Türkiye’de
bugün yaşanan şey yalnız CHP krizi değil; Türkiye’de devletin toplumu
siyasetsizleştirme başarısının krizidir. Yani bugün çöken yalnız CHP değil,
CHP’nin temsil ettiği cumhuriyetçi-devletli siyaset biçimidir. Çünkü bu siyaset,
uzun süre toplumu örgütleyen değil, toplumsal enerjiyi devlet krizine
dönüşmeden emen bir mekanizma gibi çalıştı.
İnsanların
öfkesi, siyasete değil prosedüre; örgütlenmeye değil seçime; tarihsel
özneleşmeye değil temsile yönlendirildi. Artık bu form, hiçbir sürpriz
göstermeyecek şekilde çözülüyor ve iktidar, buna yeni bir hukuki-siyasal biçim
veriyor. Çünkü Türkiye kapitalizmine artık “yurtta sulh, cihanda sulh”
yetmiyor.
Türkiye
sermayesi, daha merkezileşmiş, daha müdahaleci, daha militarize bir devlet
formu istiyor. İçeride toplumsal çözülmeyi yönetebilen, dışarıda bölgesel güç
olarak hareket eden yeni bir rejim inşa edildi.
CHP,
eski cumhuriyetçi denge siyasetinin diliyle hareket ederken, bir dönem
gerçekten siyasal gerilimin karşı kutbu olabildi; iktidar ve emperyalizm
Kılıçdaroğlu gibi atadığı adamlarla bunu kontrollü bir hale çevirdi. Bir
siyasal ethos inşa etti.
Ama
artık buradan siyaset üretilebilecek tarihsel sınırın sonuna geldik. Çünkü
bugün tıkanan şey, yalnız CHP’nin örgütsel yapısı değil; toplumu temsil
mekanizmaları içinde tutarak siyaset üretmeye çalışan bütün bir legalist
siyaset anlayışıdır.
Solun
önemli bir kısmı da yıllarca siyaseti hukuki sınırlar içinde düşünmeye alıştı.
19 Mart’ta gördük ki cumhuriyetçi sol, Gezi’den bu yana hiçbir şey
biriktirmemekle birlikte, eldekini de muhafaza edememiş.
19
Mart’ı 1 Mayıs’a bağlayacak siyasal müdahaleyi de “halk hazır değil” diye
geçiştirebildi. Son müdahaleyle halkın siyasete daha hazır olmadığı yere doğru
gidiyoruz.
Diğer
yanda en radikal hatalarla sistem içine akan Kürt siyaseti ve kuyrukçuları,
Kürt meselesini sınıf mücadelesinin, devlet biçiminin ve bölgesel dönüşümlerin
parçası olarak değil; dar bir demokratikleşme ve hak meselesi olarak ele aldılar.
Kılıçdaroğlu’nun
ve Öcalan’ın fiili saray danışmanı olduğu bir yere geldik; kim bilir belki bu
radde, sistematik bir şekilde, muhalefet gücünü ve insan kaynağını iktidar
mantığına bozuk para gibi harcatma amacı güden daha özel düzenlemelerin
konusudur. Bilmiyoruz, ama siyasal sonuçlarını görmemek, ciddi bir
gerizekalılık derecesi gerektirir.
Fiili
danışmanların bir süredir ana muhalefet ile iktidar arasında biriken kahir
ekseriyeti, dinci ve milliyetçi çevrelerin önüne atılması, yalnızca gelecekte iktidar
mantığının yeniden kurulması meselesinden ibaret olacaktır ya da siyasal
varlıkları ellerine teslim edilen güçle Türk ve Kürt halkını ne radde
minyatürleştirip emperyalizmin hizmetine sunmalarıyla orantılıdır.
Türkiye
demokrasisinin dünya sıralamasındaki yerini yükseltme mücadelesi veren sol
liberal, radikal sol ve demokratlar, legal alan genişledikçe siyasetin
gelişeceği sandılar. Oysa tam tersine, toplumsal örgütlenme kapasitesi
çözülürken siyaset, giderek temsil mekanizmalarına sıkıştı. İşte buna
“demokrasi, hatta bir dönem “ileri demokrasi” dediler. Toplumun siyasallaşması
değil; siyasal kapasitenin kurumsal temsile devredilmesi “ilerleme” sayıldı.
Peki
bugün geldiğimiz yere demokrasiciler ne ad verecek? Açık biçimde merkezileşmiş
bir devlet zoruyla karşı karşıyayız. Ama mesele, yalnız devlet baskısının
sertleşmesi değil.
Hem
cumhuriyetçi cephe hem de demokrasi cephesi de yıllar boyunca halkın örgütlü
siyasal öznelere değil, yönetilen seçmen kitlelerine dönüşmesine yardımcı oldu.
Kendi bağımsız hattını kuracak cesur adımları atmadı.
Devlet,
hâkimiyeti salt zorla kurmaz. İnsanların neyi mümkün görüp görmediği üzerinden
de kurar. Devlet, yalnız baskı aygıtı değildir; toplumsal hareket kapasitesini
biçimlendiren ideolojik bir örgütlenmedir.
İnsanlar,
yalnız korktuklarından değil, birlikte hareket ederek tarih yapabileceklerine
inanmadıkları için hareketsizleştiler. Türkiye solu uzun süre bu çözülmeyi
“seçim mi, kopuş mu” ikileminin dışına taşıyamadı. Böylece gerçek siyasal alan
boşaldı.
Minima Politika
25 Mayıs 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder