Eskiden
bir anarşisti takip ederdim. Substack hesabına abone olmuştum. Yazılarımın
kendi çalışmalarına ilham kaynağı olduğunu söylüyordu. Ardından, birkaç ay önce
“karamsarlar” derneğine katıldı. Yapay zekâyı benimsemeye başladı. Maduro’nun
kaçırılmasını ve Venezuela’nın bir imparatorluğun uydu devleti haline
dönüştürülmesini alkışladı. Bütün diktatörlerin devrilmesi gerektiğini, Maduro’dan
sonra sıranın İran’a gelmesini umduğunu söyledi.
Ancak
bir yandan da bu anarşist, neoliberal kapitalizm koşullarında sabah dokuz akşam
beş çalışmanın ruhu ezen, hayatı tüketen monotonluğunu da eleştirirdi. Kendini şirketlere
ait sermayenin inşa ettiği bir kafesin içinde hapsolmuş hissediyordu, ancak
belki de farkında olmadan, aynı kafesin başkalarına da dayatılmasını
destekliyor gibiydi.
Onun
işlerin daha iyiye gitmesini ne kadar çok istediğini görebiliyordum. Ancak nihayetinde
bu çaresizlik, üzüntüsünün ağırlığı ve tutarsız görünen ideolojik felsefesiyle
birleşince, bahsi geçen anarşist, Sam Altman ve Pete Hegseth’i desteklemeye
yöneldi.
Bu
adamın hikâyesini neden şimdi anlatıyorum?
Çünkü
bu adamın yalnız olmadığını düşünüyorum. Durum kötüleştikçe, insanların kendi
çıkarlarına aykırı hareketleri, liderleri, ideolojileri ve ortaya çıkan
durumları benimseyeceğinden korkuyorum.
Korkarım
ki her şey üst üste geldiğinde, tünel daraldığında ve ışık söndüğünde, insanlar,
umutsuzlukta umut, ahlaksızlıkta kurtuluş, sahtekarlıkta zekâ, ölümde yaşam
bulacaklar.
Korkarım,
asıl mesele bu.
Sahte
dinsel görüşlere veya komplo teorilerine dalmadan söylemek gerekirse, acı,
ıstırap, belirsizlik ve korku dolu bir dünyanın, karanlık güçler için bir nimet
olduğunu, hatta belki de kasıtlı olarak onlar tarafından inşa edildiğini
düşünüyorum.
Bu,
korkulacak hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine.
Önemli
olan, nasıl tepki verdiğimizdir.
Gerçek
şu ki, çoğu insan öngörülebilecek tepkiler verecek. Çoğu insan, hayatta kalmak
için her şeyi yapacak.
Ama
daha da önemlisi, insanlar, alıştıkları yaşam biçimini sürdürmek için
gereken her şeyi yapacaklar.
Dolayısıyla,
ekonominin içi boşaltılıp yapay zekâ şirketlerine, büyük teknoloji devlerine ve
savaş ekonomisinin yan kuruluşlarına indirgendiğinde, korkulan şey, insanların
emeklerini distopik koşulları pekiştirecek kişi ve kuruluşlara teslim etmekten
başka seçeneklerinin kalmadığı hissine kapılacak olmalarıdır.
Korkarım,
panoptikonu bizzat biz gerçeğe dönüştüreceğiz. Orta sınıfın lüks
dünyasını sürdürmek için, insanlar, özgürlük kisvesi altında, insanlığımızı ve
onurumuzu elimizden alan gözetim ve kontrol mimarileri inşa etmekten mutluluk
duyacaklar.
Korkarım,
tüketimle alakalı ayrıcalıklarını korumak için insanlar, kendilerini toplumsal
ve teknolojik olarak hapse tıkacaklarından, kapitalist-hapishane kültürünü
tasarlamaya, inşa etmeye ve alkışlamaya ikna edilecekler.
Korkumuz
daha çok, bu kültürün kendi iç ayrıcalıklarını korumak adına, kendisini
sürdürmek için gerekli kaynakları güvence altına almak amacıyla binlerce
kilometre uzaktaki insanlara yönelik toplu katliam sayısını ve öldürülen insan
sayısını ikiye katlayacak olmasıyla ilgili.
Nadir
toprak elementleri için. Petrol için. Madenler için. Yarı iletkenler için
öldürülecekler.
Korkarım,
tutarlı bir ideolojik çerçeve olmadan, yaşamlarımızı destekleyen ve yöneten toplumsal,
politik ve ekonomik koşulları anlamadan, bu durum, insanların ana tercihi haline
gelecek.
Cani
ve berbat bir dünyada berbat seçimlerle karşı karşıyayız.
Sanırım,
insanların nihayetinde kendi son derece dar çıkarlarından başka hiçbir şeyi
umursamamaya karar vereceklerinden korkuyorum.
Eminim,
bazılarınız zaten o noktaya ulaştığımızı düşünüyor. Bunu düşünmek için elde geçerli
bir argüman mevcut.
Bunları
şimdi yazıyorum, çünkü önümüzdeki on iki ayın neler getireceğinden korkuyorum.
Maddi ve psikolojik bir uçurumun yaklaştığından ve insanların dengelerini tümüyle
bozabileceğinden korkuyorum.
Öncelikle
ve dar çıkarları gösteren bir örnek olarak, elimizde hantavirüsümüz var.
Eğer
bir virüs salgınını kontrol altına almak için ideal bir yer varsa, o da
insanlığın geri kalanından çok uzakta, sadece 175 kişinin yaşadığı, kendi
kendine yeten, esasen kapalı bir ortamdır.
Yani
garip olan şu ki sağlık yetkilileri, bu insanların dünyanın dört bir yanına
uçmasına izin verdiler. Gerçekten akıl almaz bir durum.
Peki
neden? Çünkü yüzlerce ya da binlerce insanı kurtarmak için 175 kişiyi 45 gün
karantinaya almak, muhtemelen insan haklarına aykırı bulundu ya da buna benzer
bir şey düşünmüşlerdi.
Çünkü
neoliberalleşmiş dünyamızda, sözde özgürlüğün arkadaşlarınız, komşularınız,
topluluğunuz, hatta insanlığın geri kalanı üzerindeki etkisine bakılmaksızın,
tüketim özgürlüğünün var olduğu varsayımıyla yaşıyoruz.
Hepi
topu 175 kişi. 45 gün boyunca limana bağlı bir gemide kalmak eğlenceli olur mu
acaba? Hayır.
Salgını
tamamen ve kesin olarak kontrol altına almak için en mantıklı seçenek bu muydu?
Öyle görünüyor.
Ama
bu insanlar zengin, beyaz ve ayrıcalıklıydı. Dolayısıyla, farklı kurallar
geçerliydi.
Şimdi
ise, yeme içme, seyahat etme ve yemek yeme özgürlükleri küresel halk
sağlığından daha önemli olduğu için, izleme, tespit ve test yapma konusunda
çılgın bir telaş yaşanıyor.
Eğer
olası etkisi konusunda ısrarcı olsaydım, bu virüsün çok ölümcül olduğunu ve bir
pandemiye dönüşecek kadar bulaşıcı olmadığını söylerdim (ilk günlerden beri
benimle birlikte olanlar, virüslerle ilgili konularda oldukça bilgili olduğumu
bilirler).
Bir
virüsün gerçekten yayılabilmesi için çok sayıda asemptomatik veya hafif hasta
konakçıya ihtiyacı vardır. Hantavirüs hakkında bildiklerimizden yola çıkarak,
vakaların çoğunun semptomatik olduğunu, genellikle ciddi bir hastalığa evrildiğini
söyleyebiliriz.
Hanta,
bana pandemikmiş gibi görünmüyor. Ama bu demek değil ki, ben iyi haber veriyorum.
Hanta, halk sağlığı yetkilileri için mükemmel bir hazırlık yürütme imkânı
sundu. Âdeta “lütfen bana kontrol altına alınabilir bir virüs salgınının ideal
başlangıcını örnek gösterin” der gibiydiler ve bu işi yüzlerine gözlerine
bulaştırdılar.
Küreselleşmiş
bir dünyada insanlar, tüketim özgürlüklerini kullanarak boşluğu dolduracak (misal,
dünyanın en ucundaki bir çöp yığınında kuş gözlemi yapmak gibi) deneyimler
aradıkça, virüs kaynaklı olayların yayılma riski de giderek artacaktır.
Pandemiye
yol açacak bir virüs yayıldığında, onu kontrol altına alma şansı çok azdır.
Hanta,
yolcuların hakları ve sağlık yetkililerinin başarısızlığıyla, bize bunun bir
örneğini gösterdi.
Kovid
nedeniyle radikalleşen ve halk sağlığına karşı sertleşen insanların, başka bir
salgını önlemek için davranışlarını yeniden değiştirmeleri istendiğinde neler
olacağından korkuyorum.
Ama
önce El Niño’ya değinmek gerek.
Bu
durumun ne kadar kötü olabileceğine dair bazı tahminler, kelimenin tam
anlamıyla akıl almaz düzeyde. Küresel çapta +4°C’lik bir anormallikten söz
ediliyor. Kitlesel ısınma kaynaklı ölümler, ölçülemez düzeyde. Açlığa yol
açacak kadar büyük bir felaket bu. Neden mi? Kirlilik. Sera gazları. Her El
Niño, atmosfere 66 milyon yıldır görülmemiş oranlarda ısıyı hapseden
kirleticilerin eklenmesiyle oluşan yüksek bir temel seviyeden güç alıyor.
Bugünkü
hafif seyreden El Niño bile güçlü. Bugünkü güçlü seyreden El Niño ise tam bir
canavar.
Bu
olayları hızlandıran kirleticiler, ekonomilerimizin ve toplumlarımızın işleyişinde
önemli olmaya devam ediyor. Yapay zekâ veri merkezi patlaması sisteme bir ivme
daha kazandırdı.
Bu
patlama, tüketilecek enerjinin yanı sıra, süreç içinde tarım arazilerini, vahşi
doğayı ve yerleşim yerlerini de yok edecek.
Topluluklara
karikatürize edilmiş derecede kötü projeler dayatan bir ekonomik patlama.
Utah'ta
önerilen Stratos veri merkezi projesi, 100 kilometrekare büyüklüğünde. Bu,
Miami veya Pittsburgh gibi şehirlerin tamamından daha büyük bir alan. 7/24
elektriğe, bunun yanında, suya, çeliğe, betona ve yarı iletkenlere ihtiyaç
duyacak.
Şu
anda dünya çapında Stratos gibi yaklaşık 700 adet “hiper ölçekli proje”
planlanmış durumda ve bunların hepsi bir sonraki El Niño’yu tetikleyecek.
Bu
canavar gibi bir yaratık olacaksa, bir sonraki dünyayı yiyip bitirecek bir
yaratık olacak.
Bu
El Niño, bir petrol kriziyle, bir gübre kriziyle ve küresel olarak durgun bir
ekim sezonuyla aynı zamana denk gelecek. El Niño’nun tetiklediği kuraklık ve
seller nedeniyle dünya genelinde mahsullerin azalması, zengin dünyadaki bizler
için acı verici olsa da, yoksullar için tam bir felâket anlamına gelir. Dünyanın
neresinde olursanız olun, ister Kanada’da isterse Kamerun’da, ne kadar
yoksulsanız, bu afetten o kadar ağır etkilenirsiniz.
Ben,
asıl fırtınanın insanların zihinlerine ve davranışlarına ne yapacağından
korkuyorum.
Korkarım,
nispeten sakin koşullar altında bile anarşist bir anti-kapitalist, emperyalizmi
benimsiyorsa, ciddi kriz koşulları, emperyalist oligarklarca kurulmuş,
şaşırtıcı ve adaletsiz bir sistemin ağırlığı altında ezilen hepimizi kimbilirnasıl
etkileyecek?
Seçeneklerimizin
daraldığı, gerici siyaset ve davranışların, faşizmin tek çıkış yolu olarak
görüldüğü bir durumda neler olacağından korkuyorum.
Sahte
peygamberlerin baştan çıkarıcı cazibesinden korkuyorum. Umarım, yeterince insan
buna karşı koyabilir.
Nate Bear
13
Mayıs 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder