06 Mayıs 2026

TKP Raporu (1924-1928)



Ekonomik Durum

Hiç şüphe yok ki Türkiye, Yakın Doğu’da son birkaç yıl içinde sanayisini en fazla geliştirmiş ülkedir. Genç Türk burjuvazisi, sınai kalkınması dâhilinde, devletin büyük desteğini görmüştür. Mevcuttaki 1.900 fabrikanın yaklaşık 400’ü devlet eliyle sübvanse edilmektedir. Diğer birçok fabrika ise doğrudan devlet tarafından kurulmuştur. Aynı zamanda, Kemal hükümeti, yoğun demiryolu inşaatına girişmiş, şimdiden yaklaşık 500 kilometre demiryolu döşemiştir.

Ne var ki ülke, sanayileşme planını gerçekleştirmek için yeterli kaynağa sahip değildir. Bu nedenle devlet, son birkaç yıldır aşağıdaki önlemlerle yabancı sermaye sağlamaya çalışmıştır:

1. Yabancı imtiyaz sahiplerinin getirilmesi;

2. İstanbul’daki Türk olmayan burjuvaziye bazı imtiyazların verilmesi.

Türkiye’deki kapitalist kalkınma, her yerde olduğu gibi, emekçi kitlelerin zararına olacak şekilde gerçekleşmektedir. Kemalist devrim (sadece köylülerin burjuvaziye verdiği destek sayesinde) başarılı olsa da, köylülerin durumu iyileşmemiştir. Doğu bölgelerinde siyasi ve ekonomik güç, eskiden olduğu gibi, hâlâ feodallerin, beylerin ve şeyhlerin elindedir. 1925 yılında Türkistan’da gerçekleşen, herkesçe bilinen karşı-devrimci isyan bile Kemalist hükümeti bu bölgelerdeki feodal toprak mülkiyetini ortadan kaldırmaya ikna edememiş, Kemalist hükümet, Türkiye’nin geri kalanında olduğu gibi, kendine karşı çıkan kimi feodal unsurları cezalandırmakla yetinmiştir.

Daha az geri kalmış orta bölgelerde ve Güney Anadolu’da (öşür vergisinin kaldırılması ve yerine parayla ödenen verginin getirilmesinden ibaret olan) Kemalist tarım reformu, köylüler arasındaki ekonomik farklılaşma sürecini hızlandırarak, bir yandan zengin çiftçiler sınıfı yaratırken, diğer yandan geniş köylü kitlelerini yoksullaştırıp sefalete sürüklemiştir. Kent burjuvazisi, yoksul köylülerden toprak satın alarak “rasyonel” kapitalist çiftlikler kurmuştur. Örneğin Mustafa Kemal, kendisine “minnettar” olan parlamentodan birkaç bin hektarlık arazi hediye almış, bir “örnek çiftlik” kurmuştur.

Aşağıdaki rakamlar, Türkiye’de yaşanan ekonomik-sınıfsal farklılaşmanın niteliği konusunda bir fikir verecektir: Her biri 5 hektardan az toprağa sahip 837.000 köylü, toplam 1.715.000 hektarlık ekilebilir araziye, yani toplam ekilebilir toprağın sadece yüzde 7,32’sine sahipken, 230.000 zengin çiftçi 7.350.000 hektarlık araziye (toplam arazinin (yüzde 30,62’sine), 33.000 büyük toprak sahibi 8.650.000 hektarlık araziye (toplam arazinin yüzde 36’sına) sahipken, dini yapı ise 6.285.000 hektarlık ekilebilir araziye (%26,12) sahiptir. Topraksız köylüler, en az 450.000 aileden oluşan büyük bir tarım işçisi ordusunu teşkil etmektedirler.

Siyasi Durum

Güçlü bir burjuva devleti kurmayı hedefleyen Kemalistlerin ekonomi politikası, genel iç ve dış politikalarıyla uyumludur. “Halk Partisi”, ülkede sınırsız güce sahiptir. Sağ ve sol tüm diğer muhalefet partileri dağıtılmış veya yasadışı ilan edilmiştir. 1927’deki son parlamento seçimlerinde sadece Halk Partisi adayları için oy kullanılmıştır. Halkın büyük bir kısmı seçimlere katılmamıştır. Dini yapının devletten ayrılması ve dini önyargılarla mücadele konusunda da çok şey yapılmıştır.

Bununla birlikte, dini yapının laikleşmesi süreci hâlâ tamamlanmamıştır. Kadınların özgürleşmesi, (çarşafın kaldırılması, çok eşliliğin yasaklanması gibi) muhtelif reformlarda kendini gösterse de, kadınlar, henüz tam siyasi eşitliğe sahip değillerdir. Ulusal azınlıklar (Ermeniler, Yahudiler, Yunanlar, Araplar) konusunda ise şovenist bir politika izlenmektedir. Siyasi hakları kısıtlanmış olan bu kesimler, zorla Türkleştirilmektedirler. Doğu bölgelerinde yaşayan Kürtler için de durum aynıdır.

Sanayiye yönelik devlet desteği, güçlü bir ordu ve büyük bir devlet aygıtının oluşturulması, kapsamlı kamu işleri (demiryollarının inşası, Ankara’da yeni bir yerleşim bölgesinin kurulması), eski Osmanlı borçlarının ödenmesi, köylüler, işçiler ve küçük burjuvazi üzerindeki vergilerin giderek artmasına yol açmıştır. Bu bağlamda, devlet bütçesine dikkat çekmek gerekmektedir. 1928 yılında devlet bütçesi 260.000.000 sterline ulaşmış olup, bunun 80.000.000 sterlini, yani bütçenin yüzde 34’ü ordu, donanma, jandarma ve polise harcanmıştır. Kamu işlerine 33.000.000 sterlin, faiz ödemelerine 18.000.000 sterlin harcanırken, eğitime sadece 6.500.000 sterlin, tarıma ise sadece 4.000.000 sterlin harcanmıştır. Devletin gelir kaynaklarının dağılımı da oldukça dikkat çekicidir. Dolaylı vergiler 71.500.000 sterlin, doğrudan vergiler 47.800.000 sterlin, devlet tekelleri (tütün, tuz, içki, şeker, petrol, benzin, kibrit, posta, radyo vb.) 52.000.000 sterlin, demiryolları, devlet arazileri ve çeşitli sanayi işletmeleri ise 6.000.000 sterlin gelir sağlamıştır.

Kemalist Türkiye’nin dış politikası, Sovyet Rusya ile dostluk ve son zamanlarda daha fazla kabul gören Batı'ya yönelim arasında manevra yapma politikasıdır. Doğu ülkelerine gelince, Afganistan ve İran ile anlaşmaları vardır ancak bu anlaşmalar, büyük ölçüde 1927’de İngiltere’nin kışkırttığı İran ile sınır çatışmalarına mani olamamıştır. Yunanistan ve Irak ile ilişkiler de gergindir.

İşçi Sınıfının Konumu

Son birkaç yılda kentlerdeki işçilerin sayısı önemli ölçüde artarak 300.000’i aşmıştır (tarım işçilerinin sayısı en az 450.000’dir). Artan yaşam maliyetiyle birlikte reel ücretler azalmıştır. Bazı durumlarda nominal ücretler de düşmüştür. Çalışma günü 12-15 saat sürmektedir. Bilhassa tekstil ve tütün sektörlerinde uzun çalışma saatleri yaygın görülen bir durumdur. Gerçek anlamda sendikalar yoktur. Mevcut işçi örgütleri karşılıklı yardımlaşma derneği niteliğindedir. Bunların çoğu, hem işçilerin hem de işverenlerin üye olduğu, liderlerinin neredeyse tamamının Kemalist parti üyesi olduğu örgütlerdir. Son zamanlarda işçiler, bu örgütlere katılmaya zorlanmaktadır. Tüm işçi örgütleri sıkı hükümet kontrolü altındadır ve işçileri kışkırtmaya yönelik en ufak bir girişimde bile en şiddetli baskıya maruz kalmaktadırlar. Ulusal ölçekte bir örgütlenme yoktur. Komünist Parti’nin etkisi altında olan ve işçi sınıfının en ilerici kesimlerini bünyesinde barındıran “Amele Teali Cemiyeti” adlı sendika, hükümet tarafından zorla kapatılmıştır.

İşçi hareketine yönelik bu zulümlere rağmen, 1925-1927 yılları arasında, bilhassa ulaştırma ve iletişim sektöründeki işçiler (demiryolu işçileri, denizciler, telgraf işçileri, yükleyiciler, şoförler) ve tütün işçilerinin inatla yaşattıkları bir grev hareketine tanık olunmuştur. İşin ilginç yanı, Adana-Nusaybin demiryolu hattı gibi Fransız şirketlerine ait işletmelerdeki işçi eylemleri ve grevler, hükümetin zulmüne rağmen, küçük burjuvazinin sempatisini ve desteğini kazanmıştır. Ancak yerli işletmelerdeki tüm işçi mücadeleleri acımasızca bastırılmıştır.

Komünist Partinin Faaliyetleri

Yasadışı faaliyet yürüten, genç Türkiye Komünist Partisi, şiddetli zulümlere maruz kaldı. Gene de 1924 yılında partinin işçiler üzerindeki etkisi çok büyüktü, grevlerin liderliği onun elindeydi. 1924’teki karşı-devrimci komplo ile bağlantılı olarak, Kemalistler, Komünist Parti’ye de saldırdılar, 1925’te partinin bilinen tüm yetkililerini tutuklayıp yargıladılar. Her türlü legal basın yasaklandı, yayınlara el kondu. On sekiz kişi, toplam 177 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tüm yasal basın yasaklandı, matbaalar kapatıldı. Parti, daha sonra Aydınlık adında (1.500 adet basılan) yasal bir teorik yayın organı; Orak Çekiç adında (3.000 basılan) yasadışı bir yayın organı, beş adet (toplamda 15.000 basılan) yasal broşür ve birkaç yasadışı broşür çıkardı. Parti, Kemalistlerin bahşettikleri hürriyetin kıymetini abartarak, 1924’te tüm aygıtını yasallaştırdı, bu yargılama sonucunda büyük ölçüde zayıfladı ve dağıldı. Mayıs 1926’da, parti, yasadışı bir konferans yaptı; bu konferansta bir eylem programı tespit edildi, terör rejimi koşullarında partinin reorganizasyonu ve çalışma yöntemleri sorunları ele alındı.

Duruşmadan sonra da devam eden zulümler ve acımasız terör, partinin zayıflığıyla birlikte, Merkez Komite üyelerinin bir kısmında Menşevik tasfiyeci sapmalara yol açtı. Bu eğilimin sözcüleri, işçileri siyasal mücadeleye sevk etmek yerine, işçilere verilecek “Marksist eğitim”le yetinmek istiyorlardı; çok çok ekonomik mücadeleyi kabul ediyorlardı. Hatta yönetimde yer alan bu yoldaşlar, ekonomik mücadele konusunda bile alabildiğine pasif davranıyor, bu konuya ilgi göstermiyorlardı. Örneğin tütün işçilerinin grevi gibi en büyük grevlerde parti hiçbir rol oynamadı. İstanbullu kayıkçıların ilgili sahada tekel olan Kemalist anonim şirketine karşı mücadelesinde, polisle silahlı çatışmaya varan bu olayda, parti liderleri, kesinlikle kabul edilemez olan, Kemalistlere destek noktasında durdular ve bu duruşu kayıkçıların proleterleşmekte olan küçük burjuvaziye ihanet ettikleri üzerinden gerekçelendirdiler, partinin görevinin mümkün olan her yoldan, bu proleterleşme sürecini hızlandırmak olduğunu söylediler.

Merkez Komite, Komintern’in talimatlarını ve 1926 konferansının kararlarını sabote etti. Daha da açık bir şekilde oportünist görüşü destekledi, hatta Komintern’den bağımsız olma konusunda ısrar etti. Bu nedenle Komintern, başka önlemler almak zorunda kaldı, bu önlemler neticesinde partideki sağlıklı unsurlar bir araya geldi. Böylece 1927’de parti canlı bir döneme girdi. Tüm sağduyulu unsurlar Komintern’in çizgisini doğru kabul etti ve yeni çizgi için birlikte çalışmaya karar verdi.

Sonuç olarak, 1927’den beri parti faaliyetleri yeniden canlandı. Yasadışı yayınlar yapıldı, daha büyük sendikal faaliyetler yürütüldü, işçiler siyasi mücadeleye (parlamento seçimleri ve seçim kampanyalarına) dâhil edildiler. Ayrıca, Kemalist donanma ve uçak vb. için ödenecek zorunlu katkı paylarına karşı bir kampanya başlatıldı. Bu kampanya oldukça başarılı oldu, yaklaşık 25.000 işçi katkı payı ödemeyi reddetti. Ancak polis, partinin artan etkisinin farkına vardı ve yeni tutuklamalar yapmaya başladı. 1927 sonlarında İstanbul’da ve diğer kentlerde yaklaşık olarak 200 kişi tutuklandı. Bunlardan elli yedisi, cezaevlerinde aylarca süren kötü muamelelerden sonra mahkemeye çıkartıldı ve yirmi altısı 2 ila 18 ay arası hapis cezasına çarptırıldı. Bu mahkemede, kimi MK üyeleri, burjuva adaleti önünde Türkiye’de partinin yasadışı siyasi mücadelesinin kabul edilemez olduğunu, zira iktidarda ulusal demokrasinin bulunduğunu ileri sürdüler. MK’nin eski sekreteri, partinin yasadışı çalışmasına karşı polisin ana aracı olarak iş gördü, baş tanıklık yaptı.

Öte yandan, diğer bazı yoldaşların tutuklanması, partinin işçiler arasındaki etkisini büyük ölçüde artırdı. Adliye binası önünde polis tarafından dağıtılan birkaç işçi gösterisi düzenlendi.

Acımasız hapis cezalarına ve zulümlere rağmen, özgür kalan yoldaşlar, derhal kendi güçleriyle yeni bir yönetici organ meydana getirdiler, çeşitli broşürler yayınladılar ve Komintern ruhuyla çalışmalarına devam ettiler.

1926 konferansından itibaren parti, yeniden örgütlendi.

Özellikle sendikalarda yürütülen çalışmayı öne çıkartmak gerek: 1927 sonlarında sendikal merkezin, Amele Teali Cemiyeti’nin dağıtılmasına rağmen, parti, sendikalarda oldukça güçlü bir nüfuza sahip.

1926 Konferansı’ndan sonra parti, reorganize edildi. Fabrika ve sokak hücreleri oluşturuldu; aynı şekilde, ilçe ve semt komiteleri kuruldu. Hücreler oldukça düzenli bir biçimde çalışıyor. Toplantılarında güncel siyasi sorunları ele alıyor ve propaganda yapıyorlar.

Komünist Enternasyonal
1928
Kaynak

0 Yorum: