20 Mayıs 2026

, ,

Muzaffer Abdülmecid Nuvveb


Nuvveb, 1934 yılında Irak’ın Bağdat kentinde, sanata, şiire ve müziğe değer veren Hint kökenli aristokrat bir Şii ailesinde doğdu. Küçük yaşlardan itibaren şiire olan yeteneğini gösterdi. Lisans eğitimini Bağdat Üniversitesi’nde tamamladı, öğretmen oldu, ancak 1955’te siyasi nedenlerle okuldan atıldı, ailesinin maddi sıkıntı çektiği zor bir dönemde üç yıl işsiz kaldı.

Üniversitedeyken Irak Komünist Partisi’ne katıldı. Haşimi hükümeti tarafından işkence gördü. Monarşiyi deviren 1958 Irak devrimi ardından Eğitim Bakanlığı’na müfettiş olarak atandı. 1963’te, iktidardaki rejimin kovuşturma ve sıkı gözetimine maruz kalan milliyetçiler ve komünistler arasındaki rekabetin yoğunlaşmasının ardından, Irak’ı terk etmek zorunda kaldı ve İran’a gitti. İran gizli polisi tarafından tutuklandı ve işkence gördü, ardından Irak hükümetine teslim edildi. Bir Irak mahkemesi, bir şiiri üzerinden kendisine ölüm cezası verdi, daha sonra bu ceza müebbet hapse çevrildi. Nugra Selman Hapishanesi’ne gönderildi. Bir tünel kazarak hapisten kaçtı, hükümeti devirmeyi amaçlayan komünist bir fraksiyona katıldı.

Güçlü devrimci şiirleri ve Arap diktatörlerine karşı sert hakaretleriyle tanınan Nuvveb, Suriye, Mısır, Lübnan ve Eritre de dâhil olmak üzere birçok ülkede sürgünde yaşadı. 2011’de Irak’a dönmeden önce Eritreli isyancılarla birlikte yaşadı. Esasen haymatlos olan Nuvveb, yalnızca Libya’dan aldığı belgelerle seyahat edebiliyordu. Eserlerinin ilk tam Arapça baskısı 1996’da Londra’da “Dar Kanber” tarafından yayımlandı. 20 Mayıs 2022'de BAE’deki Şarca Üniversite Hastanesi’nde vefat etti.

Muzaffer Nuvveb (1934–2022) bugün Arap dünyasında belki de en çok Arap ve Batılı liderlere yönelik sert eleştirileri ve Filistin davasına olan sarsılmaz desteğiyle hatırlansa da, Arap meselelerini ele alan Arapça şiirler yazmaya 1969’dan sonra başladı. Irak’ta, Irak’ın sömürgecilikten ve feodal baskıdan kurtuluş mücadelesini merkez alan, Irak lehçesinde kaleme aldığı şiirleri hâlâ seviliyor. Komünist Parti’nin sadık bir üyesi olarak, en büyük kaygısı, köylülerin ve ülkenin en yoksul kesimlerinin yaşam standartlarının ve çalışma koşullarının iyileştirilmesiydi. Bu nedenle, Abdülkerim Kasım tarafından Eylül 1959’da başlatılan Tarım reformunu güçlü bir şekilde destekledi. Reform, özellikle Irak’ın güneyinde, ekilebilir arazinin büyük kısmının, fellahları sert ve sömürücü koşullar altında çalışmaya zorlayan ve hasadın aslan payını kendilerine alan büyük toprak sahiplerinin elinde yoğunlaşması gerçeğine son vermeyi amaçlıyordu.[1] Buna karşılık, arazinin bir kısmının, özellikle de az imkânı olan ailelere yeniden dağıtılması amaçlandı. Ancak, bürokrasideki yetersizlik, nitelikli personel eksikliği ve ekipman yetersizliği nedeniyle bu planlar uygulanamadı. Neticede köylüler arasında güçlü desteğe sahip olan komünistler, köylüleri idari prosedürlerin yavaş ilerlemesini beklemek yerine, meseleleri kendi ellerine alıp kendilerine ait toprakları ele geçirmeye çağırdılar.[2] Bu çalkantılı dönemde, Maysan Valiliği'nden önde gelen bir şeyhin oğlu, Kahla Nehri kıyısında komünist öğretmen Sahib Molla Hassaf’ı öldürdü. Amara’daki Köylüler Birliği’nin başkanı olarak görev yapan Hassaf, fellahları yeni kazandıkları haklar konusunda eğitmiş, hasatlarını şeyhe teslim etmek yerine, doğrudan satmaları konusunda onları teşvik etmişti. Cinayet cezasız kalınca, Amara’da kitlesel gösteriler patlak verdi. Fellahlar, ellerinde iplerle valiye giderek, şeyhin oğlunun teslim edilmesini ve intikam alınmasını talep ettiler, ancak sonuç alamadılar. Oğul, serbest bırakıldı ve suçlamalar bilinmeyen bir kişiye yöneltildi.[3]

Aynı yıl yazdığı, aşağıda paylaşılan şiirinde Muzaffer Nuvveb, bu olaylardan yola çıkarak Sahib Molla Hassaf’ı köy kadınları tarafından yas tutulan şehit bir köylü olarak tasvir eder. Şiir, öldürülen adamın karısının bakış açısından yazılmıştır. Kadın, uzaktan silah sesleri duyar ve içgüdüsel olarak kocasının öldürüldüğünü anlar. Dışarı koşar ve diğer kadınların kanlar içinde kalan kocasının etrafında toplandığını görür, ancak onlardan ağlamamalarını, böylece gözlerindeki siyah sürmenin kırmızı kana karışmamasını rica eder.

Şiirin asıl adı Mudayif Hel’dir (“Kakule Misafirhanesi”), ancak güney Irak'ta yaygın bir isim oluşturma uygulamasını yansıtan ve "küçük Sahib" anlamına gelen Sahib’in küçültülmüş hali olan “Sveyhib” adıyla bilinir. Bu şiir, bölgeye has geleneksel şiirin üçlü mısra ve ardından kafiyeli iki mısradan oluşan beşli biçimini (aaabb, cccbb, dddbb, ...) takip eder, ancak hem imgeleri hem de anlatım perspektifi bakımından geleneklerden ayrılır.

Güney Irak lehçesinde yazılmış bir şiirin uyandırdığı atmosferi İngilizceye aktarmak neredeyse imkânsız. Bölgenin zengin müzik ve şiir gelenekleriyle şekillenen lehçe, hem melankolik hem de kararlı bir tona sahiptir. Şiirinin sözlü boyutunu korumak amacıyla Muzaffer Nuvveb, bu ve diğer şiirlerini bir stüdyoda kaydetti ve bunları divanıyla birlikte kaset olarak yayınlamayı veya radyoda yayınlamayı amaçladı. Bu kayıt, şu anda dolaşımda olan basılı versiyonlarda bulunan birçok hatayı düzeltmeme yardımcı olmak açısından paha biçilmezdi. 1984 yılında şiir, Sami Kemal tarafından bestelendi.

Şiir, edebiyatın tarihi olayları kolektif hafızada nasıl koruyabileceğine dair çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Bildiğim kadarıyla bu olay, dönemin önemli tarih eserlerinde geçmediğinden, “Sveyhib”, değerli bir mikro-tarihsel kaynak işlevi görüyor. Arşivlerde değil, insanların kalplerinde ve seslerinde yaşamaya devam ediyor. Irak’ta bugün bile ezberlenmeye ve anlatılmaya devam ediyor.

* **

Kakule Misafirhanesi

Feodal ağalar Kahla Nehri’nde yudular bıçaklarını.
İhanet orada gösterdi ilkin yüzünü.
Çekilin! O sürmeleriniz kana belenmesin!
Çekilin! Hızmalarınızdan zehirli damlalar düşmesin.
Sveyhib’in yarasını hangi kanlı çaputunuz sarabilir.
Ağam, dökülen kanımıza sevinmeyesin
Sveyhib düşmüşse toprağa o vakit intikamımızın orağı konuşur!

Sveyhib,
Yaran o kadar derin ki hiçbir intikam iyileştirmez onu
Hâlâ akan kanına yemin olsun ki
Senden sonra alev alev yanan ateşi
Gazabın elindeki oraklar harlayacak.
Haber getirenler, sallasın kanın bayrağını
Sveyhib düşmüşse toprağa o vakit intikamımızın orağı konuşur!

[...]

Elli sekiz yıl önce, 1967’de, Irak Komünist Partisi büyük bir bölünme yaşadı. Çatışmanın merkezinde, dört yıl önce askeri darbeyle iktidara gelen yeni rejimle nasıl başa çıkılacağı sorusu vardı. Bir fraksiyon Abdürrahman Arif hükümetiyle işbirliğini savunurken, partinin diğer kanadı, her türlü işbirliğini şiddetle reddetti ve bunun yerine silahlı direniş çağrısında bulundu.

Aynı yıl, Iraklı şair Muzaffer Nuvveb, kendisi ve diğer mahkûmların elle kazdığı bir tünel aracılığıyla Hilla Hapishanesi’nden kaçtı. Kısa bir süre sonra, Irak’ın güneyindeki bataklıklarda gerilla savaşçılarına katıldı.

Hay civarındaki bölgede, birçok köylü gibi komünist davayı desteklemek için silahlanan köylü Cabir Beysen ile tanıştı. Muzaffer Nuvveb’in Irak’tan zorla sürgün edilmesinin üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra, aşağıdaki şiiri Cabir’in anısına ithaf etti.

Nuvveb’in sürekli yeniden yazma alışkanlığı ve şiiri öncelikle performatif bir sanat olarak görmesi nedeniyle, eserlerinin büyük çoğunluğu hiçbir zaman basılı olarak yayınlanmamıştır. Bu nedenle bu çeviri, 1992’de Kopenhag’da düzenlenen canlı bir okumanın ses kaydına dayanmaktadır.

Beysen, köylünün soyadı olup, Arapçada “mürver ağacı” anlamına gelir.

Takdim:

Iraklı bir çiftçi olan Cabir, Güney Irak’taki silahlı mücadele sırasında bizimle hareket ediyordu. Tüberkülozun son evresindeydi. Bulunduğumuz bölgede 25.000 tüberküloz vakası vardı. Ölmeden önce Filistin’e, Bağdat’a, herhangi bir yere, herhangi bir göreve gönderilmemiz için bize yalvarıp durdu. Sonunda Cabir öldü. Onu biz defnettik.

Ah Cabir Beysen

Cabir
Taş köprünün ötesinde uzanan
Mürver çiçeği tarlası.
O ki yolumuzun dizginlerini tutandı.
Veremli ve ateşli bedeniyle
Ruhu besleyen gölgesi altında
Nar taneleri gibi bir araya getirdi bizi.
Yeni doğum yapmış genç bir ana gibi emzirdi
Kahve ve umut verdi.
Gerilla savaşlarının yiğitliğine dair sözler
Dökülürdü dudaklarından.
O ciğerlerinden ağır bir öksürük
Hoş bir hilâl kaldı.
bıyıklarına toplanmış kakule kalıntılarını
Diliyle alırdı.
Oruçken öksürüğü artar, düşleri
Deniz gibi kabarırdı.
Veremli havaya rağmen
Geceleri hüznümüzü, eyerlerimizi, yarının derslerini
Birbirine bağlar
Çadırımızda bekler dururduk.
Cabir, mürver çiçeği mevsiminin son demi
Kadar solgundu.
Sadece buğdayın başağına bağlıydı.
Politik mücadelenin her aşamasında
Yaşlı koyunların tahkirine rağmen
Yolunda yürüdü.
Sonra
Terk etti bizi.
Samanyolu onu mezarına götürdü.
Sonbaharın sisi içinde
Kederli tabutunu omuzlamak bize düştü.
Kefeninde sadece verem
Sadece mürver ağacının dalları gibi yığılmış
Kemikler vardı.
Savaşçı Cabir artık gün gibi ortadaydı.
Pınarın yüzündeki sis misali.
O çukura
Sabahın sessizliği doldu.
Onun iltihaplı yaralarını komünist yemin eşliğinde

Defnettik.
Sonra mezarının başında şafağın sessizliğine karıştık.
kahvesinin telvesinden sürme çektik gözlerine.
Gören döktü yaşlarını.

Kıyamet günü gelip çattığında Cabir
sessizliğin ve veremin o zarif ustası
Âşıkların dilini konuşacak.
Allah’a
Silahlı mücadeleye gider gibi gidecek.
derin bir adanmışlıkla ülkesine âşık bir adamdı o
Yarabbi, al Cabir’i götür o iki nehre!
Irak ki en sevgili cennetimizdir.
Bazımız yoldan sapsa da bu gerçek değişmez.
O cennet ki şafakta mis gibi mürver çiçeği kokar.
Alacakaranlıkta ise tetiktedir
Bir o kadar da derin.

Dün taş köprüyü geçiyordu.
O küçük kayısı ağaçları yanında
Elindeki fenerle önümüzde yürüyordu.
Şimdi gece otobüsüne binip
Hiçbir yolcunun dönmediği diyara gidiyor.

Irak’ın kederi
Cabir Beysen’in üzerine yağacak.
Mezarında verem mantar gibi bitecek.
Sonra fırtına kopacak.
Kadim Irak’ın yüreği nemlenecek.
Ah keşke başkaları da senin gibi sağlam dursaydı.
Ey veremin ve sabrın şahı.
O vakit yitirmezdik Irak’ı
Ruhlarımız yirmi yıl
Nefes nefese kalmazdı.

Şimdi yatağımız şefkatsiz,
Dostun bakışından mahrumuz
Ah Cabir Beysen!

Isabelle Felenda
1 Eylül 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Reform döneminde yaklaşık 2.800 toprak ağası, toprakların yüzde 56’sına sahipti. Bkz.: Hanna Batatu, The Old Social Classes and the Revolutionary Movements of Iraq (Princeton ve New Jersey: Princeton University Press, 1978), s. 837.

[2] Reform sonrası ilk yılların kaotik seyri konusunda bkz.: Edith ve E. F. Penrose, Iraq: International Relations and National Development (Londra: Ernest Benn Limited, 1978), s. 240-248.

[3] Olayların detaylı aktarımı için bkz.: سعدي جبار مكلف: صويحب مظفر النواب ومنجله المندائي, Ahewar ve سلام عبود: مظفّر النوّاب: محيي الموؤودات الشعريّة, Ahbar.

0 Yorum: