1964’te
ABD’nin askeri diktatörlüğün kurulmasına bizzat yardım ettiği Brezilya darbesi
nedeniyle sürgünde bulunan Brezilyalı eğitimci Paulo Freire, eğitimin politik niteliği
ve zulme karşı özgürleştirici pedagojinin nasıl kullanılacağı üzerine bir kitap
kaleme aldı. 1968 yılında yazılan kitap, ırk ayrımcısı rejimin yürürlükte
olduğu Güney Afrika’da ve birçok Latin Amerika ülkesinde yasaklandı.
Ancak
kitap, yeraltı ağları, fotokopiler ve gayri resmi çeviriler yoluyla, özgürleşme
için radikal bir rehber kitap olarak hedef kitlesine ulaştı. Kitabı
yasaklayanlar, Ezilenlerin Pedagojisi adlı bu kitabın radikal
potansiyelini biliyorlardı.
Paulo
Freire’nin çığır açan kitabında insanı derinden etkileyen bir cümle var: “İnsan
olarak var olmak, dünyayı teşhis etmek, onu değiştirmektir.”
“İnsanlaşma”,
insanların gerçek görevidir. Zulüm, hem ezilenin hem de ezenin, farklı
şekillerde de olsa, insanlıktan uzaklaşmasına yol açar. İnsan olmak, pasif bir
varoluşla değil, gerçekliği şekillendirme sürecine aktif katılımla mümkündür.
Freire’nin
Fikirlerini Çözümlemek
Freire’ye
göre, “dünyayı teşhis etmek” boş bir “lafazanlık” değildir. İnsanlar dünyalarını
teşhis ettiklerinde, kontrol edemedikleri güçlerin etkisi altında kalan
nesneler olmaktan, bu güçler hakkında eleştirel düşünebilen ve adaletsizliği,
eşitsizliği ve gücü tanıyabilen özneler haline gelirler.
Freire,
bu teşhis koyma pratiğinin dönüşüm olmadan eksik kalacağını savunur. İşte
burada Marksist yazarın pratikle ilgili fikri devreye girer: eylemle
birleştirilmiş düşünme.
O,
insanlaştırma ve insanlıktan uzaklaştırma arasında bir sınır çizer. İnsanlar,
dünyalarını teşhis etme yeteneğinden sansür, baskı veya “bankacılık” üzerine
kurulu eğitim modeli gibi sistemler aracılığıyla mahrum bırakıldıklarında, sessizliğe
itilirler. Nesnelere indirgenirler, kendi gerçekliklerini tanımlayamaz, insan
olarak var olamazlar.
Ezilenlerin
Pedagojisi, “Zulüm sistemleri tarafından şiddetle kesintiye
uğratıldığında, tam anlamıyla insan olmak ne demektir? sorusuyla başlar. Eğer
“insanlaşma” veya daha tam anlamıyla, insan olmak, her insanın temel görevi
ise, o zaman “insanlıktan çıkarma”, sadece adaletsizlikle ilgili bir mesele
değildir. Bu, varoluşun kendisine kazınmış, ontolojik bir şeyin ihlalidir.
İnsanlıktan
Çıkarma Tek Yönlü İşlemez
İnsanlıktan
çıkarma, aynı zamanda zalimin en önemli aracıdır. Zamanla ezilenler, zalimin
kendileriyle ilgili (tembel, cahil, beceriksiz, insanlık mertebesinden aşağı olduğuna
dair) imajı içselleştirmeye başlarlar. “İnsan olmak ne anlama gelir” sorusu, bu
imaj üzerinden cevaplanır, öyle ki kurtuluş, zulmü ortadan kaldırmak yerine,
zalimin kendisi olmakta bulunur. Bu nedenle Freire, ezilenleri bu döngüyü
kırmak için yapısal, devrimci bir dönüşümü gerçekleştirme görevini üstlenmeye
çağırır.
Freire’nin
aydınlattığı en ilginç noktalardan biri, insanlıktan uzaklaşma sürecinin tek
yönlü bir yol olmadığıdır. Ona göre insanlıktan uzaklaşma, “ezilenlerde şiddete
yol açan ve bu şiddetin de ezilenleri insanlıktan uzaklaştırdığı adaletsiz bir
düzenin sonucudur.”
Freire’nin
düşünmeye teşvik ettiği asli konu şudur: Zulüm, hem ezilenin hem de ezenin
etkilendiği, ancak asla eşit veya benzer şekilde etkilenmediği, hasar görmüş
bir dünya yaratır. Ezilenlerin insanlığı doğrudan inkâr edilirken, ezen,
tahakküm eyleminin ta kendisinde kendi insanlığını tahrif eder.
Peki
bu tahrif, kendisini nasıl ortaya koyar?
“Dünyanın ve insanların
doğrudan, somut, maddi mülkiyeti olmasaydı, zalim bilinç kendini anlayamazdı,
hatta o var bile olamazdı.”
Freire’nin
Teorisini İsrail’in Filistin'deki Soykırımına Uygulamak
İsrail’in
Filistin’i sömürgeleştirdiği süreçte Filistinliler, soyut kategoriler olarak
ele alındılar: güvenlik tehditleri, demografik sorunlar, ikincil zararlar
olarak görüldüler. Bu, Freire’nin tanımladığı, önce kişiliği ortadan kaldırarak
şiddete imkân sağlayan nesneleştirme türüdür.
Örneğin,
Filistinlilere Siyonistler tarafından soykırım niyetiyle “haşarat” denildiğinde
veya altı yaşındaki bir Filistinli kız çocuğu ailesi ve yardıma gelen sağlık
görevlileriyle birlikte İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından öldürüldüğünde,
failler, hedef aldıkları kişileri insanlıktan çıkararak insanlıklarını
yitirmiyorlar mı? [Şunu da belirtmekte fayda var: “insanlıktan çıkarma”, aynı
zamanda soykırımın on aşaması içerisinde dördüncü aşamaya denk düşmektedir.]
İnsanlıktan
uzaklaştırma, kişinin kendi dünyasını, kendi gerçekliğini teşhis etme gücünün, dolayısıyla,
söz konusu gerçekliği değiştirme gücünün onun elinden alınmasıyla birlikte gündeme
gelir. Teşhis işlemi politiktir, çünkü tartışmalara yol açar. Freire şöyle
yazıyor:
“Dünyayı teşhis etmek
isteyenlerle bu teşhisin yapılmasını istemeyenler arasında diyalog kurulamaz. [...]
Sözlerini söyleme denilen temel haklarından mahrum bırakılanlar, öncelikle bu
hakkı geri almalı, bu insanlıktan uzaklaştırıcı saldırganlığın devam etmesine
mani olmalıdırlar.”
Edward
Said ile Bağlantılar
Edward
Said’i Freire ile birlikte okumak, teşhisi/anlatıyı bir savaş alanı olarak
görmektir. Said, Filistinlilerin yalnızca maddi olarak değil, anlatısal olarak
da mülksüzleştirildiğini, gerçekliklerinin yeniden yazıldığını savunur. Derdini
çektiklerini anlatma imkânından da ve kendi anlatılarına sahip olma
özgürlüğünden de mahrum bırakılmışlardır. Bir halk, kendi durumunu
anlatamadığında, silinir.
Said,
1984 tarihli “Anlatma İzni” adlı denemesinde şöyle diyor:
“Gerçekler asla kendi
başlarına konuşmazlar, bilâkis, onları özümsemek, sürdürmek ve dolaşıma sokmak
için toplumsal olarak kabul edilebilir bir anlatıya ihtiyaç duyarlar.”
Filistinlilerin
seslerinin sistematik olarak bastırılması ve yok sayılması, Said’in makalesini
yazdığı zamana kıyasla bugün çok daha yaygın bir şekilde belgelenmiştir. Ancak
işgal ve şiddet gibi temel sorunlar giderek büyüdüğü için bu konu hâlâ önemini
korumaktadır.
Gazze’de
Filistinliler öldürüldüklerinde, Batı’nın liberal duyarlılıklarına yaslanan
büyük medya kuruluşları, katilin adını, İsrail’in adını anmayı reddediyor.
Zohran
Mamdani gibi “ilerici” bir politikacı, Filistinli-Amerikalı yazar Susan Ebulhavva’yı
“kınanmaya değer biri” olarak nitelendiriyor. Elde mebzul miktarda tarihi kayıt
olmasına rağmen, Filistin’in işgale karşı direnişi, ister anlatı yoluyla, ister
siyasi örgütlenme yoluyla, ister silahla olsun, kolayca kötüleniyor,
karalanıyor. Öte yandan, İsrail’in eylemleri ve Siyonizmin soykırımcı emelleri
ahlaki bir zırhla korunmaya devam ediyor.
Muhammed Kürd ve Kusursuz Kurbanlar
Günümüzde
dijital dünya, daha fazla Filistinlinin dünyaya seslenmesine ve kendi
soykırımlarını canlı yayınlamasına imkân sağlarken, artık ihtiyaç duydukları
şey izin değil, performanstır.
Muhammed
Kurd, Perfect Victims: And the Politics of Appeal [“Kusursuz Kurbanlar: Rica
Siyaseti -2025] adlı kitabında, Filistinlilerin derdini çilesini anlatırken,
bunu iktidarın belirlediği koşullar altında yapmak zorunda kaldıklarını söylüyor.
Filistinliler,
birileri kendileriyle empati kursun, anlattıklarına güvensin diye adalete layık
olmak adına tehdit oluşturmayan bir mağduriyet rolü oynamak zorunda kalıyorlar.
Bu talep, başlı başına bir kontrol mekanizmasıdır. Yirmi birinci yüzyılda gücün dünyası, insanları ve halkları doğrudan susturmadan onları koşullu dinlemeye
doğru geçiş yapmıştır.
Edward
Said ve Muhammed Kürd’ü bu metne dâhil etmek bizi yolumuzdan saptırmaz. Bu isimler,
Frantz Fanon’un çalışmaları gibi Freire’nin kitabının da dünyayı dönüştürmek
isteyenlerde nasıl makes bulmaya devam ettiğinin kanıtıdır. Bu çalışmalar, zulümle
tanımlı hallerin yeni yollar bulmayı sürdürdüğü, ağırlaştığı, kapsamını
genişlettiği koşullarda güncelliğini halen daha koruyorlar.
Freire’nin
kitabı ayrıca, öğrencilerin ve öğretmenlerin bilginin, dolayısıyla dünyanın
işbirliği içinde yeniden yaratıcıları olduğu yeni eğitim anlayışları öneriyor.
Ezilenlerin
Pedagojisi, onca baskı ve zulme rağmen ayakta kalmayı bildi. Sınırları, dilleri
ve çağları aştı çünkü temel bir konuya değiniyordu: Düşünme, konuşma ve
gerçekliği şekillendirme hakkına kimler sahiptir?
Polis Project
1 Nisan 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder