz
Suçlasa da kardeşini
Gülümseyerek, suskunlukla
Sarılırsın ona.
Mahcubiyet, bastırır hasreti.
İkinizin arasında
ebedi bir huzur uzanır
Sanki kılıcınız da
Sesleriniz de bir gibidir.
Sanki siz ölseniz de geride
Eve bakacak
Evlada baba olacak biri vardır.
Gözlerinden
süzülen, benim kanım mı?
Kanın üzerine örttüğün benim urbam mı?
Kanımın üzerine altın ve gümüşle süslenmiş
Kıyafetler giyer miydin?
Bu ki çetin
bir harp!
Harap eder yüreği
Dövüşeceksin ki yüzleri yere eğilmesin Arapların
Uzlaşma.
Sakın uzlaşma.
Saklanacak yer arayıp durma.
Kana
karşı kan da verseler
Uzlaşma.
Kesilen
başa karşı baş da kesseler
Uzlaşma.
Eşit mi
tüm başlar?
Bir yabancının yüreği bir mi
Kardeşinin yüreğiyle?
Onun gözleri kardeşinin gözleri midir?
Kılıcı tutan el
Seni yasa sürükleyen kılıcı tutan ele
Denk midir?
Sana
gelip
Durduracağız akan kanı
Aranızı bulacağız diyecekler.
“Biz
kuzeniz”
Demeyi ihmal etmeyecekler.
Söyle onlara
Katlettiklerini hiç öyle görmediler.
Sok
kılıcını çölün alnına
Ta ki o hiçlik
Sana benim bir
Kardeş
Şövalye
Baba
Bir padişah olduğumu.
Uzlaşma.
Saraya sultan etseler, gene de uzlaşma.
Nasıl
çiğnersin babanın oğlunun cesedini?
O tahtta nasıl sahte bir neşeyle gülüp eğlenirsin?
Senin ellerini tutan ama üzerlerindeki kanı görmeyen
İnsanların ellerine nasıl bakacaksın?
Kan dediğin
süs, yakamda bir nişan.
Ok gelip saplanır sırtıma
Ama sen bıraksan yayı
O bir, bin olur.
Uzlaşma.
Seni saraya sultan etseler gene de
Uzlaşma.
Onurlu
anlara tanık olmadıkça
Tahtın elinde kılıç,
O Kılıçsa yalan.
“Kılıcımızı
çekecek takadimiz yok”
Deyip geri çekilseler bile
Sen uzlaşma.
Yüreğini doldurduğunda hakikat
Ateş fışkıracak ağzından
İhanetin dili susacak.
Ne kadar barıştan
bahsederlerse etsinler
Sen uzlaşma.
Korumayacağını
bildiğin o kadının gözlerine
Nasıl bakacaksın?
O kadının yavuklusu
Nasıl olacaksın?
Yarın bir bebeğin yanında uyumayı
Nasıl arzulayacaksın?
Genç delikanlının geleceğini nasıl düşleyeceksin?
Senin ellerinde büyürken kırık kalbiyle?
Uzlaşma.
Yu yüreğini
kanla
Kutsal toprakları sula.
Orada yatan ecdadın kemikleri
Sana cevap verene dek
Onlar için avuç avuç su dök.
Sen yeter
ki uzlaşma.
Aşiretin hileye başvur,
Sana gelenlere teslim ol dese de.
Varsın
desin aşiretin
“Alınmayacak intikamın peşindesin.
Sana verileni al.”
Dürüst
olalım.
Mesele tek başına
Nesiller boyu alınamayan intikam değil.
Yarın birileri doğacak
Üzerlerine geçirecek zırhı.
İmkânsızın içindeki çatlaklardan hakikat
Sızıp çıksın diye
Ateşi harlayacak.
Uzlaşma.
Uzlaşmak tuzak
İntikam yalan deseler de
Sen gene de uzlaşma.
Mevsimler
geçer
Alevler yürekte söner.
Utanç, küçük düşürülmüş alınlarda
Elinin izini bırakır.
Yıldızlar
fısıldasa uzlaş diye
Astrologlar duyduklarını dile de dökse.
Sen uzlaşma.
Ancak
kazara ölsem
Bağışlarım seni.
Ben fatihlerin yanına yanaşmam.
Pazarlarında
dolaşmadım.
Yakınından geçmedim asmalarındaki üzümlerin
Yemyeşil topraklarına adımımı atmadım.
“Dikkat
et!” diye bağırmadı
Beni öldüren,
Yanımda yürürken gelip
Elimi sıktı
Sonra gidip
Çalılıkların ardına saklandı.
Kaburga
kemiklerimin arasına
Bir hançer saplandı
Birden.
Şişti yüreğim
Sonra patladı.
Bin bir çabayla koluma dayadım başımı.
Bir baktım ki
O nemrut suratıyla çektiğim çile karşısında
Keyifleniyor namert kuzenim.
Elimde ne
bir hançer
Ne de eski püskü bir tüfek vardı
Açlığın rahminden fırlamış
Öfkeden gayrı bir şey yoktu.
Varoluş feleğine
kavuşana
Yıldızlar dönüp dolaşana
Kuşlar şakıyana
Kumlar un ufak olana
Şehit kendisini bekleyen kızına kavuşana dek
Uzlaşma.
Gelip geçen
bir anda
Gençlik, ailenin neşesi, atların sesleri
Gelen misafire aşina olma hali
Bahçede filizlenen ağaçları gören yüreğin kıpırtısı
O mevsimde yağmur yağsın diye edilen dua
Ölümüne düelloların üzerinde uçan ölüm kuşunu gören
Kalbin titremesi,
Her şey yok oldu.
O çapkınlara
has heves
Öldürdü her şeyi.
Beni öldüren bir tanrı değildi oysa.
Kendi iradesiyle kıydı diye canıma
Bıçağıyla deşti diye böğrümü
Benden daha asil değil.
Benden daha zeki değil
Öldürebilirdi beni hileyle.
Yüreklerindeki
onurla
İki eşitin anlaşmasıdır uzlaşmak
Diyenlere kanma.
Sen uzlaşma.
Bana kıyan, hırsız
Toprağımı çaldı gözümün önünde
Öyle ki sessizlik, alay edercesine güldü bana!
Aşiretinin
liderleri
Sarıkları başlarından aşağı sarkmış,
Arap kılıçlarıyla
O şerefli yılları çoktan unutmuş
Namussuz adamlarıyla
Kılıcının karşısına dikilseler de
Sen uzlaşma.
Senin istediğinden
gayrısı yok
Sen bugünün tek şövalyesi
Onlarsa aylak sürüsü.
Uzlaşma.
Sen yeter ki uzlaşma.
Emel Dunkal
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder