03 Mayıs 2026

,

Kurtuluş, Merak ve “Dünyanın Büyüsü”



Besil Arac’ın Cevaplarımı Buldum Kitabı

 

Besil, bizden direniş savaşçısı olmamızı istemedi. Devrimci olmamızı da istemedi. Besil bize sadece ‘dürüst olun’ dedi, hepsi bu. Dürüst olursanız, zaten devrimci ve direniş savaşçısı olursunuz.”[1]

[Halid Udatallah, 8 Mart 2017’de Velace’de
Besil Arac için yaptığı anma konuşmasından]

 

Beytüllahim'deki bir mülteci hakları örgütündeki görevime başlamamın üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti. İş gününün sonunda bir arkadaşım ve meslektaşım bana, “Senin gibi siyasi konularla ilgilenen bir kuzenim var. Onunla tanışmalısın... gel, bizi bekliyor” dedi. Arabasına bindik, Beyt Cela’dan tepeye doğru, İsrail askeri üssü ve “Bölge Koordinasyon Büroları” olarak bilinen kontrol noktasını geçerek Velace köyüne gittik. Bir konut gibi görünen yere doğru ilerledik, ancak içeri girdiğimizde, buranın bir gençlik merkezine dönüştürüldüğünü fark ettim. Giriş odasının ortasındaki bir masanın arkasında, kalın gözlüklü, yirmili yaşlarının ortalarında zayıf bir adam duruyordu. Adı Besil Arac’dı.

İlk kez karşılaşan insanlar arasındaki temasların aksine, bu karşılaşmada nezaket gösterisine neredeyse hiç yer yoktu. Bir şekilde, Besil de ben de, bu tarz gösterişli hareketleri es geçip sohbete başlamayı tercih ettik. Dakikalar içinde, ziyaretim için hazırladığı çeşitli haritaları ve belgeleri bana anlatmaya başladı. Etkileyici bir hikâye anlatıcısıydı; iletişimde usta olan ama dili bir yük gibi taşıyan insanlardandı. Paylaşacak çok fazla bilgi, çok fazla hikâyesi vardı ama her seferinde sadece tek kelime edebiliyordunuz. Buna rağmen, zamanın nasıl aktığını hissetmeden, bana her hususu belgeleriyle aktaran Besil, Velace köyünün Filistin mücadelesinin sürdüğü bir mikrokozmos olduğunu gösterdi.

Nekbe’nin arifesinde, Velace’de yaklaşık 2.000 Filistinli, vadinin her iki tarafındaki tepelerde taze kaynaklarla dolu, 20.000 dönümden fazla verimli arazide yaşıyordu. Köyün kendisi, Eski Ahit’te Devler Vadisi olarak geçen vadinin batısındaki tepede yer alıyordu. 1890’larda Yafa-Kudüs demiryolu burada inşa edilmişti. Ekim 1948’de Siyonist güçler köyün tüm sakinlerini kovdu, köyün 12.000 dönümden fazla arazisinin kontrolünü ele geçirdi. Yerinden edilen köylülerin çoğu, 1949’daki ateşkes anlaşmalarından sonra Ürdün’ün kontrolüne geçen köyün doğudaki tepesine, vadinin diğer tarafına geçti; vadinin kendisi de Batı Şeria ile yeni Siyonist devlet arasındaki ateşkesle belirlenen hattın (veya “Yeşil Hat”tın) bir parçası haline geldi.

Konuşmamızın ortasında güneş batmaya başlamıştı. Besil, beni dışarı çıkardı ve batıyı işaret etti. Renkler muhteşemdi, ama bana göstermek istediği tek şey bu değildi. Göz kamaştırıcı o kırmızı ve turuncuların hemen altında bir Siyonist yerleşimin silueti uzanıyordu. Gölgelerin arasında, 1948’den önce inşa edilmiş, Filistin binaları olduğunu bir çırpıda anladığımız, eski taştan yapılmış bazı yapılar bulunuyordu. Onca yıldır, Velace halkı, kendi topraklarında mülteci olarak yaşıyor, gün batımını kendi köylerinin kalıntılarına bakmadan izleyemiyorlardı. Köy, bugünlerde (tuhaf bir biçimde “cömert halk” anlamına gelen) “Aminadav adı verilmiş İsrail yerleşimine dönüşmüş. Köyün pınarları şimdilerde yerini İsrailliler ve turistlerce kullanılan bir yürüyüş parkuru ağı boyunca su birikintilerine bırakmış.

1967’de İsrail, Nekbe’den beri fiilen bir mülteci kampı olan yeni Velace bölgesini işgal etti. Kısa süre sonra, İsrail’in yasadışı yerleşimci kolonileri Gilo, Har Gilo ve bunlara hizmet eden yollar, Velace’den geriye kalan 2.000 dönümlük arazi üzerine inşa edildi. 1980’de İsrail meclisi, Kudüs’ü resmen ilhak ederek, yeni köyün bazı kısımlarını da içine alacak şekilde belediye sınırlarını genişletti, ancak sakinlerin hiçbirine Kudüs’te ikamet hakkı tanımadı. O zamandan beri, İsrail polisi, köyün bu kısımlarındaki Velacelileri taciz etti, bazı durumlarda onları Kudüs’te izinsiz bulundukları gerekçesiyle, kendi evlerindeyken tutukladı.

Oslo anlaşmalarından sonra işler daha da kötüleşti. Köydeki tarım arazilerinin geri kalanı fiilen İsrail’e verildi. Kısa süre sonra Kudüs Büyük Hayvanat Bahçesi Velace’deki arazinin bir bölümüne taşındı. Bugünlerde köydeki yerleşim yerleri, duvarlar ve sadece yerleşimciler için ayrılmış yollarla çevrili. Köye giriş ve çıkış için tek bir yol bulunan bir enklava dönüşmüş köyün etrafını saran ırk ayrımcısı ilhak duvarının inşaatına başlandı.

Kendisiyle tanışmadan evvel, Besil ve diğer köylüler, onları Beytüllahim’e bağlayan yolları asfaltlamaya çalışmak için bir araya gelmişler. İsrail ordusu, bu yolları defalarca tahrip edip, Velace’nin açık hava hapishanesine dönüştürülmesine karşı çıkan köylüleri tutuklamış. Bundan sonra her ay veya iki ayda bir köyü ziyaret ettim, bazen Besil’le de görüştüm, ama çoğunlukla onu göremedim. Her ziyaretimde ufak bir değişiklik fark ederdim: eskiden asfalt olan yol artık tahrip olmuştu, Har Gilo yerleşiminin etrafındaki çit, yola birkaç metre daha yaklaşmıştı, eskiden ayakta duran bir ev, artık yıkılmıştı.

Besil sayesinde, topluluğun birçok lideriyle, 1930’lardaki devrimci yılları ve 1948’deki sürgünü hatırlayan yaşlı nesilden birçok kişiyle tanıştım. Velace, Nekbe’nin halen daha sürdüğünün kanıtıydı. Bu sürecin hikâyesini aktarmak amacıyla, radyo ve televizyon[2] için sözlü tarih çalışması yürütüyor, röportajlar gerçekleştiriyordum. Besil, o insanların her birini yakından tanıyordu, ancak kendisi röportaj vermek istemedi. 2008’den sonra Besil ile iletişimimiz koptu. Kudüs’teki Şufat mülteci kampına taşındı. Eczacı oldu. Böylelikle ilk gerçek işine başlamıştı (İkinci İntifada’nın en yoğun yıllarında Mısır’da eczacılık okumuştu).

Yıllar geçtikçe Besil, şehitlerin cenaze törenlerine ve siyasi konferanslara düzenli olarak katılarak, direniş hareketine daha fazla iştirak etti. Engin bilgisini yazıya dökmeye başladı. 2014 civarında Filistin direniş tarihine dair dersler vermek ve katılımcıları direnişin geçmişte yürüttüğü operasyonların ayrıntıları konusunda bilgilendireceği yürüyüş turları düzenlemek amacıyla Halk Üniversitesi’nin öğretim görevlisi kadrosuna dâhil oldu. Tarih araştırmalarının ve siyasi analizlerin paylaşılacağı, bilgi üretiminin kurtuluş mücadelesiyle ilişkisini yeniden kuracak Babü’l-Vadi internet dergisinin kuruluşuna katkıda bulundu.

Nisan 2016 başlarında, Filistin Yönetimi polisi, Besil ve iki arkadaşını Ramallah dışında tutukladı ve gözaltının gençleri İsrail tarafından tutuklanmaktan “korumak” amacıyla yapıldığını belirtti. Daha sonra bu gruba üç kişi daha eklendi. Gençler işkence gördüler. Besil, sorgunun ilk birkaç haftasında sık sık tıbbi tedavi görmek zorunda kaldı. Dört ay sonra, hiçbir suçlama yöneltilmedi ve altı adam, serbest bırakılmalarını talep etmek için açlık grevine başladı. Bu da Filistin Yönetimi’nin onları serbest bırakması için kamuoyunda bir kampanya başlatılmasına yol açtı, nihayetinde Eylül başında serbest bırakıldılar. Filistin Yönetimi’nin, bilgi almak için Filistinlilere işkence yapma, ardından onları serbest bırakma, bulduklarını İsraillilere teslim etme ve daha sonra İsrailliler tarafından yeniden tutuklanmalarını kolaylaştırma gibi İsrail’in kirli işlerini yapması rutin hale gelmişti. Bu nedenle, İsrail askerlerinin serbest bırakıldıktan sonra altı adamın peşine düşmesi gayet doğal bir gelişmeydi. Hepsi, bu şekilde avlandı, ancak Besil, altı ay boyunca yakalanmadı.

6 Mart 2017 Pazartesi günü Filistinliler o kötü haberle uyandı. Şafak vakti, İsrail Sınır Polisi’ne bağlı özel bir taktik birimi, Besil’in saklandığı Bire’deki eve baskın düzenlemeye çalışmıştı. İki saat süren çatışmanın ardından, birim, daireye iki roket ateşleyerek, Besil Arac’ı katletti.

Sömürgeciliğin Tarihi, Direnişin Tarihi

İsrailliler, Besil’in cesedini on bir gün boyunca tuttuktan sonra, defnedilmek üzere ailesine teslim ettiler. Savaştan sonra saklandığı yere girenler, yayımlanmamış yazılarından oluşan bir tomar kâğıt buldular. Şehit edilişinden bir yıl sonra, (Beyrut’un Hamra semtini ziyaret eden kitap severler tarafından iyi bilinen) Bissan kitabevi, bu metinlerin yanı sıra daha önce yayımlanmış bazı eserlerini, yüz sayfayı aşkın sosyal medya paylaşımını ve onu anmak için yazılmış on iki ölüm ilanını ve diğer metinleri bir araya getirerek, Cevaplarımı Buldum: Böyle Buyurdu Besil Arac ismiyle yayımladı.

“Nekbe’nin Yaralı Hatırası”[3] başlıklı açılış yazısı, soyut bir hafıza tartışmasıyla başlar, ancak hızla Nekbe’nin yeniden anlatımına dönüşür. Mevcut Nekbe tarihlerine ampirik olarak pek bir şey katmaz, ancak kitlesel travmanın boyutuna, katliamların ve tecavüzlerin kullanımına; biyolojik savaşa, ölüm yürüyüşlerine ve silahsız topluluklara yapılan saldırılara; köylüleri duvarlara dizip, akrabalarını bugün hâlâ içinde yattıkları toplu, işaretsiz mezarları kazmaya zorlamadan önce onları vurmaya, tüm bunların Filistinlileri terörize etme araçları olarak kullanılmasına vurgu yaparak ele alır. Diğer yazılarının çoğunda olduğu gibi, Besil, sonuç çıkarmayı seven biri değildir. Her yazı, okurun tartışmayı yazının ayrıntılarıyla ilişkilendirmesine imkân sağlar. Nekbe tarihine ilişkin yazısında, diğer tüm yazılarından farklı olarak, Besil, Filistinlilerin kahramanlığı ve direniş kültürüne vurgu yapmaz. Bu, acı dolu bir hikâye ve 1947-1949 yıllarındaki zorunlu sürgünlerin yol açtığı suçların vahimliğini anlatır. Kitabı okurken, akademik tarih çalışmalarına yapılan bolca atıfta bulunan dipnotlara rağmen, Besil’in köy büyüklerinden duyduğu hikâyeleri, eski evlerinin her gün batımında siluetini görmenin verdiği duyguyu düşünmeden edemiyorum. Bu, Nekbe’nin sadece hukuki bir suç veya telafi aradığımız siyasi bir olay değil, yaşayan ve merhum büyüklerimizce birebir yaşanmış olan bir dehşet olduğunu hatırlatıyor. Yazı, düşünmeye davetin ötesinde, hissetmeye yönelik bir çağrı.

Nekbe üzerine yazılmış diğer eserler arasında, Velace’nin merkezde olduğu tek makale de bu. Ancak “Garba: Doğduğum ve Ölmeyeceğim Yer”[4] adlı bu yazısını diğerlerinden ayıran şey, denemeler içindeki tek tarihsel kurgu eser olması. Burada Besil, 1937’de Arac ailesi içine doğmuş birinin bakış açısıyla yazıyor. Ailesi ve büyükleriyle yaptığı birçok görüşmenin ürünü olan bu yazı, Velace’nin Nekbe sürecinde işgal edilişini, nüfusunun azalmasını ve yıkımını anlatıyor. Hemen her paragraf, sınıf, kabile ve cinsiyet eşitsizliklerinin ve bunların Filistinlilerin Filistin’den zorla çıkarılmasının arka planını nasıl oluşturduğunun derinlemesine analizini içeriyor. Standart Arapçayı kullanan, ustalıkla kullandığı nesir türünü köy lehçesiyle, hatta dile karışmış, gündelik kullanımda bir biçimde değiştirilmiş İngilizce kelimelerle harmanlayan, sanatsal bir eser var karşımızda.

Örneğin, Besil’in betimlemelerindeki inceliğe dair akılda kalıcı bir örnek vermek gerekirse, komşu Arap devletlerinin Siyonistlerin askeri saldırısı karşısında Filistinlilere en ufak bir koruma sağlamadıklarına değindiği bölüm üzerinde durulabilir:

“İki hafta sonra, Mısırlı askerler, köyün savunmasına yardım etmek için köye girdiler. Çoğu düzenli askerdi, bazıları gönüllüydü. Gönüllüler tüm öfkeleriyle savaştı, düzenli askerlerse köydeki tüm tavukları yedi.”[5]

Sonunda “biz mülteci olduk, ülke elimizden kayıp gitti” diyen kısa hikâye, köy yaşamının zengin hayal gücünün yansımasıdır.[6]

Derlemenin ilerleyen bölümlerinde yer alan “1936 Devriminde Silahlı Mücadele” başlıklı makalesi de ampiriktir, ancak Besil’in diğer yazılarının çoğunda gördüğümüz tona sahiptir. Yani bu yazı da Filistin’in direniş tarihinin muazzam ve kahramanca başarılarla dolu olduğuna, gelecekteki mücadeleler için dersler içerdiğine vurgu yapar. Ayaklanmanın büyüklüğüne, binlerce operasyona, Ağustos 1936’dan sonra ulaşılan koordinasyon ve örgütlenme düzeyine, merkeziyetçilikten uzaklaşmasına rağmen ve belki de bu yüzden değinir, muazzam güç eşitsizliği durumunda gerilla savaşı stratejisinin etkinliğini sistematik olarak öne çıkartır. Bize, “büyük ölçüde savunma stratejisi olmasına rağmen, taktiklerinin bir saldırı savaşının taktikleri olduğunu” hatırlatır; bu da devrimcilerin sadece İngiliz işgalinin iletişim altyapısını sabote etmekle kalmayıp, 1938’de Nablus, Birü’s-Sabai (Berşeva) ve Kudüs şehirleri de dâhil olmak üzere, ülkenin geniş bölgelerini aylarca özgürleştirmelerini ve ellerinde tutmalarını sağlamıştır.[8]

Diğer makaleler, Filistin direnişiyle ilgili değerli tarihsel müdahaleler içermektedir. 1914’te Avusturya veliaht prensini öldüren Sırp grubunun adını popülerleştirdiği Kara El grubu (“Kafü’l-Esved”) hakkındaki bir makalede[9] Besil söze, bu gizli örgüt hakkında az sayıda iyi yazı bulabildiğini, bulduklarının da genellikle çelişkilerle malul olduğunu belirterek başlar. Kendi başına bir derleme yaparak, ana Kara El grubunun 1930’larda gizlice çalışan, çoğunlukla İngiliz işgaliyle işbirliği yapan Filistinlileri, casusları ve Siyonist örgütlere toprak satışını kolaylaştıranları takip edip ortadan kaldırmaya odaklanan bir direniş örgütü olduğunu tespit eder. Grup, hiçbir üyenin üç veya dört kişiden fazlasını tanımasına imkan vermeyecek şekilde yapılandırılmış yatay bir örgütsel yapıya sahiptir.[10] Kadınlar, özellikle silah saklama, ültimatom ve taleplerin iletilmesi de dâhil olmak üzere, güvenli iletişim kurma konusunda önemli ölçüde aktiftirler. Besil, daha sonra Filistin’de (ayrıca Mısır, Libya ve Suriye’de) Kara El’den bahsedilen diğer çalışmaları inceler ve bunun 1920’lerden 1950’lerin ortalarına kadar birçok farklı ve birbiriyle ilgisiz grup tarafından kullanılan bir isim olduğunu söyler. Bu müdahalesiyle Besil, Manda dönemi boyunca Filistin direnişinin tarihine ilişkin tarihsel karışıklığın belirli bir kaynağını etkili bir şekilde açıklığa kavuşturur.

Besil’in direniş tarihine yönelik bakış açısı, onu yalnızca silahlı mücadele, meydan savaşları ve yeraltı gerilla hücreleri ışığında ele almıyor. “Filistin’de Sanat” başlıklı makalesi, öncelikle şiir, şarkı ve tiyatroya odaklanan, diğer güzel sanatlara da kısaca değinen, manda döneminde Filistin’de kültürel üretimin büyük ölçüde unutulmuş bir tarihini yeniden canlandırıyor. Tam kapsamlı olmasa da, makale, daha geniş bölgeyle ve özellikle de birçok müzisyenin ve tiyatro topluluğunun Filistin’i ziyaret ettiği, birçok ressam ve heykeltıraşın o zamanlar yeni kurulan sanat akademilerinde eğitim gördüğü Mısır ile yakından bağlantılı kültürel canlanmaya etkili bir şekilde işaret ediyor.

Besil’in şiir ve şarkı üzerine yürüttüğü tartışma, daha az tanınmış birçok şair ve popüler şarkıcı hakkında derinlemesine incelemeler sunuyor. Makale, bu figürlerin İngiliz işgaline ve Siyonist sömürgeleştirmeye karşı mücadeleyle ilgili tarihi olayları işaretlemede oynadıkları role odaklanıyor. Bu anlamda, kitle seferberliğinin bir parçası olarak “şiirler, militan bildiriler, askeri bilgi ve kültürü yaymanın bir aracı, liderlerin stratejilerini ve emirlerini halka duyurmanın yüksek sesli bir yolu” olarak kullanılıyor.[12] Özellikle akılda kalıcı bir pasajda Besil, kadınların hapishanelerin dışında ve Filistinli komandoların saklandıkları tepelerde şifreli dille iletişim kurmak için söyledikleri şarkılar ve direnişçilere İngiliz işgal birlikleri tarafından insan kalkanı olarak kullanıldıklarını ve konumlarını bildirdiklerini işaret eden popüler dal’ona’nın[13] bir versiyonu türünden şarkıların taktiksel kullanımını ele alıyor.[14]

Devrimci Biyografi

Besil’in “Filistin’de Sanat” adlı makalesinde de görüldüğü üzere, devrimci biyografiye olan ilgisi, diğer iki denemesinde de ön plana çıkıyor: Abdülkadir Hüseyni ile ilgili “Abdülkadir Halen Daha Kudüs’e Dönüş Yolunda”[15] ve “Fevzi Kutub: Barut Sevdası İçin”[16]. Bu denemelerde Besil, tanınmış tarihi şahsiyetleri (ki Hüseyni, Filistin liderleri ve şehitleri panteonunda iyi bilinen bir isimdir) yeniden anlatma projesini derinleştiriyor, yukarıda bahsedilen Kara El grubu, unutulmuş direniş şarkıcıları ve şairlerinde olduğu gibi, hikâyeleri hem öğretici hem de bu panteona üye olmayı hak eden unutulmuş anlara ve figürlere ışık tutuyor.[17]

Besil, “Hukukun Dışında ve Devrime Doğru” başlıklı makalesinde, devrimci biyografi türüne özel bir önem veriyor. Bu makaleye, istisnai devrimci figürlerin genellikle ya haydut ya da kahraman olarak tasvir edildiğini hatırlatarak başlıyor. Arap Yarımadası’ndaki ünlü İslam öncesi haydutları, Frantz Fanon, İzzeddin Kassam ve Eric Hobsbawm’ı bir araya getiren haydut-devrimcilerle ilgili literatüre göz attıktan sonra Besil, hukuku “otoritenin elinde normalleştirilmiş bir hegemonya aracı” olarak analiz ediyor. Devlet, bu aracı doğru ve yanlışı belirleme tekelini kendisine vermek için kullanıyor. Bunu yaparak, hem gizli devrimci örgütleri hem de “suçluların” yeraltı dünyasını aynı “kanun kaçağı” statüsüne yerleştiriyor, bu örgütleri, iktidara meydan okumak ve yakalanmaktan kaçınmak için aynı strateji ve taktik havuzuna dalmaya teşvik ediyor.

Bu girişin ardından Besil, Osmanlı folklorundan, hikâyesi (Besil’in de belirttiği gibi) Robin Hood, William Wallace ve Henry Martini’ninkine neredeyse özdeş olan feodalizm karşıtı haydut İbrahim Hekimoğlu’ndan başlayarak, Irak’ın devrimci kahramanı, Muzaffer Nuvvab’ın şiirlerinde ölümsüzleştirdiği Suheyb Fellah’ı ve (birçok halk türküsünün odağında duran) Mısırlı Azam Şarkavi’yi ele alıyor. Besil, tüm bu örneklerde, bu sembollerin devlet anlatıları tarafından nasıl ele geçirildiğine ve bu ele geçirme yoluyla devlet iktidarı için nasıl meşruiyet elde edilmeye çalışıldığına dikkat çekiyor. Makale, her ikisi de haydutluk kariyerlerine hırsız olarak başlayan ve yirminci yüzyılın ortalarında Siyahların kurtuluş mücadelesinde ve Cezayir kurtuluş mücadelesinde liderlik düzleminde tarihi roller üstlenmek için becerilerini geliştiren Malcolm X ve Ali La Pointe’ye dair uzun bir tartışmayla sona eriyor.

Kültürel Müdahale

Besil’in devrimci araştırmalarına yaklaşımının temel bir noktası burada açıkça ortaya konuyor: Bu, akademik bir talim veya literatürdeki bir boşluğu doldurmak için yapılan tarihsel bir analiz değil. Örgütsel düzeyde öğretici olsa da, gerçek değeri, etrafımızdaki dünyaya bakışımızı ve yorumlama biçimimizi dönüştürme potansiyelindedir. İster geçmişi yeniden yorumlayarak, ister kendi yaşamlarımızı biyografik anlatılardakilerle yan yana getirerek olsun, Besil, bizi otoriteyle, izin verilebilir ve mümkün olan gibi şeylerle aramızdaki ilişkiyi yeniden düşünmeye itiyor. “Avna”[19] tarihi, kültürel dönüşüm projesini açıkça ortaya koyuyor. “Avna” (İmece), esas olarak kırsal Filistin’e özgü, karşılıklı yardıma benzer bir kavram. 1994’ten itibaren Batı destekli STK'lar kendi kavramlarına benzer kavramlar bulmak için çalışırken Arapçada kullanılmaya başlanmış, “gönüllülük” kavramının karşılığı olarak bu kavramda karar kılmışlar.

Neoliberal türevinde STK’lar “avna”yı gönüllülüğün yüceltilmiş bir versiyonuna, STK’ların bir şekilde “yerel kültürün” bir parçası olduğunu savunarak ücretsiz emek elde etme yöntemine dönüştürdüler. Besil, bundaki tehlikeyi gördü. Gönüllülüğün merkezinde yer alan yüce fedakârlık anlayışından kopartarak, açgözlü toprak sahipleri ve vergi tahsildarlarının yol açtığı kıtlık karşısında bir araya gelen kırsal toplulukların siyasi ve ekonomik bağlamlarından ortaya çıkan (“faz’a”[20] gibi) bir dizi kavramın parçası olduğunu göstererek, “avna”nın gerçek tarihini ortaya koyarak mücadele etmeye çalıştı. Cinsiyet eşitliğinin ve hiyerarşi karşıtı örgütlenmenin bu kavramın merkezinde yer aldığını, özünde yüce insancıllıktan ziyade, hayatta kalma ile ilgili olduğunu gösterdi. Argümanlarını etimolojik metinlerden, popüler atasözlerinden, şarkılardan ve sözlü tarihlerden oluşan çarpıcı bir kaynak yelpazesiyle destekledi.

“Filistin’deki Kanepe Fraksiyonu” üzerine yazdığı, kapsamlı bir denemede[21], Filistin’de 2011’deki Mısır ayaklanmasına dair alaycı açıklamaları sert bir dille eleştiriyor ve bunu, hızlanan yerleşimci-sömürgeci hırsızlık ve şiddet karşısında Filistinlilerin artan eylemsizliğiyle ilişkilendiriyor. Bu durumu doğrudan Filistin Yönetimi’nin artan nüfuzu, Filistin ekonomisindeki neoliberal dönüşüm ve İsrail’in ırk ayrımcısı altyapısının bir sonucu olarak toplumun atomize olmasıyla ve kendi çıkarlarına hizmet eden ekonomik birimlere bölünmesiyle ilişkilendiriyor.

Geçmişten Dersler, Geleceğin Yakıtı

Besil, “İntifada’da Ekonomi” adlı yazısında, direnişi üç bölümden oluşan bir olgu olarak tanımlar: doğrudan eylem (protesto, sabotaj vb.), halkın seferberliği ve örgütlenmesi ile ekonomik öz yeterlilik ve kalkınma. Yazı, başlığından da anlaşılacağı gibi, Birinci İntifada bağlamında üçüncü sütuna odaklanır, ancak üç sütunun her birinin diğerlerinin ve genel hareketin başarısı için iç içe geçmiş ve gerekli olduğunu vurgular. Avna ve Kara El üzerine yazdığı yazılarında olduğu gibi, Besil, hiyerarşik olmayan, hatta hiyerarşi karşıtı örgütlenmenin erdemlerine dikkat eder, merkezsizleşmenin ve hiyerarşisizliğin örgütlenmenin yokluğunu gerektirmediğini söyler.

Besil, merkezsiz örgütlenmenin bu değerini, birinci intifada tartışmasında taktiksel düzeye kadar genişletiyor. Okurlara, büyük ölçüde silahsız Filistinliler ile son derece silahlı İsrail askerleri arasındaki sokak çatışmalarının belirli bir merkezden koordine edilmediğini, ancak hiçbir şekilde kendiliğinden, düzensiz veya net bir amacı olmayan çatışmalar olmadığını hatırlatıyor. Aksine, Cebeliye, Balata, Zeyşi ve Nusayrat mülteci kamplarındaki ve diğer yerlerdeki savaşçılar, temel silahları edinmiş, bunları İsrail ordusuyla olan çatışmalarında kullanmışlardır. Militanlar, işgal güçlerini belirli sokak ve mahallelerde kuşatmayı başararak, her yönden saldırabilmişlerdir. Çoğu zaman, işgal askerleri taş atanlar tarafından yönlendirildikten sonra mülteci kampı sokaklarında yalnız kalmışlardır. Filistinli vurucu güçler ise stratejik olarak çatılara yerleşerek, ya işgalci birliklere karşı belirli bir savunma saldırısını desteklemiş ya da bu birliklerin belirli bir Filistinli militan grubuna yönelik kuşatmasını kırmışlardır. İsrail askeri raporları, işgal güçlerinin, bir bölgeyi “güvenli” ilan ettikleri anda, taş ve molotof kokteyli atanlar tarafından “sokaktan sokağa kovalandığını”, yoğun ve koordineli saldırılar altında kaldıklarını gösteriyor.[23] Bu son derece merkezi olmayan taktik örgütlenme düzeyi, İsrail’in inkar edilemez askeri üstünlüğünü alaya alıyordu.

Besil, “örgütlü kendiliğindenlik” olarak nitelendirdiği şeyin tarihsel arka planını sunuyor. Yetmişler boyunca, Balfour Deklarasyonu veya Nekbe’nin yıldönümleri gibi yıllık anma törenlerinin ve şehitler için düzenlenen cenaze alaylarının büyük mitingler için vesile haline geldiğini ortaya koyuyor. Zamanla, direniş taktikleri, daha çevik ve cesur gençlerin İsrail askeri devriyelerini ve baskınlarını engellemek için taktikler geliştirdiği özel operasyonları (“ameliyat neviyye”) da içerecek şekilde genişledi. Zamanla, bu militanlar, her okul gününün sonunda lastik yakarak, askerlerin görünürlüğünü engellemek için okul çocuklarının desteğinden yararlanıyorlardı. Bu arada, halk, büyük miting taktiğini şehir ve ülke çapında sektörel grevlere ve genel grevlere dönüştürdü, bu da ilk intifadanın kilit silahlarından biri olan o unutulmaz vergi ödememe eylemleri, işe gitmeme eylemleri, kira ödememe eylemleri, ticari grevler ve para cezalarını ödemeyi reddetme eylemleriyle sonuçlandı. İşgal ile ilgili her şeyin boykot edilmesini vurgulayan, (Güney Afrika kurtuluş mücadelesindeki yönetilemezlik stratejisine benzeyen) bu işbirliği yapmama politikasının sonucu olarak, evde gıda ürünü yetiştirme ve hayvan besleme şeklinde yerel ekonomiye ve perakende, el sanatları, tarım, toplum hijyeni, halk sağlığı ve eğitim kooperatiflerinin yaygınlaşmasına önem verildi.

Kapsamlı okuma ve bilgi birikimiyle Besil’in yazılarının çarpıcı yönlerinden biri de erişilebilirliğidir. Daha tuhaf denemelerinden birinde, kirpi ve pirelerle ilgili bilimsel literatürü, köylülerin bu yaratıklarla etkileşimlerine dair hikâyeler ve anılarla iç içe geçirir. Mao Zedong ile Friedrich Engels'ten alıntılar yaparak, sanki bir masaldan çıkmış gibi ahlaki bir ders verir: "Kirpi gibi yaşa, pire gibi savaş”.[24] En uzmanlaşmış bilimsel yazıları günlük dile taşımayı başarmış, bunu her zaman anlamlı bir şey söylemek amacıyla yapmıştır. “Ezilenleri Kimse Sevmiyor”[25] başlıklı bir başka yazısında ise hiçbir yazıya atıfta bulunmaz, ancak eski bir sevgilisinden öğrendiği dersler üzerine düşünerek, yerleşimci-sömürgeci baskının Filistin erkekliğini nasıl bir narsisizme dönüştürdüğünü, kadınları “ya fahişe ya da küçük kölelerin üremesi için birer araç” haline getirdiğini kendi anlayışıyla ortaya koyar.[26] (Derlemedeki toplumsal cinsiyete dayalı güç ilişkileri üzerine başka bir denemede, “Filistinli Kadınlara Karşı İşgalin Yanında Yer Almayın”[27] yazısında Besil, Filistinli erkeklerin kendi hadım edilmelerinin yarattığı hayal kırıklıklarını, karşı koyan Filistinli kadınlar üzerine boca ettikleri fikrini savunurken psikanalizden yararlanır, ancak bunu “geniş manada toplum”dan kopmadan nasıl ele alacağı konusunda zorlanır).

Kitapta yer alan diğer denemeler ve sosyal medya paylaşımları, Vietnam ve ABD’deki Siyahilerin özgürlük hareketi gibi diğer özgürlük mücadelelerinden dersler çıkartıyor. 2010’ların başlarında Filistin Yönetimi’ni hedef alan protesto hareketlerine müdahale ediyor ve Filistin’deki direniş operasyonlarının ayrıntılı tarihçelerini sunuyor. Diğer yazılar, çocuk evliliklerinden ve unutulmuş kahramanlardan, İsrail’in etkili biber gazı kullanımına kadar çeşitli konulara yorumlar getiriyor. Uzunluk ve üslup bakımından değişkenlik gösterse de, her birinin öğreteceği bir ders var. Her biri özenle düşünülmüş ve sunulmuş olduğu kadar ilgi çekici de. Çoğu, “Nasıl özgürleşiriz?”, “Dünyanın en güçlü ordularından birinin, tam bir dokunulmazlığa sahip olan, alt edilemezmiş gibi görünen gücünün üstesinden nasıl geliriz?” ve “Başka bir sömürgecilik sonrası otoriter ataerkil toplum tuzağına düşmeden nasıl özgür insanlar oluruz?” sorularını ciddiye alan zihniyle okurları kendisine hayran bırakıyor. Besil, bilginin, eleştirel analizin ve eylemin cevapları bulmak için olmazsa olmaz olduğunu savunuyor. Yazıları, kendisinin bu göreve kattığı derinliğin ve bağlılığın yansımaları.

Dünyanın Yeniden Büyülenmesine Doğru

Besil’in son günlerinde yazdığı, İsrail askerlerine karşı savaştığı Bire’deki dairesinde diğer yazılarıyla birlikte bulunan eserlerden ikisi, özellikle dikkat çekici. Bunlardan biri, “Neden Savaşıyoruz?” başlıklı yazıydı.[28] Filistin’de ve neredeyse her yerde sömürgeciliğin suçları hakkında çoğu kişiden daha fazla bilgi sahibi olan birinden bu soruya verdiği cevap şaşırtıcı. Cevabı: romansiyye, yani romantizm. Savaşın romantizminin en cazip romantizm olduğunu savunuyor. Cevabını Hollywood ve Bollywood filmlerinden, dünyanın dört bir yanındaki büyük mücadele anlatılarına kadar örneklerle destekliyor. “Diğer tüm izah çabaları cevap değil cevaptan kaçınma girişimleridir, romantizasyonun rasyonelleştirilmesidir.”[29]

Besil, etrafını militan aydınlarla çevrelemişti. Bu, her şeyi Akla dayandıracak, kahramanlığın, şehitliğin ve zaferin romantize edilmesinin en iyi ihtimalle çocukça bir güdü olduğunu, Filistinlilerin mücadelesine yakışmayan bir şey olduğunu savunanlara söylediği son sözüydü. Besil o son sözünde şunları söylüyordu:

“Siz, akademiye meyilli olanlar, her şeyi tanımlayarak ve açıklayarak büyüsünü bozmayı hedefliyorsunuz, bunun sizi gerçeğe götüreceğini sanıyorsunuz. Bu kasvetli günlerde size, yağmur için hiçbir açıklayıcı çerçeveye ihtiyacım yok diyorum. İster Thor’un çekici olsun, ister Allah’ın merhameti, ister meteorologların fikir birliği. Hiçbirini istemiyorum. İstediğim şey, yağmur yağdığında hiç sönmeyen merakım ve o yüzümdeki aptalca gülümseme. Her seferinde, sanki ilk defa yağıyormuş gibi, büyülenen bir çocuk ve dünyanın büyüsü.”

İkinci sözü, Besil kendisini avlayan İsraillilerin onu öldüreceğinden emin olduğu bir anda son vasiyeti olarak yazdığı mektuptur. Kitaba adını veren cümle, bu vasiyetin son bölümünden alınmıştır. Bu bölüm, sorularla dolu romantik arayışında nereye vardığını söyler bize.[30]

“Selam olsun Arapların birliğine, vatana ve kurtuluşa,

Bu satırları okuyorsanız demek ki ben ölmüşüm, ruhum onu Yaradan’ın yanına yükselmiş. İnşallah, Allah’ın huzuruna arı duru, masum bir kalple, zerre tereddüt yaşamadan, gönül rahatlığıyla, samimiyetle, riyadan arınmış bir şekilde çıkarım.

İnsanın kendi vasiyetini yazması öyle zor ki. Yıllarca şehitlerin yazdıkları vasiyetleri düşünüp durdum ve o vasiyetler her zaman beni şaşkına çevirmişti. Bu vasiyetler kısaydı, alelacele yazılmış gibiydi, pek fazla belagate sahip değildi. Ama hiçbiri de şehadet konusunda gerekli cevapları bulma ile ilgili susuzluğumuzu dindirmiyordu.

Şimdi bana gerekli cevapları veren, alnıma yazılmış kendi ölümüme doğru yürüyorum. Ne kadar da aptalmışım! Bir şehidin eyleminden daha belagatli ve daha duru bir şey var mı?

Bu mektubu birkaç ay evvel yazmalıymışım. Beni bundan alıkoyansa siz yaşayan insanlar için yukarıda dillendirdiğim soruyu sizin adınıza benim cevaplamamın gerekli olup olmadığı sorusuydu. Sizler cevapları kendiniz arayın, mezarlarda yatanlar olarak bizlerin tek ihtiyacı, Allah’ın merhameti.”

Hazım Cemcum
5 Nisan 2021
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Basel al-Araj, I Have Found My Answers, (Bisan, 2018), s. 388.

[2] Besil’in katkılarıyla yapılan radyo yayınlarından biri şu linkteki kayıtta 15:37’den itibaren başlıyor.

[3] al-Araj, s. 17-34.

[4] al-Araj, s. 151-165.

[5] A.g.e., s. 159.

[6] A.g.e., s. 165.

[7] A.g.e., s. 77-84.

[8] A.g.e., s. 81.

[9] A.g.e., s. 47-52.

[10] A.g.e., s. 47.

[11] A.g.e., s. 85-101.

[12] A.g.e., s. 90.

[13] Dal’ona: Köyde komşunun damını aktarmak için toplanan köylülerin okuduğu bir tür.

[14] A.g.e., s. 91.

[15] A.g.e., s. 102-118.

[16] A.g.e., s. 127-136.

[17] Fevzi Kutub, Şamlı bir patlayıcı uzmanı. 1936 devrimine iştirak eden Kutub eğitim için sonrasında Almanya’ya gönderildi. Naziler orduya almak istediler ama Kutub “bu benim savaşım değil” dedi  (al-Araj, s. 131). Sonrasında Wroclaw toplama kampına gönderildi. Orada yaptığı dövmeyi ölümüne kadar vücudunda taşıdı. Kamptakiler kurtarılınca ABD askerlerinin eline geçti. Hapse atıldı. Serbest kaldıktan sonra Filistin’e döndü ve 1948’deki Nekbe sürecinde direnişe iştirak etti.

[18] A.g.e., s. 137-143.

[19] A.g.e., s. 35-46.

[20] Besil’in yorumuyla “Faz’a”, yardıma muhtaç olana sunulan yardımı anlatıyor. Nekbe döneminde Siyonistlerin saldırılarına ve köy boşaltma eylemlerine maruz kalan topluluklara ve insanlara gelen insanların yaygın olarak kullandığı bir terimdi. 1948 sonrası Nekbe’nin gerçekleştiği süreci anlamaya çalışan yazarlar. faz’a’daki kendiliğindenliği ve Siyonistlerin saldırılarına karşı halkı savunamama konusunda oynadığı rolü eleştirdiler, böylelikle terim olumsuz bir anlama kavuştu. Örgütsüzlükle ilişkilendirilen terim eski ve uygunsuz kabul edildi. Besil analizinde fedakâr gönüllü faaliyetleri esas alan yerel geleneği oluşturma çabalarında STK’ların faz’a yerine avna terimini kullanmalarının sebebini sorguluyor.

[21] A.g.e., s. 176-185.

[22] A.g.e., s. 53-76.

[23] A.g.e., s. 57.

[24] A.g.e., s. 166-169.

[25] A.g.e., s. 170-172.

[26] A.g.e., s. 172.

[27] A.g.e., s. 191-196.

[28] A.g.e., s. 326-335.

[29] A.g.e., s. 329.

[30] A.g.e., s. 345.

0 Yorum: