Makedon
karikatürist ve tasarımcı Lasko Jurovski’nin bugünkü çizimi şeyi anlatıyor: Bu
çarpıcı görsel, 1 Mayıs’ın işçilerin onurunun yüceltilmesinden, neoliberal
kemer sıkma politikasının simgesine dönüşümünün trajik halini ortaya koyuyor:
Bir zamanlar gurur kaynağı olan, emeğin simgesi kızıl renk, kelimenin tam
anlamıyla, bir kemerle sıkıştırılmış durumda; bu da ücret baskısını, toplumsal
fedakârlığı ve sürekli ekonomik kısıtlama altında çalışan insanların disipline
edilmesini çağrıştırıyor.
Sosyalizmden
“kurtulduk”, bir devlet olarak “bağımsızlık ve egemenliğimize” kavuştuk ama
geriye pusulası olmayan bir halk kaldı. Güya daha parlak bir gelecek adına
geçmişten vazgeçmiş, otoriter bir sistemden liberal demokrasiye geçmiştik. Her
şey bu kadarla da kalmadı. Balkan komşularımız kısa süre sonra bizden
kendimizden, kimliğimizden, dilimizden, kültürümüzden, hatta ismimizden bile
vazgeçmemizi talep etmeye başladılar. Bu ikinci “Avrupalılaşma” dönemi, bugün
de devam ediyor, ancak şimdi buna değinmeyeceğim.
Bugün
1 Mayıs. Bugün, babamın işçi, annemin ev hanımı olarak var olduğu, işçi sınıfına
mensup bir ailede, yani benim evimde bir zamanlar gerçek bir bayram günüydü.
Eski
Yugoslavya (ve onun içindeki sosyalist Makedonya) ile bağlantılı birçok şey ya
unutuldu ya da tanınmayacak kadar tuhaf bir hal aldı. Örneğin, sık sık “kötü
komünizm” koşullarında dinin yasaklandığı, insanların inançlarını gizlice
yaşamak zorunda kaldığı türünden saçma iddialar işitiliyor. Bunlar tümüyle
saçmalık.
İşte
kişisel bir örnek, o dönem için kesinlikle eşsiz değil: Babam ve amcam, Nova
Makedonija [“Yeni Makedonya”] gazetesinin matbaasında çalışıyorlardı, ancak
çok farklı insanlardı. Babam kitapları ve şiiri severdi ama duvara çivi çakamayacak
kadar beceriksizdi. Ağabeyi ise tam tersine, pratik konularda yetenekliydi,
resmi bir mesleki eğitim almamış olmasına rağmen, elleriyle neredeyse her şeyi
inşa edebiliyordu.
Ailelerimiz
aynı sokakta, birbirlerinden sadece elli metre uzakta yaşıyordu. Çok yakındık,
özellikle çocuklar ve annelerimiz. Kardeşlerin kendi aralarında konuşma
açısından pek ortak noktaları yoktu, ancak birbirlerine karşılıklı saygı
duyuyorlardı. Evlerimiz arasındaki en önemli farklardan biri, dindi: Onlar
Hristiyan bayramlarını kutlayan inançlı insanlardı, biz ise ateist bir aileydik
(hatta “agnostik bile değildik”, diyebilirim).
Ancak
her Paskalya’da, sevgili teyzem en güzel boyanmış yumurtaları kardeşime ve bana
getirirdi. O gün onların evini ziyaret ederdik. Sonra, bahar takvimine bağlı
olarak, 1 Mayıs’ta bizim evimize gelirlerdi.
Aynı
durum, sonbahar ve kış aylarında da tekrarlanırdı: Onlar Cumhuriyet Bayramı’nda
(1943’te Jajce şehrinde sosyalist Yugoslavya’nın kuruluşunu anma gününde) bize
katılırken, biz de Noel’de onları ziyaret ettik. Evet, nostaljik laflar ediyorum,
belki bunun yaşla bir ilgisi vardır, zira hafıza genellikle yaşlandıkça daha da
güçlenir.
Bağımsız
Makedonya, muhtemelen alışkanlıktan dolayı, 1 Mayıs’ı resmi tatil olarak
korumuş olsa da, günümüz tatil takvimine bir bakış, dini kutlamaların ezici bir
şekilde baskın olduğunu ortaya koymaktadır. Bizimki gibi çok dinli ve yoksul
bir toplumda, kurtuluş, giderek “gökyüzünden” beklenirken, dünyevi adalet ihmal
edilmektedir.
Eski
Yugoslavya’da ise Uluslararası İşçi Bayramı iki tam gün boyunca kutlanırdı. İlk
gün törenlere ayrılmıştı: ödüller verilir, geçit törenleri düzenlenir,
konuşmalar yapılır, emeğin resmi düzeyde kabul gördüğü faaliyetlere tanıklık
edilirdi. İkinci gün ise doğaya ayrılmıştı: piknikler, toplantılar ve toplu
eğlenceler. Gelenek, bu açık hava kutlamalarının, proletarya örgütlenmesinin
bastırıldığı eski zamanlardan kaynaklandığını, doğaya yapılan gezilerin,
yetkililerin gözetiminden uzak, güvenli bir dayanışma fırsatı sağladığını söylüyordu.
Bazen
2 Mayıs, resmi tatilin kendisinden bile daha büyük bir sevinçle beklenirdi.
Ancak
ritüellerden daha önemli olan, onların temelini oluşturan değerler sistemiydi.
Resmi ideoloji, “proletaryanın yönetimi”nden bahsetmiş olabilir, ancak
sloganların ötesinde, emeğin kendisi, onurlu bir şekilde ele alınıyordu. İster düşünsel,
ister fiziksel, ister eğitimsel, ister mesleki olsun, çalışma yoluyla toplumu
inşa ettiğimize, geçimimizi sağladığımıza ve anlam yarattığımıza inanarak
büyüdük.
Çalışmak,
bir ceza değil, bir gurur kaynağıydı.
İşçi
sınıfına mensup bir ailenin parçası olmaktan kimse utanmazdı. Çaba, saygı
görüyordu. Başarı onurluydu. Çoğumuz, neredeyse sıfırdan başladık; miras
yoluyla geçen burjuva ayrıcalığı çok azdı. Doğru, zamanla bir kızıl burjuvazi, çocukları
başkalarının sahip olmadığı avantajlardan yararlanan ayrıcalıklı siyasi elit
topluluğu oluştu. Aynı fırsatları elde etmek için çoğu zaman onlardan iki veya
beş kat daha iyi olmamız gerekiyordu. Neyse ki, adalet kusurlu olsa bile,
mükemmellik hâlâ mümkündü.
Sosyalizmin
birçok çelişkisine rağmen, bir şey değişmeden kalmıştı: emek, toplumsal ve
ahlaki bir değere sahipti.
Ancak
sosyalizm bozuldukça, yavaş yavaş başka “değerler” yerleşti: bağlantılar, oportünizm,
manipülasyon ve ayrıcalık. Başarı, giderek liyakatten koptu. Zeki ve çalışkan
gençler, yalnızca özverinin iyi bir gelecek sağlayabileceğine inanmanın
neredeyse aptalca olduğunu düşünmeye başladılar.
Öğretmenlik
yaptığım nesiller boyunca bu dönüşümü acı verici bir şekilde gözlemledim. Gene
de öğrencilerime, özellikle de daha mütevazı toplumsal geçmişe sahip olanlara,
kendilerini geliştirmeye çalışmanın hâlâ önemli olduğu inancını aşılamaya her
zaman çalıştım. Bu parlak zihinlerin çoğu başarılı oldu.
Ancak
ne yazık ki, çoğu, başka alanlarda başarı gösterdi.
Sosyalizmden
“kurtulduktan sonra, gerileme, hayatın neredeyse her alanına yayıldı. Suçlu
özelleştirme, suçlu elitler yarattı. Bu elitler, siyasi yapılarla bütünleşerek,
demokratik kurumları içini boşalttı, emeğin onurunu sistematik olarak ayaklar
altına aldı.
Günümüzde
sendikalar zar zor ayakta duruyorlar. İşçi sınıfı ise güvencesizliğe, göçe veya
umutsuzluğa mahkûm halde. Makedonya, artık Nepal, Filipinler ve Hindistan’dan
işçi ithal ediyor; ancak bu işçiler bile çoğu zaman bu yoksul ülkenin sunduğu
aşağılayıcı koşulları reddediyorlar.
Böylece
1 Mayıs, anlamsız bir tatil günü haline geldi: tercihen uzun bir hafta sonuna
eklenen, sadece bir günlük izin.
2024
yılında Çin’in Jinan şehrini ziyaret ettiğimde, emeğin daha derin anlamını ve
bir zamanlar kolektif çalışmaya atfedilen toplumsal gururu hatırladım. Oradaki
ilk sabahımda, özel inşaat araçları üreten bir fabrikayı gezdim. Beni en çok
etkileyen şey, sadece gelişmiş teknoloji değil, aynı zamanda ortamın kendisinde
yerleşik olan saygınlıktı. Lobi, bir müzeyi andırıyordu. İşçilere gözle görülür
bir saygı gösteriliyordu. Üretim salonları tertemizdi, çiçeklerle süslenmişti;
robotlar, fiziksel olarak yorucu işleri hallederken, genç mühendisler,
bilgisayarlarda özgüvenle çalışıyorlardı.
Her
şey gerçek ötesine aitmiş gibiydi.
Oysa
her şey gerçekti: emek, modernleşme ve ulusal kalkınmanın birbirine bağlı
kaldığı bir toplum.
Bu
ziyaret bana kaybettiğimiz bir şeyi, emeğin onur, ilerleme ve ortak amaç inşa
edebileceğine dair toplumsal inancı anımsattı.
Bu
sabah sosyal medyaya şöyle bir göz attığımda, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı gerçek
bir inançla kutlayanların dünyanın dört bir yanına dağılmış olduğunu, büyük
çoğunluğunun sol görüşlü olduğunu gördüm. Bizim için, emeğin sömürüye,
militarizme ve sistemsel adaletsizliğe karşı mücadelesi henüz bitmedi.
Bugün
kendi ülkeme baktığımda, indirimli satışa çıkarılmış bir devlet görüyorum. Yabancı
güçlerle nadir madenlerin, verimli toprakların, suyun, hatta kültürel mirasın
sömürülmesine izin veren stratejik anlaşmalar yabancı güçlerle imzalanıyor.
Kamu malları ticarileştiriliyor. Ulusal egemenliğin içi boşaltılıyor.
Büyüdüğüm
dünyada işçi sınıfı, sadece ekonomik açıdan kıymetli değildi; aynı zamanda toplumsal
olarak görünür, politik açıdan anlamlı ve potansiyeliyle devrimciydi.
Bugün
görünmez, korkmuş, atomize olmuş halde.
Öyleyse,
geriye gerçek manada kutlanacak ne kaldı?
Belki
de sadece bir hatıra: Toplumların yoksulluktan dayanışma, disiplin ve emek
yoluyla inşa edildiği bir dönemin hatırası. Bir zamanlar başka bir değer
sisteminin var olduğuna dair bir hatıra. Belki de, kalkınmanın, emeğin ve tek
bir amaç doğrultusunda yapılan kolektif çalışmanın hâlâ dönüştürücü enerjisini
koruduğu Çin ve Küresel Çoğunluğun büyük bir kısmı gibi dünyanın bazı
bölgelerine duyulan hayranlık.
Bu
toplumların çoğunda, Avrupa’nın çeri çeperindeki ülkelere kıyasla daha fazla har,
daha fazla özlem ve sömürüye karşı daha fazla direnç var.
Belki
de o eski çağrıyı bu dağınık mücadeleler diriltecek:
“Bütün
ülkelerin işçileri, birleşin!”
Sadece
ekonomik sömürüye değil, savaştan, eşitsizlikten ve insanlığın parçalanmasından
kâr sağlayan askerileşmiş sistemlere karşı da mücadele etmeliyiz.
Sınıf
mücadelesi, barış ve adalet mücadelesinden ayrı düşünülemez.
Yaşasın
1 Mayıs!
Biljana Vankovska
1
Mayıs 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder