12 Mayıs 2026

, , ,

Yeni Bir Enternasyonalizm İnşa Etme Mücadelesi


Pakistan’ın Lahor kentinde düzenlenen Uluslararası Anti-Emperyalist Konferans'la ilgili rapor.

 

Tahran halkı, neden milyonlar halinde, bombardıman altında sokaklara dökülüp saldırganlarına meydan okuyor? Gazze halkı, neden soykırım karşısında teslim olmayı reddediyor? Sana halkı, neden şehirlerine yapılan saldırıları yumruklarını kaldırarak karşılıyor? Bunlar, düşünce deneyleri için gündeme getirilmiş veya zihni gıdıklamak ve merak uyandırmak için sorular sorular değil.

Bu nefes kesici direnç, yüzyılımızın anahtarıdır. Bu direncin gözesini bulup, oradan suyun taşmasını sağlayıp onu kendi mücadelelerimizde besleyebilecek miyiz besleyemeyecek miyiz? İnsanlık projesinin başarılı olup olmayacağını veya onu ömrünü tamamlamış bir emperyalizmin yutup yutmayacağı konusunda asıl kararı, bu soruya verilen cevap tayin edecek. Gazze’den sonra, karşı karşıya olduğumuz canavarlığı kimse görmezden gelemez. Eğer önümüze serilen tarihi görevi üstlenmezsek, yıkımımıza giden yolu ardına kadar açmış oluruz. İşte içinde yaşadığımız momentin derslerini özümsemenin önemi buradan kaynaklanıyor.

İran, Filistin veya Yemen halkının bu direnci tesadüfi değil. Bu direnç, politik örgütlenmenin bir ürünü. Başlangıçları mecburen mütevazı ve kırılgan olan tarihsel ve bilinçli bir süreç bu. Birileri, bir yerlerde, ezilenlerin bir örgütünü kurmaya girişti. Örgütün inşasında halkın da yer alması gerektiğini anladılar. Mücadelede müttefiklerini ve düşmanlarını doğru bir şekilde belirlemek için insanların karşılaştıkları çelişkilerin farkında olmaları gerektiğini öğrendiler. Bu birlik ve bilincin kendiliğinden ortaya çıkamayacağını, örgütlenmek, eğitmek ve insanları seferber etmek için kurulan kurumlar aracılığıyla, politik süreçte daha fazla sayıda insanı harekete geçirerek geliştirilmesi gerektiğini öğrendiler. Bunun da, halk sınıflarının öznelliğini içerecek ve onu politika alanında mücadele etmeye yönlendirecek bir araca öncü partiye ihtiyaç duyduğunu öğrendiler. Bu dersleri doğru zamanda, yeni bir düzene yol açacağını bildikleri tarihsel çelişkilerin birleşmesi karşısında güçlerini hazırlayarak öğrendiler.

Bir kez daha yinelemekte fayda var: Bunlar, düşünce deneyleri değil. Günümüzde 100 milyondan fazla üyesi bulunan ve dünyanın en güçlü devletini yöneten Çin Komünist Partisi, yaklaşık bir asır önce, toplam 50 üyeden 13 delegenin katılımıyla Birinci Ulusal Kongresi'ni düzenledi. Tarihin laboratuvarında her yönüyle sınanmış olan ders açıktır: Kurtuluşa giden bir yol vardır ve bu yol, halktan geçer.

Öte yandan, yenilginin hareketlerimizde yarattığı utanç ve umutsuzluğun, dünyanın büyük bir bölümünde zafere dair ufkumuzun üzerini örttüğünü görmek gerekmektedir. Birçoğumuz, mücadelelerini tarihsel düzlemde ele almıyor. Birçoğumuz, kazanmaya kararlı veya kazanmanın mümkün olduğuna inanan örgütler kurmuyor. Birçoğumuz, teorilerini ezilenlerin yaşamlarına dayandırmıyor. Neticede, saçlarını burada ve şimdiye cevap veren, deli deli esen faaliyet rüzgârına kaptırıyorlar. Oysa elimizde kitlesel bir politik proje inşa etmenin kestirme yolları yok. Bu çalışmanın çoğu gözden ırakta yürütülür. Guardian veya New York Times gibi gazetelerin sayfalarında sadece alay edilmek için değinilen çalışma, bu basın-yayın organlarında kendisine hiçbir zaman doğru düzgün ve anlamlı bir yer bulamaz. Ama bu çalışma, gene de gerekli. Emperyalizm kapıya dayandığında ki dayanacak, halkın gücünü inşa etmek denilen yol, tarihin gidişatını yıkımdan ilerlemeye doğru bükebilecek tek yoldur. Hasan Nasrallah’ın 2024'te söylediği gibi, Gazze’deki Siyonist soykırım tüm insanlık için bir ders niteliğindeydi:

“Eğer zayıfsanız, dünya sizi tanımaz, sizi korumaz, sizi savunmaz, sizin için ağlamaz. [...] Sizi koruyan şey, gücünüz, cesaretiniz, yumruklarınız, silahınız, füzeleriniz ve savaş alanındaki varlığınızdır. Güçlüyseniz, dünyanın saygısını kazanırsınız.”

İşte bu yüzden, 3 Mayıs 2026’da Pakistan'ın Lahor kentinde düzenlenen ilk Uluslararası Anti-Emperyalist Konferans (IAIC), uluslararası mücadele tarihinde büyük bir öneme sahip. Solcuları bir araya getiren birçok çalışma, çağımızın gerçek sorularını ele alma denilen önemli sınavda başarısız oluyor. Solun düzenlediği zirveler ve konferanslarla ilgili takvim, örgütlerimizi kurmanın pratik çalışmalarından soyutlanmış oldukları için mücadelelerimizi yönlendirmeye pek katkıda bulunmayan söylemlerle dolu. Bu etkinlikler, uygulama gücü olmadan, ardı ardına politika önerileri sunuyorlar. Tarihin akışından kopuk ve öznelerinden soyutlanmış teoriler ileri sürüyorlar. Solcular bu tür toplantılara hükümetlerin işlerini nasıl yönetmesi gerektiğine dair genel şemalarla geliyorlar. Birçok örnekte solun diline dikkatle yerleştirilmiş emperyalizm yanlısı ajandalar çıkıyor karşımıza: bu toplantılarda, hareketlerimizi karıştıran ve etkisiz hale getiren devlet karşıtı, kalkınma karşıtı, idealist, ahlakçı veya düpedüz kaderci söylemler bombardımanına maruz kalıyoruz.

Bu alanlarda fikirler, “fikirler pazarı” denilen yerde alınıp satılacak fikri tüketim ürünleri olarak ortaya çıkıyorlar. Bu teoriler, halk mücadelelerine dayanmadıklarından, örgütlerimize yeniden entegre edilemiyor, bu nedenle somut bir güce kavuşamıyorlar. Konuşmacılar, kendi yurtlarına gittikleri anda üzerlerindeki yaldızlar bir bir dökülüyor. Bunlar, IAIC’nin açılışında konuşan Gabriel Rockhill’in “emperyalist Marksizm” olarak tanımladığı unsurlar.

Konferans, anti-emperyalist mücadelede önde gelen düşünürleri bir araya getirerek, mevcut durumu kapsamlı bir şekilde analiz etmeyi amaçladı. Emperyalizmin anlamını sorgulayan Teymur Rahman, “rekabet halindeki farklı emperyalizmler”le ilgili iddiaya karşı çıktı.

Ferva Sial, konuşmasında, finans kapitali ve borcu emperyalizm eliyle ortaya konulan kalkınma süreçlerinin ortadan kaldırılmasına ilişkin çabalar dâhilinde başvurular araçları olarak analiz etti. Matteo Capasso, ABD ve Çin’in kalkınma modellerini karşılaştırdı. Hilye Dutagi, yaptırımların İran ekonomisi üzerindeki etkisine baktı. Bikrum Gill, İran’ın “emperyalizm sonrası uluslararası düzen”in yaratılmasındaki rolünü ele aldı. Fediya Nedva Fikri, Malaya’nın sömürgeciliğin elinde olduğu dönemden günümüze dek başvurulan kontrgerilla tekniklerinin direniş hareketlerini nasıl itibarsızlaştırmaya çalıştığını ortaya koydu. Razika Disay, Batı Marksizminin emperyalizmi kapitalizm için yapısal açıdan gerekli bir şey olarak teorize etmeyen bir gelenek ürettiğini söyledi. Gabriel Rockhill, emperyalizmin “uyumlu” bir solun yaratılmasında oynadığı rolü ortaya koydu. Max Ajl, sömürge sonrası devletin öneminden bahsetti. Ali Kadri ise kapitalizmin temel endüstrisinin meta üretimi değil, savaş olduğunu savundu. (Konferansta ben de bir konuşma yaptım ve Sovyetler Birliği’ne yönelik yüzyıl boyunca gerçekleştirilen emperyalist saldırıyı, bu saldırının Ukrayna ve İran’daki savaşlarla olan sürekliliğini ele aldım.)

Gelgelelim IAIC, sadece akademisyenlerin ve örgütleyicilerin bir araya geldiği bir toplantı değildi. Konferans, işçi sınıfının öncü partisinin inşası konusunda yapılmış stratejik bir müdahaleydi. IAIC’nin düzenleyicilerinden Halkın Hakları Partisi (HKP), yıllar önce Lahor şehrindeki bir parkta küçük bir öğrenci çalışma grubu olarak yola koyuldu. O zamandan beri binlerce insanı seferber edebilen, işçiler için tarihi zaferler kazanan ve Pakistanlı halk kitleleri arasında lider kadrolar yetiştiren bir halk örgütlenme aygıtı inşa etti. İşçileri eğitmek ve onları parti içinde liderlik pozisyonlarına yükseltmek için kurumlar meydana getirdi. Ülkenin büyük muhalefet partileriyle birlikte teşkil edilen taktiksel koalisyona dâhil oldu. Bugünse, Gazze’deki soykırımdan İran’ın direniş savaşına kadar bölgede yaşanan ve Pakistan solunda olduğu gibi başka yerlerde de derin çatlaklara yol açan tektonik dönüşümlerle mücadele ediyor. Bu nedenle Konferans, parti içindeki bilinç oluşumu sürecine bir müdahaleydi. İlgili müdahale, emperyalizm, Pakistan’ın dünya ile ilişkisi ve yirmi birinci yüzyılda ilerici güçlerin yönelimi gibi konuların açıklığa ve netliğe kavuşturulmasının gerekli olduğu kritik bir dönemeçte gerçekleşti.

IAIC, İlerici Enternasyonal’ce başlatılan politik eğitim süreci olarak Halk Akademisi ile birlikte düzenlendi. Halk Akademisi bugünlerde, IAIC içinde geliştirilen teorik görüşleri, bir gün ulusun egemenliğini inşa etmek ve savunmak için yükselecek olan uyuyan gücü uyandırmakla görevli ulusal bir kadro oluşturma sürecine dönüştürmek için HKP ile birlikte çalışmaktadır. Halk Akademisi metodolojisinin temel bir öncülü, teorilerin hem politik pratikten türetilmesi hem de bu pratiğe yeniden entegre edilmesi gerektiğini söylemektedir. Üretim güçleri üzerindeki kontrol, fazlalıkların kalkınmaya yeniden yatırılmasını sağladığı gibi, düşünsel üretim üzerindeki kontrol de teorilerin hareket tarafından yeniden özümsenmesini sağlar. Teorik üretimin metabolizması ve düşünsel egemenliğin pratiği bu şekilde işler. Özeleştiriye açık olunmalıdır. Liberal ideolojiyle kirlenmiş düşünce akımlarına düzeltmeler getirme kapasitesine sahip olmalıdır. Ayrıca, alçakgönüllülüğe ihtiyaç duyar. İşçilerin ve ezilenlerin partisi, hizmet ettiği insanların gerçek yaşamlarını temel almalıdır; politikasını idealler ve soyutlamalar üzerine kuramaz.

Politik İslam, üzerinde durulması gereken bir meseledir. Solun büyük bir kısmı, Marksizmle uyumlu ilerici bir güç olarak İslam anlayışını redde tabi tutar. Bu görüş, pratiğini inancı etrafında şekillendiren Batı Asya’daki Direniş Ekseni’ne de çamur atar. Oysa Pakistan toplumunun büyük çoğunluğu Müslümandır. Bu, Filistin, Yemen veya İran’daki direniş güçlerine sarsılmaz desteğinin nedenlerinden biridir. Peki bu destek, ilerici değil midir?

Solun laik geleneği Müslümanlığı reddediyor diye onu terk etmek zorunda mıyız? HKP, bunun böyle olmaması gerektiğini savunuyor. Konferans, bu iddiaya teorik bir güç kazandırdı. Ayrıca konferans, İslam’ın karalanmasının, bizi mücadelemizin öncülerinden koparmak için tasarlanmış stratejilerden biri olduğunu ortaya koydu. Fediya Nedva Fikri konuşmasında, “Müslümanların mücadeleleri İslam’ı temel aldığında aşırılıkçı olarak yaftalanıyorlar” dedi. Devamında şunları söyledi:

“Farklı insanlarla ittifak kurdukları anda ‘terörist ve hain’ diye adlandırılıyorlar. Tüm bu ırkçı söylemler, komünistler ve milliyetçileri birbirlerinden politik düzlemde bölmek, ulusal kurtuluş hareketlerinin birleşik bir cephe oluşturan çeşitli ittifaklardan oluştuğu gerçeğini gizleyerek, daha geniş sömürgecilik karşıtı hareketi gayrimeşru kılmak, genel halk arasında mücadelenin gerçekliğine dair şüpheler uyandırmak ve Müslüman milliyetçileri şiddetin yayıcıları olarak karalamak gibi ideolojik işlevler görüyorlar. Bu söylem, şiddetin zaten sömürgecilerce başlatıldığı gerçeğini gizlediği için gayet kullanışlıdır.”

Halkın Hakları Partisi’nin çıkış noktası halktır. İnançlı insanlar doğuştan gerici değildir. İnanç sistemleri de sınıf mücadelesine tabidir. Bu inançlar, hem zulme hem de özgürleşme pratiğine hizmet edecek şekilde yorumlanabilir. İşçi sınıfına ait inançların ilerici karakterini keşfetmek ve geliştirmek de politik örgütlenmenin işidir. Bu örgütlenme pratiği, partinin kitlelerin görüşlerini yorumlayıp sistemleştirmesini, ardından bunları halka kendi teorileri olarak taşımalarını şart koşar. HKP’nin işçi liderlerinden, mütevazı bir geçmişe sahip dindar ve işçi aktivisti Baba Latif, partiye katılarak mücadele anlayışını yeniden tanımladı ve “cihadı” fabrika zemininde adalet olarak yeniden şekillendirdi. Bu hassas tefsir, sistemleştirme ve yeniden özümseme süreci, Mao Zedong’un geliştirdiği “kitle çizgisi” metodolojisidir. Bu, halk sınıflarına gerçekten kök salmış, dolayısıyla, harici saldırılara karşı dirençli bir parti inşa etmenin tek yoludur. Neticede devlet iktidarını ele geçirmenin bir reçetesi olduğu için, kitle partisinin inşası, aynı zamanda devletin mevcut sınırlarının ötesine geçip uluslararası düzeni dönüştürmenin tek yoludur. Neslimizin tarihsel görevlerinden biri, politik örgütlenme konusunda yerelde atılan adımlarla dünya sistemindeki tektonik değişimleri tetiklemenin yolunu yeniden keşfetmektir. Direniş Ekseni bize bu yolu gösteriyor.

Yeni Bir Uluslararası Düzen Kurmak

Yeni bir dünya düzeninin ortaya çıkışından bahsettiğimizde, somut olarak neyi kastediyoruz? Bu soruyu cevaplamak için, mevcut sistemi tarihsel açıdan, onu sorgulamak için var olan güç dengesini de madde düzleminde düşünmeliyiz. Sistemler, statik veya doğal unsurlar değildir. Tarihseldirler ve diyalektik mücadele süreçlerinin tezahürleridirler. Mevcut dünya düzeni, sömürgecilikle yüzleşme denilen potada şekillenmiştir. Hukuki yapısı, sömürgeci sömürüyü desteklemek ve sömürücüleri eleştiriden veya hesap vermekten korumak için tasarlanmıştır. Bu sistemin çözülmesinden bahsettiğimizde, analizimize yeni bir sistemi kurma ve uygulama yeteneğine sahip güçlerle başlamışız demektir.

Yirminci yüzyılın deneyimleri, uluslararası ölçekte sistemin dönüşme imkân ve ihtimallerinin, devrimci mücadele yoluyla sömürgeciliğin ve emperyalizmin kontrolünden tasallutundan kurtarılmış alanlarda ortaya çıktığını göstermiştir. Bu deneyimler, neticede emperyalist bir uluslararası düzeni kurtarma girişimleri değildi; devrimin kurucuları, bugün birçoklarının yaptığı gibi, asla var olmamış bir “kurallara dayalı uluslararası düzen”e dönüş özlemi çekmiyorlardı. Bunlar, emperyalizm sonrası uluslararası hukuk sistemleri kurma girişimleriydi.

Bikrum Gill, IAIC’deki konuşmasında, “Emperyalizm sonrası uluslararası hukuktan ne kastediyoruz?” sorusunu sorduğu konuşmasında şu cevabı veriyordu:

“Bu hukuk, gerçekte egemen olan güçler arasındaki eşitliğin çok merkezli dünyasını temel alan bir uluslararası hukuktur; bir bölgeden elde edilen fazlalığın o bölgeye geri döndüğü bir dünya düzenidir. Bugün tehlikede olan şey budur, Hürmüz’de sergilenen duruş da bu iradeyle ilgilidir.”

Ne var ki İran, uluslararası sistemde yaşanan dönüşümler hakkındaki tartışmaların çoğunda yer almıyor, hatta o sisteme ait norm ve kanunları ihlal eden güç olarak ele alınıyor. Bu yanlışa, Batı genelinde herkes düşüyor. Fakat Batı’ın politik epistemolojilerini benimsemiş, devlete güvensizlik duyan, dine karşı antipati besleyen ve haklar konusunda STK’ların şekillendirdikleri söylem ve dili temel alan Batı haricindeki sol akımlar da aynı yanlışa düşüyorlar.

Batı’da Francesca Albanese gibi isimlerde dil bulan, uluslararası hukuk sistemine tarafsızlık atfetme denilen, insan hakları söylemi içinde görülen eğilimi analiz eden Gill, bu sistemin aslında egemen güçler arasındaki eşitsizliği sürdürme işlevi gördüğünü söyledi. Bu durumu, günümüzde insan hakları olarak adlandırdığımız alanın ilk döneminde öne çıkmış düşünürlerden, on altıncı yüzyılda yaşamış İspanyol avukat Bartolomé de las Casas’ın adını taşıyan “Las Casas Paradigması” olarak adlandırdı.

Gill’in dediğine göre, Las Casas, “yerlilerin acısı için yas tuttu, yerli kültürünü yüceltti”, ancak “yerli toprakları üzerindeki İspanyol egemenliğinden vazgeçme fikrini asla savunmadı.” Aynı şekilde, Albanese de Filistinlilerin ölümleri karşısında yas tutarken, Filistin’in kurtuluşu davası için mevziler elde eden güçleri eleştirmeyi ihmal etmedi.

ABD’nin Minab’da okul çocuklarını katletmesinden sonraki günlerde, konuşmasına İslam Cumhuriyeti’ni kınayarak başlayan Albanese, bunu yaparak, devrimci devletleriyle emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadelede birleşmiş İran halkını güçsüz olarak tanımladı.

Gill’in dediğine göre, Albanese, yeni sistemi uygulamaya koyabilecek devletin otoritesini redde tabi tutmak suretiyle, emperyalizm sonrası uluslararası hukuk düzeninin ortaya çıkmasına da karşı çıktı. Bunun yerine, insan hakları söyleminin tarihsel değil, doğal ve ebedi olarak ele aldığı zalimlerin hukukuna geri dönülmesini zımnen dile getirdi.

“Hukukun askıya alınması sürecini tetikleyen şey, İran’ın egemenliğini yeniden tesis edebileceği maddi gücü teslim etme fikrine karşı çıkması sebebiyle kendisine atfedilen irrasyonel karakterdir. Albanese, tam da kendi istediği uluslararası hukuku hayata geçirebilecek gücü ortadan kaldırıyor.”

İran’ın dünya düzenini dönüştürme süreci, askeri alanla sınırlı kalmadı. Savaş, politika alanının diyalektik bir uzantısıdır. İran’ın egemen bir devlet olarak varlığı, bölgedeki emperyalist birikim aygıtını aşındırmıştır.

Hilye Dutagi, konferansa İran’dan katıldı. Savaşa bizzat tanık olan Dutagi, egemenliğini savunmak için mücadele eden halkın eylemlerini haberleştirdi. Ülke üzerindeki yaptırımların etkisine değindi. Dutagi, “Yaptırımlar sadece devletleri cezalandırmaz. Yeni bir ekonomik düzen kurarlar, tüm toplumları ve sınıfsal oluşumları küresel kapitalist zorunluluklar doğrultusunda yeniden yapılandırırlar” dedi.

Dutagi, konuşmasında, yaptırımların, devletin gelir akışlarını hedef alarak, kemer sıkma politikalarını pekiştirerek ve neoliberal yeniden yapılanmayı derinleştirerek egemen kalkınmayı nasıl baltaladığını ortaya koydu. Bunu yaparak, hedefe konulan devletlere emperyalist bir ekonomik düzenleme dayattıklarını söyledi.

Bu süreç, İran’ın devrimci kurumlarına derinden zarar vermiş olsa da, aynı zamanda direnişle de karşılanmıştır. İran, tümüyle bağımsız bir üretim zinciri geliştirmiş, kayıtlı öğrencilerin yarısından fazlasının kadın olduğu bir yükseköğretim sistemi kurmuş, varlığıyla ABD’nin ekonomik savaş aygıtını baltalayan bir “direniş ekonomisi” oluşturmuştur. Güçlü hava savunma sistemlerine benzer şekilde, ekonomik egemenlik de bir tür “bölge tutma faaliyeti”dir. Emperyalizmin hareket özgürlüğünü etkili bir şekilde sınırlandırır.

Birçok konuşmacı, savaşın tam da ABD’nin İran’ı politik ve ekonomik alanlarda teslim olmaya zorlayamaması nedeniyle tetiklendiğini, bunun da İran’ın bölge genelinde işçi sınıfını silahlandırmaya devam etmesine imkân sağladığını söyledi.

Pakistan, bu dünya düzeninin yabancısı değil. IMF’in hazırladığı yirmi beşinci kredi paketini alan ülkeye, sadece son üç yıl içinde yetmiş şart dayatıldı. Ferva Sial’in gösterdiği gibi, bu paketler yıkıcı sonuçlar doğurdu. Doğalgaz fiyatları yüzde beş yüz arttı, ekonomi sistematik bir sanayisizleşmeye uğradı ve hükümet, kim iktidarda olursa olsun, bir sonraki değerlendirme döngüsünün ötesini planlayamıyor. Sial’in dediği gibi, borç bir “emperyalist silah” işlevi görüyor. Kalkınma sahasında işleyecek ilerleme sürecini yürürlükten kaldırıyo, bağımlılığı pekiştiriyor,, halktan ziyade alacaklıya hizmet eden komprador sınıflarını güçlendiriyor. Aslında, yaptırımlar ve yapısal uyum, aynı araç setinin parçasıdır. Her ikisi de devletin gelir ve giderlerini harici güçlerin talimatlarına tabi kılıyor, egemen üretim kapasitesinin artmasını engelliyor, maliyeti işçi sınıfının ödemesini sağlıyor. Dolayısıyla, bu bağımlılık durumuna son verebilecek ve yeni bir sistem kurabilecek tek şey, örgütlü işçi sınıfıdır.

Dünyamızın genel işleyişinin ardındaki temel mantık budur. İran, kalkınma alanında işleyecek ilerleme sürecinin şimdiye dek gerçekleştiği tek yolla, yani egemen üretim kapasiteleriyle desteklenen ve halk sınıflarının birliğiyle güçlendirilen stratejik, sabırlı ve kararlı bir direnişle, emperyalist yayılma sürecinin karşısına yeni bir uluslararası ekonomik düzen çıkarttı. Nihayetinde İran’ın emperyalizmin geri çekilmesiyle birlikte oluşan alanda yeni politikaları uygulamaya koymasını sağlayan da budur.

IAIC’nin kapanış bildirisinde vurgulandığı gibi, İran’ın direnişi, önceki mücadelelerden farklıydı. Gill, konuşmasında, bir bölge üzerinde egemenlik tesis etme fikrine karşı çıkan sömürgeciliği, bölgeler arasındaki sermaye akışı üzerinde egemenlik kurma fikrine karşı çıkan emperyalizmden ayırdı. Emperyalizmin tüm bölgesel birikim döngüsüne, petrol gelirlerinin akışına, petrodolar mimarisine, güneydeki fazlalıkların kuzeyin hazinelerine aktarılmasına karşı koyan İran, emperyalizme karşı eşi benzeri görülmemiş bir yapısal itirazı gerçekleştirdi. ABD’nin önleme uçaklarını ve Tomahawk füzelerini tüketti, savaş gemilerini geri çekilmeye zorladı, üslerini ve yeri doldurulması mümkün olmayan stratejik radarlarını imha etti. Böylelikle durum, direnişin mümkün olduğunu, bir bütün olarak insanlık için ilerici sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Pakistan’daki işçiler de dâhil olmak üzere bölgedeki tüm işçilerin İran’ın yanında tereddütsüz bir şekilde yer almalarının sebebi tam da bu irade. İslam Cumhuriyeti, uluslararası mücadelenin öncüsü ve yeni bir dünya düzeninin inşasında en ileri nokta olarak ortaya çıkmıştır.

STK-Sanayi Kompleksi’nde yeniden üretilip beslenen, kendilerini “önemli” şeylermiş gibi kutsayıp yücelten solcuların dili, emperyalizmi yok sayıyor. Emperyalizmin çelişkisinin önceliğini görmezden gelen bu söylemler, emperyalizmin ajandalarına hizmet eden tali veya tümüylemamen aldatıcı olan yaklaşımları yüceltiyorlar. İnsan hakları, demokratik özgürlükler veya cinsiyet sorunları gibi konular, hayali veya meşru olabilecek şikâyetleri (neticede hiçbir devlet projesi kusursuz veya çelişkiden muaf değil) ilerleme ihtimalini ortadan kaldırmak için silah haline getiriliyorlar.

Sol revizyonistlerin elinde, temel çelişki devre dışı bırakılıyor, bu da tali çelişkilerin tek mücadele alanı olarak görülmesine yol açıyor. Bu, politikadan ve halkın iktidarını inşa etmeyle ilgili stratejilerden soyutlanmış oldukları için (iddialı çevre eylemleri, yeni uluslararası finans kurumları veya BM sisteminde reformlar gibi) uygulanma ihtimali bulunmayan, parçalı ve hayal ürünü politika önerileri üretiyor.

Razika Disay’ın konuşmasında vurguladığı gibi, anti-emperyalizm meselesi, sadece Küresel Güney’deki halklar değil, Kuzey’deki işçiler için de kritik öneme sahiptir. Emperyalist egemen sınıfın elindeki kudret, Kuzey’deki işçilere karşı da kullanılmaktadır. Anti-emperyalizme yönelik reddiye, kapitalizme bağımlı bir çevrenin gerekliliğini inkâr eden Batı Marksizmine ait çarpıtmaları temel almaktadır. Bu çarpıtma, aynı zamanda Kuzey’in işçi sınıfının giderek artan radikalizmini ifade edebilecek ve yönlendirebilecek bir politik gücün ortaya çıkmasına da mani olmaktadır.

Anti-emperyalizmi redde tabi tutan çarpıtma, Güney’deki halkın emperyalist şiddetten uzak bir yaşam sürmeyle ilgili temel hakkını da reddetmektedir. Max Ajl sunumunda dediği gibi, “Emperyalizm kadar ilerlemeye karşı olan başka bir gücün bulunmadığını aklımızdan çıkartmamalıyız.”

“Emperyalizm, sürekli şiddet, kıtlık, gelirler üzerindeki baskı, savaşla boyun eğdirme, napalm, beyaz fosfor ve İran’da şu anda gördüğümüz gibi, altyapının ve çelik fabrikalarının yok edilmesi üzerine kurulu bir sistemdir. Emperyalist ve sömürgeci şiddetten kurtulmanın işçi sınıfının çıkarına olduğu, çok sık unutulan bir gerçekliktir.”

Devleti Savunmak

İran halkı, devleti saldırı altındayken onu yıkmayı amaçlamadı. Aksine, canlarını koruyacak ve saldırganlara bedel ödetecek devleti ve ulusal egemenlik araçlarını güçlendirmeyi hedeflediler. Ülkeyi çökertmeye yönelik dış çabalara rağmen istikrarı koruyarak, silahlı kuvvetlerin ve güvenlik kurumlarının arkasında durdular. Bunu yaparak, İran “halkını” devletten ayırmaya çalışan emperyalist propaganda aygıtının temel unsurlarından birine meydan okudular.

Gill konuşmasında, ABD’nin Minab’da gerçekleştirdiği katliamda iki çocuğunu kaybeden İranlı bir anneyle yapılan röportaja atıfta bulundu:

“Anne, kendisine huzur veren şeyin, evlatlarının şehadetinin dünyayı uykusundan uyandıracağını bilmek olduğunu söyledi. Onu çok dikkatli dinleyin: o kadın, sizden gelip kendisini kurtarmanızı istemiyor. Emperyalizmden adalet istemiyor. Adaleti dayatıyor. Adaletin geleceğini söylüyor. Hayatın en kutsal kanunlarını ihlal edenlerin kendilerini tanımalarını bekleyenle, onlara adaleti dayatan arasında büyük bir fark var. Kullandığı güç, İran’daki İslam Devrimi’nin gücüdür. Çocukları için adaleti bu güç aracılığıyla dayatacak. Albanese, işte bu gücü ortadan kaldırmak istiyor.”

Devlet, direniş sürecinde merkezi bir rol oynar. Halk çıkarlarına en temel zararı veren ve kalkınma sürecini sekteye uğratan şey, tam olarak devletin aşınmasıdır; bu süreç, Ajl’ın devletin yokluğunu temsil ettiğini savunduğu sömürgeci düzende doruğa ulaşır.

Sovyetler Birliği yenilgiye uğradığında ve devlet mimarisi sistematik olarak ortadan kaldırıldığında, milyonlarca insan öldü, on milyonlarcası daha sefalete sürüklendi. Irak, Afganistan, Libya ve Suriye gibi sosyalist olmayan devletler için de aynı durum geçerlidir. Hepsi de “sol”de destekçi bulan savaşlarla yok edildi. Hepsinin yerel halk için yıkıcı sonuçları oldu. Emperyalizmin yeni topraklara yayılmasını sağlayarak küresel işçi sınıfına epey zarar verdi.

Güçlü devletler, genel kural olarak, toplumları için en azından bazı ilerici sonuçlar doğururlar. Ajl’ın da tespit ettiği biçimiyle, “Çok az politik hareket, toplumsal yeniden üretim üzerinde bir etki yaratmadan devlet iktidarını ele geçirdi. Kaynak tüketimi durdu. Kıtlıklar çoğu zaman sona erdi. Altyapı gelişti.”

Gerçekten de, zayıf bir devletin yol açtığı sonuçlar Pakistan’da en açık biçimde görülüyor. Ülkede çok az kamu hizmeti var. En iyi hastaneler, okullar veya üniversiteler özel kişilerin elinde, altyapı büyük ölçüde ihmal edilmiş durumda. Zayıf devletin yol açtığı, yaygın sefalet ve korkunç düzeyde eşitsizlik gibi sonuçlar açık biçimde görülüyor.

HKP’nin yapmayı amaçladığı gibi, bu adaletsizliklerle mücadele etmek için, halkın kalkınması üzerinde duran ajandayı uygulama becerileri edinilmeli, bu da ancak devleti bu yöne doğru itecek kadar güçlü bir kitle tabanı meydana getirerek mümkün olabilir.

Devletin, devletle birlikte gündeme gelecek hakların stratejik planda savunulmasıyla birlikte savunulması, partinin oluşum sürecinde kritik öneme sahiptir. Anarşist, Troçkist ve liberal politik eğilimlerden miras kalan, devlete yönelik yaygın güvensizlik, yalnızca ülke içinde politik iktidar arayışına bir sınır koymakla kalmaz, aynı zamanda yurtdışında emperyalist saldırganlıkla karşı karşıya kalan devletlerle dayanışmaya da mani olur. Eğer devletin kendisi, tüm çatışma ve yolsuzluğun kaynağıysa, devlete neden karşı çıkalım veya onu savunalım? Ancak tam da devlet, özellikle de işçi sınıfının partisi tarafından yönetildiğinde, toplum için en güçlü ilerici sonuçların oluşmasını sağlar.

Matteo Capasso, devletin sermayeye hizmet etmek yerine onu yönlendirdiği Çin’de, halk merkezli bir politik projenin geliştirilmesinin, insanlık tarihinde yoksulluk düzeyini en hızlı ve kapsamlı müdahaleyle aşağı çekilmesi de dâhil olmak üzere, halkın yaşamında derin dönüşümlere nasıl imkân sağladığını ortaya koymuştur. Bu tür değişiklikler, güçlü bir devlet olmadan mümkün olmazdı, devlet iktidarına yönelik net bir yönelim olmadan bir kurtuluş projesi inşa etmek imkânsızdır.

Sonuç

Bu makale, Konferans boyunca paylaşılan kimi görüşlerden kesitleri aktarmaktadır. Belki de konferans üzerinden öze değil stratejiye dair önemli çıkarımlara ulaşılacak. IAIC, Pakistan’da gerçek bir sınıf örgütlenmesi ve bilinç oluşumu sürecine müdahale edecek şekilde, dikkatle organize edilmiştir.

Konferansın kapanış bildirisi olan Lahor Bildirgesi de bu bağlamda okunmalıdır. Bu bildirge, dünya solunun meşgul olduğu, tekrar tekrar emperyalist politik düzene geri döndüren reformist dürtülerin ötesine geçmek isteyen bizim açıklığa kavuşturmamız gereken sorulara verilen cevapların bir özetidir.

Emperyalist sistemin çizdiği sınırlarda oyalanmaya devam edersek, onun tarafından yutulacağız. İran ve Filistin, Yemen, Lübnan, Irak ve ötesine uzanan direniş, yeni bir uluslararası düzenin hem risklerini hem de fırsatlarını göstermiş, böyle bir düzenin oluşmasında rol oynayacak mekanizmaları ortaya koymuştur. Dolayısıyla söz konusu direniş, küresel mücadelenin öncülerini meydana getirmektedir. Enternasyonalizmin temel görevi, o güçleri tanımak, onları bir bilgi kaynağı olarak kabul etmek, nihayetinde mücadelelerinde yanlarında yer almaktır.

Bunu başarmanın en önemli yolu, uluslararası sistemin bütünü içinde harekete geçirildiğinde emperyalizme karşı mücadeleye kendi katkılarını sunabilecek güce sahip, derin ve bilinçli bir ulusal mücadele inşa etmektir.

Che Guevara’nın Üç Kıta Konferansı’nda “bir, iki, üç, daha fazla Vietnam” yaratılması çağrısında bulunurken kastettiği de buydu. Pakistan’da inşa edilen proje de tam olarak budur. Halkın Hakları Partisi liderleri; beş, on ve yirmi yıllık süreci kapsayan politik yaklaşımların oluşturulmasından bahsediyorlar. Politik vizyonları, yüzyılın ortasına dek uzanıyor, bu noktada ülkeyi bir bütün olarak harekete geçirebileceklerine inanıyorlar.

Bu politik özgüven, Batı’nın büyük bir bölümüne, aslında mevcut sosyalist ülkeler haricindeki dünyanın büyük bir kısmına yabancı bir kavramdır. Ancak, çağımızın ciddi krizlerini çözme şansımız olması için bu özgüveni yeniden kazanmalıyız. Pakistan’daki yoldaşlarımızdan çok şey öğrenebiliriz. HKP’nin projesi, kazanmaya odaklanmıştır, kendi ülkesinde kazanarak dünyamızı yeniden şekillendirme kapasitesine sahiptir. Bunu başarmak için, ulusal projeye doğru bir yönelim kazandırmak gerekir; bu da tarihsel ve diyalektik materyalizmin bilimsel metodolojisine dayanan anti-emperyalist bir analizdir. Ulusal ve küresel olanın bu şekilde bir araya getirmek, yirmi birinci yüzyılda enternasyonalizmin temel görevidir.

Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserinde hatırlattığı gibi, “Uluslararası bilinç, ulusal bilincin kalbinde yaşar ve gelişir. Bilincin bu iki yüzü, nihayetinde tüm kültürün kaynağıdır.”

Pawel Morgan
11 Mayıs 2026
Kaynak

Lahor Deklarasyonu

0 Yorum: