18 Mayıs 2026

, ,

Mehdi Amil’in Sömürgecilik Karşıtı Marksizmi

Bir iki istisna haricinde, Batı dışı dünyada faaliyet yürüten Marksist teorisyenler, düşünsel-teorik açıdan pek dikkate alınmazlar. İdeolojik tartışmaların radarına girdiklerinde dahi, bu tartışmalar, onların çalışmalarını, Marksizmin kendisini dönüştürmenin bir aracı değil, Marksizmin evrenselliğinin kanıtı olarak sunarlar.

Bu durum, 18 Mayıs 1987’de suikasta kurban giden Arap Marksist Mehdi Amel için de büyük ölçüde geçerliydi.[1] 1936 doğumlu Hasan Hamdan, daha sonra Mehdi Amil müstear adını benimsedi. Lübnan Komünist Partisi üyesiydi. Öldürüldüğü sırada partinin lider kadrosuna dâhil olmuştu.

Mehdi Amil’in mirası, on yıl önce patlak veren Arap ayaklanmaları sırasında yeniden gündeme geldi. Büyük bir ilgiye mazhar oldu. Yazılarından oluşan bir kitabın 2021’de İngilizceye çevrilmesinin ardından çalışmaları daha da ilgi gördü. Ancak Marksizmin felsefesine ve bu felsefenin sömürgeciliği kapitalizmle ilişkili olarak ele alış tarzımızda yol açtığı sonuçlara yönelik ilgi, halen daha ilkel düzeydedir.

Amil’i tarihsel materyalizm üzerinden okuyanlar, onun teorik katkısını ve pratiğini yirminci yüzyıl Marksizminin ideolojik külliyatıyla bütünleştirmenin bir yolunu illaki bulacaklardır. Bu çaba, felsefesinin varsayımlarının, argümanlarının ve sonuçlarının, Avrupa Marksizmiyle ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan bağımlılık teorisi ve ırkçı kapitalizm gibi heterodoks veya radikal Marksizm okullarıyla karşılaştırılması ve zıtlıklarının incelenmesini gerektiren sürekli ve eleştirel bir analize ihtiyaç duyar.

Bu yönde mütevazı bir adım atmak adına, burada, onun metodolojisine, bu metodolojinin İkinci Dünya Savaşı sonrası ulusal kurtuluşun temel temalarına, özellikle de özgür bir Filistin için süregelen mücadeleye uygulanmasına dair kısa bir inceleme sunmaya çalışacağız.

Marksizm, Sömürgecilik ve Metodoloji

Amil, sömürgeciliğin tarihsel gerçekliğini anlamak ve aşmak için Marksist felsefede bir “metodolojik devrim” yapılması çağrısında bulundu. Önceden oluşturulmuş Marksist düşüncenin sömürgeci toplumsal yapıya uygulanmasına karşı çıktı, ancak bunu “özgün” olduğu söylenen bir kapitalizm öncesi düşünce adına yapmadı. Aynı şekilde, tarihsel materyalist düşünceyi Avrupamerkezci yaklaşımıyla birlikte bir kenara atan postkolonyal analiz biçimlerini de reddetti.[2] Bunun yerine, Amil, sömürgeci toplumsal gerçeklikten doğan, onun sosyalist kurtuluşu için kullanılan bir Marksizm teorisi inşa etmek için diyalektik bir çalışma yürüttü. Bu teorinin aynı zamanda tüm insanlığın kurtuluşu olduğunu savundu.

Amil, metodolojisinin mantığını önce kısaca, daha sonra da ayrıntılı olarak, bir dizi deneme ve kitap uzunluğundaki incelemede ortaya koydu. Ardından bunu mezhepçilik, İslam, eğitim ve devrimci kültür de dâhil olmak üzere, çok çeşitli tarihsel olgulara ve güçlere uyguladı. Bu yazılar, kendi çağında ortaya çıkan ve günümüz için de geçerliliğini koruyan ideolojik tartışmalarla doğrudan bir diyalog içindeydi.

Amil’in metinleri, yoğun ve zaman zaman kendini tekrarlasa da, mantığı basitti. Karl Marx’ın sömürgecilikle ilgili tartışması, kapitalizmin genel analizinde tesadüfi bir unsurdu. Marx’ın kapitalist bir Avrupa’daki kendi tarihsel bağlamı ve sömürgeleştirilmiş ülkelerin sosyo-ekonomik koşullarından habersiz olması nedeniyle, sömürgeciliği tam olarak değerlendirip kapitalizm teorisine dâhil etmesi mümkün değildi.

Sömürgeleştirilmiş halkların tarihsel gerçekliği, Marx’ın deneyimlediği gerçekliğin tam tersiydi. Onların kapitalizmle karşılaşmaları, sömürgecilik aracılığıyla tesadüfen veya dolaylı olarak gerçekleşmişti. Amil’in sözleriyle, sömürgeleştirme, halkların tarihlerindeki “süreklilik ipliğini koparmış”, onları “şiddetli sarsıntılar”a maruz bırakmıştı.

Amil’e göre bu sarsıntılar, üretim ilişkilerinin en alt katmanlarına kadar ulaşıyordu, zira kapitalizm öncesi üretimin maddi temeli yok edilirken, sanayileşmenin maddi temeli de redde tabi tutuluyordu. Başka bir deyişle, kapitalist ve sömürgeci toplumsal formasyonlar arasındaki fark, sadece üretim düzeyi veya ölçeğiyle değil, üretimin tüm yapısıyla ilgiliydi.

Amil, bu noktadan hareketle, salt ekonomik olmaktan ziyade, her şeyi kapsayan sömürgeci ilişkinin, sömürgeleştirilmiş toplumlardaki temel çelişki olduğu ve sömürgeciliğin “sömürgeleştirilmiş ülkenin toplumsal yapısının nesnel temeli” olduğu sonucuna ulaşıyordu. Dolayısıyla, sömürgecilik, askeri işgalin sona ermesiyle veya siyasi bağımsızlığın kazanılmasıyla değil, sosyalizme doğru şiddetli ve devrimci bir geçiş sürecinde bu ilişkinin tamamen kopmasıyla sona erecekti.

Amil’in bu doğrultuda yürüttüğü araştırma süreci, “tarihsel oluşumunda ve çağdaş gelişiminde emperyalizme yapısal olarak bağımlı kapitalizm biçimi” olarak tanımladığı sömürgeci üretim tarzı (SÜT) kavramını ortaya çıkardı. Marx’ın sömürgecilik üzerine yaptığı, gerçeklikten damıttığı gözlemler, Amil’e modelini geliştirmek için sağlam bir teorik zemin sağladı. Amil, her adımda, Marx’ın ilgili yorumlarından istifade etti, temel ilkeleri belirledi.

Misal Amil, sömürgeci üretim biçimini, sömürgeci fetih başlığı altında, kapitalist ve kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin birleşmesi, dolayısıyla, her ikisinden de farklı olarak tanımlamak için Marx’ın üretim biçimlerinin “kaynaşması” ifadesine dönük referansına ve Vladimir Lenin’in tek bir toplumsal alanda bir arada var olan farklı üretim biçimlerine ilişkin açıklamasına sırtını yasladı. Bu metodoloji, sınıfların oluşumu, sınıf mücadelesi, sermayeleşme ve sınıf bilinci gibi Marksist mantığı ve kavramları koruyor, ancak bunların sömürgeci bir ortamdaki özgün tarihsel biçimini açıklamaya çalışıyordu.

Sömürgecilik ve Sınıf Mücadelesi

Amil’in teorizasyonu, Sömürgeci Üretim Tarzı altında sınıfların oluşum sürecinin sınıf farklılaşmasının yokluğuyla karakterize edildiği sonucuna varmasına yol açtı. Büyük ölçekli sanayiinin yapısal olarak engellenmesi sebebiyle, sömürge burjuvazisi, zorunlu olarak sanayi değil, ticaret burjuvazisiydi.

Bu bağlamda küçük ölçekli üreticiler, üyeleri zaman zaman benzer ölçekte finans işleriyle de uğraşan küçük burjuvazinin bir kesimini oluşturuyordu. Ekonomik faaliyetlerdeki bu görünür çeşitlilik, bu toplumsal sınıfın “aşırı enerji”sinden değil, bilâkis, üretimin yoğunlaştırılmasına getirilen sınırlamalardan kaynaklanıyordu.

Bu kısıtlı ekonomik üretim ilişkilerinin siyasi sonuçları vardı. Kendi sınıfsal varoluşu gereği sömürgeci veya kapitalist muadiline bağlı olan sömürge burjuvazisi, Avrupa’daki burjuvazi gibi bir politik devrim gerçekleştiremez, liberal bir demokrasi kuramaz. Bu nedenle, sömürgeleştirilmiş ülkelerdeki yönetimsel istikrarsızlık, şarkiyatçıların üzerinde durduğu, “askeri yönetim veya diktatörlük eğilimleri”nin bir yansıması değil, sömürgedeki toplumsal yapının istikrarının bir sonucudur.

Sınıfsal farklılaşmanın yokluğunun uç bir örneği, dış ticarete bağlı kentli tüccarlar ile tarımsal üretimlerini sömürge ticaretine yönlendiren toprak sahipleri olmak üzere iki toplumsal fraksiyonun kaynaşmasıdır. Bu kaynaşma, genellikle sanayicilerle ilişkilendirilen ulusal burjuvazinin veya sömürge ittifakıyla ilişkilendirilen feodal sınıfın varlığını ortadan kaldırır.

Benzer şekilde, sömürgedeki emekçi kitlelerin, özellikle köylülerin proleterleşme süreci, ekonomik veya toplumsal düzeyde asla tamama eremez. Sömürgedeki tarımsal üretimde, özellikle nakit ürünler ve sömürücü emek etrafında yoğunlaşan toprakların merkezi önemi göz önüne alındığında, köylüler SÜT koşullarında en fazla sömürülen sınıftır.

Amil’e göre, köylüler, iş bulmak için kent merkezlerine göç ettiklerinde, sınıfsal varoluşu ve bilinç düzeyleri açısından nadiren radikal bir dönüşüm yaşarlar. Küçük ölçekli tüketim endüstrisini içeren yeni bir sınıfsal konuma sahip olsalar da, önceki sınıfsal bağlarını muhafaza ederler, geçmişten gelen sınıfsal bilinçlerinin çoğunu muhafaza ederek iki konum arasında kolaylıkla geçiş yaparlar.

Amil’in anlatımıyla, Lübnan’daki durum şu şekildedir:

“İşçi, tatillerde, izinlerde ve cenazelerde her fırsatta köyüne döner. Bu şekilde köyü, onun ağırlık merkezi haline gelir, şehirden daha güçlü bir çekim merkezidir. Sonuç olarak, geride bıraktığı topraklara özlem duyar, atalarının yurdu olan köyüne gömülmeyi talep eder.”

Amil, sınıfsal farklılaşmanın olmamasının, milliyetçi güçlerin iddia ettiği gibi, sömürge ortamında sınıf mücadelesinin yokluğu anlamına gelmediğini dile getiriyordu. Aynı şekilde Amil, bazı anti-emperyalist veya enternasyonalist Marksistlerin iddia ettiği gibi, ulusal sorunun önemsiz olduğunu söyleyen biri değildi. Sömürgeciliğin kurduğu ilişkiler üzerinden yönetilen, sömürgeci üretim tarzının hüküm sürdüğü bir ülkede, dolaylı sömürü ilişkisi göz önüne alındığında, sınıf mücadelesi, başka bir toplumsal sınıfa değil, bir bağımlılık ve tahakküm yapısına yöneliktir. Bu da sömürgeleştirilmiş toplumlardaki sosyalist devrimin ulusal kurtuluşla eş anlamlı olduğu anlamına gelir:

“Ulusal kurtuluş mücadelesi, sömürge dönemindeki sınıf mücadelesini ayıran tek tarihsel biçimdir. Modern tarihimizin hareketindeki bu temel noktayı kaçıran ve sınıf mücadelesini ‘milliyetçi mücadele’ ile ikâme etmeye çalışan veya ulusal mücadeleyi yalnızca ekonomik bir mücadeleye indirgeyen herkes, tarihsel gerçekliğimizi anlama, dolayısıyla, onun dönüşümünü kontrol etme yeteneğini kaybeder.”

Amil, sınıf mücadelesini teorileştirirken, yapısal analizini tarihsel bir perspektife yerleştirerek, felsefesinin determinizme veya ekonomizme kaymasına mani oldu.

Amil, sınıfın oluşumunun ve direnişinin tarihsel gücü olarak sınıf bilincine vurgu yaptı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde, emekçi kitlelerin birbirinden bağımsız farklı fraksiyonlarının sektörel ve ekonomik mücadele biçimlerinin, onların bir sınıf olarak oluşumunu engellediğini savundu. 1945 sonrasında ise bu mücadeleler, sömürgecilikten kurtuluş için daha geniş bir siyasi mücadelede birleşti.

O anda, sömürgeci ilişki, sömürgeleştiren ve sömürgeleştirilen toplumlar için karşılıklı olarak kurucu bir nitelik kazandı. Hem kapitalist hem de sömürgeci toplumsal yapıları aşmak ve böylece yok etmek için bu ilişkiyi koparmak gerekmekteydi.

Yetmişlerde neoliberalizmin tüm dünyada güç kazanmasıyla birlikte, Arap bölgesinde muhafazakâr ve kültürcü bir dönüşüm yaşandı. Amil’in teorik çalışmaları, kültür ve dinin, özellikle de İslam’ın, siyasetteki artan rolüyle ilgili önemli sorulara odaklandı.

Sadık Celâl Azmi ve Adonis gibi Arap solcuları veya laiklerinin aksine, Amil’in fikriyatı şarkiyatçı kalıplara teslim olmadı. 1967’de İsrail ile yapılan savaşta Arapların yenilgisini askeri değil, kültürel faktörlere bağlayan yenilgi ideolojisine karşı çıktı, Arap burjuvazisini, kendi siyasi başarısızlıklarını Arap medeniyetinin ve kültürel mirasının genel başarısızlıkları olarak göstermeleri nedeniyle eleştirdi.

Amel için turaz, yani kültürel miras, sömürge öncesi bir sorun olmaktan ziyade, sömürgeci bugünün geçmişi yorumlamasıyla ilgili bir sorundu ve çağdaş dünyada da varlığını sürdürüyordu. Aynı zamanda Amil, İslam’ı doğası gereği gerici olarak gören laik veya komünist polemiklerde görülen mutlakçı bakış açılarından kaçınıyordu.

İslam ve Devrimci Düşünce

Seksenlere gelindiğinde, kültürcü sapma, Amil’in “gündelik düşünce” olarak adlandırdığı şeyin ortaya çıkmasına yol açtı. Amil, jeopolitiğin, tarihin yapısal güçlerinin ve sınıf çıkarlarının mezhepsel veya bölgesel çatışmalarda motivasyon konusunda oynadığı rolü göz ardı ederek toplumsal mücadeleyi siyasetten arındıran bu yeni söyleme karşı uyarıda bulundu.

Amil, bu yeni eğilimin farklı tezahürlerine yönelik eleştiriler geliştirdi. Bunlardan bazılarını nihilist, gerici veya İslamlaşmış burjuva akımları olarak sınıflandırdı. Sonuncu akımı kınaması, onu İslam’ı tarihin her aşamasında ontolojik düzeyde gerici bir güç olarak reddetmeye yöneltmedi. İslam’daki veya herhangi bir başka dindeki temel çelişkiyi inanç ve ateizm veya dinsel ve rasyonel düşünce arasında gören birçok İslam düşünce tarihi uzmanının aksine, Amil, iktidara boyun eğenler ile ona meydan okuyanlar arasında bir ayrım çizgisi belirledi.

Kapitalizm öncesi İslam âlimlerinin geleneksel sınıflandırması, buna bir örnektir. Geleneksel akademik yaklaşım, ilerici düşünceyi İbn Rüşd örneğinde olduğu gibi akılla ilişkilendirirken, muhafazakârlığı ise Gazali örneğinde olduğu gibi din veya inancı aklın önüne koyan felsefelere atfetmiştir. Amil, bu tür bir sınıflandırmanın basitleştirici olduğunu, aklın tekdüze bir şey olduğu varsayımına dayandığını savunmuştur.

İbn Haldun gibi tek bir âlimin hem bilimsel muhakemeye hem de Selefilere ait hukuki muhakemeye başvurduğu gerçeğine dikkat çekti. Bu çelişkili muhakeme etme biçimleri, dini bir mantık veya paradigma içinde kaldığı için hiçbir zaman tamamen birbirine karşıt değildi. Sonuç olarak, aydınlanmacı tasavvufi İslam’da ifade edilen yıkıcı düşünce, aklı tamamen reddetme biçimini aldı.

Amil’e göre, temel çelişki, din ile dünyevi yaşam değil, dinin iki kavramı arasındaydı: manevi (Sufi) ve dünyevi (fıkhi). Ancak manevi İslam, metafiziksel anlamda zamansız değildi. İslam, tarihsel oluşumun gücüyle, dünyevi ve dolayısıyla politikti. Tasavvuf ve onun kimi kolları, İslam’ı otoriter bir aygıta dönüştüren kurumsallaşmayı reddediyordu.

Amil’e göre, İslam’ın farklı tezahürleri, İslam’ın hiçbir zaman tekil bir güç olmadığını ortaya koyuyordu. İslam’ın gerici veya devrimci karakterini tayin eden şey, uhrevi değil, hep maddi varlığı olagelmişti. Amil’in değerlendirmesine göre, İslam, çoğunlukla egemen sınıfların çıkarlarına hizmet etmiş olsa bile, bu türden bir özelliğe sahipti.

Amil, kapitalizm öncesi İslam toplumlarında bu kuralın dikkate değer istisnalarını belirledi. Bunlar arasında Hz. Muhammed’in ölümünden sonraki dönemde üçüncü raşit halife Osman İbn Affan’a karşı ayaklanma ve Arabistan’daki Karmati yönetiminin belirli bir dönemi yer almaktadır. Amil’in ulusal kurtuluş çağında İslam’ın devrimci bir mücadelenin parçası olduğuna dair verdiği modern örnekler arasında Cezayir Bağımsızlık Savaşı ve İsrail’e karşı sürdürülen silahlı direniş yer almaktadır.

Devrim, Kurtuluş ve Filistin Davası

Amil’in Cezayir devrimi ve İsrail’e karşı direnişle ilgili incelemesi, sömürgecilik koşullarında yaşanan sınıf mücadelesinin özgünlüklerine ışık tutar. Bu özgünlükler arasında ırkçılık ve kültürel kimlik gibi ekonomik olmayan faktörlerin rolü üzerinde de durulur. Cezayir örneğinde Amil, Avrupalı yerleşimcilerin büyük çoğunluğunun, ister zanaatkâr, ister çiftçi, ister burjuva, ister işçi olsunlar, ulusal kurtuluş devrimine karşı çıktığını dile getirmiştir.

Siyasallaşmış işçi sınıfı da istisna değildi. Cezayir’in işçi sınıfının yaşadığı Babü’l-Vadi semti, Cezayir Komünist Partisi’nin halkta taban bulduğu yer olması nedeniyle “kızıl mahalle” olarak anılıyordu. Ancak bağımsızlık savaşının patlak vermesinden sonra “Avrupa ırkçılığının sığınağı” ve “karşı-devrimci faşist Avrupa terörizminin merkezi” haline geldi.

Aynı sömürgecilik karşıtı mantık, Filistin’deki sınıf mücadelesine ilişkin teorilerde de geçerlidir. “İşçi Siyonizmi”, Filistinli işçilerin ve köylülerin yüzleştiği baskı zulme suç ortağı yapmış ırkçı bir ideolojiydi, dolayısıyla, bunun sosyalist olarak nitelendirmemesi gerekir. Buna karşılık Amil, Filistin’in sömürgecilikten kurtuluş mücadelesini devrimci sınıf mücadelesine ait bir güç olarak gördü.

Arap komünist partilerinin bu ayrımı tanımamaları ve Moskova’nın direktiflerine körü körüne uymaları, bu partilerin liderliğini 1948’de Filistin’in taksimine destek sunmaya yöneltti. Bu kararı, çatışmayı hem Arap hem de Yahudi işçiler ile hem Arap hem de Yahudi tüccar ve toprak sahibi burjuvazi arasındaki bir mücadele olarak basitleştirilmiş bir şekilde tasvir ederek gerekçelendirdiler. Bu durum, komünist hareketin Arap toplumlarında halk desteğini kaybetmesine neden oldu.

Lübnan örneğinde, Komünist Parti’nin altmışların sonlarında taksim yanlısı tutumunu gözden geçirmesi ve Filistin kurtuluş hareketiyle ittifak kurması, Lübnan’daki sınıf mücadelesini etkileyen radikalleştirici bir hamle olarak iş gördü. 1982’deki İsrail işgalinin ardından Amil, sağcı Falanjist hegemonyası döneminde merkezi Lübnan devletini güçlendirmeye odaklanma adına İsrail işgaline karşı başarılı silahlı direnişin önemini küçümseyen solcu yorumcuları alaya aldı.

İsrail’in Lübnan ve Filistin’deki siyasi gruplara yönelik tutumu, nihayetinde bu hareketlerin ideolojilerinin laik veya dini olmasına bakılmaksızın, silahlı direniş de dâhil olmak üzere, ulusal kurtuluş stratejilerini benimseme veya reddetme kararları uyarınca belirlenmişti. Bugün de bu durum halen daha geçerli.

Amil’e göre, silahlı direnişin İsrail ve müttefikleri için önemi, sömürge bağlamında yürütülen sınıf mücadelesinin niteliğini belirlemede sömürgeci ilişkinin nesnel planda oynadığı merkezi rolden kaynaklanmaktadır.

Döneminin birçok solcusunun aksine Amil, İslamcı direniş güçlerini bu yapısal çelişkiyle ilişkilendirerek değerlendirirken, bu mücadeleyi sosyalist veya ilerici bir ufka doğru yönlendirmede siyasi (ve dolayısıyla öznel) bilincin rolünü de göz ardı etmedi. 1984’te, mezhepçi İslamcı güçler, Beyrut’ta İsrail yanlısı mezhepçi Hristiyan güçlere karşı ayaklandıklarında Amil, askeri zaferin nesnel devrimci önemini belirlerken, bu zaferin mezhepçiliğin sonuna mu yoksa yeniden üretildiğine mi delalet edeceği sorusunun cevabının net olmadığını söyledi:

“Ya ideolojik bilinçlerinin gerici mezhepçi biçimine karşı çıkarlar, yani egemen burjuvazinin mezhepçi siyasi yönetim sistemini kökten değiştirme yönünde ilerlerler ya da aynı gerici mezhepçi bilinçle (ancak emekçi gruplarının sınıf çıkarlarına aykırı olarak) aynı çizgide yer alırlar ve bu sistemin mezhepçi reformuna yönelirler. İkinci durumda, sistem, krizini yenileyecek, ardından iç savaş koşullarını yaratacak bir hareketle nefes alacaktır.”

Filistin’de Lübnan'dakine benzer bir mezhep krizi yok. Ancak bugün Filistin’de ve bölge genelinde önde gelen silahlı direniş güçleri, ideolojik olarak İslamcıdır. Amil’in başka bir yerde gösterdiği gibi, bu direnişi sömürgeci ilişkiyi merkeze almadan analiz edenler, ulusal kurtuluş savaşının son aşaması olarak oynadığı devrimci rolünü belirlerken yanlış bir yönteme başvurmaktadırlar.

Yirminci yüzyılın küresel ulusal kurtuluş konjonktürü, dünyanın diğer bölgelerine göre geçmiş olabilir. Ancak Filistinlilerin sömürgeci toplumsal gerçekliği ve her türlü yolla direnmeye yönelik hakları değişmeden kalmıştır. Bu temel çelişkiyi göz ardı eden bir Marksist analiz, erken dönem Arap komünistlerinin hatasını tekrarlamaya mahkûmdur. Bu durumda, Marksist geleneğe aykırı olarak, ikinci versiyonun sonu da birincisinin sonu kadar trajik olacaktır.

Hişam Safiyüddin
18 Mayıs 2024
Kaynak

[1] Vijay Prashad, “Arap Gramsci”, 5 Mart 2014, Frontline. Türkçesi: İştiraki.

[2] Mahdi Amel, “Marx in Said’s Orientalism”, 1985, Catalyst.

0 Yorum: