10 Mayıs 2026

,

Toksik


Türkiye sosyalist hareketinin özü, özeti, Pyotr Struve’dir. Başta Marksist olan bu zat, liberal olmuş, Bolşeviklerin karşısına geçmiş, Ekim Devrimi sonrası Beyazlara örgütlenmiştir. Türkiye sosyalist hareketinin toplam teorik ve politik yönelimi de bu seyri takip etmiştir. Bugün Marx maskesi takan örgütler, Proudhon, Dühring ve Bernstein; Lenin maskesi takan örgütler, Struve, Kautsky ve bilcümle Menşeviğin yanına hizalanmıştır.

1928’de Komintern’in hazırladığı TKP raporunda, “Merkez Komite üyelerinin bir kısmında Menşevik tasfiyeci sapmalara yol açtı. Bu eğilimin sözcüleri, işçileri siyasal mücadeleye sevk etmek yerine, işçilere verilecek ‘Marksist eğitim’le yetinmek istiyorlardı; çok çok ekonomik mücadeleyi kabul ediyorlardı. [...] Bunlar, kemalistlere destek noktasında durdular” ifadelerine yer verilmektedir.[1]

Bugün “Devrimci İşçi Önderi” Başaran Aksu, “Burada büyük siyasi olaylar, büyük siyasi tehlikeler varmış da. Emniyet böyle tezler öne sürüyor. Ne alakamız var bizim siyasi olayla. Ekmek kavgası bu” diyor. İşçi sınıfını siyasetten kopuk faaliyet alanına hapsetmeye çalışıyor. Ne Yapmalı?’yı çöpe atıyor. “Bağımsız” derken sosyalizm mücadelesinden bağımsızlığı kastediyor. Sonra gidip CHP için yürüttüğü faaliyetini bu partinin Natocu ve faşist üyelerine alkışlatıyor. Onları dost belliyor. İşçilerin yağı, CHP’nin ekmeğine sürülüyor.

Lenin, CHP karşısında önemli bir ayraç olarak duruyor. CHP ile ittifak, birlik ve kaynaşma pratiği için onun tasfiye edilmesi, bu toksik kişilikten arınılması gerekiyor. Çünkü Lenin, şunları söylüyor:

“Marksizmden reformlar için mücadele, proletarya diktatörlüğünü hedeflemeyen sınıf mücadelesi, ‘sosyalist idealler’in genel kabulü ve kapitalizmin ‘yeni bir düzen’le ikame edilmesi gibi liberal burjuvazinin kabul edebileceği şeyleri alıp, buna karşılık, Marksizmin kendisine can veren ‘tek’ şeyi, o devrimci içeriği bir kenara atıyorlar.”[2]

Devamında Lenin, “Marksizm, proleter hareketin kurtuluş teorisidir” diyor. Onu eleştiren, Lenin’in ifadesiyle emperyalizmden pay isteyen Struve ise anılarında Lenin’in “liberalizmin ve burjuvazinin azılı bir düşmanı” olduğunu, onlara yönelik nefretinden bir türlü kurtulamadığını söylüyor.[3] Struve, yazısı boyunca burjuva demokrasisi için mücadelenin asıl olduğunu, devrime ve sosyalizme hiç inanmadığını ifade ediyor. Bugün ortalıkta struvecilerin sesi çok çıkıyor. Herkes, liberalizme ve burjuvaziye sevdalı Lenin karikatürlerine dönüşüyor.

Solun, İran konusunda akıl hocalarından biri olan Fred Halliday, bir yazısında şunu söylüyor:

“Birinci Dünya Savaşı’nın bir ürünü olan liberalizm ve sosyalizm karşıtlığı, dünya çapında Leninist dönemin en maliyetli sekter miraslarından biriydi. Bu miras, Almanya’dan İran’a kadar birçok ülkede muhalif hareketlere pahalıya mal oldu.”[4]

Yazısı, liberalizme övgüyle başlıyor, onu yücelten cümlelerle son buluyor. Sosyalizmi liberalizmin gölgesine sokmak, ona diz çöktürmek isteyenler, emperyalist ordulara destek veren solcular.

Bu liberalizme dair “toksik” dile yönelik eleştiri, kurumlarda, sendikalarda, kitle örgütlerinde öğretiliyor. Kadroların beyni, Avrupai ve Amerikan araçlarla yıkanıyor. Zehrinden kurtarılıyor. Kırklarda her türlü kolektivizmi yasaklayan Şah konuşuyor, bugün sosyalistlerin dilinde.

O nedenle dün Hitler’in partisine üye olmuş sağcı bir Alman siyasetçisinin adına dağıtılan ödülün Eren Keskin’e verilmesine sevinmek, Agos’a düşüyor.[5] Keskin, bu ödülü Filistinli kadınları kadından, Filistinlileri insandan saymayan çalışmaları sebebiyle alıyor. El, Ermeni kıyımı ile Filistinli kıyımı arasında bağ kurarken[6] buradakiler, aradaki bağı, Filistinlilerle kurulacak her türlü ilişkiyi ortadan kaldırmaya ahdetmiş bir liberale verilen ödüle seviniyor.

Bugün solu Demirtaş’ın kimin tarafından yazıldığı belli olmayan, içi boş kitabının Lenin’in Ne Yapmalı?’sından daha kıymetli bulanlar, onu daha büyük bir eser görenler yönetiyor. Halliday de bu solcular da Amerikan botlarının Ortadoğu’ya ayak bastığı günün heyecanıyla yazıyorlar. Lenin’e ve Leninizme bu bağlamda savaş açıyorlar.

O işgal günlerinde “Ekim Devrimi Doğu’nun devrimidir” diyen, aslında Doğu’yu işgale gelmiş Batı adına konuşan Sinan Dervişoğlu, bugünlerde Kautsky gibi isimleri bu bağlamda allayıp pulluyor. Bu tür liberal solcular, o nedenle Dönek Kautsky kitabına küfrediyor.[7] Onu, dikenli, rahatsız edici buluyorlar. Bugünün Kautsky’leriyle, Bernstein’larıyla, Struve’leriyle meyhanelerde kadeh tokuşturmak, Kadıköy’deki TİP’li şefleriyle “Sarı Saçlı Mavi Gözlüm” şarkısını bağıra bağıra söylemek istiyorlar.

Halliday, liberalizm-sosyalizm karşıtlığını Birinci Dünya Savaşı’na bağlıyor. Bir de İkinci Dünya Savaşı sonrası sosyalizmi faşizmle eşleyen liberaller var. Her iki kanaldan gelen isimler oturuyor, bugün sosyalist hareketin su başlarında. Dervişoğlu’nun Dönek Kautsky kitabından duyduğu rahatsızlık, o emperyalizmden yana olan solcularla birlikte olma iradesiyle ilgili. Onlara yönelik eleştirinin önünü almaya çalışıyor.

Bugün “Birinci Savaş’ın öncesinde” veya “İkinci Savaş’ın öncesinde” olduğumuzu söyleyenler, kendilerince bir Marx ve Lenin imal etmeye çalışıyorlar. Çapaklardan kurtuluyorlar, zehri arıtıyorlar. Travmasız, zehirsiz ilişkiler üzerinden yetiştirdikleri çocukların birer robot haline gelmesi için gerekli zemini örüyorlar. Emperyalizm, teoriyi de işgal ediyor.

Dervişoğlu gibi isimlerin üyesi olduğu TİP, o nedenle Amerikalı Demokratik Sosyalistler örgütünün çakması olarak kuruldu. Oradaki isimlerin benzerleri imal edildi. Dervişoğlu, muhtemelen istihbarat güdümünde olan Amerikalı örgütü teorik açıdan desteklemek için çıkartılan Jacobin dergisinde yayınlanan, Kautsky övücü yazılara bağlanmak, Demokrat Parti ve İngiliz İşçi Partisi’nde temsil olunan emperyalist hattan destek görmek istiyor. Ama nedense kitabını, Çin’den gelen fonlarla faaliyet yürüten bir yayınevinden çıkartıyor.

Bu yayınevi (Canut), emperyalizm ve sol teori arasındaki bağı ifşa eden Gabriel Rockhill’in son kitabını, yol açtığı tartışma nedeniyle, yayınlama konusunda sorun yaşıyor. Rockhill’e cevap veren Jacobin yazarı, özünde, “Sovyetler’e karşı mücadele meşrudur, solun alanını o mücadele açacaktır. Kıralım sovyet çekiçlerini!” diyor.[8] Dervişoğlu da “Sovyet insanı, Doğu Avrupa ülkelerini ziyaret edemiyordu” gibi karalama amaçlı gevezeliklere başvuruyor. Bugündeki efendilerine “bizden zarar gelmez. Biz reel sosyalizmi yerden yere vurmuş, burjuva ideolojisine kul köle olmuş küçük burjuvalarız” diyor. Solun devlet ve sermaye katında kendisine açtığı alanı sahiplenen bu tür solcular, ne yapılacaksa o alanda ve o alandan yapılacağını söylüyorlar. Bu akıl-fikir, TİP’i ve birçok solcu örgütü özetliyor. O nedenle, Dervişoğlu gibiler, “Çin de İran gibi faşist bir devlet, ondan uzak durmak lazım” diyen Sendika sitesinde yayınlıyor yazılarını.[9]

Bugün TİP içi çizgi, öğrenciye içi boş, temelsiz sendika kurdurmayı akledebiliyor. Küçük burjuvalığı işçi kuklasına konuşturuyor. Aslında mücadeleyi ve fikriyatı proletarya gibi kolektif bir iradeye göre değil de bireye ve onun kariyerine göre tanımlıyor, inşa ediyor. Kişi, mücadele ve sınıfa değil, mücadele ve sınıf, kişiye göre içerik ve anlam kazanıyor. Kişi, mücadeleden ve sınıftan değil, mücadele ve sınıf, bireyden kuruluyor.

Komintern’in Moskova’da kurduğu Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi, Nâzım gibi birçok Türkiyeli ismin de eğitim aldığı yer. Nâzım’ın döneminde orada eğitim gören Filistinli komünistlerden Necati Sıtkı, anılarında bir “Yargı Günü”nden bahsediyor. Eğitim yılının sonunda düzenlenen bu etkinlikte öğrenciler toplanıyorlar, birbirlerini kıyasıya eleştiriyorlar, birbirlerine özeleştiri veriyorlar.

“Aziz, bencil olsa da arkadaşlarını seven iyi bir genç adamdır. Ancak genel davranışlarında, küçük burjuvazinin evlatları gibi davranmaya meyillidir. Düşünün, yarım saatini aynanın karşısında saçını düzeltmekle, kolonya sıkmakla, kızlarla flört ederek geçiriyor. Aziz’in bu davranışı, inançlarını etkileyecek, burjuva toplumundan edindiği kaprislerle onu siyasi görevlerinden uzaklaştıracaktır.”[10]

Bugün mücadele ve sınıf, o kariyerin, kaprislerin, küçük burjuvazinin evlatlarının, o aynaların önünde diz çöktürülüyor. O diz çökmüşe “devrimcilik ve sosyalizm” deniliyor. “Zaman değişti, Lenin öldü, üretim güçleri gelişti, devir o devir değil. Bireyi önemsemek lazım. CHP’yle birleşmezsek, AKP gitmez, bireye alan açılmaz. Liberalizmi de o kadar şeyetmeyelim” duası, her fırsatta mırıldanılıyor. Diz çöken mırıltı, inanca dönüşüyor.

Eren Balkır
9 Nisan 2026

Dipnotlar:
[1] Communist International, Between the Fifth & the Sixth World Congresses 1924-8”, Dorrit Press, Temmuz 1928, s. 404. Türkçesi: İştiraki.

[2] V. I. Lenin, “The Collapse of the Second International”, Haziran 1915, MIA. Türkçesi: İştiraki.

[3] Peter Struve, “My Contacts and Conflicts with Lenin II”, The Slavonic and East European Review, Cilt. 13, Sayı. 37 (Temmuz 1934), s. 77.

[4] Fred Halliday, “The Iranian Left in International Perspective”, Yayına Hz.: Stephanie Cronin, Reformers and Revolutionaries in Modern Iran içinde, RoutledgeCurzon, 2004, s. 35.

[5] “Eren Keskin'e Almanya'dan İnsan Hakları Ödülü”, 8 Mayıs 2026, Agos.

[6] Keith David Watenpaugh, “The Pomegranate and the Orange: A Comparative Framework for Genocide in the Middle East – The Ottoman Armenian Medz Yeghern and the Palestinian al-Nakba”, 19 Şubat 2026, Journal of Genocide Approach, TF. Türkçesi: İştiraki.

[7] Sinan Dervişoğlu, “İkinci Enternasyonal’e yeniden bakmak IV”, 7 Mayıs 2026, Sendika.

[8] Russell Jacoby, “No, Western Marxism Wasn’t a CIA Plot”, 18 Nisan 2026, Jacobin.

[9] Ali Güvendik, “İran İslam Cumhuriyeti Ve Çin Halk Cumhuriyeti: Kurumsal-Politik Benzerlik”, 28 Nisan 2026, Sendika.

[10] Necati Sıtkı,مذكرات نجاتي صدق, Institute for Palestine Studies, Eylül 2001.

0 Yorum: