Türkiye
sosyalist hareketinin özü, özeti, Pyotr Struve’dir. Başta Marksist olan bu zat,
liberal olmuş, Bolşeviklerin karşısına geçmiş, Ekim Devrimi sonrası Beyazlara
örgütlenmiştir. Türkiye sosyalist hareketinin toplam teorik ve politik yönelimi
de bu seyri takip etmiştir. Bugün Marx maskesi takan örgütler, Proudhon,
Dühring ve Bernstein; Lenin maskesi takan örgütler, Struve, Kautsky ve bilcümle
Menşeviğin yanına hizalanmıştır.
1928’de
Komintern’in hazırladığı TKP raporunda, “Merkez Komite üyelerinin bir kısmında
Menşevik tasfiyeci sapmalara yol açtı. Bu eğilimin sözcüleri, işçileri siyasal
mücadeleye sevk etmek yerine, işçilere verilecek ‘Marksist eğitim’le yetinmek
istiyorlardı; çok çok ekonomik mücadeleyi kabul ediyorlardı. [...] Bunlar,
kemalistlere destek noktasında durdular” ifadelerine yer verilmektedir.[1]
Bugün
“Devrimci İşçi Önderi” Başaran Aksu, “Burada büyük siyasi olaylar, büyük siyasi
tehlikeler varmış da. Emniyet böyle tezler öne sürüyor. Ne alakamız var bizim
siyasi olayla. Ekmek kavgası bu” diyor. İşçi sınıfını siyasetten kopuk faaliyet
alanına hapsetmeye çalışıyor. Ne Yapmalı?’yı çöpe atıyor. “Bağımsız” derken
sosyalizm mücadelesinden bağımsızlığı kastediyor. Sonra gidip CHP için yürüttüğü
faaliyetini bu partinin Natocu ve faşist üyelerine alkışlatıyor. Onları dost belliyor. İşçilerin yağı,
CHP’nin ekmeğine sürülüyor.
Lenin,
CHP karşısında önemli bir ayraç olarak duruyor. CHP ile ittifak, birlik ve kaynaşma
pratiği için onun tasfiye edilmesi, bu toksik kişilikten arınılması gerekiyor.
Çünkü Lenin, şunları söylüyor:
“Marksizmden reformlar
için mücadele, proletarya diktatörlüğünü hedeflemeyen sınıf mücadelesi,
‘sosyalist idealler’in genel kabulü ve kapitalizmin ‘yeni bir düzen’le ikame
edilmesi gibi liberal burjuvazinin kabul edebileceği şeyleri alıp, buna
karşılık, Marksizmin kendisine can veren ‘tek’ şeyi, o devrimci içeriği bir
kenara atıyorlar.”[2]
Devamında
Lenin, “Marksizm, proleter hareketin kurtuluş teorisidir” diyor. Onu eleştiren,
Lenin’in ifadesiyle emperyalizmden pay isteyen Struve ise anılarında Lenin’in
“liberalizmin ve burjuvazinin azılı bir düşmanı” olduğunu, onlara yönelik
nefretinden bir türlü kurtulamadığını söylüyor.[3] Struve, yazısı boyunca
burjuva demokrasisi için mücadelenin asıl olduğunu, devrime ve sosyalizme hiç
inanmadığını ifade ediyor. Bugün ortalıkta struvecilerin sesi çok çıkıyor.
Herkes, liberalizme ve burjuvaziye sevdalı Lenin karikatürlerine dönüşüyor.
Solun,
İran konusunda akıl hocalarından biri olan Fred Halliday, bir yazısında şunu
söylüyor:
“Birinci Dünya Savaşı’nın
bir ürünü olan liberalizm ve sosyalizm karşıtlığı, dünya çapında Leninist
dönemin en maliyetli sekter miraslarından biriydi. Bu miras, Almanya’dan İran’a
kadar birçok ülkede muhalif hareketlere pahalıya mal oldu.”[4]
Yazısı,
liberalizme övgüyle başlıyor, onu yücelten cümlelerle son buluyor. Sosyalizmi liberalizmin
gölgesine sokmak, ona diz çöktürmek isteyenler, emperyalist ordulara destek
veren solcular.
Bu
liberalizme dair “toksik” dile yönelik eleştiri, kurumlarda, sendikalarda, kitle
örgütlerinde öğretiliyor. Kadroların beyni, Avrupai ve Amerikan araçlarla
yıkanıyor. Zehrinden kurtarılıyor. Kırklarda her türlü kolektivizmi yasaklayan Şah
konuşuyor, bugün sosyalistlerin dilinde.
O
nedenle dün Hitler’in partisine üye olmuş sağcı bir Alman siyasetçisinin adına dağıtılan
ödülün Eren Keskin’e verilmesine sevinmek, Agos’a düşüyor.[5] Keskin, bu
ödülü Filistinli kadınları kadından, Filistinlileri insandan saymayan
çalışmaları sebebiyle alıyor. El, Ermeni kıyımı ile Filistinli kıyımı arasında
bağ kurarken[6] buradakiler, aradaki bağı, Filistinlilerle kurulacak her türlü
ilişkiyi ortadan kaldırmaya ahdetmiş bir liberale verilen ödüle seviniyor.
Bugün
solu Demirtaş’ın kimin tarafından yazıldığı belli olmayan, içi boş kitabının
Lenin’in Ne Yapmalı?’sından daha kıymetli bulanlar, onu daha büyük bir
eser görenler yönetiyor. Halliday de bu solcular da Amerikan botlarının Ortadoğu’ya
ayak bastığı günün heyecanıyla yazıyorlar. Lenin’e ve Leninizme bu bağlamda
savaş açıyorlar.
O
işgal günlerinde “Ekim Devrimi Doğu’nun devrimidir” diyen, aslında Doğu’yu
işgale gelmiş Batı adına konuşan Sinan Dervişoğlu, bugünlerde Kautsky gibi
isimleri bu bağlamda allayıp pulluyor. Bu tür liberal solcular, o nedenle Dönek
Kautsky kitabına küfrediyor.[7] Onu, dikenli, rahatsız edici buluyorlar. Bugünün
Kautsky’leriyle, Bernstein’larıyla, Struve’leriyle meyhanelerde kadeh
tokuşturmak, Kadıköy’deki TİP’li şefleriyle “Sarı Saçlı Mavi Gözlüm” şarkısını
bağıra bağıra söylemek istiyorlar.
Halliday,
liberalizm-sosyalizm karşıtlığını Birinci Dünya Savaşı’na bağlıyor. Bir de
İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyalizmi faşizmle eşleyen liberaller var. Her iki
kanaldan gelen isimler oturuyor, bugün sosyalist hareketin su başlarında.
Dervişoğlu’nun Dönek Kautsky kitabından duyduğu rahatsızlık, o
emperyalizmden yana olan solcularla birlikte olma iradesiyle ilgili. Onlara yönelik
eleştirinin önünü almaya çalışıyor.
Bugün
“Birinci Savaş’ın öncesinde” veya “İkinci Savaş’ın öncesinde” olduğumuzu
söyleyenler, kendilerince bir Marx ve Lenin imal etmeye çalışıyorlar. Çapaklardan
kurtuluyorlar, zehri arıtıyorlar. Travmasız, zehirsiz ilişkiler üzerinden
yetiştirdikleri çocukların birer robot haline gelmesi için gerekli zemini örüyorlar.
Emperyalizm, teoriyi de işgal ediyor.
Dervişoğlu
gibi isimlerin üyesi olduğu TİP, o nedenle Amerikalı Demokratik Sosyalistler
örgütünün çakması olarak kuruldu. Oradaki isimlerin benzerleri imal edildi.
Dervişoğlu, muhtemelen istihbarat güdümünde olan Amerikalı örgütü teorik açıdan
desteklemek için çıkartılan Jacobin dergisinde yayınlanan, Kautsky övücü
yazılara bağlanmak, Demokrat Parti ve İngiliz İşçi Partisi’nde temsil olunan
emperyalist hattan destek görmek istiyor. Ama nedense kitabını, Çin’den gelen
fonlarla faaliyet yürüten bir yayınevinden çıkartıyor.
Bu
yayınevi (Canut), emperyalizm ve sol teori arasındaki bağı ifşa eden Gabriel
Rockhill’in son kitabını, yol açtığı tartışma nedeniyle, yayınlama konusunda
sorun yaşıyor. Rockhill’e cevap veren Jacobin yazarı, özünde, “Sovyetler’e
karşı mücadele meşrudur, solun alanını o mücadele açacaktır. Kıralım sovyet
çekiçlerini!” diyor.[8] Dervişoğlu da “Sovyet insanı, Doğu Avrupa ülkelerini
ziyaret edemiyordu” gibi karalama amaçlı gevezeliklere başvuruyor. Bugündeki efendilerine
“bizden zarar gelmez. Biz reel sosyalizmi yerden yere vurmuş, burjuva ideolojisine
kul köle olmuş küçük burjuvalarız” diyor. Solun devlet ve sermaye katında kendisine
açtığı alanı sahiplenen bu tür solcular, ne yapılacaksa o alanda ve o alandan
yapılacağını söylüyorlar. Bu akıl-fikir, TİP’i ve birçok solcu örgütü
özetliyor. O nedenle, Dervişoğlu gibiler, “Çin de İran gibi faşist bir devlet,
ondan uzak durmak lazım” diyen Sendika sitesinde yayınlıyor yazılarını.[9]
Bugün
TİP içi çizgi, öğrenciye içi boş, temelsiz sendika kurdurmayı akledebiliyor. Küçük
burjuvalığı işçi kuklasına konuşturuyor. Aslında mücadeleyi ve fikriyatı proletarya
gibi kolektif bir iradeye göre değil de bireye ve onun kariyerine göre
tanımlıyor, inşa ediyor. Kişi, mücadele ve sınıfa değil, mücadele ve sınıf,
kişiye göre içerik ve anlam kazanıyor. Kişi, mücadeleden ve sınıftan değil,
mücadele ve sınıf, bireyden kuruluyor.
Komintern’in
Moskova’da kurduğu Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi, Nâzım gibi birçok
Türkiyeli ismin de eğitim aldığı yer. Nâzım’ın döneminde orada eğitim gören Filistinli
komünistlerden Necati Sıtkı, anılarında bir “Yargı Günü”nden bahsediyor. Eğitim
yılının sonunda düzenlenen bu etkinlikte öğrenciler toplanıyorlar, birbirlerini
kıyasıya eleştiriyorlar, birbirlerine özeleştiri veriyorlar.
“Aziz, bencil olsa da
arkadaşlarını seven iyi bir genç adamdır. Ancak genel davranışlarında, küçük
burjuvazinin evlatları gibi davranmaya meyillidir. Düşünün, yarım saatini
aynanın karşısında saçını düzeltmekle, kolonya sıkmakla, kızlarla flört ederek
geçiriyor. Aziz’in bu davranışı, inançlarını etkileyecek, burjuva toplumundan
edindiği kaprislerle onu siyasi görevlerinden uzaklaştıracaktır.”[10]
Bugün
mücadele ve sınıf, o kariyerin, kaprislerin, küçük burjuvazinin evlatlarının, o
aynaların önünde diz çöktürülüyor. O diz çökmüşe “devrimcilik ve sosyalizm”
deniliyor. “Zaman değişti, Lenin öldü, üretim güçleri gelişti, devir o devir
değil. Bireyi önemsemek lazım. CHP’yle birleşmezsek, AKP gitmez, bireye alan
açılmaz. Liberalizmi de o kadar şeyetmeyelim” duası, her fırsatta mırıldanılıyor.
Diz çöken mırıltı, inanca dönüşüyor.
Eren Balkır
9 Nisan 2026
Dipnotlar:
[1] Communist International, Between the Fifth & the Sixth World
Congresses 1924-8”, Dorrit Press, Temmuz 1928, s. 404. Türkçesi: İştiraki.
[2]
V. I. Lenin, “The Collapse of the Second International”, Haziran 1915, MIA. Türkçesi: İştiraki.
[3]
Peter Struve, “My Contacts and Conflicts with Lenin II”, The Slavonic and
East European Review, Cilt. 13, Sayı. 37 (Temmuz 1934), s. 77.
[4]
Fred Halliday, “The Iranian Left in International Perspective”, Yayına Hz.:
Stephanie Cronin, Reformers and Revolutionaries in Modern Iran içinde,
RoutledgeCurzon, 2004, s. 35.
[5]
“Eren Keskin'e Almanya'dan İnsan Hakları Ödülü”, 8 Mayıs 2026, Agos.
[6]
Keith David Watenpaugh, “The Pomegranate and the Orange: A Comparative
Framework for Genocide in the Middle East – The Ottoman Armenian Medz
Yeghern and the Palestinian al-Nakba”, 19 Şubat 2026, Journal of
Genocide Approach, TF. Türkçesi: İştiraki.
[7]
Sinan Dervişoğlu, “İkinci Enternasyonal’e yeniden bakmak IV”, 7 Mayıs 2026, Sendika.
[8]
Russell Jacoby, “No, Western Marxism Wasn’t a CIA Plot”, 18 Nisan 2026, Jacobin.
[9]
Ali Güvendik, “İran İslam Cumhuriyeti Ve Çin Halk Cumhuriyeti: Kurumsal-Politik
Benzerlik”, 28 Nisan 2026, Sendika.
[10] Necati Sıtkı,مذكرات نجاتي صدق, Institute for Palestine Studies, Eylül 2001.


0 Yorum:
Yorum Gönder