02 Mayıs 2026

, ,

Gazze Soykırımında “Ezilenlerin Pedagojisi”ni Okumak


1964’te ABD’nin askeri diktatörlüğün kurulmasına bizzat yardım ettiği Brezilya darbesi nedeniyle sürgünde bulunan Brezilyalı eğitimci Paulo Freire, eğitimin politik niteliği ve zulme karşı özgürleştirici pedagojinin nasıl kullanılacağı üzerine bir kitap kaleme aldı. 1968 yılında yazılan kitap, ırk ayrımcısı rejimin yürürlükte olduğu Güney Afrika’da ve birçok Latin Amerika ülkesinde yasaklandı.

Ancak kitap, yeraltı ağları, fotokopiler ve gayri resmi çeviriler yoluyla, özgürleşme için radikal bir rehber kitap olarak hedef kitlesine ulaştı. Kitabı yasaklayanlar, Ezilenlerin Pedagojisi adlı bu kitabın radikal potansiyelini biliyorlardı.

Paulo Freire’nin çığır açan kitabında insanı derinden etkileyen bir cümle var: “İnsan olarak var olmak, dünyayı teşhis etmek, onu değiştirmektir.”

“İnsanlaşma”, insanların gerçek görevidir. Zulüm, hem ezilenin hem de ezenin, farklı şekillerde de olsa, insanlıktan uzaklaşmasına yol açar. İnsan olmak, pasif bir varoluşla değil, gerçekliği şekillendirme sürecine aktif katılımla mümkündür.

Freire’nin Fikirlerini Çözümlemek

Freire’ye göre, “dünyayı teşhis etmek” boş bir “lafazanlık” değildir. İnsanlar dünyalarını teşhis ettiklerinde, kontrol edemedikleri güçlerin etkisi altında kalan nesneler olmaktan, bu güçler hakkında eleştirel düşünebilen ve adaletsizliği, eşitsizliği ve gücü tanıyabilen özneler haline gelirler.

Freire, bu teşhis koyma pratiğinin dönüşüm olmadan eksik kalacağını savunur. İşte burada Marksist yazarın pratikle ilgili fikri devreye girer: eylemle birleştirilmiş düşünme.

O, insanlaştırma ve insanlıktan uzaklaştırma arasında bir sınır çizer. İnsanlar, dünyalarını teşhis etme yeteneğinden sansür, baskı veya “bankacılık” üzerine kurulu eğitim modeli gibi sistemler aracılığıyla mahrum bırakıldıklarında, sessizliğe itilirler. Nesnelere indirgenirler, kendi gerçekliklerini tanımlayamaz, insan olarak var olamazlar.

Ezilenlerin Pedagojisi, “Zulüm sistemleri tarafından şiddetle kesintiye uğratıldığında, tam anlamıyla insan olmak ne demektir? sorusuyla başlar. Eğer “insanlaşma” veya daha tam anlamıyla, insan olmak, her insanın temel görevi ise, o zaman “insanlıktan çıkarma”, sadece adaletsizlikle ilgili bir mesele değildir. Bu, varoluşun kendisine kazınmış, ontolojik bir şeyin ihlalidir.

İnsanlıktan Çıkarma Tek Yönlü İşlemez

İnsanlıktan çıkarma, aynı zamanda zalimin en önemli aracıdır. Zamanla ezilenler, zalimin kendileriyle ilgili (tembel, cahil, beceriksiz, insanlık mertebesinden aşağı olduğuna dair) imajı içselleştirmeye başlarlar. “İnsan olmak ne anlama gelir” sorusu, bu imaj üzerinden cevaplanır, öyle ki kurtuluş, zulmü ortadan kaldırmak yerine, zalimin kendisi olmakta bulunur. Bu nedenle Freire, ezilenleri bu döngüyü kırmak için yapısal, devrimci bir dönüşümü gerçekleştirme görevini üstlenmeye çağırır.

Freire’nin aydınlattığı en ilginç noktalardan biri, insanlıktan uzaklaşma sürecinin tek yönlü bir yol olmadığıdır. Ona göre insanlıktan uzaklaşma, “ezilenlerde şiddete yol açan ve bu şiddetin de ezilenleri insanlıktan uzaklaştırdığı adaletsiz bir düzenin sonucudur.”

Freire’nin düşünmeye teşvik ettiği asli konu şudur: Zulüm, hem ezilenin hem de ezenin etkilendiği, ancak asla eşit veya benzer şekilde etkilenmediği, hasar görmüş bir dünya yaratır. Ezilenlerin insanlığı doğrudan inkâr edilirken, ezen, tahakküm eyleminin ta kendisinde kendi insanlığını tahrif eder.

Peki bu tahrif, kendisini nasıl ortaya koyar?

“Dünyanın ve insanların doğrudan, somut, maddi mülkiyeti olmasaydı, zalim bilinç kendini anlayamazdı, hatta o var bile olamazdı.”

Freire’nin Teorisini İsrail’in Filistin'deki Soykırımına Uygulamak

İsrail’in Filistin’i sömürgeleştirdiği süreçte Filistinliler, soyut kategoriler olarak ele alındılar: güvenlik tehditleri, demografik sorunlar, ikincil zararlar olarak görüldüler. Bu, Freire’nin tanımladığı, önce kişiliği ortadan kaldırarak şiddete imkân sağlayan nesneleştirme türüdür.

Örneğin, Filistinlilere Siyonistler tarafından soykırım niyetiyle “haşarat” denildiğinde veya altı yaşındaki bir Filistinli kız çocuğu ailesi ve yardıma gelen sağlık görevlileriyle birlikte İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından öldürüldüğünde, failler, hedef aldıkları kişileri insanlıktan çıkararak insanlıklarını yitirmiyorlar mı? [Şunu da belirtmekte fayda var: “insanlıktan çıkarma”, aynı zamanda soykırımın on aşaması içerisinde dördüncü aşamaya denk düşmektedir.]

İnsanlıktan uzaklaştırma, kişinin kendi dünyasını, kendi gerçekliğini teşhis etme gücünün, dolayısıyla, söz konusu gerçekliği değiştirme gücünün onun elinden alınmasıyla birlikte gündeme gelir. Teşhis işlemi politiktir, çünkü tartışmalara yol açar. Freire şöyle yazıyor:

“Dünyayı teşhis etmek isteyenlerle bu teşhisin yapılmasını istemeyenler arasında diyalog kurulamaz. [...] Sözlerini söyleme denilen temel haklarından mahrum bırakılanlar, öncelikle bu hakkı geri almalı, bu insanlıktan uzaklaştırıcı saldırganlığın devam etmesine mani olmalıdırlar.”

Edward Said ile Bağlantılar

Edward Said’i Freire ile birlikte okumak, teşhisi/anlatıyı bir savaş alanı olarak görmektir. Said, Filistinlilerin yalnızca maddi olarak değil, anlatısal olarak da mülksüzleştirildiğini, gerçekliklerinin yeniden yazıldığını savunur. Derdini çektiklerini anlatma imkânından da ve kendi anlatılarına sahip olma özgürlüğünden de mahrum bırakılmışlardır. Bir halk, kendi durumunu anlatamadığında, silinir.

Said, 1984 tarihli “Anlatma İzni” adlı denemesinde şöyle diyor:

“Gerçekler asla kendi başlarına konuşmazlar, bilâkis, onları özümsemek, sürdürmek ve dolaşıma sokmak için toplumsal olarak kabul edilebilir bir anlatıya ihtiyaç duyarlar.”

Filistinlilerin seslerinin sistematik olarak bastırılması ve yok sayılması, Said’in makalesini yazdığı zamana kıyasla bugün çok daha yaygın bir şekilde belgelenmiştir. Ancak işgal ve şiddet gibi temel sorunlar giderek büyüdüğü için bu konu hâlâ önemini korumaktadır.

Gazze’de Filistinliler öldürüldüklerinde, Batı’nın liberal duyarlılıklarına yaslanan büyük medya kuruluşları, katilin adını, İsrail’in adını anmayı reddediyor.

Zohran Mamdani gibi “ilerici” bir politikacı, Filistinli-Amerikalı yazar Susan Ebulhavva’yı “kınanmaya değer biri” olarak nitelendiriyor. Elde mebzul miktarda tarihi kayıt olmasına rağmen, Filistin’in işgale karşı direnişi, ister anlatı yoluyla, ister siyasi örgütlenme yoluyla, ister silahla olsun, kolayca kötüleniyor, karalanıyor. Öte yandan, İsrail’in eylemleri ve Siyonizmin soykırımcı emelleri ahlaki bir zırhla korunmaya devam ediyor.

Muhammed Kürd ve Kusursuz Kurbanlar

Günümüzde dijital dünya, daha fazla Filistinlinin dünyaya seslenmesine ve kendi soykırımlarını canlı yayınlamasına imkân sağlarken, artık ihtiyaç duydukları şey izin değil, performanstır.

Muhammed Kurd, Perfect Victims: And the Politics of Appeal [“Kusursuz Kurbanlar: Rica Siyaseti -2025] adlı kitabında, Filistinlilerin derdini çilesini anlatırken, bunu iktidarın belirlediği koşullar altında yapmak zorunda kaldıklarını söylüyor.

Filistinliler, birileri kendileriyle empati kursun, anlattıklarına güvensin diye adalete layık olmak adına tehdit oluşturmayan bir mağduriyet rolü oynamak zorunda kalıyorlar. Bu talep, başlı başına bir kontrol mekanizmasıdır. Yirmi birinci yüzyılda gücün dünyası, insanları ve halkları doğrudan susturmadan onları koşullu dinlemeye doğru geçiş yapmıştır.

Edward Said ve Muhammed Kürd’ü bu metne dâhil etmek bizi yolumuzdan saptırmaz. Bu isimler, Frantz Fanon’un çalışmaları gibi Freire’nin kitabının da dünyayı dönüştürmek isteyenlerde nasıl makes bulmaya devam ettiğinin kanıtıdır. Bu çalışmalar, zulümle tanımlı hallerin yeni yollar bulmayı sürdürdüğü, ağırlaştığı, kapsamını genişlettiği koşullarda güncelliğini halen daha koruyorlar.

Freire’nin kitabı ayrıca, öğrencilerin ve öğretmenlerin bilginin, dolayısıyla dünyanın işbirliği içinde yeniden yaratıcıları olduğu yeni eğitim anlayışları öneriyor.

Ezilenlerin Pedagojisi, onca baskı ve zulme rağmen ayakta kalmayı bildi. Sınırları, dilleri ve çağları aştı çünkü temel bir konuya değiniyordu: Düşünme, konuşma ve gerçekliği şekillendirme hakkına kimler sahiptir?

Polis Project
1 Nisan 2026
Kaynak

0 Yorum: