Nuvveb,
1934 yılında Irak’ın Bağdat kentinde, sanata, şiire ve müziğe değer veren Hint
kökenli aristokrat bir Şii ailesinde doğdu. Küçük yaşlardan itibaren şiire olan
yeteneğini gösterdi. Lisans eğitimini Bağdat Üniversitesi’nde tamamladı,
öğretmen oldu, ancak 1955’te siyasi nedenlerle okuldan atıldı, ailesinin maddi
sıkıntı çektiği zor bir dönemde üç yıl işsiz kaldı.
Üniversitedeyken
Irak Komünist Partisi’ne katıldı. Haşimi hükümeti tarafından işkence gördü.
Monarşiyi deviren 1958 Irak devrimi ardından Eğitim Bakanlığı’na müfettiş
olarak atandı. 1963’te, iktidardaki rejimin kovuşturma ve sıkı gözetimine maruz
kalan milliyetçiler ve komünistler arasındaki rekabetin yoğunlaşmasının
ardından, Irak’ı terk etmek zorunda kaldı ve İran’a gitti. İran gizli polisi
tarafından tutuklandı ve işkence gördü, ardından Irak hükümetine teslim edildi.
Bir Irak mahkemesi, bir şiiri üzerinden kendisine ölüm cezası verdi, daha sonra
bu ceza müebbet hapse çevrildi. Nugra Selman Hapishanesi’ne gönderildi. Bir
tünel kazarak hapisten kaçtı, hükümeti devirmeyi amaçlayan komünist bir
fraksiyona katıldı.
Güçlü
devrimci şiirleri ve Arap diktatörlerine karşı sert hakaretleriyle tanınan Nuvveb,
Suriye, Mısır, Lübnan ve Eritre de dâhil olmak üzere birçok ülkede sürgünde
yaşadı. 2011’de Irak’a dönmeden önce Eritreli isyancılarla birlikte yaşadı.
Esasen haymatlos olan Nuvveb, yalnızca Libya’dan aldığı belgelerle seyahat
edebiliyordu. Eserlerinin ilk tam Arapça baskısı 1996’da Londra’da “Dar Kanber”
tarafından yayımlandı. 20 Mayıs 2022'de BAE’deki Şarca Üniversite Hastanesi’nde
vefat etti.
Muzaffer
Nuvveb (1934–2022) bugün Arap dünyasında belki de en çok Arap ve Batılı
liderlere yönelik sert eleştirileri ve Filistin davasına olan sarsılmaz
desteğiyle hatırlansa da, Arap meselelerini ele alan Arapça şiirler yazmaya
1969’dan sonra başladı. Irak’ta, Irak’ın sömürgecilikten ve feodal baskıdan
kurtuluş mücadelesini merkez alan, Irak lehçesinde kaleme aldığı şiirleri hâlâ
seviliyor. Komünist Parti’nin sadık bir üyesi olarak, en büyük kaygısı,
köylülerin ve ülkenin en yoksul kesimlerinin yaşam standartlarının ve çalışma
koşullarının iyileştirilmesiydi. Bu nedenle, Abdülkerim Kasım tarafından Eylül
1959’da başlatılan Tarım reformunu güçlü bir şekilde destekledi. Reform,
özellikle Irak’ın güneyinde, ekilebilir arazinin büyük kısmının, fellahları
sert ve sömürücü koşullar altında çalışmaya zorlayan ve hasadın aslan payını
kendilerine alan büyük toprak sahiplerinin elinde yoğunlaşması gerçeğine son
vermeyi amaçlıyordu.[1] Buna karşılık, arazinin bir kısmının, özellikle de az
imkânı olan ailelere yeniden dağıtılması amaçlandı. Ancak, bürokrasideki
yetersizlik, nitelikli personel eksikliği ve ekipman yetersizliği nedeniyle bu
planlar uygulanamadı. Neticede köylüler arasında güçlü desteğe sahip olan
komünistler, köylüleri idari prosedürlerin yavaş ilerlemesini beklemek yerine, meseleleri
kendi ellerine alıp kendilerine ait toprakları ele geçirmeye çağırdılar.[2] Bu
çalkantılı dönemde, Maysan Valiliği'nden önde gelen bir şeyhin oğlu, Kahla
Nehri kıyısında komünist öğretmen Sahib Molla Hassaf’ı öldürdü. Amara’daki
Köylüler Birliği’nin başkanı olarak görev yapan Hassaf, fellahları yeni
kazandıkları haklar konusunda eğitmiş, hasatlarını şeyhe teslim etmek yerine,
doğrudan satmaları konusunda onları teşvik etmişti. Cinayet cezasız kalınca,
Amara’da kitlesel gösteriler patlak verdi. Fellahlar, ellerinde iplerle valiye
giderek, şeyhin oğlunun teslim edilmesini ve intikam alınmasını talep ettiler,
ancak sonuç alamadılar. Oğul, serbest bırakıldı ve suçlamalar bilinmeyen bir
kişiye yöneltildi.[3]
Aynı
yıl yazdığı, aşağıda paylaşılan şiirinde Muzaffer Nuvveb, bu olaylardan yola
çıkarak Sahib Molla Hassaf’ı köy kadınları tarafından yas tutulan şehit bir
köylü olarak tasvir eder. Şiir, öldürülen adamın karısının bakış açısından
yazılmıştır. Kadın, uzaktan silah sesleri duyar ve içgüdüsel olarak kocasının
öldürüldüğünü anlar. Dışarı koşar ve diğer kadınların kanlar içinde kalan kocasının
etrafında toplandığını görür, ancak onlardan ağlamamalarını, böylece
gözlerindeki siyah sürmenin kırmızı kana karışmamasını rica eder.
Şiirin
asıl adı Mudayif Hel’dir (“Kakule Misafirhanesi”), ancak güney Irak'ta
yaygın bir isim oluşturma uygulamasını yansıtan ve "küçük Sahib"
anlamına gelen Sahib’in küçültülmüş hali olan “Sveyhib” adıyla bilinir. Bu
şiir, bölgeye has geleneksel şiirin üçlü mısra ve ardından kafiyeli iki
mısradan oluşan beşli biçimini (aaabb, cccbb, dddbb, ...) takip eder, ancak hem
imgeleri hem de anlatım perspektifi bakımından geleneklerden ayrılır.
Güney
Irak lehçesinde yazılmış bir şiirin uyandırdığı atmosferi İngilizceye aktarmak
neredeyse imkânsız. Bölgenin zengin müzik ve şiir gelenekleriyle şekillenen
lehçe, hem melankolik hem de kararlı bir tona sahiptir. Şiirinin sözlü boyutunu
korumak amacıyla Muzaffer Nuvveb, bu ve diğer şiirlerini bir stüdyoda kaydetti
ve bunları divanıyla birlikte kaset olarak yayınlamayı veya radyoda yayınlamayı
amaçladı. Bu kayıt, şu anda dolaşımda olan basılı versiyonlarda bulunan birçok
hatayı düzeltmeme yardımcı olmak açısından paha biçilmezdi. 1984 yılında şiir,
Sami Kemal tarafından bestelendi.
Şiir,
edebiyatın tarihi olayları kolektif hafızada nasıl koruyabileceğine dair
çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Bildiğim kadarıyla bu olay, dönemin önemli
tarih eserlerinde geçmediğinden, “Sveyhib”, değerli bir mikro-tarihsel kaynak işlevi
görüyor. Arşivlerde değil, insanların kalplerinde ve seslerinde yaşamaya devam
ediyor. Irak’ta bugün bile ezberlenmeye ve anlatılmaya devam ediyor.
* **
Kakule Misafirhanesi
Feodal
ağalar Kahla Nehri’nde yudular bıçaklarını.
İhanet orada gösterdi ilkin yüzünü.
Çekilin! O sürmeleriniz kana belenmesin!
Çekilin! Hızmalarınızdan zehirli damlalar düşmesin.
Sveyhib’in yarasını hangi kanlı çaputunuz sarabilir.
Ağam, dökülen kanımıza sevinmeyesin
Sveyhib düşmüşse toprağa o vakit intikamımızın orağı konuşur!
Sveyhib,
Yaran o kadar derin ki hiçbir intikam iyileştirmez onu
Hâlâ akan kanına yemin olsun ki
Senden sonra alev alev yanan ateşi
Gazabın elindeki oraklar harlayacak.
Haber getirenler, sallasın kanın bayrağını
Sveyhib düşmüşse toprağa o vakit intikamımızın orağı konuşur!
[...]
Elli
sekiz yıl önce, 1967’de, Irak Komünist Partisi büyük bir bölünme yaşadı.
Çatışmanın merkezinde, dört yıl önce askeri darbeyle iktidara gelen yeni
rejimle nasıl başa çıkılacağı sorusu vardı. Bir fraksiyon Abdürrahman Arif
hükümetiyle işbirliğini savunurken, partinin diğer kanadı, her türlü
işbirliğini şiddetle reddetti ve bunun yerine silahlı direniş çağrısında
bulundu.
Aynı
yıl, Iraklı şair Muzaffer Nuvveb, kendisi ve diğer mahkûmların elle kazdığı bir
tünel aracılığıyla Hilla Hapishanesi’nden kaçtı. Kısa bir süre sonra, Irak’ın
güneyindeki bataklıklarda gerilla savaşçılarına katıldı.
Hay
civarındaki bölgede, birçok köylü gibi komünist davayı desteklemek için
silahlanan köylü Cabir Beysen ile tanıştı. Muzaffer Nuvveb’in Irak’tan zorla
sürgün edilmesinin üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra, aşağıdaki şiiri Cabir’in
anısına ithaf etti.
Nuvveb’in
sürekli yeniden yazma alışkanlığı ve şiiri öncelikle performatif bir sanat
olarak görmesi nedeniyle, eserlerinin büyük çoğunluğu hiçbir zaman basılı
olarak yayınlanmamıştır. Bu nedenle bu çeviri, 1992’de Kopenhag’da düzenlenen
canlı bir okumanın ses kaydına dayanmaktadır.
Beysen,
köylünün soyadı olup, Arapçada “mürver ağacı” anlamına gelir.
Takdim:
Iraklı
bir çiftçi olan Cabir, Güney Irak’taki silahlı mücadele sırasında bizimle
hareket ediyordu. Tüberkülozun son evresindeydi. Bulunduğumuz bölgede 25.000
tüberküloz vakası vardı. Ölmeden önce Filistin’e, Bağdat’a, herhangi bir yere,
herhangi bir göreve gönderilmemiz için bize yalvarıp durdu. Sonunda Cabir öldü.
Onu biz defnettik.
Ah Cabir Beysen
Cabir
Taş köprünün ötesinde uzanan
Mürver çiçeği tarlası.
O ki yolumuzun dizginlerini tutandı.
Veremli ve ateşli bedeniyle
Ruhu besleyen gölgesi altında
Nar taneleri gibi bir araya getirdi bizi.
Yeni doğum yapmış genç bir ana gibi emzirdi
Kahve ve umut verdi.
Gerilla savaşlarının yiğitliğine dair sözler
Dökülürdü dudaklarından.
O ciğerlerinden ağır bir öksürük
Hoş bir hilâl kaldı.
bıyıklarına toplanmış kakule kalıntılarını
Diliyle alırdı.
Oruçken öksürüğü artar, düşleri
Deniz gibi kabarırdı.
Veremli havaya rağmen
Geceleri hüznümüzü, eyerlerimizi, yarının derslerini
Birbirine bağlar
Çadırımızda bekler dururduk.
Cabir, mürver çiçeği mevsiminin son demi
Kadar solgundu.
Sadece buğdayın başağına bağlıydı.
Politik mücadelenin her aşamasında
Yaşlı koyunların tahkirine rağmen
Yolunda yürüdü.
Sonra
Terk etti bizi.
Samanyolu onu mezarına götürdü.
Sonbaharın sisi içinde
Kederli tabutunu omuzlamak bize düştü.
Kefeninde sadece verem
Sadece mürver ağacının dalları gibi yığılmış
Kemikler vardı.
Savaşçı Cabir artık gün gibi ortadaydı.
Pınarın yüzündeki sis misali.
O çukura
Sabahın sessizliği doldu.
Onun iltihaplı yaralarını komünist yemin eşliğinde
Defnettik.
Sonra mezarının başında şafağın sessizliğine karıştık.
kahvesinin telvesinden sürme çektik gözlerine.
Gören döktü yaşlarını.
Kıyamet günü
gelip çattığında Cabir
sessizliğin ve veremin o zarif ustası
Âşıkların dilini konuşacak.
Allah’a
Silahlı mücadeleye gider gibi gidecek.
derin bir adanmışlıkla ülkesine âşık bir adamdı o
Yarabbi, al Cabir’i götür o iki nehre!
Irak ki en sevgili cennetimizdir.
Bazımız yoldan sapsa da bu gerçek değişmez.
O cennet ki şafakta mis gibi mürver çiçeği kokar.
Alacakaranlıkta ise tetiktedir
Bir o kadar da derin.
Dün taş
köprüyü geçiyordu.
O küçük kayısı ağaçları yanında
Elindeki fenerle önümüzde yürüyordu.
Şimdi gece otobüsüne binip
Hiçbir yolcunun dönmediği diyara gidiyor.
Irak’ın
kederi
Cabir Beysen’in üzerine yağacak.
Mezarında verem mantar gibi bitecek.
Sonra fırtına kopacak.
Kadim Irak’ın yüreği nemlenecek.
Ah keşke başkaları da senin gibi sağlam dursaydı.
Ey veremin ve sabrın şahı.
O vakit yitirmezdik Irak’ı
Ruhlarımız yirmi yıl
Nefes nefese kalmazdı.
Şimdi yatağımız
şefkatsiz,
Dostun bakışından mahrumuz
Ah Cabir Beysen!
Isabelle Felenda
1
Eylül 2025
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Reform döneminde yaklaşık 2.800 toprak ağası, toprakların yüzde 56’sına
sahipti. Bkz.: Hanna Batatu, The Old Social Classes and the Revolutionary
Movements of Iraq (Princeton ve New Jersey: Princeton University Press,
1978), s. 837.
[2]
Reform sonrası ilk yılların kaotik seyri konusunda bkz.: Edith ve E. F.
Penrose, Iraq: International Relations and National Development (Londra:
Ernest Benn Limited, 1978), s. 240-248.
[3] Olayların detaylı aktarımı için bkz.: سعدي جبار مكلف: صويحب مظفر النواب ومنجله المندائي, Ahewar ve سلام عبود: مظفّر النوّاب: محيي الموؤودات الشعريّة, Ahbar.


0 Yorum:
Yorum Gönder