16 Mayıs 2026

,

Hantavirüs, Yapay Zekâ, El Niño, Anarşizm ve Gelecek


Eskiden bir anarşisti takip ederdim. Substack hesabına abone olmuştum. Yazılarımın kendi çalışmalarına ilham kaynağı olduğunu söylüyordu. Ardından, birkaç ay önce “karamsarlar” derneğine katıldı. Yapay zekâyı benimsemeye başladı. Maduro’nun kaçırılmasını ve Venezuela’nın bir imparatorluğun uydu devleti haline dönüştürülmesini alkışladı. Bütün diktatörlerin devrilmesi gerektiğini, Maduro’dan sonra sıranın İran’a gelmesini umduğunu söyledi.

Ancak bir yandan da bu anarşist, neoliberal kapitalizm koşullarında sabah dokuz akşam beş çalışmanın ruhu ezen, hayatı tüketen monotonluğunu da eleştirirdi. Kendini şirketlere ait sermayenin inşa ettiği bir kafesin içinde hapsolmuş hissediyordu, ancak belki de farkında olmadan, aynı kafesin başkalarına da dayatılmasını destekliyor gibiydi.

Onun işlerin daha iyiye gitmesini ne kadar çok istediğini görebiliyordum. Ancak nihayetinde bu çaresizlik, üzüntüsünün ağırlığı ve tutarsız görünen ideolojik felsefesiyle birleşince, bahsi geçen anarşist, Sam Altman ve Pete Hegseth’i desteklemeye yöneldi.

Bu adamın hikâyesini neden şimdi anlatıyorum?

Çünkü bu adamın yalnız olmadığını düşünüyorum. Durum kötüleştikçe, insanların kendi çıkarlarına aykırı hareketleri, liderleri, ideolojileri ve ortaya çıkan durumları benimseyeceğinden korkuyorum.

Korkarım ki her şey üst üste geldiğinde, tünel daraldığında ve ışık söndüğünde, insanlar, umutsuzlukta umut, ahlaksızlıkta kurtuluş, sahtekarlıkta zekâ, ölümde yaşam bulacaklar.

Korkarım, asıl mesele bu.

Sahte dinsel görüşlere veya komplo teorilerine dalmadan söylemek gerekirse, acı, ıstırap, belirsizlik ve korku dolu bir dünyanın, karanlık güçler için bir nimet olduğunu, hatta belki de kasıtlı olarak onlar tarafından inşa edildiğini düşünüyorum.

Bu, korkulacak hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine.

Önemli olan, nasıl tepki verdiğimizdir.

Gerçek şu ki, çoğu insan öngörülebilecek tepkiler verecek. Çoğu insan, hayatta kalmak için her şeyi yapacak.

Ama daha da önemlisi, insanlar, alıştıkları yaşam biçimini sürdürmek için gereken her şeyi yapacaklar.

Dolayısıyla, ekonominin içi boşaltılıp yapay zekâ şirketlerine, büyük teknoloji devlerine ve savaş ekonomisinin yan kuruluşlarına indirgendiğinde, korkulan şey, insanların emeklerini distopik koşulları pekiştirecek kişi ve kuruluşlara teslim etmekten başka seçeneklerinin kalmadığı hissine kapılacak olmalarıdır.

Korkarım, panoptikonu bizzat biz gerçeğe dönüştüreceğiz. Orta sınıfın lüks dünyasını sürdürmek için, insanlar, özgürlük kisvesi altında, insanlığımızı ve onurumuzu elimizden alan gözetim ve kontrol mimarileri inşa etmekten mutluluk duyacaklar.

Korkarım, tüketimle alakalı ayrıcalıklarını korumak için insanlar, kendilerini toplumsal ve teknolojik olarak hapse tıkacaklarından, kapitalist-hapishane kültürünü tasarlamaya, inşa etmeye ve alkışlamaya ikna edilecekler.

Korkumuz daha çok, bu kültürün kendi iç ayrıcalıklarını korumak adına, kendisini sürdürmek için gerekli kaynakları güvence altına almak amacıyla binlerce kilometre uzaktaki insanlara yönelik toplu katliam sayısını ve öldürülen insan sayısını ikiye katlayacak olmasıyla ilgili.

Nadir toprak elementleri için. Petrol için. Madenler için. Yarı iletkenler için öldürülecekler.

Korkarım, tutarlı bir ideolojik çerçeve olmadan, yaşamlarımızı destekleyen ve yöneten toplumsal, politik ve ekonomik koşulları anlamadan, bu durum, insanların ana tercihi haline gelecek.

Cani ve berbat bir dünyada berbat seçimlerle karşı karşıyayız.

Sanırım, insanların nihayetinde kendi son derece dar çıkarlarından başka hiçbir şeyi umursamamaya karar vereceklerinden korkuyorum.

Eminim, bazılarınız zaten o noktaya ulaştığımızı düşünüyor. Bunu düşünmek için elde geçerli bir argüman mevcut.

Bunları şimdi yazıyorum, çünkü önümüzdeki on iki ayın neler getireceğinden korkuyorum. Maddi ve psikolojik bir uçurumun yaklaştığından ve insanların dengelerini tümüyle bozabileceğinden korkuyorum.

Öncelikle ve dar çıkarları gösteren bir örnek olarak, elimizde hantavirüsümüz var.

Eğer bir virüs salgınını kontrol altına almak için ideal bir yer varsa, o da insanlığın geri kalanından çok uzakta, sadece 175 kişinin yaşadığı, kendi kendine yeten, esasen kapalı bir ortamdır.

Yani garip olan şu ki sağlık yetkilileri, bu insanların dünyanın dört bir yanına uçmasına izin verdiler. Gerçekten akıl almaz bir durum.

Peki neden? Çünkü yüzlerce ya da binlerce insanı kurtarmak için 175 kişiyi 45 gün karantinaya almak, muhtemelen insan haklarına aykırı bulundu ya da buna benzer bir şey düşünmüşlerdi.

Çünkü neoliberalleşmiş dünyamızda, sözde özgürlüğün arkadaşlarınız, komşularınız, topluluğunuz, hatta insanlığın geri kalanı üzerindeki etkisine bakılmaksızın, tüketim özgürlüğünün var olduğu varsayımıyla yaşıyoruz.

Hepi topu 175 kişi. 45 gün boyunca limana bağlı bir gemide kalmak eğlenceli olur mu acaba? Hayır.

Salgını tamamen ve kesin olarak kontrol altına almak için en mantıklı seçenek bu muydu? Öyle görünüyor.

Ama bu insanlar zengin, beyaz ve ayrıcalıklıydı. Dolayısıyla, farklı kurallar geçerliydi.

Şimdi ise, yeme içme, seyahat etme ve yemek yeme özgürlükleri küresel halk sağlığından daha önemli olduğu için, izleme, tespit ve test yapma konusunda çılgın bir telaş yaşanıyor.

Eğer olası etkisi konusunda ısrarcı olsaydım, bu virüsün çok ölümcül olduğunu ve bir pandemiye dönüşecek kadar bulaşıcı olmadığını söylerdim (ilk günlerden beri benimle birlikte olanlar, virüslerle ilgili konularda oldukça bilgili olduğumu bilirler).

Bir virüsün gerçekten yayılabilmesi için çok sayıda asemptomatik veya hafif hasta konakçıya ihtiyacı vardır. Hantavirüs hakkında bildiklerimizden yola çıkarak, vakaların çoğunun semptomatik olduğunu, genellikle ciddi bir hastalığa evrildiğini söyleyebiliriz.

Hanta, bana pandemikmiş gibi görünmüyor. Ama bu demek değil ki, ben iyi haber veriyorum. Hanta, halk sağlığı yetkilileri için mükemmel bir hazırlık yürütme imkânı sundu. Âdeta “lütfen bana kontrol altına alınabilir bir virüs salgınının ideal başlangıcını örnek gösterin” der gibiydiler ve bu işi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar.

Küreselleşmiş bir dünyada insanlar, tüketim özgürlüklerini kullanarak boşluğu dolduracak (misal, dünyanın en ucundaki bir çöp yığınında kuş gözlemi yapmak gibi) deneyimler aradıkça, virüs kaynaklı olayların yayılma riski de giderek artacaktır.

Pandemiye yol açacak bir virüs yayıldığında, onu kontrol altına alma şansı çok azdır.

Hanta, yolcuların hakları ve sağlık yetkililerinin başarısızlığıyla, bize bunun bir örneğini gösterdi.

Kovid nedeniyle radikalleşen ve halk sağlığına karşı sertleşen insanların, başka bir salgını önlemek için davranışlarını yeniden değiştirmeleri istendiğinde neler olacağından korkuyorum.

Ama önce El Niño’ya değinmek gerek.

Bu durumun ne kadar kötü olabileceğine dair bazı tahminler, kelimenin tam anlamıyla akıl almaz düzeyde. Küresel çapta +4°C’lik bir anormallikten söz ediliyor. Kitlesel ısınma kaynaklı ölümler, ölçülemez düzeyde. Açlığa yol açacak kadar büyük bir felaket bu. Neden mi? Kirlilik. Sera gazları. Her El Niño, atmosfere 66 milyon yıldır görülmemiş oranlarda ısıyı hapseden kirleticilerin eklenmesiyle oluşan yüksek bir temel seviyeden güç alıyor.

Bugünkü hafif seyreden El Niño bile güçlü. Bugünkü güçlü seyreden El Niño ise tam bir canavar.

Bu olayları hızlandıran kirleticiler, ekonomilerimizin ve toplumlarımızın işleyişinde önemli olmaya devam ediyor. Yapay zekâ veri merkezi patlaması sisteme bir ivme daha kazandırdı.

Bu patlama, tüketilecek enerjinin yanı sıra, süreç içinde tarım arazilerini, vahşi doğayı ve yerleşim yerlerini de yok edecek.

Topluluklara karikatürize edilmiş derecede kötü projeler dayatan bir ekonomik patlama.

Utah'ta önerilen Stratos veri merkezi projesi, 100 kilometrekare büyüklüğünde. Bu, Miami veya Pittsburgh gibi şehirlerin tamamından daha büyük bir alan. 7/24 elektriğe, bunun yanında, suya, çeliğe, betona ve yarı iletkenlere ihtiyaç duyacak.

Şu anda dünya çapında Stratos gibi yaklaşık 700 adet “hiper ölçekli proje” planlanmış durumda ve bunların hepsi bir sonraki El Niño’yu tetikleyecek.

Bu canavar gibi bir yaratık olacaksa, bir sonraki dünyayı yiyip bitirecek bir yaratık olacak.

Bu El Niño, bir petrol kriziyle, bir gübre kriziyle ve küresel olarak durgun bir ekim sezonuyla aynı zamana denk gelecek. El Niño’nun tetiklediği kuraklık ve seller nedeniyle dünya genelinde mahsullerin azalması, zengin dünyadaki bizler için acı verici olsa da, yoksullar için tam bir felâket anlamına gelir. Dünyanın neresinde olursanız olun, ister Kanada’da isterse Kamerun’da, ne kadar yoksulsanız, bu afetten o kadar ağır etkilenirsiniz.

Ben, asıl fırtınanın insanların zihinlerine ve davranışlarına ne yapacağından korkuyorum.

Korkarım, nispeten sakin koşullar altında bile anarşist bir anti-kapitalist, emperyalizmi benimsiyorsa, ciddi kriz koşulları, emperyalist oligarklarca kurulmuş, şaşırtıcı ve adaletsiz bir sistemin ağırlığı altında ezilen hepimizi kimbilirnasıl etkileyecek?

Seçeneklerimizin daraldığı, gerici siyaset ve davranışların, faşizmin tek çıkış yolu olarak görüldüğü bir durumda neler olacağından korkuyorum.

Sahte peygamberlerin baştan çıkarıcı cazibesinden korkuyorum. Umarım, yeterince insan buna karşı koyabilir.

Nate Bear
13 Mayıs 2026
Kaynak

0 Yorum: