05 Mayıs 2026

,

Boş Bir Tatil Günü: Emek, Hafıza ve Kayıp Pusula

Makedon karikatürist ve tasarımcı Lasko Jurovski’nin bugünkü çizimi şeyi anlatıyor: Bu çarpıcı görsel, 1 Mayıs’ın işçilerin onurunun yüceltilmesinden, neoliberal kemer sıkma politikasının simgesine dönüşümünün trajik halini ortaya koyuyor: Bir zamanlar gurur kaynağı olan, emeğin simgesi kızıl renk, kelimenin tam anlamıyla, bir kemerle sıkıştırılmış durumda; bu da ücret baskısını, toplumsal fedakârlığı ve sürekli ekonomik kısıtlama altında çalışan insanların disipline edilmesini çağrıştırıyor.

 

Sosyalizmden “kurtulduk”, bir devlet olarak “bağımsızlık ve egemenliğimize” kavuştuk ama geriye pusulası olmayan bir halk kaldı. Güya daha parlak bir gelecek adına geçmişten vazgeçmiş, otoriter bir sistemden liberal demokrasiye geçmiştik. Her şey bu kadarla da kalmadı. Balkan komşularımız kısa süre sonra bizden kendimizden, kimliğimizden, dilimizden, kültürümüzden, hatta ismimizden bile vazgeçmemizi talep etmeye başladılar. Bu ikinci “Avrupalılaşma” dönemi, bugün de devam ediyor, ancak şimdi buna değinmeyeceğim.

Bugün 1 Mayıs. Bugün, babamın işçi, annemin ev hanımı olarak var olduğu, işçi sınıfına mensup bir ailede, yani benim evimde bir zamanlar gerçek bir bayram günüydü.

Eski Yugoslavya (ve onun içindeki sosyalist Makedonya) ile bağlantılı birçok şey ya unutuldu ya da tanınmayacak kadar tuhaf bir hal aldı. Örneğin, sık sık “kötü komünizm” koşullarında dinin yasaklandığı, insanların inançlarını gizlice yaşamak zorunda kaldığı türünden saçma iddialar işitiliyor. Bunlar tümüyle saçmalık.

İşte kişisel bir örnek, o dönem için kesinlikle eşsiz değil: Babam ve amcam, Nova Makedonija [“Yeni Makedonya”] gazetesinin matbaasında çalışıyorlardı, ancak çok farklı insanlardı. Babam kitapları ve şiiri severdi ama duvara çivi çakamayacak kadar beceriksizdi. Ağabeyi ise tam tersine, pratik konularda yetenekliydi, resmi bir mesleki eğitim almamış olmasına rağmen, elleriyle neredeyse her şeyi inşa edebiliyordu.

Ailelerimiz aynı sokakta, birbirlerinden sadece elli metre uzakta yaşıyordu. Çok yakındık, özellikle çocuklar ve annelerimiz. Kardeşlerin kendi aralarında konuşma açısından pek ortak noktaları yoktu, ancak birbirlerine karşılıklı saygı duyuyorlardı. Evlerimiz arasındaki en önemli farklardan biri, dindi: Onlar Hristiyan bayramlarını kutlayan inançlı insanlardı, biz ise ateist bir aileydik (hatta “agnostik bile değildik”, diyebilirim).

Ancak her Paskalya’da, sevgili teyzem en güzel boyanmış yumurtaları kardeşime ve bana getirirdi. O gün onların evini ziyaret ederdik. Sonra, bahar takvimine bağlı olarak, 1 Mayıs’ta bizim evimize gelirlerdi.

Aynı durum, sonbahar ve kış aylarında da tekrarlanırdı: Onlar Cumhuriyet Bayramı’nda (1943’te Jajce şehrinde sosyalist Yugoslavya’nın kuruluşunu anma gününde) bize katılırken, biz de Noel’de onları ziyaret ettik. Evet, nostaljik laflar ediyorum, belki bunun yaşla bir ilgisi vardır, zira hafıza genellikle yaşlandıkça daha da güçlenir.

Bağımsız Makedonya, muhtemelen alışkanlıktan dolayı, 1 Mayıs’ı resmi tatil olarak korumuş olsa da, günümüz tatil takvimine bir bakış, dini kutlamaların ezici bir şekilde baskın olduğunu ortaya koymaktadır. Bizimki gibi çok dinli ve yoksul bir toplumda, kurtuluş, giderek “gökyüzünden” beklenirken, dünyevi adalet ihmal edilmektedir.

Eski Yugoslavya’da ise Uluslararası İşçi Bayramı iki tam gün boyunca kutlanırdı. İlk gün törenlere ayrılmıştı: ödüller verilir, geçit törenleri düzenlenir, konuşmalar yapılır, emeğin resmi düzeyde kabul gördüğü faaliyetlere tanıklık edilirdi. İkinci gün ise doğaya ayrılmıştı: piknikler, toplantılar ve toplu eğlenceler. Gelenek, bu açık hava kutlamalarının, proletarya örgütlenmesinin bastırıldığı eski zamanlardan kaynaklandığını, doğaya yapılan gezilerin, yetkililerin gözetiminden uzak, güvenli bir dayanışma fırsatı sağladığını söylüyordu.

Bazen 2 Mayıs, resmi tatilin kendisinden bile daha büyük bir sevinçle beklenirdi.

Ancak ritüellerden daha önemli olan, onların temelini oluşturan değerler sistemiydi. Resmi ideoloji, “proletaryanın yönetimi”nden bahsetmiş olabilir, ancak sloganların ötesinde, emeğin kendisi, onurlu bir şekilde ele alınıyordu. İster düşünsel, ister fiziksel, ister eğitimsel, ister mesleki olsun, çalışma yoluyla toplumu inşa ettiğimize, geçimimizi sağladığımıza ve anlam yarattığımıza inanarak büyüdük.

Çalışmak, bir ceza değil, bir gurur kaynağıydı.

İşçi sınıfına mensup bir ailenin parçası olmaktan kimse utanmazdı. Çaba, saygı görüyordu. Başarı onurluydu. Çoğumuz, neredeyse sıfırdan başladık; miras yoluyla geçen burjuva ayrıcalığı çok azdı. Doğru, zamanla bir kızıl burjuvazi, çocukları başkalarının sahip olmadığı avantajlardan yararlanan ayrıcalıklı siyasi elit topluluğu oluştu. Aynı fırsatları elde etmek için çoğu zaman onlardan iki veya beş kat daha iyi olmamız gerekiyordu. Neyse ki, adalet kusurlu olsa bile, mükemmellik hâlâ mümkündü.

Sosyalizmin birçok çelişkisine rağmen, bir şey değişmeden kalmıştı: emek, toplumsal ve ahlaki bir değere sahipti.

Ancak sosyalizm bozuldukça, yavaş yavaş başka “değerler” yerleşti: bağlantılar, oportünizm, manipülasyon ve ayrıcalık. Başarı, giderek liyakatten koptu. Zeki ve çalışkan gençler, yalnızca özverinin iyi bir gelecek sağlayabileceğine inanmanın neredeyse aptalca olduğunu düşünmeye başladılar.

Öğretmenlik yaptığım nesiller boyunca bu dönüşümü acı verici bir şekilde gözlemledim. Gene de öğrencilerime, özellikle de daha mütevazı toplumsal geçmişe sahip olanlara, kendilerini geliştirmeye çalışmanın hâlâ önemli olduğu inancını aşılamaya her zaman çalıştım. Bu parlak zihinlerin çoğu başarılı oldu.

Ancak ne yazık ki, çoğu, başka alanlarda başarı gösterdi.

Sosyalizmden “kurtulduktan sonra, gerileme, hayatın neredeyse her alanına yayıldı. Suçlu özelleştirme, suçlu elitler yarattı. Bu elitler, siyasi yapılarla bütünleşerek, demokratik kurumları içini boşalttı, emeğin onurunu sistematik olarak ayaklar altına aldı.

Günümüzde sendikalar zar zor ayakta duruyorlar. İşçi sınıfı ise güvencesizliğe, göçe veya umutsuzluğa mahkûm halde. Makedonya, artık Nepal, Filipinler ve Hindistan’dan işçi ithal ediyor; ancak bu işçiler bile çoğu zaman bu yoksul ülkenin sunduğu aşağılayıcı koşulları reddediyorlar.

Böylece 1 Mayıs, anlamsız bir tatil günü haline geldi: tercihen uzun bir hafta sonuna eklenen, sadece bir günlük izin.

2024 yılında Çin’in Jinan şehrini ziyaret ettiğimde, emeğin daha derin anlamını ve bir zamanlar kolektif çalışmaya atfedilen toplumsal gururu hatırladım. Oradaki ilk sabahımda, özel inşaat araçları üreten bir fabrikayı gezdim. Beni en çok etkileyen şey, sadece gelişmiş teknoloji değil, aynı zamanda ortamın kendisinde yerleşik olan saygınlıktı. Lobi, bir müzeyi andırıyordu. İşçilere gözle görülür bir saygı gösteriliyordu. Üretim salonları tertemizdi, çiçeklerle süslenmişti; robotlar, fiziksel olarak yorucu işleri hallederken, genç mühendisler, bilgisayarlarda özgüvenle çalışıyorlardı.

Her şey gerçek ötesine aitmiş gibiydi.

Oysa her şey gerçekti: emek, modernleşme ve ulusal kalkınmanın birbirine bağlı kaldığı bir toplum.

Bu ziyaret bana kaybettiğimiz bir şeyi, emeğin onur, ilerleme ve ortak amaç inşa edebileceğine dair toplumsal inancı anımsattı.

Bu sabah sosyal medyaya şöyle bir göz attığımda, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı gerçek bir inançla kutlayanların dünyanın dört bir yanına dağılmış olduğunu, büyük çoğunluğunun sol görüşlü olduğunu gördüm. Bizim için, emeğin sömürüye, militarizme ve sistemsel adaletsizliğe karşı mücadelesi henüz bitmedi.

Bugün kendi ülkeme baktığımda, indirimli satışa çıkarılmış bir devlet görüyorum. Yabancı güçlerle nadir madenlerin, verimli toprakların, suyun, hatta kültürel mirasın sömürülmesine izin veren stratejik anlaşmalar yabancı güçlerle imzalanıyor. Kamu malları ticarileştiriliyor. Ulusal egemenliğin içi boşaltılıyor.

Büyüdüğüm dünyada işçi sınıfı, sadece ekonomik açıdan kıymetli değildi; aynı zamanda toplumsal olarak görünür, politik açıdan anlamlı ve potansiyeliyle devrimciydi.

Bugün görünmez, korkmuş, atomize olmuş halde.

Öyleyse, geriye gerçek manada kutlanacak ne kaldı?

Belki de sadece bir hatıra: Toplumların yoksulluktan dayanışma, disiplin ve emek yoluyla inşa edildiği bir dönemin hatırası. Bir zamanlar başka bir değer sisteminin var olduğuna dair bir hatıra. Belki de, kalkınmanın, emeğin ve tek bir amaç doğrultusunda yapılan kolektif çalışmanın hâlâ dönüştürücü enerjisini koruduğu Çin ve Küresel Çoğunluğun büyük bir kısmı gibi dünyanın bazı bölgelerine duyulan hayranlık.

Bu toplumların çoğunda, Avrupa’nın çeri çeperindeki ülkelere kıyasla daha fazla har, daha fazla özlem ve sömürüye karşı daha fazla direnç var.

Belki de o eski çağrıyı bu dağınık mücadeleler diriltecek:

“Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!”

Sadece ekonomik sömürüye değil, savaştan, eşitsizlikten ve insanlığın parçalanmasından kâr sağlayan askerileşmiş sistemlere karşı da mücadele etmeliyiz.

Sınıf mücadelesi, barış ve adalet mücadelesinden ayrı düşünülemez.

Yaşasın 1 Mayıs!

Biljana Vankovska
1 Mayıs 2026
Kaynak

0 Yorum: