Pakistan’ın
Lahor kentinde düzenlenen Uluslararası Anti-Emperyalist Konferans'la ilgili rapor.
Tahran
halkı, neden milyonlar halinde, bombardıman altında sokaklara dökülüp
saldırganlarına meydan okuyor? Gazze halkı, neden soykırım karşısında teslim
olmayı reddediyor? Sana halkı, neden şehirlerine yapılan saldırıları
yumruklarını kaldırarak karşılıyor? Bunlar, düşünce deneyleri için gündeme getirilmiş
veya zihni gıdıklamak ve merak uyandırmak için sorular sorular değil.
Bu
nefes kesici direnç, yüzyılımızın anahtarıdır. Bu direncin gözesini bulup, oradan
suyun taşmasını sağlayıp onu kendi mücadelelerimizde besleyebilecek miyiz
besleyemeyecek miyiz? İnsanlık projesinin başarılı olup olmayacağını veya onu ömrünü
tamamlamış bir emperyalizmin yutup yutmayacağı konusunda asıl kararı, bu
soruya verilen cevap tayin edecek. Gazze’den sonra, karşı karşıya olduğumuz
canavarlığı kimse görmezden gelemez. Eğer önümüze serilen tarihi görevi üstlenmezsek,
yıkımımıza giden yolu ardına kadar açmış oluruz. İşte içinde yaşadığımız momentin
derslerini özümsemenin önemi buradan kaynaklanıyor.
İran,
Filistin veya Yemen halkının bu direnci tesadüfi değil. Bu direnç, politik
örgütlenmenin bir ürünü. Başlangıçları mecburen mütevazı ve kırılgan olan
tarihsel ve bilinçli bir süreç bu. Birileri, bir yerlerde, ezilenlerin bir
örgütünü kurmaya girişti. Örgütün inşasında halkın da yer alması gerektiğini
anladılar. Mücadelede müttefiklerini ve düşmanlarını doğru bir şekilde
belirlemek için insanların karşılaştıkları çelişkilerin farkında olmaları
gerektiğini öğrendiler. Bu birlik ve bilincin kendiliğinden ortaya
çıkamayacağını, örgütlenmek, eğitmek ve insanları seferber etmek için kurulan
kurumlar aracılığıyla, politik süreçte daha fazla sayıda insanı harekete
geçirerek geliştirilmesi gerektiğini öğrendiler. Bunun da, halk sınıflarının
öznelliğini içerecek ve onu politika alanında mücadele etmeye yönlendirecek bir
araca öncü partiye ihtiyaç duyduğunu öğrendiler. Bu dersleri doğru zamanda,
yeni bir düzene yol açacağını bildikleri tarihsel çelişkilerin birleşmesi
karşısında güçlerini hazırlayarak öğrendiler.
Bir
kez daha yinelemekte fayda var: Bunlar, düşünce deneyleri değil. Günümüzde 100
milyondan fazla üyesi bulunan ve dünyanın en güçlü devletini yöneten Çin
Komünist Partisi, yaklaşık bir asır önce, toplam 50 üyeden 13 delegenin
katılımıyla Birinci Ulusal Kongresi'ni düzenledi. Tarihin laboratuvarında her yönüyle
sınanmış olan ders açıktır: Kurtuluşa giden bir yol vardır ve bu yol, halktan
geçer.
Öte
yandan, yenilginin hareketlerimizde yarattığı utanç ve umutsuzluğun, dünyanın
büyük bir bölümünde zafere dair ufkumuzun üzerini örttüğünü görmek
gerekmektedir. Birçoğumuz, mücadelelerini tarihsel düzlemde ele almıyor.
Birçoğumuz, kazanmaya kararlı veya kazanmanın mümkün olduğuna inanan örgütler
kurmuyor. Birçoğumuz, teorilerini ezilenlerin yaşamlarına dayandırmıyor. Neticede,
saçlarını burada ve şimdiye cevap veren, deli deli esen faaliyet rüzgârına
kaptırıyorlar. Oysa elimizde kitlesel bir politik proje inşa etmenin kestirme
yolları yok. Bu çalışmanın çoğu gözden ırakta yürütülür. Guardian veya
New York Times gibi gazetelerin sayfalarında sadece alay edilmek için
değinilen çalışma, bu basın-yayın organlarında kendisine hiçbir zaman doğru
düzgün ve anlamlı bir yer bulamaz. Ama bu çalışma, gene de gerekli. Emperyalizm
kapıya dayandığında ki dayanacak, halkın gücünü inşa etmek denilen yol, tarihin
gidişatını yıkımdan ilerlemeye doğru bükebilecek tek yoldur. Hasan
Nasrallah’ın 2024'te söylediği gibi, Gazze’deki Siyonist soykırım tüm insanlık
için bir ders niteliğindeydi:
“Eğer zayıfsanız, dünya
sizi tanımaz, sizi korumaz, sizi savunmaz, sizin için ağlamaz. [...] Sizi
koruyan şey, gücünüz, cesaretiniz, yumruklarınız, silahınız, füzeleriniz ve
savaş alanındaki varlığınızdır. Güçlüyseniz, dünyanın saygısını kazanırsınız.”
İşte
bu yüzden, 3 Mayıs 2026’da Pakistan'ın Lahor kentinde düzenlenen ilk
Uluslararası Anti-Emperyalist Konferans (IAIC), uluslararası mücadele tarihinde
büyük bir öneme sahip. Solcuları bir araya getiren birçok çalışma, çağımızın
gerçek sorularını ele alma denilen önemli sınavda başarısız oluyor. Solun düzenlediği
zirveler ve konferanslarla ilgili takvim, örgütlerimizi kurmanın pratik
çalışmalarından soyutlanmış oldukları için mücadelelerimizi yönlendirmeye pek
katkıda bulunmayan söylemlerle dolu. Bu etkinlikler, uygulama gücü olmadan, ardı
ardına politika önerileri sunuyorlar. Tarihin akışından kopuk ve öznelerinden
soyutlanmış teoriler ileri sürüyorlar. Solcular bu tür toplantılara hükümetlerin
işlerini nasıl yönetmesi gerektiğine dair genel şemalarla geliyorlar. Birçok
örnekte solun diline dikkatle yerleştirilmiş emperyalizm yanlısı ajandalar
çıkıyor karşımıza: bu toplantılarda, hareketlerimizi karıştıran ve etkisiz hale
getiren devlet karşıtı, kalkınma karşıtı, idealist, ahlakçı veya düpedüz
kaderci söylemler bombardımanına maruz kalıyoruz.
Bu
alanlarda fikirler, “fikirler pazarı” denilen yerde alınıp satılacak fikri
tüketim ürünleri olarak ortaya çıkıyorlar. Bu teoriler, halk mücadelelerine
dayanmadıklarından, örgütlerimize yeniden entegre edilemiyor, bu nedenle somut
bir güce kavuşamıyorlar. Konuşmacılar, kendi yurtlarına gittikleri anda üzerlerindeki
yaldızlar bir bir dökülüyor. Bunlar, IAIC’nin açılışında konuşan Gabriel
Rockhill’in “emperyalist Marksizm” olarak tanımladığı unsurlar.
Konferans,
anti-emperyalist mücadelede önde gelen düşünürleri bir araya getirerek, mevcut
durumu kapsamlı bir şekilde analiz etmeyi amaçladı. Emperyalizmin anlamını
sorgulayan Teymur Rahman, “rekabet halindeki farklı emperyalizmler”le ilgili
iddiaya karşı çıktı.
Ferva
Sial, konuşmasında, finans kapitali ve borcu emperyalizm eliyle ortaya konulan kalkınma
süreçlerinin ortadan kaldırılmasına ilişkin çabalar dâhilinde başvurular araçları
olarak analiz etti. Matteo Capasso, ABD ve Çin’in kalkınma modellerini
karşılaştırdı. Hilye Dutagi, yaptırımların İran ekonomisi üzerindeki etkisine
baktı. Bikrum Gill, İran’ın “emperyalizm sonrası uluslararası düzen”in
yaratılmasındaki rolünü ele aldı. Fediya Nedva Fikri, Malaya’nın sömürgeciliğin
elinde olduğu dönemden günümüze dek başvurulan kontrgerilla tekniklerinin
direniş hareketlerini nasıl itibarsızlaştırmaya çalıştığını ortaya koydu. Razika
Disay, Batı Marksizminin emperyalizmi kapitalizm için yapısal açıdan gerekli
bir şey olarak teorize etmeyen bir gelenek ürettiğini söyledi. Gabriel
Rockhill, emperyalizmin “uyumlu” bir solun yaratılmasında oynadığı rolü ortaya
koydu. Max Ajl, sömürge sonrası devletin öneminden bahsetti. Ali Kadri ise
kapitalizmin temel endüstrisinin meta üretimi değil, savaş olduğunu savundu.
(Konferansta ben de bir konuşma yaptım ve Sovyetler Birliği’ne yönelik yüzyıl
boyunca gerçekleştirilen emperyalist saldırıyı, bu saldırının Ukrayna ve İran’daki
savaşlarla olan sürekliliğini ele aldım.)
Gelgelelim
IAIC, sadece akademisyenlerin ve örgütleyicilerin bir araya geldiği bir
toplantı değildi. Konferans, işçi sınıfının öncü partisinin inşası konusunda
yapılmış stratejik bir müdahaleydi. IAIC’nin düzenleyicilerinden Halkın Hakları
Partisi (HKP), yıllar önce Lahor şehrindeki bir parkta küçük bir öğrenci
çalışma grubu olarak yola koyuldu. O zamandan beri binlerce insanı seferber
edebilen, işçiler için tarihi zaferler kazanan ve Pakistanlı halk kitleleri
arasında lider kadrolar yetiştiren bir halk örgütlenme aygıtı inşa etti.
İşçileri eğitmek ve onları parti içinde liderlik pozisyonlarına yükseltmek için
kurumlar meydana getirdi. Ülkenin büyük muhalefet partileriyle birlikte teşkil
edilen taktiksel koalisyona dâhil oldu. Bugünse, Gazze’deki soykırımdan İran’ın
direniş savaşına kadar bölgede yaşanan ve Pakistan solunda olduğu gibi başka
yerlerde de derin çatlaklara yol açan tektonik dönüşümlerle mücadele ediyor. Bu
nedenle Konferans, parti içindeki bilinç oluşumu sürecine bir müdahaleydi. İlgili
müdahale, emperyalizm, Pakistan’ın dünya ile ilişkisi ve yirmi birinci yüzyılda
ilerici güçlerin yönelimi gibi konuların açıklığa ve netliğe kavuşturulmasının
gerekli olduğu kritik bir dönemeçte gerçekleşti.
IAIC,
İlerici Enternasyonal’ce başlatılan politik eğitim süreci olarak Halk Akademisi
ile birlikte düzenlendi. Halk Akademisi bugünlerde, IAIC içinde geliştirilen
teorik görüşleri, bir gün ulusun egemenliğini inşa etmek ve savunmak için
yükselecek olan uyuyan gücü uyandırmakla görevli ulusal bir kadro oluşturma
sürecine dönüştürmek için HKP ile birlikte çalışmaktadır. Halk Akademisi
metodolojisinin temel bir öncülü, teorilerin hem politik pratikten türetilmesi
hem de bu pratiğe yeniden entegre edilmesi gerektiğini söylemektedir. Üretim
güçleri üzerindeki kontrol, fazlalıkların kalkınmaya yeniden yatırılmasını
sağladığı gibi, düşünsel üretim üzerindeki kontrol de teorilerin hareket
tarafından yeniden özümsenmesini sağlar. Teorik üretimin metabolizması ve düşünsel
egemenliğin pratiği bu şekilde işler. Özeleştiriye açık olunmalıdır. Liberal
ideolojiyle kirlenmiş düşünce akımlarına düzeltmeler getirme kapasitesine sahip
olmalıdır. Ayrıca, alçakgönüllülüğe ihtiyaç duyar. İşçilerin ve ezilenlerin
partisi, hizmet ettiği insanların gerçek yaşamlarını temel almalıdır;
politikasını idealler ve soyutlamalar üzerine kuramaz.
Politik
İslam, üzerinde durulması gereken bir meseledir. Solun büyük bir kısmı, Marksizmle
uyumlu ilerici bir güç olarak İslam anlayışını redde tabi tutar. Bu görüş,
pratiğini inancı etrafında şekillendiren Batı Asya’daki Direniş Ekseni’ne de çamur
atar. Oysa Pakistan toplumunun büyük çoğunluğu Müslümandır. Bu, Filistin, Yemen
veya İran’daki direniş güçlerine sarsılmaz desteğinin nedenlerinden biridir. Peki
bu destek, ilerici değil midir?
Solun
laik geleneği Müslümanlığı reddediyor diye onu terk etmek zorunda mıyız? HKP,
bunun böyle olmaması gerektiğini savunuyor. Konferans, bu iddiaya teorik bir
güç kazandırdı. Ayrıca konferans, İslam’ın karalanmasının, bizi mücadelemizin
öncülerinden koparmak için tasarlanmış stratejilerden biri olduğunu ortaya
koydu. Fediya Nedva Fikri konuşmasında, “Müslümanların mücadeleleri İslam’ı
temel aldığında aşırılıkçı olarak yaftalanıyorlar” dedi. Devamında şunları
söyledi:
“Farklı insanlarla ittifak
kurdukları anda ‘terörist ve hain’ diye adlandırılıyorlar. Tüm bu ırkçı söylemler,
komünistler ve milliyetçileri birbirlerinden politik düzlemde bölmek, ulusal
kurtuluş hareketlerinin birleşik bir cephe oluşturan çeşitli ittifaklardan
oluştuğu gerçeğini gizleyerek, daha geniş sömürgecilik karşıtı hareketi
gayrimeşru kılmak, genel halk arasında mücadelenin gerçekliğine dair şüpheler
uyandırmak ve Müslüman milliyetçileri şiddetin yayıcıları olarak karalamak gibi
ideolojik işlevler görüyorlar. Bu söylem, şiddetin zaten sömürgecilerce
başlatıldığı gerçeğini gizlediği için gayet kullanışlıdır.”
Halkın
Hakları Partisi’nin çıkış noktası halktır. İnançlı insanlar doğuştan gerici
değildir. İnanç sistemleri de sınıf mücadelesine tabidir. Bu inançlar, hem
zulme hem de özgürleşme pratiğine hizmet edecek şekilde yorumlanabilir. İşçi
sınıfına ait inançların ilerici karakterini keşfetmek ve geliştirmek de politik
örgütlenmenin işidir. Bu örgütlenme pratiği, partinin kitlelerin görüşlerini
yorumlayıp sistemleştirmesini, ardından bunları halka kendi teorileri olarak taşımalarını
şart koşar. HKP’nin işçi liderlerinden, mütevazı bir geçmişe sahip dindar ve
işçi aktivisti Baba Latif, partiye katılarak mücadele anlayışını yeniden
tanımladı ve “cihadı” fabrika zemininde adalet olarak yeniden şekillendirdi. Bu
hassas tefsir, sistemleştirme ve yeniden özümseme süreci, Mao Zedong’un
geliştirdiği “kitle çizgisi” metodolojisidir. Bu, halk sınıflarına gerçekten
kök salmış, dolayısıyla, harici saldırılara karşı dirençli bir parti inşa
etmenin tek yoludur. Neticede devlet iktidarını ele geçirmenin bir reçetesi
olduğu için, kitle partisinin inşası, aynı zamanda devletin mevcut sınırlarının
ötesine geçip uluslararası düzeni dönüştürmenin tek yoludur. Neslimizin
tarihsel görevlerinden biri, politik örgütlenme konusunda yerelde atılan
adımlarla dünya sistemindeki tektonik değişimleri tetiklemenin yolunu yeniden
keşfetmektir. Direniş Ekseni bize bu yolu gösteriyor.
Yeni
Bir Uluslararası Düzen Kurmak
Yeni
bir dünya düzeninin ortaya çıkışından bahsettiğimizde, somut olarak neyi
kastediyoruz? Bu soruyu cevaplamak için, mevcut sistemi tarihsel açıdan, onu
sorgulamak için var olan güç dengesini de madde düzleminde düşünmeliyiz.
Sistemler, statik veya doğal unsurlar değildir. Tarihseldirler ve diyalektik
mücadele süreçlerinin tezahürleridirler. Mevcut dünya düzeni, sömürgecilikle
yüzleşme denilen potada şekillenmiştir. Hukuki yapısı, sömürgeci sömürüyü
desteklemek ve sömürücüleri eleştiriden veya hesap vermekten korumak için
tasarlanmıştır. Bu sistemin çözülmesinden bahsettiğimizde, analizimize yeni bir
sistemi kurma ve uygulama yeteneğine sahip güçlerle başlamışız demektir.
Yirminci
yüzyılın deneyimleri, uluslararası ölçekte sistemin dönüşme imkân ve
ihtimallerinin, devrimci mücadele yoluyla sömürgeciliğin ve emperyalizmin
kontrolünden tasallutundan kurtarılmış alanlarda ortaya çıktığını göstermiştir.
Bu deneyimler, neticede emperyalist bir uluslararası düzeni kurtarma
girişimleri değildi; devrimin kurucuları, bugün birçoklarının yaptığı gibi,
asla var olmamış bir “kurallara dayalı uluslararası düzen”e dönüş özlemi
çekmiyorlardı. Bunlar, emperyalizm sonrası uluslararası hukuk sistemleri
kurma girişimleriydi.
Bikrum
Gill, IAIC’deki konuşmasında, “Emperyalizm sonrası uluslararası hukuktan ne
kastediyoruz?” sorusunu sorduğu konuşmasında şu cevabı veriyordu:
“Bu hukuk, gerçekte egemen
olan güçler arasındaki eşitliğin çok merkezli dünyasını temel alan bir
uluslararası hukuktur; bir bölgeden elde edilen fazlalığın o bölgeye geri
döndüğü bir dünya düzenidir. Bugün tehlikede olan şey budur, Hürmüz’de
sergilenen duruş da bu iradeyle ilgilidir.”
Ne
var ki İran, uluslararası sistemde yaşanan dönüşümler hakkındaki tartışmaların
çoğunda yer almıyor, hatta o sisteme ait norm ve kanunları ihlal eden güç
olarak ele alınıyor. Bu yanlışa, Batı genelinde herkes düşüyor. Fakat Batı’ın
politik epistemolojilerini benimsemiş, devlete güvensizlik duyan, dine karşı
antipati besleyen ve haklar konusunda STK’ların şekillendirdikleri söylem ve
dili temel alan Batı haricindeki sol akımlar da aynı yanlışa düşüyorlar.
Batı’da
Francesca Albanese gibi isimlerde dil bulan, uluslararası hukuk sistemine
tarafsızlık atfetme denilen, insan hakları söylemi içinde görülen eğilimi
analiz eden Gill, bu sistemin aslında egemen güçler arasındaki eşitsizliği
sürdürme işlevi gördüğünü söyledi. Bu durumu, günümüzde insan hakları olarak
adlandırdığımız alanın ilk döneminde öne çıkmış düşünürlerden, on altıncı
yüzyılda yaşamış İspanyol avukat Bartolomé de las Casas’ın adını taşıyan “Las
Casas Paradigması” olarak adlandırdı.
Gill’in
dediğine göre, Las Casas, “yerlilerin acısı için yas tuttu, yerli kültürünü yüceltti”,
ancak “yerli toprakları üzerindeki İspanyol egemenliğinden vazgeçme fikrini
asla savunmadı.” Aynı şekilde, Albanese de Filistinlilerin ölümleri karşısında
yas tutarken, Filistin’in kurtuluşu davası için mevziler elde eden güçleri eleştirmeyi
ihmal etmedi.
ABD’nin
Minab’da okul çocuklarını katletmesinden sonraki günlerde, konuşmasına İslam
Cumhuriyeti’ni kınayarak başlayan Albanese, bunu yaparak, devrimci
devletleriyle emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadelede birleşmiş İran halkını
güçsüz olarak tanımladı.
Gill’in
dediğine göre, Albanese, yeni sistemi uygulamaya koyabilecek devletin
otoritesini redde tabi tutmak suretiyle, emperyalizm sonrası uluslararası hukuk
düzeninin ortaya çıkmasına da karşı çıktı. Bunun yerine, insan hakları
söyleminin tarihsel değil, doğal ve ebedi olarak ele aldığı zalimlerin hukukuna
geri dönülmesini zımnen dile getirdi.
“Hukukun askıya alınması
sürecini tetikleyen şey, İran’ın egemenliğini yeniden tesis edebileceği maddi
gücü teslim etme fikrine karşı çıkması sebebiyle kendisine atfedilen irrasyonel
karakterdir. Albanese, tam da kendi istediği uluslararası hukuku hayata
geçirebilecek gücü ortadan kaldırıyor.”
İran’ın
dünya düzenini dönüştürme süreci, askeri alanla sınırlı kalmadı. Savaş, politika
alanının diyalektik bir uzantısıdır. İran’ın egemen bir devlet olarak varlığı,
bölgedeki emperyalist birikim aygıtını aşındırmıştır.
Hilye
Dutagi, konferansa İran’dan katıldı. Savaşa bizzat tanık olan Dutagi, egemenliğini
savunmak için mücadele eden halkın eylemlerini haberleştirdi. Ülke üzerindeki
yaptırımların etkisine değindi. Dutagi, “Yaptırımlar sadece devletleri
cezalandırmaz. Yeni bir ekonomik düzen kurarlar, tüm toplumları ve sınıfsal
oluşumları küresel kapitalist zorunluluklar doğrultusunda yeniden
yapılandırırlar” dedi.
Dutagi,
konuşmasında, yaptırımların, devletin gelir akışlarını hedef alarak, kemer
sıkma politikalarını pekiştirerek ve neoliberal yeniden yapılanmayı
derinleştirerek egemen kalkınmayı nasıl baltaladığını ortaya koydu. Bunu
yaparak, hedefe konulan devletlere emperyalist bir ekonomik düzenleme dayattıklarını
söyledi.
Bu
süreç, İran’ın devrimci kurumlarına derinden zarar vermiş olsa da, aynı zamanda
direnişle de karşılanmıştır. İran, tümüyle bağımsız bir üretim zinciri
geliştirmiş, kayıtlı öğrencilerin yarısından fazlasının kadın olduğu bir
yükseköğretim sistemi kurmuş, varlığıyla ABD’nin ekonomik savaş aygıtını
baltalayan bir “direniş ekonomisi” oluşturmuştur. Güçlü hava savunma
sistemlerine benzer şekilde, ekonomik egemenlik de bir tür “bölge tutma
faaliyeti”dir. Emperyalizmin hareket özgürlüğünü etkili bir şekilde
sınırlandırır.
Birçok
konuşmacı, savaşın tam da ABD’nin İran’ı politik ve ekonomik alanlarda teslim
olmaya zorlayamaması nedeniyle tetiklendiğini, bunun da İran’ın bölge genelinde
işçi sınıfını silahlandırmaya devam etmesine imkân sağladığını söyledi.
Pakistan,
bu dünya düzeninin yabancısı değil. IMF’in hazırladığı yirmi beşinci kredi
paketini alan ülkeye, sadece son üç yıl içinde yetmiş şart dayatıldı. Ferva
Sial’in gösterdiği gibi, bu paketler yıkıcı sonuçlar doğurdu. Doğalgaz
fiyatları yüzde beş yüz arttı, ekonomi sistematik bir sanayisizleşmeye uğradı
ve hükümet, kim iktidarda olursa olsun, bir sonraki değerlendirme döngüsünün
ötesini planlayamıyor. Sial’in dediği gibi, borç bir “emperyalist silah” işlevi
görüyor. Kalkınma sahasında işleyecek ilerleme sürecini yürürlükten kaldırıyo, bağımlılığı
pekiştiriyor,, halktan ziyade alacaklıya hizmet eden komprador sınıflarını
güçlendiriyor. Aslında, yaptırımlar ve yapısal uyum, aynı araç setinin
parçasıdır. Her ikisi de devletin gelir ve giderlerini harici güçlerin talimatlarına
tabi kılıyor, egemen üretim kapasitesinin artmasını engelliyor, maliyeti işçi
sınıfının ödemesini sağlıyor. Dolayısıyla, bu bağımlılık durumuna son
verebilecek ve yeni bir sistem kurabilecek tek şey, örgütlü işçi sınıfıdır.
Dünyamızın
genel işleyişinin ardındaki temel mantık budur. İran, kalkınma alanında
işleyecek ilerleme sürecinin şimdiye dek gerçekleştiği tek yolla, yani egemen
üretim kapasiteleriyle desteklenen ve halk sınıflarının birliğiyle
güçlendirilen stratejik, sabırlı ve kararlı bir direnişle, emperyalist yayılma
sürecinin karşısına yeni bir uluslararası ekonomik düzen çıkarttı. Nihayetinde
İran’ın emperyalizmin geri çekilmesiyle birlikte oluşan alanda yeni
politikaları uygulamaya koymasını sağlayan da budur.
IAIC’nin
kapanış bildirisinde vurgulandığı gibi, İran’ın direnişi, önceki mücadelelerden
farklıydı. Gill, konuşmasında, bir bölge üzerinde egemenlik tesis etme fikrine
karşı çıkan sömürgeciliği, bölgeler arasındaki sermaye akışı üzerinde egemenlik
kurma fikrine karşı çıkan emperyalizmden ayırdı. Emperyalizmin tüm bölgesel
birikim döngüsüne, petrol gelirlerinin akışına, petrodolar mimarisine,
güneydeki fazlalıkların kuzeyin hazinelerine aktarılmasına karşı koyan İran,
emperyalizme karşı eşi benzeri görülmemiş bir yapısal itirazı gerçekleştirdi.
ABD’nin önleme uçaklarını ve Tomahawk füzelerini tüketti, savaş gemilerini geri
çekilmeye zorladı, üslerini ve yeri doldurulması mümkün olmayan stratejik
radarlarını imha etti. Böylelikle durum, direnişin mümkün olduğunu, bir bütün
olarak insanlık için ilerici sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Pakistan’daki
işçiler de dâhil olmak üzere bölgedeki tüm işçilerin İran’ın yanında
tereddütsüz bir şekilde yer almalarının sebebi tam da bu irade. İslam
Cumhuriyeti, uluslararası mücadelenin öncüsü ve yeni bir dünya düzeninin
inşasında en ileri nokta olarak ortaya çıkmıştır.
STK-Sanayi
Kompleksi’nde yeniden üretilip beslenen, kendilerini “önemli” şeylermiş gibi
kutsayıp yücelten solcuların dili, emperyalizmi yok sayıyor. Emperyalizmin
çelişkisinin önceliğini görmezden gelen bu söylemler, emperyalizmin ajandalarına
hizmet eden tali veya tümüylemamen aldatıcı olan yaklaşımları yüceltiyorlar.
İnsan hakları, demokratik özgürlükler veya cinsiyet sorunları gibi konular,
hayali veya meşru olabilecek şikâyetleri (neticede hiçbir devlet projesi
kusursuz veya çelişkiden muaf değil) ilerleme ihtimalini ortadan kaldırmak için
silah haline getiriliyorlar.
Sol
revizyonistlerin elinde, temel çelişki devre dışı bırakılıyor, bu da tali çelişkilerin
tek mücadele alanı olarak görülmesine yol açıyor. Bu, politikadan ve halkın
iktidarını inşa etmeyle ilgili stratejilerden soyutlanmış oldukları için (iddialı
çevre eylemleri, yeni uluslararası finans kurumları veya BM sisteminde
reformlar gibi) uygulanma ihtimali bulunmayan, parçalı ve hayal ürünü politika
önerileri üretiyor.
Razika
Disay’ın konuşmasında vurguladığı gibi, anti-emperyalizm meselesi, sadece
Küresel Güney’deki halklar değil, Kuzey’deki işçiler için de kritik öneme
sahiptir. Emperyalist egemen sınıfın elindeki kudret, Kuzey’deki işçilere karşı
da kullanılmaktadır. Anti-emperyalizme yönelik reddiye, kapitalizme bağımlı bir
çevrenin gerekliliğini inkâr eden Batı Marksizmine ait çarpıtmaları temel
almaktadır. Bu çarpıtma, aynı zamanda Kuzey’in işçi sınıfının giderek artan
radikalizmini ifade edebilecek ve yönlendirebilecek bir politik gücün ortaya
çıkmasına da mani olmaktadır.
Anti-emperyalizmi
redde tabi tutan çarpıtma, Güney’deki halkın emperyalist şiddetten uzak bir
yaşam sürmeyle ilgili temel hakkını da reddetmektedir. Max Ajl sunumunda dediği
gibi, “Emperyalizm kadar ilerlemeye karşı olan başka bir gücün bulunmadığını
aklımızdan çıkartmamalıyız.”
“Emperyalizm, sürekli
şiddet, kıtlık, gelirler üzerindeki baskı, savaşla boyun eğdirme, napalm, beyaz
fosfor ve İran’da şu anda gördüğümüz gibi, altyapının ve çelik fabrikalarının yok
edilmesi üzerine kurulu bir sistemdir. Emperyalist ve sömürgeci şiddetten
kurtulmanın işçi sınıfının çıkarına olduğu, çok sık unutulan bir gerçekliktir.”
Devleti
Savunmak
İran
halkı, devleti saldırı altındayken onu yıkmayı amaçlamadı. Aksine, canlarını
koruyacak ve saldırganlara bedel ödetecek devleti ve ulusal egemenlik
araçlarını güçlendirmeyi hedeflediler. Ülkeyi çökertmeye yönelik dış çabalara
rağmen istikrarı koruyarak, silahlı kuvvetlerin ve güvenlik kurumlarının
arkasında durdular. Bunu yaparak, İran “halkını” devletten ayırmaya çalışan
emperyalist propaganda aygıtının temel unsurlarından birine meydan okudular.
Gill
konuşmasında, ABD’nin Minab’da gerçekleştirdiği katliamda iki çocuğunu kaybeden
İranlı bir anneyle yapılan röportaja atıfta bulundu:
“Anne, kendisine huzur
veren şeyin, evlatlarının şehadetinin dünyayı uykusundan uyandıracağını bilmek
olduğunu söyledi. Onu çok dikkatli dinleyin: o kadın, sizden gelip kendisini kurtarmanızı
istemiyor. Emperyalizmden adalet istemiyor. Adaleti dayatıyor. Adaletin
geleceğini söylüyor. Hayatın en kutsal kanunlarını ihlal edenlerin kendilerini
tanımalarını bekleyenle, onlara adaleti dayatan arasında büyük bir fark var.
Kullandığı güç, İran’daki İslam Devrimi’nin gücüdür. Çocukları için adaleti bu
güç aracılığıyla dayatacak. Albanese, işte bu gücü ortadan kaldırmak istiyor.”
Devlet,
direniş sürecinde merkezi bir rol oynar. Halk çıkarlarına en temel zararı veren
ve kalkınma sürecini sekteye uğratan şey, tam olarak devletin aşınmasıdır; bu
süreç, Ajl’ın devletin yokluğunu temsil ettiğini savunduğu sömürgeci
düzende doruğa ulaşır.
Sovyetler
Birliği yenilgiye uğradığında ve devlet mimarisi sistematik olarak ortadan
kaldırıldığında, milyonlarca insan öldü, on milyonlarcası daha sefalete
sürüklendi. Irak, Afganistan, Libya ve Suriye gibi sosyalist olmayan devletler
için de aynı durum geçerlidir. Hepsi de “sol”de destekçi bulan savaşlarla yok
edildi. Hepsinin yerel halk için yıkıcı sonuçları oldu. Emperyalizmin yeni
topraklara yayılmasını sağlayarak küresel işçi sınıfına epey zarar verdi.
Güçlü
devletler, genel kural olarak, toplumları için en azından bazı ilerici sonuçlar
doğururlar. Ajl’ın da tespit ettiği biçimiyle, “Çok az politik hareket,
toplumsal yeniden üretim üzerinde bir etki yaratmadan devlet iktidarını ele
geçirdi. Kaynak tüketimi durdu. Kıtlıklar çoğu zaman sona erdi. Altyapı gelişti.”
Gerçekten
de, zayıf bir devletin yol açtığı sonuçlar Pakistan’da en açık biçimde görülüyor.
Ülkede çok az kamu hizmeti var. En iyi hastaneler, okullar veya üniversiteler
özel kişilerin elinde, altyapı büyük ölçüde ihmal edilmiş durumda. Zayıf
devletin yol açtığı, yaygın sefalet ve korkunç düzeyde eşitsizlik gibi sonuçlar
açık biçimde görülüyor.
HKP’nin
yapmayı amaçladığı gibi, bu adaletsizliklerle mücadele etmek için, halkın
kalkınması üzerinde duran ajandayı uygulama becerileri edinilmeli, bu da ancak
devleti bu yöne doğru itecek kadar güçlü bir kitle tabanı meydana getirerek mümkün
olabilir.
Devletin,
devletle birlikte gündeme gelecek hakların stratejik planda savunulmasıyla birlikte
savunulması, partinin oluşum sürecinde kritik öneme sahiptir. Anarşist,
Troçkist ve liberal politik eğilimlerden miras kalan, devlete yönelik yaygın
güvensizlik, yalnızca ülke içinde politik iktidar arayışına bir sınır koymakla
kalmaz, aynı zamanda yurtdışında emperyalist saldırganlıkla karşı karşıya kalan
devletlerle dayanışmaya da mani olur. Eğer devletin kendisi, tüm çatışma ve
yolsuzluğun kaynağıysa, devlete neden karşı çıkalım veya onu savunalım? Ancak
tam da devlet, özellikle de işçi sınıfının partisi tarafından yönetildiğinde,
toplum için en güçlü ilerici sonuçların oluşmasını sağlar.
Matteo
Capasso, devletin sermayeye hizmet etmek yerine onu yönlendirdiği Çin’de, halk
merkezli bir politik projenin geliştirilmesinin, insanlık tarihinde yoksulluk
düzeyini en hızlı ve kapsamlı müdahaleyle aşağı çekilmesi de dâhil olmak üzere,
halkın yaşamında derin dönüşümlere nasıl imkân sağladığını ortaya koymuştur. Bu
tür değişiklikler, güçlü bir devlet olmadan mümkün olmazdı, devlet iktidarına
yönelik net bir yönelim olmadan bir kurtuluş projesi inşa etmek imkânsızdır.
Sonuç
Bu
makale, Konferans boyunca paylaşılan kimi görüşlerden kesitleri aktarmaktadır.
Belki de konferans üzerinden öze değil stratejiye dair önemli çıkarımlara
ulaşılacak. IAIC, Pakistan’da gerçek bir sınıf örgütlenmesi ve bilinç oluşumu
sürecine müdahale edecek şekilde, dikkatle organize edilmiştir.
Konferansın
kapanış bildirisi olan Lahor Bildirgesi de bu bağlamda okunmalıdır. Bu
bildirge, dünya solunun meşgul olduğu, tekrar tekrar emperyalist politik düzene
geri döndüren reformist dürtülerin ötesine geçmek isteyen bizim açıklığa
kavuşturmamız gereken sorulara verilen cevapların bir özetidir.
Emperyalist
sistemin çizdiği sınırlarda oyalanmaya devam edersek, onun tarafından
yutulacağız. İran ve Filistin, Yemen, Lübnan, Irak ve ötesine uzanan direniş,
yeni bir uluslararası düzenin hem risklerini hem de fırsatlarını göstermiş,
böyle bir düzenin oluşmasında rol oynayacak mekanizmaları ortaya koymuştur. Dolayısıyla
söz konusu direniş, küresel mücadelenin öncülerini meydana getirmektedir. Enternasyonalizmin
temel görevi, o güçleri tanımak, onları bir bilgi kaynağı olarak kabul etmek,
nihayetinde mücadelelerinde yanlarında yer almaktır.
Bunu
başarmanın en önemli yolu, uluslararası sistemin bütünü içinde harekete
geçirildiğinde emperyalizme karşı mücadeleye kendi katkılarını sunabilecek güce
sahip, derin ve bilinçli bir ulusal mücadele inşa etmektir.
Che
Guevara’nın Üç Kıta Konferansı’nda “bir, iki, üç, daha fazla Vietnam”
yaratılması çağrısında bulunurken kastettiği de buydu. Pakistan’da inşa edilen
proje de tam olarak budur. Halkın Hakları Partisi liderleri; beş, on ve yirmi
yıllık süreci kapsayan politik yaklaşımların oluşturulmasından bahsediyorlar. Politik
vizyonları, yüzyılın ortasına dek uzanıyor, bu noktada ülkeyi bir bütün olarak
harekete geçirebileceklerine inanıyorlar.
Bu
politik özgüven, Batı’nın büyük bir bölümüne, aslında mevcut sosyalist ülkeler haricindeki
dünyanın büyük bir kısmına yabancı bir kavramdır. Ancak, çağımızın ciddi
krizlerini çözme şansımız olması için bu özgüveni yeniden kazanmalıyız.
Pakistan’daki yoldaşlarımızdan çok şey öğrenebiliriz. HKP’nin projesi,
kazanmaya odaklanmıştır, kendi ülkesinde kazanarak dünyamızı yeniden
şekillendirme kapasitesine sahiptir. Bunu başarmak için, ulusal projeye doğru
bir yönelim kazandırmak gerekir; bu da tarihsel ve diyalektik materyalizmin
bilimsel metodolojisine dayanan anti-emperyalist bir analizdir. Ulusal ve
küresel olanın bu şekilde bir araya getirmek, yirmi birinci yüzyılda enternasyonalizmin
temel görevidir.
Frantz
Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinde hatırlattığı gibi, “Uluslararası
bilinç, ulusal bilincin kalbinde yaşar ve gelişir. Bilincin bu iki yüzü,
nihayetinde tüm kültürün kaynağıdır.”
Pawel Morgan
11 Mayıs 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder