Komintern’in
“Yakındoğu Dairesi”nin önde gelen isimlerinden biri olan yazar, Osmanlı’nın son döneminden Kemalist kapitalizmin ilk yıllarına, Komünist
Parti’nin ilk döneminde yürüttüğü örgütlenme faaliyetlerine ve Türkiye’de
modern işçi sınıfının ortaya çıkışına dair değerli tarihsel bilgiler aktarıyor.
* * *
Türkiye’de
ilk buhar motoru, 1860 yılında ortaya çıktı. Gelgelelim, bu “sanayi devrimi”nin
sonuçları, ancak 1880’li yıllarda kendini göstermeye başladı. Çıraklık ve
hiyerarşisi ile birlikte el sanatları sektörü, ancak 1880’lerin sonlarına doğru
ciddi anlamda gelişme imkânı buldu. Eski el sanatları şirketleri dağılmaya
başladı. İşçi sınıfı sahneye çıktı. 1893 yılında, “Tufan” isimli silah
fabrikasında çalışan işçilerin sendikal örgütlenme girişimlerinin ilk
örneklerine rastlıyoruz. Bu fabrikanın işçileri “Osmanlı Makinistler Birliği”ni
kurdular.
Ancak
bu örgüt, gelişme fırsatı bulamadan yok oldu. Abdülhamid, genel olarak bağımsız
örgütlere, özellikle de işçilere tahammül etmezdi. Bu tür sendikaların
liderlerini ve örgütleyicilerine sistematik olarak zulmeder, onları sürgüne
gönderirdi. Kızıl Sultan’ın amansız rejimi, işçi örgütlerinin genç
hareketlerini acımasızca bastırdı. Türkiye’deki sanayi işçileri örgütsüz
halleriyle, kısmen cehalet ve durgunluk içinde yaşadılar.
Ancak
1908’deki Jöntürk darbesi, işçi örgütlerinin gelişmesine güçlü bir ivme
kazandırdı. Türkiye’de anayasanın ilan edilmesi, Türk toplumunu sarstı, tüm ülkede
sayısız örgütün kurulmasını sağladı. Bu örgütlenme sürecinin yaktığı ateş, o
dönemde fabrikalarda, demiryollarında vb. çalışan 100.000 işçiden oluşan Türk
işçi sınıfını da etkiledi.
Türk
işçilerinin bu hareketini, “İttihat ve Terakki Komitesi”nin tüm öfkesi ve
devlet iktidarıyla saldırdığı Bulgar, Ermeni, Yahudi ve diğer sosyalistler
örgütlediler. Örgütlenen ilk kişiler, Doğu Demiryolu işçileri ve İstanbul
tramvay deposunun işçileri ve çalışanlarıydı. 1909’da Türkiye, demiryolu ve
tramvay işçilerinin ilk grevine tanıklık etti.
Jöntürk hükümeti, işçi hareketinin bu kızıl hayaletinden korkarak, günümüze kadar
yürürlükte kalan sert bir grev kanunu çıkarttı. Bu kanuna göre işçiler, ancak
Hükümet Komiseri’nin işçilerin taleplerini dikkate değer bulması ve hükümet
yetkilisinin iki tarafı uzlaştıramaması durumunda grev ilan etme hakkına sahip
olacaklardı. İşçiler, ihtilaflı konuların incelenmesinden iki ay sonra grev
ilan etme hakkına kavuşuyorlardı. Bu cezai hükümler içeren kanun, pratikte grev
hareketinin tamamen yasaklanması anlamına geliyordu.
İşçi
birlikleri meselesine gelince, Jöntürkler, bu tür örgütleri düzenleyen özel bir
kanun çıkarmadılar. Bunun yerine işçiler, daha sonra “Dernek” adını alan
şirketlerini kurmak için örgütlenmeyle alakalı genel kanundan istifade ettiler.
Jöntürk
rejimi döneminde yürürlükte olan dernekler kanunu, illerde de şube kurulmasına
izin veriyordu, ancak sendika federasyonu kurulmasını kesinlikle yasaklıyordu. Bu
da pratikte işçileri kanunen birleşme imkânından mahrum bırakıyordu.
Emperyalist
savaş sırasında “İttihat ve Terakki Partisi”, ulusal bir sanayi kurarak,
limited şirketler ve bankalar oluşturarak, ulusal bir burjuvazinin oluşum
sürecine yardımcı olurken, o dönemde iktidarda olan aynı parti, küçük
burjuvaziyi ve liman işçilerini örgütledi. İttihat ve Terakki Komitesi; tekstil
işçilerini, fırıncıları, ayakkabıcıları (hem vasıflı hem de yarı vasıflı esnafı)
ve diğer kesimleri üretken kooperatifler (arteller) halinde örgütledi. Bu
arteller hükümetten emirler alıyor, ve ayrıca hükümetin Almanya’dan aldığı
kredi ve makineleri de kullanıyordu. Bu üretken kooperatiflerdeki işçiler,
“savunma için” çalıştıklarından, askerlik görevinden muaf tutuluyorlardı. Aynı
zamanda hükümet, büyük tekelci limited şirketlerin depolarından mal tedarik
edilen geniş bir tüketici kooperatifleri ağı kurdu.
Bu
şekilde Jöntürkler, hükümet yetkililerinin çifte vesayeti altında kalan yeni
kurulan tüm örgütleri ele geçirdiler.
1918’deki
Jöntürk rejiminin tam anlamıyla bozguna uğramasını ifade eden Mondros Ateşkesi’nden
sonra İstanbul işçileri birbirleriyle rekabet eden İngiliz ve Fransız
işgalcilerinin etkisi altına girdi. İşçileri İngilizlere veya Fransızlara
satmak amacıyla işçi örgütleri kurmaya çalışan çeşitli maceracılar ortaya
çıktı. Bu tür maceracılardan biri de İngilizlerin yozlaştırdığı, işçilerin
safında iken onları satan, ele avuca sığmayan bir isim olarak Hilmi Bey’di.
1921’de İstanbul’da 7.000 işçiyi etrafında toplamayı başaran Hilmi Bey, tramvay
işçilerinin grevini başarıyla sonuçlandırdı. (İstanbul tramvayları bir
Fransız-Belçika şirketine aitti.) Ancak Şubat 1922’de Fransızlar, İngilizleri
alt etti ve Türk yetkililerinin yardımıyla, yalnızca Müslüman işçilerden oluşan
bir “İşçilerin Müdafaası Derneği” kurmayı başardılar. Hilmi sahneden çekildi,
İstanbul işçi örgütünün başına bir başka dolandırıcı olan Şakir Rasim geçti.
1922’de Uluslararası Sendikalar Federasyonu’nun Amsterdam’da gerçekleştirdiği
konferansta İstanbul işçilerini temsil etti.
Ancak
bu maceracı, “yaptığı işten sıyrılamadı”. 1922’deki tramvay işçilerinin grevi
başarısızlıkla sonuçlandı. “İşçilerin Müdafaası Derneği” dağıldı, geride
yozlaşmış lider Şakir Rasim’in tüm enerjisiyle beslediği milliyetçi
önyargıların kirli izleri kaldı. Burad sadece Müslüman işçilerin “Derneğe”
kabul edildiğini, bu “Derneğin” üyelerinin çeşitli festivallerde koç kurban
etmek gibi dini ritüeller gerçekleştirdiğini, bunun da böyle bir “işçi”
örgütünün açık bir simgesi haline geldiğini belirtmekle yetinelim.
Bu
dönemde Anadolu’daki işçi hareketi, tümüyle Kemalistlerin etkisi altındaydı.
Anadolu işçi sınıfının en önemli grupları demiryolu işçileri, mühimmat
fabrikası işçileri ve madencilerdi. Devlet işletmelerinde çalışan işçilerin
sendika kurma hakkı olmamasına rağmen, Kemalist hükümet, karşılıklı yardımlaşma
derneklerinin kurulmasını ve işçilerin bu derneklerle bağlantılı olarak
örgütlenmesini engellemedi. Ayrıca, hükümet, söz konusu işletmelerin olağan
işleyişiyle ilgilenerek, özellikle demiryolu işçilerine ve mühimmat fabrikası
işçilerine yüksek ücretler (günde üç Türk lirası) ödedi; bu da işçilerin grev
ve ayaklanmaların önünü almasını sağladı. Madenciler için iniş ve çıkış
sürelerini de içeren sekiz saatlik iş günü uygulamaya konuldu. Milli İktisat Bakanlığı’nın
başında bulunan küçük burjuva sosyalist Mahmud Esad, işçi sigortası, ücretsiz
sağlık hizmeti ve işçi çocuklarının ücretsiz eğitimi gibi konularda kanun
tasarısı hazırladı.
Kemalistler,
işçilerin karşılıklı yardım fonları kurmasına izin verdiler, ancak sahip oldukları liberalizm
anlayışı, işçilerin özgürce güç birliği oluşturma ve toplu sözleşme yapma
hakkını tanımalarına imkân vermedi.
Milli
Devrimin Zaferinden Sonra Türkiye’de İşçi Hareketi
Türkiye’de
toplamda yaklaşık 200.000 kent işçisi bulunmaktadır. Bunlar, üretim
sektörlerine göre aşağıdaki şekilde dağılmıştır:
Demiryolu
işçileri: 8.200 (yaklaşık 5.000’i sendikalarda örgütlü).
Madenciler: 25.000 (8.000’i örgütlü).
Fabrika işçileri: 40.000 (12.000’i örgütlü).
İnşaat işçileri: 12.000 (4.000’i örgütlü).
Tramvay işçileri: 3.000 (1.500’ü örgütlü).
Gemiciler: 5.000 (2.000’i örgütlü).
Liman işçileri: 7.000 (hepsi meslek sendikalarında örgütlü).
Şoförler ve taksi şoförleri: 10.000 (5.000’i meslek sendikalarında).
Tütün işçileri: 25.000 (7.000’i örgütlü).
Mevsimlik işçiler: 15.000 (tamamen örgütsüz).
Matbaacılar: 1.500 (1.000’i örgütlü).
Mavnacılar: 20.000 (10.000’i örgütlü).
Savaş
zamanına ilişkin Türkiye’de herhangi bir istatistik bulunmadığı göz önüne
alındığında, bu rakamların kesin olarak doğru olmadığı açık. Bu nedenle, Milli İktisat
Bakanlığı bültenlerinde, L'Economiste d'Orient [“Doğu Ekonomisi”]
dergisinde veya Türk komünistlerinin raporlarında vb. verilen istatistiklere
inanmak gerekir.
Ancak
bunlar, mağaza çalışanları (yalnızca İstanbul’da on binlerce kişi) ile devlet
ve belediye çalışanları (yaklaşık 20.000) hariç, kent çalışanlarının sayısal
bileşimine ilişkin kaba rakamlardır.
Şimdi
de Türk işçi sınıfına mensup muhtelif grupların özelliklerini kısaca aktaralım.
İstanbul
işçileri, özellikle demiryolu işçileri, Türk proletaryasının ileri kesimini
oluşturmaktadır. Bu proletarya tabakası, küçük burjuvaziden gelmektedir.
Çoğunlukla mağaza çalışanlarının, ufak tefek işlerde çalışan işçilerin, esnafın
ve yoksul zanaatkarların çocuklarıdır. Demiryolu işçileri arasında Türk
standartlarına göre tam eğitimli olanların oranı oldukça yüksektir, hatta
bazılarının ortaöğretim diploması bile bulunmaktadır.
Liman
işçileri, mavnacılar, hamallar ve mağaza sahipleri, Ortaçağ’dan kalma zanaat
birliklerinde kendi içlerine kapalı bir hayat sürmektedirler. Bunlar, çoğunlukla
Kürtler ve Lazların çoğunlukta olduğu köylü kesime mensuptur. İstanbul’a birkaç
yıl para kazanmak için gelirler, sonra köylerine dönerler. Vergi baskısı,
onları köyden eski Osmanlı başkentine iter, burada kayıkçı, mavnacı, hamal vb.
olarak iş bulurlar. Örgütlenme düzeyleri üzerinden epey yüksek ücretler
alabiliyorlar. Abdülhamid’den Kemal Paşa’ya kadar iktidarda olan tüm
hükümetler, İstanbul hamallarının örgütlenmesini ciddi bir güç olarak görmek
zorunda kalmıştır. Kemalistler, 1923’te İstanbul’u ele geçirdiklerinde, hamalların
özgür iradelerini kırmak amacıyla müdahale etmeye çalıştılar. Mesele, zamanla hamallar
ile polis arasında yaşanan çatışmaya evrildi, çatışmada birkaç yüz hamal
yaralandı. Burada, hamallar arasında çoğunlukta olan Kürtlerin bölgeciliği
önemli bir rol oynadı. Örgütlerin liderleri olarak kahyalar, hapse mahkûm edildiler.
İstanbul’daki gericiler, hoşnutsuz Kürtler arasında karşı-devrimci ajitasyon faaliyeti
yürüttüler, hatta Kürtlerin yardımıyla Mustafa Kemal’e suikast girişiminde
bulundular, ancak zamanında alınan önlemler sayesinde polis, tüm provokatörleri
tutuklayarak, bu girişimi engellemeyi bildi (Ekim 1923).
Zonguldak
madencilerinin tamamı, üç ila altı aylık sürelerle kömür madenlerinde çalışmaya
gelen köylülerden oluşmaktadır. Madenlerdeki çalışma koşulları kesinlikle tahammül
edilemeyecek düzeydedir, uzun süre orada kalmak fiziken imkânsızdır. Köylüler,
genellikle doğrudan maden sahiplerince değil, maden sahibinin anlaşma yaptığı
bir taşeron eliyle işe alınır. Bu taşeron veya bir şirketin kıdemli üyesi,
umutsuz köylüleri acımasızca sömürür, ihtiyaçları onları madenlerde yorucu
çalışmaya mecbur eder.
1923
yılında, Almanya’ya gönderilerek mesleki eğitim almış birkaç deneyimli işçi,
Zonguldak madencilerini örgütlemeyi başardı, bu da daha sonra değineceğimiz ilk
grev eylemine yol açtı.
İttihat
ve Terakki Komitesi, emperyalist savaş sırasında 1.500 genç işçiyi çeşitli
sanayi dallarında uzmanlaşmaları için Almanya ve Avusturya-Macaristan’a
göndermişti. Bu işçiler, Almanya’daki Kasım Devrimi’ni ve Macaristan’daki
Sovyet Devrimi’ni yaşadılar, bazıları bu devrimlere aktif olarak katıldı. Bu
yetenekli Türk işçileri, Türkiye’ye döndüklerinde Türk işçi sınıfının
örgütlenmesinde önemli bir rol oynadılar. Birçoğu, devrimci işçi hareketinin
öncüleri olarak hareket ederek, Türkiye Komünist Partisi’nin kurulmasında aktif
rol aldı.
Genel
olarak Türk işçi sınıfı, hâlâ bölgeciliğin, zanaat kısıtlamalarının ve küçük
burjuva psikolojisinin izlerini taşımaktadır. Bununla birlikte, Kemalist
Hükümet’in Yeni Türkiye’yi kurma amacıyla, tüm enerjisiyle yürüttüğü
sanayileşme süreci, Türk proletaryasını radikalleştirecek ve onu kelimenin
modern anlamıyla bir sınıf haline getirecektir.
İzmir
İktisat Kongresi
1923
yılının başlarında İsmet Paşa hükümeti, ülkenin ekonomik sorunlarına ve iş
gücünün verimliliğini artırma görevlerine adanmış özel bir kongreyi İzmir’de
topladı. Yetkililer, bu kongrede işçi sınıfının temsiline izin verdi, ancak
işçi delegelerini yereldeki yetkililer tayin etti. İstanbul işçileri, Komünist
grup Aydınlık’ın girişimi sayesinde örgütlenmeyi ve aralarında Türkiye’deki
komünist hareketin öncülerinden, genel sekreter ve parti lideri Dr. Şefik Hüsnü’nün
de bulunduğu üç delege seçmeyi başardı. (Bu yoldaş, 1 Mayıs'ta yayımladığı bir
broşür nedeniyle Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce kısa süre önce 15 yıl hapis
cezasına çarptırıldı.)
Yoldaş
Şefik Hüsnü, İzmir Kongresi’nde işçi heyetini etrafında toplamayı başardı.
Konfederasyonun işçi sorunuyla ilgili programındaki maddelerin büyük çoğunluğu
yoldaş Şefik Hüsnü’nün katılımıyla hazırlandı. İşçi heyetinin grup
toplantılarında, işçilerin korunması, sekiz saatlik iş günü, güç birliği yapma
ve toplu sözleşme hakkı ile ilgili olarak hazırlanan maddeler kabul edildi.
Hükümet, bu talepleri yerine getirme sözü vermiş olsa da, İzmir’de iş hayatı
ile ilgili kanunları ele alan program tümüyle kenara atıldı. Meclis, işçi
sorununa ilişkin kanun tekliflerinin incelenmesini bir oturumdan diğerine
erteledi, bu konuyla ilgilenmeye hiç vakit bulamadı.
İzmir
Kongresi, Türk işçi hareketine ivme kazandırdı, bu harekette iki kanat
belirginleşti: ılımlı “vatansever” kanat ve komünistler. İstanbullu mürettipler,
tramvay işçilerinin bir bölümü ve işçi kesimleri Aydınlık adlı komünist örgütün
etkisi altındaydı. Geri kalanlar ise bu yazının ilk bölümünde bahsettiğimiz
dolandırıcı Şakir Rasim’in tuzağına düşmüşlerdi.
1923
1 Mayıs’ı, İsmet Paşa hükümeti tarafından İstanbul’da gelişmeye başlayan komünist
hareketi bastırmak için kullanıldı. Başlarında yoldaş Şefik Hüsnü’nün bulunduğu
Aydınlık grubunun liderleri hapse atıldı, haklarında vatana ihanet suçlamasıyla
siyasi bir dava açıldı. İstanbul’daki yetkililer, bu tutuklamalarla ajanları
Şakir Rasim ve arkadaşlarına el uzatmak istemişlerdi.
Ancak
İstanbul işçileri, devletin kendilerini bir zamanlar seçtikleri yoldan kopartmalarına
izin vermediler, sendikal hareket, daha da büyük ilerlemeler kaydetmeye
başladı. Temmuz 1923’ün ortalarında, birkaç ay boyunca aralıklı olarak devam
eden bir grev hareketi başladı. Ekonomik durumlarını iyileştirmek ve birlik
olmak için mücadele etme kararlılığıyla dolu işçi kitlelerinin baskısına boyun
eğen hükümet, tüm derneklerin (sendikaların) İstanbul’da bir tür İşçi
Federasyonu olan genel bir “işçi sendikası” (“Birlik”) altında “illegal zemin”de birleştirilmesine göz yummak zorunda kaldı.
İşçi
Sendikası
26
Kasım 1923’te İstanbul’da 250 delegenin katılımıyla bir İşçi Konferansı
düzenlendi. Bu konferansa hem Zonguldak madencilerinin hem de Balıkesir’deki
Balya-Karaaydın maden bölgesinin temsilcileri katıldı. Böylece konferans, tüm
Türkiye’yi kapsayan bir nitelik kazandı. Bu konferansta, kapitalist ülkelerde
var olan işçi konfederasyonuna benzer bir “Tüm Türkiye İşçi Sendikası”nın
(Birlik) kurulmasına karar verildi. Bu işçi konfederasyonu, İstanbul’dan 19.000
örgütlü işçiyi (toplam 32 sendika), 15.000 Zonguldak madencisini ve 10.000 Balya-Karaaydın
işçisini kapsıyordu.
Daha
önce de bahsettiğimiz Şakir Rasim, bu konfederasyonun başına geçti. Birliğin
faaliyetlerini İstanbul siyasi polisinin önceden belirlediği yollar
doğrultusunda yönlendirmek için her türlü çabayı gösterdi. Polisin ısrarı
üzerine birlik, tüm komünistleri sendikalardan dışladı. Devletin kıymet verdiği
gizli polis ajanı Şakir Rasim, basın temsilcileriyle yaptığı bir röportajda şu
açıklamayı yaptı: “Birlik, yalnızca ekonomik amaçlar peşindedir ve kelimenin
tam anlamıyla ulusal bir örgüttür. Birliğin sosyalizmle veya komünizmle hiçbir
ortak noktası bulunmamaktadır. Aşırı uca savrulmuş kişilerle mücadele etmeyi
görev edinmiştir.”
Şakir
Rasim, burjuva Kemalist hükümete olan bağlılığını vurgulamak amacıyla, Kemalist
Halk Partisi İstanbul teşkilatı sekreteri Refik İsmail Bey’i Birlik Yürütme
Kurulu başkan yardımcılığı adayı olarak önerdi. Böylece örgütlü Türk işçi
sınıfı üzerindeki Kemalist vesayet tesis edilmiş oldu.
Birlik
Yürütme Kurulu’nun iktidardaki mülk sahibi sınıf hükümetine olan kölece
bağlılığı her türlü sınırı aşmıştı. Şakir Rasim, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal
Paşa’ya bağlı olduğuna dair telgraflar göndermek, eğilip bükülmek, yetkililere
el avuç açmak, “milli” çıkarlara olan bağlılığı yüksek sesle ilan etmek,
çeşitli paşalar onuruna ziyafetler vermek gibi yöntemlere yaygın olarak
başvurdu. “Gazi” Mustafa Kemal Paşa, Birliğin kendisine bağlı olduğuna dair
açıklaması üzerine, sendikalar ve grevler hakkında bir kanun taslağı
hazırlanması fikrine destek sunacağına söz verdi. Ancak bu kanun, henüz gün
yüzüne çıkmış değil.
Birlik,
örgütlü İstanbul işçilerinin tamamını kucaklayamadı. Birliğin etkisi dışında
kalanlar, öncelikle demiryolu işçileri, ikincisi ise Birliğe karşı çıkan matbaa
işçileriydi. Komünistler, İstanbullu mürettipler arasında büyük bir etkiye
sahipti. Aynı şekilde, liman işçileri de Birliğe katılmayı reddetmişlerdi.
Birlik,
işçilerin gözünde kısa sürede tüm otoritesini yitirdi. Bu durum, yalnızca Nisan
1924’te üye sayısının 7.000’e düşmesinden bile anlaşılabilir. Oysa başta sadece
İstanbul’da 19.000 üye işçisi vardı. Birliğin devlet karşısında el pençe divan
durma üzerine kurulu taktikleri, yetkililere boyun eğmesi, işçileri kendisinden
uzaklaştırdı. İşçiler, gizli polisin ve burjuva hükümetinin işçi sınıfının
çıkarlarının umut vadeden savunucuları olmadığını anlayacak kadar
olgunlaşmışlardı.
Hükümet,
genel niteliği uyarınca, sadece vaatlerle Birliğin sırtını sıvazlamakla yetindi,
gerçekte ise özgürce güç birliği oluşturma hakkı konusunda tek bir adım bile atmadı.
Hükümet, kendisine sadık olan Birlik gibi bir vatansever bir kırma köpeğe bile
şüpheyle baktı. Birlik de zaten kısa süre içinde kendi kendini tasfiye etti.[1]
Saldırı
Dalgası
Daha
önce de belirttiğimiz gibi, 1923 yazında Türkiye’deki işçi sınıfının hayatına
ciddi olaylar damgasını vurdu. Ülkenin neredeyse tüm büyük işçi merkezlerinde
bir grev dalgasına tanık olundu. Bu dalga, Türk işçi hareketi için eşi benzeri
görülmemiş bir şekilde, 32.000’e varan grevci sayısıyla muazzam bir alanı
kapladı. Genel olarak, bu grevler açıktan saldırgan bir niteliğe sahipti. Ekonomik
taleplerin yanı sıra, güç birliği kurma hakkı, sosyal kanunların çıkartılması
gibi bir dizi siyasi talep de dile getirildi. Grevlerin komünistlerce yönetildiği
her yerde (İstanbullu matbaacılar, Doğu Demiryolu vb.), SSCB ile en yakın temas
talebi de dile getirildi.
Tüm
grevlerin yüzde ellisi, işçilerin zaferiyle sonuçlandı. Grevler, aşağıdaki
işletmelerde gerçekleşti:
Bu
grevler, Türk işçi hareketinin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Hükümet, işçi
sınıfını kuşatmak ve işçi hareketini kendi vesayeti altına almak için ne kadar
uğraşsa da, başlangıçta on binlerce işçiyi etkileyen grev hareketinin
gelişimini durdurma konusunda aciz kaldı.
1924
yazında, biri posta ve telgraf çalışanlarınca, diğeri tramvay işçilerince olmak
üzere iki grev gerçekleşti. Tramvay işçilerinin grevinde işçiler jandarma ile
çatıştılar, bu çatışmada bazı grevciler yaralandı, 27 kişi tutuklandı. Bu grev,
İstanbul işçilerinin “ulusal” otoritelerden koptuklarını, onlara karşı
muhalefete geçtiklerini gösterdi. İstanbul işçileri, pratikte devletin “ulusal”
iktidarının, proletaryaya vurmaktan çekinmeyen, yalnızca Türk burjuvazisinin ve
yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket eden burjuvazinin iktidarı
olduğuna ikna oldular.
Ekim
1924’te (İstanbul-Edirne hattında çalışan) Doğu Demiryolu’nda işçiler greve gittiler.
Bu grevin nedeni, işçilerin karşılıklı yardım fonlarındaki parayı kendi
aralarında bölüşme kararıydı. Fransız bir firmaya ait olan demiryolu şirketi,
bu olaya müdahale ederek, en çok faal olan iki işçiyi işten çıkardı. İşçiler,
işten çıkarılanların tekrar işe alınmasını talep ederek greve gittiler. Doğu Demiryolu
idaresi, 1922’den beri karşılıklı yardım fonlarını usulsüz bir şekilde elden
çıkarmış, bu fonlara kendisi de belirli bir pay ödemişti. Yetkililer greve
müdahale ederek, grevi zorla bastırdılar.
1924
yılı boyunca sık sık grevler yaşandı, önce bir bölgede başlayan grevi başka bir
bölgede patlak veren grev takip ediyordu. Bu koşullarda devlet yetkilileri, her
zaman mülk sahiplerinin (çoğu durumda yabancıların) tarafını tuttular. Örneğin,
İstanbul’daki büyük fabrikalarda ve (devlete ait) tekstil fabrikalarında Ekim
1924’te yaşanan grevi hepimiz biliyoruz; bu greve kadın işçiler de katılmıştı.
Dikkat çekici bir grev ise Ağustos 1925’te Şirket-i Hayriye (vapur hizmetleri)
şirketine bağlı gemicilerin greviydi. Bu şirket, Türklerin elindedir ve muazzam
kârlar elde etmektedir. Ancak gemiciler sefil ücretler almaktadır.
Neticede
polis, hissedarların safında yer alıp greve müdahale ederek en aktif grevcileri
tutukladı. Grevdeki gemicilerden onlarcası işten çıkarıldı, yerlerine grev
kırıcılar alındı.
Polisin
yardımıyla dağıtılan bu grevle bağlantılı olarak, İstanbul’da çıkan Kemalist
gazete Cumhuriyet, 21 Ağustos tarihli başyazısında, Türkiye’deki işçi
sorunu hakkında şu değerlendirmelerde bulundu:
“Şirkete mensup işçilerin
bir bölümü grev örgütlemeye çalıştı, ancak bu girişim, başarısız oldu. [...]
Türk işçisi, Avrupa işçileriyle aynı niteliklere ve aynı maddi kaynaklara sahip
değil. Türkiye’nin işçi sınıfı, hâlâ emekleme aşamasında, bu açıdan, işçi
örgütleri üyelerini greve teşvik ederek hata yapıyorlar. [...] Naif Türk
işçilerini tehlikeli sınıf mücadelesi yoluna kışkırtanlar, yalnızca kötü
niyetli unsurlardır. Türkiye’de büyük kapitalistler yok. Ekonomik hayatımızın
gelişmişlik düzeyi halen daha yetersiz, bu nedenle, bir işçi sorununa mahal
yok. Bizde mülk sahipleri, yani girişimciler, maddi yaşam koşulları açısından
işçilerden çok farklı değiller (!) [...] Buna rağmen, işçilerimiz arasında
aşırı bir heyecan ve hoşnutsuzluk olduğunu, bu heyecanın işçiler ve mülk sahipleri
arasındaki çelişkiyi derinleştirme eğiliminde olduğunu, işçilerin bu heyecanlı
ruh halini göz ardı etmememiz gerektiğini kaydetmeliyiz. Bu durum, ulusal ve
ekonomik kalkınmamız için bir tehdit kaynağı olabilir. Bu tehditten kaçınmak için
acil önlemler alınmalı, [...] işçi sınıfını yönetecek, onları medenileştirecek
ve mükemmelleştirecek organlar oluşturulmalıdır.”
Özetle,
bu nutkun anlamı şudur: “Ülkedeki konsoloslara cesaret verelim!”, iktidarda
olanlar, Türk işçi sınıfını baskı altında tutsun, onları kendi vesayetleri
altına alsın. Görünen o ki bizim Zubatov, Boğaz kıyılarında yaşıyor![2]
Türk
basınının tamamı, “fakir” Türk gemi sahiplerinin ceplerine dokunmaya cüret eden
grevcilere karşı ayaklandı. Ulusal Türk burjuvazisi, işçi sınıfına duyduğu
öfkeyi dışa vurdu ve tüm devlet aygıtının tüm mekanizmasını harekete geçirdi.
Cumhuriyetçi
Türkiye’de işçi sınıfı temel siyasi haklarından mahrum bırakılmıştır. Türk
işçisi, sekiz saatlik çalışma gününün ne olduğunu bilmemektedir. Türkiye'de
14-15 saatlik çalışma günü, olağan bir durumdur. İşçilerin modern sendikalarda
örgütlenmeleri yasaktır. Grev yapmaları yasaktır, hastalık, yaşlılık veya kaza
durumunda kendilerine bakabilecek örgütler kurmalarına izin verilmemektedir.
Kadın ve çocuk emeği, en utanmaz biçimler altında sömürülmektedir. Ulusal
burjuva devriminden doğan burjuva devleti, kendi sınıfının çıkarlarını iki kat
korurken, aynı zamanda proletaryayı polis gözetimi denilen mengenede ezmeye
çalışmaktadır.
Amele
Teali Cemiyeti
1924
sonbaharında Türk komünistleri, İstanbul’daki birkaç sendikayı bir araya
getirerek, tasfiye edilmiş olan Birliğin yerine yeni bir işçi konfederasyonu
kurmayı bildiler. Komünistler, bazı sendikaların merkez organlarında işçi
hareketine öncülük edecek bir çekirde kadroya sahipler. Harekete sempati duyan
işçilerle birlikte parti, örgütlenme çalışmalarını sürdürüyor.
Amele
Teali Cemiyeti denilen sendikalar konseyinin başında, başkan hariç neredeyse
tamamı komünistlerden oluşan bir başkanlık kurulu var. Başkan ise bir Kemalist.
Bu kişi, Birliğin başkanlık kurulunda da yer alan Refik İsmail Bey. Bu başkan,
zaman zaman komünist partinin talimatlarını yerine getirmek zorunda kalsa da,
hükümetle ilişkileri bizzat yürütüyor.
Teali
örgütü, bu yılın Mayıs ayına (1925) kadar varlığını sürdürdü, aralarında
aydınlar ve işçilerin de bulunduğu toplam 15 komünist liderin tutuklanmasının
ardından hükümet tarafından kapatıldı.
1
Mayıs 1925’te İstanbul komünistleri, proletarya bayramına adanmış bir broşür
yayınladılar.
Türk
Komünistleri, son tutuklamalara kadar geçen yıl boyunca kapsamlı çalışmalar
yürüttüler. Teorik dergi Aydınlık, daha sık yayınlanmaya başladı. Trakya
ve Anadolu'dan çok sayıda işçi muhabirinin katkıda bulunduğu Orak Çekiç adında bir
gazete çıkartıldı. Ayrıca Leninizm, Marksizm, işçi hareketi vb. konularda
yaklaşık 15 farklı broşür yayımlandı.
Hükümet,
komünistlerin Türk işçileri arasında artan etkisinden korkarak, komünistleri
işçilerden tecrit etmeye karar verdi. Sorumlu birkaç parti üyesini tutuklayıp
Ankara’ya gönderdi ve İstiklâl Mahkemesi’ne teslim etti. Mahkeme, bu
komünistleri toplam 159 yıl hapis cezasına çarptırdı. Sadece dört yoldaş,
burjuva adaletinin elinden kurtulmayı başardı. On üç yoldaş, Ankara hapishanesindeki
gardiyanların insafına terk edildi. Hükümet, Bursa’da ortaya çıkan Aydınlık,
Orak-Çekiç ve Yoldaş gazetelerini kapattı. Amele Teali Cemiyeti Yürütme
Kurulu feshedildi, ülkede şiddet ve keyfi yönetim tesis edildi.
Son
zamanlarda, özellikle Şirket-i Hayriye nakliye şirketinde patlak veren grev
olmak üzere, son birkaç aydır tanık olunan grev hareketleri nedeniyle hükümet,
işçi hareketini tamamen kendi eline almaya karar verdi. İşçilerin dağınık ve
izole bir durumda bırakılması halinde hareketin çok tehlikeli bir hal
alabileceği anlaşılıyor.
Cumhuriyet
gazetesinin tespitiyle, İsmet Paşa hükümeti, işçileri “siyasetle hiçbir ilgisi
olmayan, yalnızca ekonomik amaçlar güden” bir örgütte toplamayı gerekli gördü.
Hükümet, böylece işçilerin hoşnutsuzluğunu gidermeyi ve dikkatlerini siyasi
meselelerden uzaklaştırmayı umuyordu.
Bu
yılın Ağustos ayında, polisin izniyle İstanbul’da “İstanbul İşçi Karşılıklı
Yardımlaşma Birliği”nin bir toplantısı yapıldı. Eski Amele Teali Cemiyeti Yürütme
Kurulu’nun yerine yeni bir Yürütme Kurulu seçildi, İstanbul’daki Kemalist
örgütün ünlü sekreteri Dr. Refik İsmail Bey “oybirliğiyle” başkan olarak
atandı. Bu toplantıda, şu cümlelere yer veren bir açıklamanın yapılması
kararlaştırıldı: “İşçilerin siyasi meselelerle hiçbir ilgisi yoktur. Siyaset,
onların işi değildir.”
Kemalist
hükümetin işçi hareketini bastırmaya yönelik ilk girişimi bu değil.
Komünistleri yeraltına iten hükümet, işçi hareketini liderlerinden mahrum kıldı,
gazetelerini kapattı ve bir kez daha işçilerin gözüne toz atmaya çalıştı.
Ama
bu çabalar beyhude! Kemalist hükümetin tüm gücüyle desteklediği kapitalist
ilerleyiş, işçileri “siyasetten” ayıran tüm dikenli telleri acımasızca yıkacak,
gizli polisin atadığı resmi vasilerce inşa edilen tüm kâğıttan evler yerle bir
edilecektir. İşçiler gene de “siyaset”e karışacaklardır; çünkü tabiatı kapı
dışarı etseniz de o bir şekilde pencereden içeri girecektir! Türkiye’nin işçi
hareketi, Kemalist Zubatovların pençelerinden kurtulacak, sınıfsal gelişme
yoluna girecektir. Kemalistler, tarihin çarkını durduramayacak, kaçınılmaz
olanı engelleyemeyeceklerdir.
Türkiye’nin
sanayileşme süreci, kitlesel bir işçi hareketi geliştirme görevinin oluşmasını
sağlamıştır. Bu kitlesel işçi hareketi, işçiler üzerinde vesayet tesis eden Kemalistler
işçi hareketini kendi mengenesinde ezmeye çalıştıkça, daha da devrimcileşecektir.
P. Kataygorodski
17
Ekim 1925
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Bu noktada kimileri, devrimci sendika örgütü “Türkiye Beynelmilel İşçi İttihadı”dan
bahsedebilirler. Ancak bu kendi gazetesi bulunan örgüt, bünyesind esadece Türk
olmayan işçileri barındırıyordu. Türk işçileri arasında hiçbir etki yaratamadı.
Bu örgüt üç yıl varlığını sürdürdü.
[2] Zubatov, Çar’a “sadık” sendikalar örgütleyen bir Çarlık ajanı ve provokatörüydü.



0 Yorum:
Yorum Gönder