Emperyalizmin
merkezi, tuhaf bir narsisizmle malul. Her daim Troçkist olanlar türünden kimi
solcular, Berlin’de barikatlar yükselmedikçe hiçbir şeyin önemi olmadığını
düşünüyorlar. Amerikalı Demokratik Sosyalistler türü örgütlerse, dünyadaki
hiçbir sosyalist projenin John Locke’un anayasal ideallerine ulaşamayacağını
söylüyorlar. Bunlar, bildiğimiz şovenistler.
Ama
ben, daha çok onların ikiz görüntüsü olan, ölümüne kötümserlerle ilgileniyorum. Bu
tür insanlarla illaki karşılaşmışsınızdır. Asıl size Amerikan işçi sınıfının
yitip gittiğini söyleyenler, yitip gitmiştir. Eroin, iPhone’lar ve yavan
aptallığa tapan bu kişiler, kendi bataklıklarında boğulmuşlardır. Bu ulusun yozlaştığını,
burada devrimin imkânsız olduğunu, Kuzey Kore’nin son derece hayal kırıklığına
uğramış solcu mültecileri kabul edip etmediğini sormamız gerektiğini (bu arada
kabul etmiyorlar) söyleyenler bunlar.
Size
şunu söylemem lazım, yoldaşlar: Siz sadece şovenist önermeyi tersine
çevirdiniz. Eğer DSA’e göre en iyi yer Batı ise siz de Batı’nın aynı ölçüde
felâket olduğunu düşünüyorsunuz. Her iki görüş de Batı’nın istisnai konumunu
merkeze alıyor. Her ikisi de yanlış.
Epstein
Testi
İngiliz-Amerikan
elitinin ahlaksızlığına dair son ifşaatlar, bazı platformlarda öngörülebilir
tepkilere yol açtı: Gördünüz mü? İşçi sınıfı çok pasif, çok atomize olmuş,
isyan edemeyecek kadar parçalanmış halde. Eğer analiziniz buysa, Lenin’e, bu
sefer daha ciddi bir şekilde, dönmenizi öneririm.
Lenin,
“kendiliğindenlik tapıncı” olarak adlandırdığı şeye karşı kapsamlı yazılar
kaleme aldı. Neden? Çünkü Gramsci’nin de belirttiği gibi, gerçekten
kendiliğinden bir siyasi olay diye bir şey yoktur. Kendiliğinden gibi görünen
şey, aslında “önceden var olan bir bilincin ifadesidir.” Lenin’in döneminde bu
bilinç, sendika bilincine, yani sermayeyi devirmek yerine onunla uzlaşmaya yol
açıyordu.
“İşçiler arasında sosyal
demokrat bilincinin olamayacağını, bunun onlara dışarıdan getirilmesi
gerektiğini söylemiştik.”
[Lenin, Ne Yapmalı?]
İşçi
sınıfının yaşamını kuşatan her yapı, sermaye veya onunla uyum sağlayan
güçlerce yaratılır ve idame ettirilir. Medya, okullar, (hâlâ var
oldukları yerlerde) sendikalar, kiliseler, algoritmalar, hepsi, burjuva
ideolojisini yeniden üretir. Çile, devrimci bilinci doğalında
doğurmaz. Onun inşa edilmesi gerekir.
Altyapı
Sorunu
Peki
Epstein olayı, neden kitlesel protestolara konu olmadı? Neden sürekli bir öfke
gösterisi yaşanmadı?
Bunun
yerine, şunu sorun: Bu eylemleri kim organize edecek?
ABD’deki muktedir sınıf, seksen yıldır kendisini tehdit edebilecek her türlü örgütlenme
biçimini başarıyla ortadan kaldırdı veya onları kendi çıkarları için kullandı. Dikkatle
gözlemdiğinizde göreceksiniz, yapılan eylemler, genelde sermayenin bir
fraksiyonuna karşı duran diğer fraksiyona hizmet eder. Gerçek bağımsız
örgütlenme; zaman, para, yetenekli kadrolar ve altyapı gerektirir. Muktedir sınıf haricinde bunlara kim sahip?
İşte
bizim mevcut durumumuz bu. Pasif bir işçi sınıfı değil, örgütsüz bir işçi
sınıfı var elimizde.
“Parti, proletaryanın sınıf örgütlenmesinin en yüksek
biçimidir.”
[Stalin, Leninizmin Temelleri]
Stalin,
yeniden öğrenmemiz gereken şeyi anlamıştı: Parti, birçok örgütlenme biçiminden
biri değil, gerekli olan biçimdir. Gramsci’nin analiz ettiği gibi, “burjuva
sivil toplumunun toprak setlerini” yıkıp, ideolojik etkilerini devrimci
bilinçle değiştirebilecek yapının adıdır parti.
Rusya
Örneği
1880
yılını düşünün. Ortalama bir Rus köylüsü, okuma-yazma bilmeyen, köyünde izole
olmuş, muhtemelen Çar’ı Tanrı tarafından kutsanmış kişi olarak gören biriydi.
Siyasi olarak aktifse bile, ancak rahipler ve toprak sahipleri tarafından
yönlendirilen Yahudi karşıtı pogromlara katılabilirdi, bu da neticede gerici
bir şiddet eylemiydi. Birçok Rus ilericisinin gözünde devrimci potansiyel, yok gibi
bir şeydi.
Ardından
kırk yıl süren sabırlı ve tehlikeli bir çalışma dönemi geldi. Birçok kayıp
yaşandı, birçok şehit verildi. Bolşevikler, hem yasal hem de yasadışı yollarla, yapılar inşa ettiler, yayınlar çıkartıp dağıttılar, çalışma grupları kurdular,
alternatif kurumlar oluşturdular. 1917’ye gelindiğinde aynı köylülük, proletarya
ile ittifak kurup devrimi gerçekleştirdi.
“Devrim, bir akşam yemeği
partisi düzenlemek, bir makale yazmak, bir resim çizmek veya nakış yapmak
değildir. Bu kadar incelikli, bu kadar rahat ve nazik olamaz.”
[Mao, Hunan’daki Köylü Hareketine İlişkin Soruşturma Raporu]
Mao,
devrimin emek gerektirdiğini anlamıştı. Bu emek, çoğu zaman göz alıcı olmayan,
sıklıkla sinir bozucu, bazen de son derece tehlikeli bir iştir. Asıl mesele,
koşulların elverişli olup olmadığı değil, koşullar değiştiğinde müdahale
edebilecek örgütsel kapasiteyi oluşturup oluşturmadığımızdır.
Gerçek
Zemin
Siyasi
mücadeleye 1999 yılında girdim. O zamanlar çoğu işçinin şikâyetleri vardı ama
temelde sisteme inanıyorlardı. Bu inanç aşındı. Muktedir sınıfın paranoyası, gözetleme
faaliyetleri, sansürü, umutsuzca yürüttüğü ideolojik kampanyalar, bu aşınmanın yansıması.
Devrimci bilinç için malzeme hiç olmadığı kadar mevcut. Eksik olan şey ise onu
kristalleştirecek, somutlayacak biçim.
“Semanın altında her şey
tam bir kargaşa içinde, vaziyet harika.”
[Mao]
Mao’nun
ünlü ifadesi, içinde bulunduğumuz anı tam olarak özetliyor. Kargaşa, apaçık
ortada. Vaziyetin harika olup olmayacağı ise örgütlenmemize bağlı.
Geriye
kalan yıllarımı, gelecek nesiller zafer kazanma becerisi edinsinler diye, gerekli
örgütü kurmaya adamaya hazırım. Başta ufak, belki de asap bozucu ölçüde ufak bir
örgüt olacak bu. Bu, bireysel egoyla veya anlık tatminle ilgili bir mesele
değil. Bazen sadece birkaç günde çok şey olur ve yapılarımızı hazır hale
getirmemiz gerekir.
Batı, günahkâr değil. Kutsanmış bir yer de değil. Diğer tüm bölgeler gibi zorlu, ağır
şekilde tahkim edilmiş, ancak sabırlı, örgütlü devrimci çalışmanın silahlarına
karşı zayıf bir araziden söz ediyoruz.
Bir
seçim yapacaksak, umutsuzlukla kendiliğinden gelişen mucize arasında yapmayacağız.
Örgütlenmekle örgütlenmemek arasında yapacağız.
Kurtuluş Haber Ağı
11
Mart 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder