06 Mayıs 2026

,

Türkiye’de İşçi Hareketi



Komintern’in “Yakındoğu Dairesi”nin önde gelen isimlerinden biri olan yazar, Osmanlı’nın son döneminden Kemalist kapitalizmin ilk yıllarına, Komünist Parti’nin ilk döneminde yürüttüğü örgütlenme faaliyetlerine ve Türkiye’de modern işçi sınıfının ortaya çıkışına dair değerli tarihsel bilgiler aktarıyor.

* * *

 

Türkiye’de ilk buhar motoru, 1860 yılında ortaya çıktı. Gelgelelim, bu “sanayi devrimi”nin sonuçları, ancak 1880’li yıllarda kendini göstermeye başladı. Çıraklık ve hiyerarşisi ile birlikte el sanatları sektörü, ancak 1880’lerin sonlarına doğru ciddi anlamda gelişme imkânı buldu. Eski el sanatları şirketleri dağılmaya başladı. İşçi sınıfı sahneye çıktı. 1893 yılında, “Tufan” isimli silah fabrikasında çalışan işçilerin sendikal örgütlenme girişimlerinin ilk örneklerine rastlıyoruz. Bu fabrikanın işçileri “Osmanlı Makinistler Birliği”ni kurdular.

Ancak bu örgüt, gelişme fırsatı bulamadan yok oldu. Abdülhamid, genel olarak bağımsız örgütlere, özellikle de işçilere tahammül etmezdi. Bu tür sendikaların liderlerini ve örgütleyicilerine sistematik olarak zulmeder, onları sürgüne gönderirdi. Kızıl Sultan’ın amansız rejimi, işçi örgütlerinin genç hareketlerini acımasızca bastırdı. Türkiye’deki sanayi işçileri örgütsüz halleriyle, kısmen cehalet ve durgunluk içinde yaşadılar.

Ancak 1908’deki Jöntürk darbesi, işçi örgütlerinin gelişmesine güçlü bir ivme kazandırdı. Türkiye’de anayasanın ilan edilmesi, Türk toplumunu sarstı, tüm ülkede sayısız örgütün kurulmasını sağladı. Bu örgütlenme sürecinin yaktığı ateş, o dönemde fabrikalarda, demiryollarında vb. çalışan 100.000 işçiden oluşan Türk işçi sınıfını da etkiledi.

Türk işçilerinin bu hareketini, “İttihat ve Terakki Komitesi”nin tüm öfkesi ve devlet iktidarıyla saldırdığı Bulgar, Ermeni, Yahudi ve diğer sosyalistler örgütlediler. Örgütlenen ilk kişiler, Doğu Demiryolu işçileri ve İstanbul tramvay deposunun işçileri ve çalışanlarıydı. 1909’da Türkiye, demiryolu ve tramvay işçilerinin ilk grevine tanıklık etti.

Jöntürk hükümeti, işçi hareketinin bu kızıl hayaletinden korkarak, günümüze kadar yürürlükte kalan sert bir grev kanunu çıkarttı. Bu kanuna göre işçiler, ancak Hükümet Komiseri’nin işçilerin taleplerini dikkate değer bulması ve hükümet yetkilisinin iki tarafı uzlaştıramaması durumunda grev ilan etme hakkına sahip olacaklardı. İşçiler, ihtilaflı konuların incelenmesinden iki ay sonra grev ilan etme hakkına kavuşuyorlardı. Bu cezai hükümler içeren kanun, pratikte grev hareketinin tamamen yasaklanması anlamına geliyordu.

İşçi birlikleri meselesine gelince, Jöntürkler, bu tür örgütleri düzenleyen özel bir kanun çıkarmadılar. Bunun yerine işçiler, daha sonra “Dernek” adını alan şirketlerini kurmak için örgütlenmeyle alakalı genel kanundan istifade ettiler.

Jöntürk rejimi döneminde yürürlükte olan dernekler kanunu, illerde de şube kurulmasına izin veriyordu, ancak sendika federasyonu kurulmasını kesinlikle yasaklıyordu. Bu da pratikte işçileri kanunen birleşme imkânından mahrum bırakıyordu.

Emperyalist savaş sırasında “İttihat ve Terakki Partisi”, ulusal bir sanayi kurarak, limited şirketler ve bankalar oluşturarak, ulusal bir burjuvazinin oluşum sürecine yardımcı olurken, o dönemde iktidarda olan aynı parti, küçük burjuvaziyi ve liman işçilerini örgütledi. İttihat ve Terakki Komitesi; tekstil işçilerini, fırıncıları, ayakkabıcıları (hem vasıflı hem de yarı vasıflı esnafı) ve diğer kesimleri üretken kooperatifler (arteller) halinde örgütledi. Bu arteller hükümetten emirler alıyor, ve ayrıca hükümetin Almanya’dan aldığı kredi ve makineleri de kullanıyordu. Bu üretken kooperatiflerdeki işçiler, “savunma için” çalıştıklarından, askerlik görevinden muaf tutuluyorlardı. Aynı zamanda hükümet, büyük tekelci limited şirketlerin depolarından mal tedarik edilen geniş bir tüketici kooperatifleri ağı kurdu.

Bu şekilde Jöntürkler, hükümet yetkililerinin çifte vesayeti altında kalan yeni kurulan tüm örgütleri ele geçirdiler.

1918’deki Jöntürk rejiminin tam anlamıyla bozguna uğramasını ifade eden Mondros Ateşkesi’nden sonra İstanbul işçileri birbirleriyle rekabet eden İngiliz ve Fransız işgalcilerinin etkisi altına girdi. İşçileri İngilizlere veya Fransızlara satmak amacıyla işçi örgütleri kurmaya çalışan çeşitli maceracılar ortaya çıktı. Bu tür maceracılardan biri de İngilizlerin yozlaştırdığı, işçilerin safında iken onları satan, ele avuca sığmayan bir isim olarak Hilmi Bey’di. 1921’de İstanbul’da 7.000 işçiyi etrafında toplamayı başaran Hilmi Bey, tramvay işçilerinin grevini başarıyla sonuçlandırdı. (İstanbul tramvayları bir Fransız-Belçika şirketine aitti.) Ancak Şubat 1922’de Fransızlar, İngilizleri alt etti ve Türk yetkililerinin yardımıyla, yalnızca Müslüman işçilerden oluşan bir “İşçilerin Müdafaası Derneği” kurmayı başardılar. Hilmi sahneden çekildi, İstanbul işçi örgütünün başına bir başka dolandırıcı olan Şakir Rasim geçti. 1922’de Uluslararası Sendikalar Federasyonu’nun Amsterdam’da gerçekleştirdiği konferansta İstanbul işçilerini temsil etti.

Ancak bu maceracı, “yaptığı işten sıyrılamadı”. 1922’deki tramvay işçilerinin grevi başarısızlıkla sonuçlandı. “İşçilerin Müdafaası Derneği” dağıldı, geride yozlaşmış lider Şakir Rasim’in tüm enerjisiyle beslediği milliyetçi önyargıların kirli izleri kaldı. Burad sadece Müslüman işçilerin “Derneğe” kabul edildiğini, bu “Derneğin” üyelerinin çeşitli festivallerde koç kurban etmek gibi dini ritüeller gerçekleştirdiğini, bunun da böyle bir “işçi” örgütünün açık bir simgesi haline geldiğini belirtmekle yetinelim.

Bu dönemde Anadolu’daki işçi hareketi, tümüyle Kemalistlerin etkisi altındaydı. Anadolu işçi sınıfının en önemli grupları demiryolu işçileri, mühimmat fabrikası işçileri ve madencilerdi. Devlet işletmelerinde çalışan işçilerin sendika kurma hakkı olmamasına rağmen, Kemalist hükümet, karşılıklı yardımlaşma derneklerinin kurulmasını ve işçilerin bu derneklerle bağlantılı olarak örgütlenmesini engellemedi. Ayrıca, hükümet, söz konusu işletmelerin olağan işleyişiyle ilgilenerek, özellikle demiryolu işçilerine ve mühimmat fabrikası işçilerine yüksek ücretler (günde üç Türk lirası) ödedi; bu da işçilerin grev ve ayaklanmaların önünü almasını sağladı. Madenciler için iniş ve çıkış sürelerini de içeren sekiz saatlik iş günü uygulamaya konuldu. Milli İktisat Bakanlığı’nın başında bulunan küçük burjuva sosyalist Mahmud Esad, işçi sigortası, ücretsiz sağlık hizmeti ve işçi çocuklarının ücretsiz eğitimi gibi konularda kanun tasarısı hazırladı.

Kemalistler, işçilerin karşılıklı yardım fonları kurmasına izin verdiler, ancak sahip oldukları liberalizm anlayışı, işçilerin özgürce güç birliği oluşturma ve toplu sözleşme yapma hakkını tanımalarına imkân vermedi.

Milli Devrimin Zaferinden Sonra Türkiye’de İşçi Hareketi

Türkiye’de toplamda yaklaşık 200.000 kent işçisi bulunmaktadır. Bunlar, üretim sektörlerine göre aşağıdaki şekilde dağılmıştır:

Demiryolu işçileri: 8.200 (yaklaşık 5.000’i sendikalarda örgütlü).
Madenciler: 25.000 (8.000’i örgütlü).
Fabrika işçileri: 40.000 (12.000’i örgütlü).
İnşaat işçileri: 12.000 (4.000’i örgütlü).
Tramvay işçileri: 3.000 (1.500’ü örgütlü).
Gemiciler: 5.000 (2.000’i örgütlü).
Liman işçileri: 7.000 (hepsi meslek sendikalarında örgütlü).
Şoförler ve taksi şoförleri: 10.000 (5.000’i meslek sendikalarında).
Tütün işçileri: 25.000 (7.000’i örgütlü).
Mevsimlik işçiler: 15.000 (tamamen örgütsüz).
Matbaacılar: 1.500 (1.000’i örgütlü).
Mavnacılar: 20.000 (10.000’i örgütlü).

Savaş zamanına ilişkin Türkiye’de herhangi bir istatistik bulunmadığı göz önüne alındığında, bu rakamların kesin olarak doğru olmadığı açık. Bu nedenle, Milli İktisat Bakanlığı bültenlerinde, L'Economiste d'Orient [“Doğu Ekonomisi”] dergisinde veya Türk komünistlerinin raporlarında vb. verilen istatistiklere inanmak gerekir.

Ancak bunlar, mağaza çalışanları (yalnızca İstanbul’da on binlerce kişi) ile devlet ve belediye çalışanları (yaklaşık 20.000) hariç, kent çalışanlarının sayısal bileşimine ilişkin kaba rakamlardır.

Şimdi de Türk işçi sınıfına mensup muhtelif grupların özelliklerini kısaca aktaralım.

İstanbul işçileri, özellikle demiryolu işçileri, Türk proletaryasının ileri kesimini oluşturmaktadır. Bu proletarya tabakası, küçük burjuvaziden gelmektedir. Çoğunlukla mağaza çalışanlarının, ufak tefek işlerde çalışan işçilerin, esnafın ve yoksul zanaatkarların çocuklarıdır. Demiryolu işçileri arasında Türk standartlarına göre tam eğitimli olanların oranı oldukça yüksektir, hatta bazılarının ortaöğretim diploması bile bulunmaktadır.

Liman işçileri, mavnacılar, hamallar ve mağaza sahipleri, Ortaçağ’dan kalma zanaat birliklerinde kendi içlerine kapalı bir hayat sürmektedirler. Bunlar, çoğunlukla Kürtler ve Lazların çoğunlukta olduğu köylü kesime mensuptur. İstanbul’a birkaç yıl para kazanmak için gelirler, sonra köylerine dönerler. Vergi baskısı, onları köyden eski Osmanlı başkentine iter, burada kayıkçı, mavnacı, hamal vb. olarak iş bulurlar. Örgütlenme düzeyleri üzerinden epey yüksek ücretler alabiliyorlar. Abdülhamid’den Kemal Paşa’ya kadar iktidarda olan tüm hükümetler, İstanbul hamallarının örgütlenmesini ciddi bir güç olarak görmek zorunda kalmıştır. Kemalistler, 1923’te İstanbul’u ele geçirdiklerinde, hamalların özgür iradelerini kırmak amacıyla müdahale etmeye çalıştılar. Mesele, zamanla hamallar ile polis arasında yaşanan çatışmaya evrildi, çatışmada birkaç yüz hamal yaralandı. Burada, hamallar arasında çoğunlukta olan Kürtlerin bölgeciliği önemli bir rol oynadı. Örgütlerin liderleri olarak kahyalar, hapse mahkûm edildiler. İstanbul’daki gericiler, hoşnutsuz Kürtler arasında karşı-devrimci ajitasyon faaliyeti yürüttüler, hatta Kürtlerin yardımıyla Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulundular, ancak zamanında alınan önlemler sayesinde polis, tüm provokatörleri tutuklayarak, bu girişimi engellemeyi bildi (Ekim 1923).

Zonguldak madencilerinin tamamı, üç ila altı aylık sürelerle kömür madenlerinde çalışmaya gelen köylülerden oluşmaktadır. Madenlerdeki çalışma koşulları kesinlikle tahammül edilemeyecek düzeydedir, uzun süre orada kalmak fiziken imkânsızdır. Köylüler, genellikle doğrudan maden sahiplerince değil, maden sahibinin anlaşma yaptığı bir taşeron eliyle işe alınır. Bu taşeron veya bir şirketin kıdemli üyesi, umutsuz köylüleri acımasızca sömürür, ihtiyaçları onları madenlerde yorucu çalışmaya mecbur eder.

1923 yılında, Almanya’ya gönderilerek mesleki eğitim almış birkaç deneyimli işçi, Zonguldak madencilerini örgütlemeyi başardı, bu da daha sonra değineceğimiz ilk grev eylemine yol açtı.

İttihat ve Terakki Komitesi, emperyalist savaş sırasında 1.500 genç işçiyi çeşitli sanayi dallarında uzmanlaşmaları için Almanya ve Avusturya-Macaristan’a göndermişti. Bu işçiler, Almanya’daki Kasım Devrimi’ni ve Macaristan’daki Sovyet Devrimi’ni yaşadılar, bazıları bu devrimlere aktif olarak katıldı. Bu yetenekli Türk işçileri, Türkiye’ye döndüklerinde Türk işçi sınıfının örgütlenmesinde önemli bir rol oynadılar. Birçoğu, devrimci işçi hareketinin öncüleri olarak hareket ederek, Türkiye Komünist Partisi’nin kurulmasında aktif rol aldı.

Genel olarak Türk işçi sınıfı, hâlâ bölgeciliğin, zanaat kısıtlamalarının ve küçük burjuva psikolojisinin izlerini taşımaktadır. Bununla birlikte, Kemalist Hükümet’in Yeni Türkiye’yi kurma amacıyla, tüm enerjisiyle yürüttüğü sanayileşme süreci, Türk proletaryasını radikalleştirecek ve onu kelimenin modern anlamıyla bir sınıf haline getirecektir.

İzmir İktisat Kongresi

1923 yılının başlarında İsmet Paşa hükümeti, ülkenin ekonomik sorunlarına ve iş gücünün verimliliğini artırma görevlerine adanmış özel bir kongreyi İzmir’de topladı. Yetkililer, bu kongrede işçi sınıfının temsiline izin verdi, ancak işçi delegelerini yereldeki yetkililer tayin etti. İstanbul işçileri, Komünist grup Aydınlık’ın girişimi sayesinde örgütlenmeyi ve aralarında Türkiye’deki komünist hareketin öncülerinden, genel sekreter ve parti lideri Dr. Şefik Hüsnü’nün de bulunduğu üç delege seçmeyi başardı. (Bu yoldaş, 1 Mayıs'ta yayımladığı bir broşür nedeniyle Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce kısa süre önce 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.)

Yoldaş Şefik Hüsnü, İzmir Kongresi’nde işçi heyetini etrafında toplamayı başardı. Konfederasyonun işçi sorunuyla ilgili programındaki maddelerin büyük çoğunluğu yoldaş Şefik Hüsnü’nün katılımıyla hazırlandı. İşçi heyetinin grup toplantılarında, işçilerin korunması, sekiz saatlik iş günü, güç birliği yapma ve toplu sözleşme hakkı ile ilgili olarak hazırlanan maddeler kabul edildi. Hükümet, bu talepleri yerine getirme sözü vermiş olsa da, İzmir’de iş hayatı ile ilgili kanunları ele alan program tümüyle kenara atıldı. Meclis, işçi sorununa ilişkin kanun tekliflerinin incelenmesini bir oturumdan diğerine erteledi, bu konuyla ilgilenmeye hiç vakit bulamadı.

İzmir Kongresi, Türk işçi hareketine ivme kazandırdı, bu harekette iki kanat belirginleşti: ılımlı “vatansever” kanat ve komünistler. İstanbullu mürettipler, tramvay işçilerinin bir bölümü ve işçi kesimleri Aydınlık adlı komünist örgütün etkisi altındaydı. Geri kalanlar ise bu yazının ilk bölümünde bahsettiğimiz dolandırıcı Şakir Rasim’in tuzağına düşmüşlerdi.

1923 1 Mayıs’ı, İsmet Paşa hükümeti tarafından İstanbul’da gelişmeye başlayan komünist hareketi bastırmak için kullanıldı. Başlarında yoldaş Şefik Hüsnü’nün bulunduğu Aydınlık grubunun liderleri hapse atıldı, haklarında vatana ihanet suçlamasıyla siyasi bir dava açıldı. İstanbul’daki yetkililer, bu tutuklamalarla ajanları Şakir Rasim ve arkadaşlarına el uzatmak istemişlerdi.

Ancak İstanbul işçileri, devletin kendilerini bir zamanlar seçtikleri yoldan kopartmalarına izin vermediler, sendikal hareket, daha da büyük ilerlemeler kaydetmeye başladı. Temmuz 1923’ün ortalarında, birkaç ay boyunca aralıklı olarak devam eden bir grev hareketi başladı. Ekonomik durumlarını iyileştirmek ve birlik olmak için mücadele etme kararlılığıyla dolu işçi kitlelerinin baskısına boyun eğen hükümet, tüm derneklerin (sendikaların) İstanbul’da bir tür İşçi Federasyonu olan genel bir “işçi sendikası” (“Birlik”) altında “illegal zemin”de birleştirilmesine göz yummak zorunda kaldı.

İşçi Sendikası

26 Kasım 1923’te İstanbul’da 250 delegenin katılımıyla bir İşçi Konferansı düzenlendi. Bu konferansa hem Zonguldak madencilerinin hem de Balıkesir’deki Balya-Karaaydın maden bölgesinin temsilcileri katıldı. Böylece konferans, tüm Türkiye’yi kapsayan bir nitelik kazandı. Bu konferansta, kapitalist ülkelerde var olan işçi konfederasyonuna benzer bir “Tüm Türkiye İşçi Sendikası”nın (Birlik) kurulmasına karar verildi. Bu işçi konfederasyonu, İstanbul’dan 19.000 örgütlü işçiyi (toplam 32 sendika), 15.000 Zonguldak madencisini ve 10.000 Balya-Karaaydın işçisini kapsıyordu.

Daha önce de bahsettiğimiz Şakir Rasim, bu konfederasyonun başına geçti. Birliğin faaliyetlerini İstanbul siyasi polisinin önceden belirlediği yollar doğrultusunda yönlendirmek için her türlü çabayı gösterdi. Polisin ısrarı üzerine birlik, tüm komünistleri sendikalardan dışladı. Devletin kıymet verdiği gizli polis ajanı Şakir Rasim, basın temsilcileriyle yaptığı bir röportajda şu açıklamayı yaptı: “Birlik, yalnızca ekonomik amaçlar peşindedir ve kelimenin tam anlamıyla ulusal bir örgüttür. Birliğin sosyalizmle veya komünizmle hiçbir ortak noktası bulunmamaktadır. Aşırı uca savrulmuş kişilerle mücadele etmeyi görev edinmiştir.”

Şakir Rasim, burjuva Kemalist hükümete olan bağlılığını vurgulamak amacıyla, Kemalist Halk Partisi İstanbul teşkilatı sekreteri Refik İsmail Bey’i Birlik Yürütme Kurulu başkan yardımcılığı adayı olarak önerdi. Böylece örgütlü Türk işçi sınıfı üzerindeki Kemalist vesayet tesis edilmiş oldu.

Birlik Yürütme Kurulu’nun iktidardaki mülk sahibi sınıf hükümetine olan kölece bağlılığı her türlü sınırı aşmıştı. Şakir Rasim, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya bağlı olduğuna dair telgraflar göndermek, eğilip bükülmek, yetkililere el avuç açmak, “milli” çıkarlara olan bağlılığı yüksek sesle ilan etmek, çeşitli paşalar onuruna ziyafetler vermek gibi yöntemlere yaygın olarak başvurdu. “Gazi” Mustafa Kemal Paşa, Birliğin kendisine bağlı olduğuna dair açıklaması üzerine, sendikalar ve grevler hakkında bir kanun taslağı hazırlanması fikrine destek sunacağına söz verdi. Ancak bu kanun, henüz gün yüzüne çıkmış değil.

Birlik, örgütlü İstanbul işçilerinin tamamını kucaklayamadı. Birliğin etkisi dışında kalanlar, öncelikle demiryolu işçileri, ikincisi ise Birliğe karşı çıkan matbaa işçileriydi. Komünistler, İstanbullu mürettipler arasında büyük bir etkiye sahipti. Aynı şekilde, liman işçileri de Birliğe katılmayı reddetmişlerdi.

Birlik, işçilerin gözünde kısa sürede tüm otoritesini yitirdi. Bu durum, yalnızca Nisan 1924’te üye sayısının 7.000’e düşmesinden bile anlaşılabilir. Oysa başta sadece İstanbul’da 19.000 üye işçisi vardı. Birliğin devlet karşısında el pençe divan durma üzerine kurulu taktikleri, yetkililere boyun eğmesi, işçileri kendisinden uzaklaştırdı. İşçiler, gizli polisin ve burjuva hükümetinin işçi sınıfının çıkarlarının umut vadeden savunucuları olmadığını anlayacak kadar olgunlaşmışlardı.

Hükümet, genel niteliği uyarınca, sadece vaatlerle Birliğin sırtını sıvazlamakla yetindi, gerçekte ise özgürce güç birliği oluşturma hakkı konusunda tek bir adım bile atmadı. Hükümet, kendisine sadık olan Birlik gibi bir vatansever bir kırma köpeğe bile şüpheyle baktı. Birlik de zaten kısa süre içinde kendi kendini tasfiye etti.[1]

Saldırı Dalgası

Daha önce de belirttiğimiz gibi, 1923 yazında Türkiye’deki işçi sınıfının hayatına ciddi olaylar damgasını vurdu. Ülkenin neredeyse tüm büyük işçi merkezlerinde bir grev dalgasına tanık olundu. Bu dalga, Türk işçi hareketi için eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, 32.000’e varan grevci sayısıyla muazzam bir alanı kapladı. Genel olarak, bu grevler açıktan saldırgan bir niteliğe sahipti. Ekonomik taleplerin yanı sıra, güç birliği kurma hakkı, sosyal kanunların çıkartılması gibi bir dizi siyasi talep de dile getirildi. Grevlerin komünistlerce yönetildiği her yerde (İstanbullu matbaacılar, Doğu Demiryolu vb.), SSCB ile en yakın temas talebi de dile getirildi.

Tüm grevlerin yüzde ellisi, işçilerin zaferiyle sonuçlandı. Grevler, aşağıdaki işletmelerde gerçekleşti:


Bu grevler, Türk işçi hareketinin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Hükümet, işçi sınıfını kuşatmak ve işçi hareketini kendi vesayeti altına almak için ne kadar uğraşsa da, başlangıçta on binlerce işçiyi etkileyen grev hareketinin gelişimini durdurma konusunda aciz kaldı.

1924 yazında, biri posta ve telgraf çalışanlarınca, diğeri tramvay işçilerince olmak üzere iki grev gerçekleşti. Tramvay işçilerinin grevinde işçiler jandarma ile çatıştılar, bu çatışmada bazı grevciler yaralandı, 27 kişi tutuklandı. Bu grev, İstanbul işçilerinin “ulusal” otoritelerden koptuklarını, onlara karşı muhalefete geçtiklerini gösterdi. İstanbul işçileri, pratikte devletin “ulusal” iktidarının, proletaryaya vurmaktan çekinmeyen, yalnızca Türk burjuvazisinin ve yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket eden burjuvazinin iktidarı olduğuna ikna oldular.

Ekim 1924’te (İstanbul-Edirne hattında çalışan) Doğu Demiryolu’nda işçiler greve gittiler. Bu grevin nedeni, işçilerin karşılıklı yardım fonlarındaki parayı kendi aralarında bölüşme kararıydı. Fransız bir firmaya ait olan demiryolu şirketi, bu olaya müdahale ederek, en çok faal olan iki işçiyi işten çıkardı. İşçiler, işten çıkarılanların tekrar işe alınmasını talep ederek greve gittiler. Doğu Demiryolu idaresi, 1922’den beri karşılıklı yardım fonlarını usulsüz bir şekilde elden çıkarmış, bu fonlara kendisi de belirli bir pay ödemişti. Yetkililer greve müdahale ederek, grevi zorla bastırdılar.

1924 yılı boyunca sık sık grevler yaşandı, önce bir bölgede başlayan grevi başka bir bölgede patlak veren grev takip ediyordu. Bu koşullarda devlet yetkilileri, her zaman mülk sahiplerinin (çoğu durumda yabancıların) tarafını tuttular. Örneğin, İstanbul’daki büyük fabrikalarda ve (devlete ait) tekstil fabrikalarında Ekim 1924’te yaşanan grevi hepimiz biliyoruz; bu greve kadın işçiler de katılmıştı. Dikkat çekici bir grev ise Ağustos 1925’te Şirket-i Hayriye (vapur hizmetleri) şirketine bağlı gemicilerin greviydi. Bu şirket, Türklerin elindedir ve muazzam kârlar elde etmektedir. Ancak gemiciler sefil ücretler almaktadır.

Neticede polis, hissedarların safında yer alıp greve müdahale ederek en aktif grevcileri tutukladı. Grevdeki gemicilerden onlarcası işten çıkarıldı, yerlerine grev kırıcılar alındı.

Polisin yardımıyla dağıtılan bu grevle bağlantılı olarak, İstanbul’da çıkan Kemalist gazete Cumhuriyet, 21 Ağustos tarihli başyazısında, Türkiye’deki işçi sorunu hakkında şu değerlendirmelerde bulundu:

“Şirkete mensup işçilerin bir bölümü grev örgütlemeye çalıştı, ancak bu girişim, başarısız oldu. [...] Türk işçisi, Avrupa işçileriyle aynı niteliklere ve aynı maddi kaynaklara sahip değil. Türkiye’nin işçi sınıfı, hâlâ emekleme aşamasında, bu açıdan, işçi örgütleri üyelerini greve teşvik ederek hata yapıyorlar. [...] Naif Türk işçilerini tehlikeli sınıf mücadelesi yoluna kışkırtanlar, yalnızca kötü niyetli unsurlardır. Türkiye’de büyük kapitalistler yok. Ekonomik hayatımızın gelişmişlik düzeyi halen daha yetersiz, bu nedenle, bir işçi sorununa mahal yok. Bizde mülk sahipleri, yani girişimciler, maddi yaşam koşulları açısından işçilerden çok farklı değiller (!) [...] Buna rağmen, işçilerimiz arasında aşırı bir heyecan ve hoşnutsuzluk olduğunu, bu heyecanın işçiler ve mülk sahipleri arasındaki çelişkiyi derinleştirme eğiliminde olduğunu, işçilerin bu heyecanlı ruh halini göz ardı etmememiz gerektiğini kaydetmeliyiz. Bu durum, ulusal ve ekonomik kalkınmamız için bir tehdit kaynağı olabilir. Bu tehditten kaçınmak için acil önlemler alınmalı, [...] işçi sınıfını yönetecek, onları medenileştirecek ve mükemmelleştirecek organlar oluşturulmalıdır.”

Özetle, bu nutkun anlamı şudur: “Ülkedeki konsoloslara cesaret verelim!”, iktidarda olanlar, Türk işçi sınıfını baskı altında tutsun, onları kendi vesayetleri altına alsın. Görünen o ki bizim Zubatov, Boğaz kıyılarında yaşıyor![2]

Türk basınının tamamı, “fakir” Türk gemi sahiplerinin ceplerine dokunmaya cüret eden grevcilere karşı ayaklandı. Ulusal Türk burjuvazisi, işçi sınıfına duyduğu öfkeyi dışa vurdu ve tüm devlet aygıtının tüm mekanizmasını harekete geçirdi.

Cumhuriyetçi Türkiye’de işçi sınıfı temel siyasi haklarından mahrum bırakılmıştır. Türk işçisi, sekiz saatlik çalışma gününün ne olduğunu bilmemektedir. Türkiye'de 14-15 saatlik çalışma günü, olağan bir durumdur. İşçilerin modern sendikalarda örgütlenmeleri yasaktır. Grev yapmaları yasaktır, hastalık, yaşlılık veya kaza durumunda kendilerine bakabilecek örgütler kurmalarına izin verilmemektedir. Kadın ve çocuk emeği, en utanmaz biçimler altında sömürülmektedir. Ulusal burjuva devriminden doğan burjuva devleti, kendi sınıfının çıkarlarını iki kat korurken, aynı zamanda proletaryayı polis gözetimi denilen mengenede ezmeye çalışmaktadır.

Amele Teali Cemiyeti

1924 sonbaharında Türk komünistleri, İstanbul’daki birkaç sendikayı bir araya getirerek, tasfiye edilmiş olan Birliğin yerine yeni bir işçi konfederasyonu kurmayı bildiler. Komünistler, bazı sendikaların merkez organlarında işçi hareketine öncülük edecek bir çekirde kadroya sahipler. Harekete sempati duyan işçilerle birlikte parti, örgütlenme çalışmalarını sürdürüyor.

Amele Teali Cemiyeti denilen sendikalar konseyinin başında, başkan hariç neredeyse tamamı komünistlerden oluşan bir başkanlık kurulu var. Başkan ise bir Kemalist. Bu kişi, Birliğin başkanlık kurulunda da yer alan Refik İsmail Bey. Bu başkan, zaman zaman komünist partinin talimatlarını yerine getirmek zorunda kalsa da, hükümetle ilişkileri bizzat yürütüyor.

Teali örgütü, bu yılın Mayıs ayına (1925) kadar varlığını sürdürdü, aralarında aydınlar ve işçilerin de bulunduğu toplam 15 komünist liderin tutuklanmasının ardından hükümet tarafından kapatıldı.

1 Mayıs 1925’te İstanbul komünistleri, proletarya bayramına adanmış bir broşür yayınladılar.

Türk Komünistleri, son tutuklamalara kadar geçen yıl boyunca kapsamlı çalışmalar yürüttüler. Teorik dergi Aydınlık, daha sık yayınlanmaya başladı. Trakya ve Anadolu'dan çok sayıda işçi muhabirinin katkıda bulunduğu Orak Çekiç adında bir gazete çıkartıldı. Ayrıca Leninizm, Marksizm, işçi hareketi vb. konularda yaklaşık 15 farklı broşür yayımlandı.

Hükümet, komünistlerin Türk işçileri arasında artan etkisinden korkarak, komünistleri işçilerden tecrit etmeye karar verdi. Sorumlu birkaç parti üyesini tutuklayıp Ankara’ya gönderdi ve İstiklâl Mahkemesi’ne teslim etti. Mahkeme, bu komünistleri toplam 159 yıl hapis cezasına çarptırdı. Sadece dört yoldaş, burjuva adaletinin elinden kurtulmayı başardı. On üç yoldaş, Ankara hapishanesindeki gardiyanların insafına terk edildi. Hükümet, Bursa’da ortaya çıkan Aydınlık, Orak-Çekiç ve Yoldaş gazetelerini kapattı. Amele Teali Cemiyeti Yürütme Kurulu feshedildi, ülkede şiddet ve keyfi yönetim tesis edildi.

Son zamanlarda, özellikle Şirket-i Hayriye nakliye şirketinde patlak veren grev olmak üzere, son birkaç aydır tanık olunan grev hareketleri nedeniyle hükümet, işçi hareketini tamamen kendi eline almaya karar verdi. İşçilerin dağınık ve izole bir durumda bırakılması halinde hareketin çok tehlikeli bir hal alabileceği anlaşılıyor.

Cumhuriyet gazetesinin tespitiyle, İsmet Paşa hükümeti, işçileri “siyasetle hiçbir ilgisi olmayan, yalnızca ekonomik amaçlar güden” bir örgütte toplamayı gerekli gördü. Hükümet, böylece işçilerin hoşnutsuzluğunu gidermeyi ve dikkatlerini siyasi meselelerden uzaklaştırmayı umuyordu.

Bu yılın Ağustos ayında, polisin izniyle İstanbul’da “İstanbul İşçi Karşılıklı Yardımlaşma Birliği”nin bir toplantısı yapıldı. Eski Amele Teali Cemiyeti Yürütme Kurulu’nun yerine yeni bir Yürütme Kurulu seçildi, İstanbul’daki Kemalist örgütün ünlü sekreteri Dr. Refik İsmail Bey “oybirliğiyle” başkan olarak atandı. Bu toplantıda, şu cümlelere yer veren bir açıklamanın yapılması kararlaştırıldı: “İşçilerin siyasi meselelerle hiçbir ilgisi yoktur. Siyaset, onların işi değildir.”

Kemalist hükümetin işçi hareketini bastırmaya yönelik ilk girişimi bu değil. Komünistleri yeraltına iten hükümet, işçi hareketini liderlerinden mahrum kıldı, gazetelerini kapattı ve bir kez daha işçilerin gözüne toz atmaya çalıştı.

Ama bu çabalar beyhude! Kemalist hükümetin tüm gücüyle desteklediği kapitalist ilerleyiş, işçileri “siyasetten” ayıran tüm dikenli telleri acımasızca yıkacak, gizli polisin atadığı resmi vasilerce inşa edilen tüm kâğıttan evler yerle bir edilecektir. İşçiler gene de “siyaset”e karışacaklardır; çünkü tabiatı kapı dışarı etseniz de o bir şekilde pencereden içeri girecektir! Türkiye’nin işçi hareketi, Kemalist Zubatovların pençelerinden kurtulacak, sınıfsal gelişme yoluna girecektir. Kemalistler, tarihin çarkını durduramayacak, kaçınılmaz olanı engelleyemeyeceklerdir.

Türkiye’nin sanayileşme süreci, kitlesel bir işçi hareketi geliştirme görevinin oluşmasını sağlamıştır. Bu kitlesel işçi hareketi, işçiler üzerinde vesayet tesis eden Kemalistler işçi hareketini kendi mengenesinde ezmeye çalıştıkça, daha da devrimcileşecektir.

P. Kataygorodski
17 Ekim 1925
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bu noktada kimileri, devrimci sendika örgütü “Türkiye Beynelmilel İşçi İttihadı”dan bahsedebilirler. Ancak bu kendi gazetesi bulunan örgüt, bünyesind esadece Türk olmayan işçileri barındırıyordu. Türk işçileri arasında hiçbir etki yaratamadı. Bu örgüt üç yıl varlığını sürdürdü.

[2] Zubatov, Çar’a “sadık” sendikalar örgütleyen bir Çarlık ajanı ve provokatörüydü.

0 Yorum: