Bu
yazı, İslam düşmanı politikalar konusunda kilit rol oynayan liberal ve sol örgüt
ve hareketlere odaklanıyor. Bu hareketlerin hep birlikte, İngiltere’de ve başka
yerlerde, İslam düşmanlığı (İslamofobi) uygulamasını destekleyen temel “sütunlar”dan
biri olarak kabul edilebileceğini öne sürüyor. Bu kitapta ele alınan diğer
hareketlerde olduğu gibi, bu sol ve liberal akımları yukarıdan aşağıya doğru
inşa edilen ve halka dayatılan toplumsal hareketler olarak değerlendiriyoruz.
Bu salt sezgi temelli bir tespitmiş gibi görünse de İslam düşmanlığıyla ilgili
olarak burada ele aldığımız örgütlerin ve hareketlerin bu tanıma uyan konumlar
aldığını, bu tür faaliyetlerde bulunduğunu iddia ediyoruz. Bu bölümün ana
kısmında göstereceğimiz gibi, bireylerin ve grupların birçoğu, siyasi
yolculuklarına aşağıdan inşa edilen toplumsal hareketlerde başlamış, bu mertebeye
ulaşmak için epey yol kat etmiştir. Asslında bu, çok da şaşırtıcı bir durum değil.
Diğer hareketlerin üyeleri de benzer aşamalardan geçmiştir. Bunların en
bilineni de neo-muhafazakârlardır. İlk neo-muhafazakârların çoğu, liberal
anti-komünizme ve sosyal demokrasiye, oradan da son derece gerici politikalara
geçmeden önce Troçkist örgütlere mensuptu. Aşağıda, birbiriyle örtüşen dört
liberal ve sol harekete odaklanıyoruz:
1.
Savaş yanlısı sol;
2.
Yeni Ateistler;
3.
Bazı seküler feminist akımlar;
4.
Yeni Sekülerler.
Bu
farklı ancak örtüşen akımların kökenlerini ve siyasi yörüngelerini analiz
ederek, olaylara ve gelişmelere yönelik belirli analizler ve siyasi tepkiler
etrafında nasıl birleştiklerini açıklıyoruz. Bu akımlar, tarihsel ve
uluslararası bir bağlama aittir, ayrıca belirli bir tarih öncesi döneme
sahiptir. İran Devrimi, Filistin intifadası ve Berlin Duvarı'nın yıkılışı bu
bağlamın ve dönemin önemli unsurlarıdır. Ancak özellikle İngiltere’de, aşağıda
tartıştığımız grupları dört önemli politik konjonktür şekillendirmiştir.
1.
Irkçılık karşıtlığına bir yanıt olarak çokkültürlülük;
2.
Rüşdi Olayı;
3.
İlk “Terörle Mücadele” dönemi ve 2003 Irak Savaşı;
4.
2005’te Londra’da patlayan bombaların ardından oluşturulan “Terörle Mücadele ve
Terörü Önleme” ajandası.
Bu
gibi politik olaylara ve gelişmelere cevap olarak, mevcut ağlar ve hareketler
dağılıyor veya yeniden kuruluyor, yeni ittifaklar kuruluyor, birey ve gruplar
ortak siyasi pozisyonlar ve öncelikler etrafında birleşiyor. İslamofobi söz
konusu olduğunda, sol/liberal ve laik grupların diğer İslamofobik akımlarla, en
belirgin olarak neo-muhafazakârlar ve Siyonist hareketin bazı kesimleriyle,
ancak aynı zamanda aşırı sağa mensup unsurlarla olan ilişkileri dikkat çekicidir.
Burada
biz, yukarıdaki aktörlerin ve grupların kendilerini belirli mücadelelerde nasıl
konumlandırdıklarını açıklayarak, zaman içinde bireylerin, grupların ve
hareketlerin, hatta (aşağıdan kurulan) ırkçılık karşıtı mücadelelerden
kaynaklananların bile, İslamofobik siyasi pozisyonları nasıl benimsediklerini,
böylece yukarıdan inşa edilen toplumsal hareketlerin parçaları haline
geldiklerini ortaya koyuyoruz. İlk olarak yüzümüzü savaş yanlısı sol kesime çeviriyoruz.
Savaş
Yanlısı Sol
2003
yılında ABD önderliğindeki Irak işgali, dünya çapında benzeri görülmemiş
düzeyde halk protestolarına yol açtı. Bunlardan biri de 15 Şubat 2003’te Londra’da
gerçekleşen, İngiliz tarihinin en büyük gösterisiydi. İngiltere’deki savaş
karşıtı gösteriler, Savaş Karşıtı Koalisyon (StWC) tarafından Nükleer
Silahsızlanma Kampanyası (CND) ve İngiliz Müslüman Birliği (MAB) ile ortaklaşa
düzenlendi. Savaş Karşıtı Koalisyon, iki yıl önce Afganistan işgaline tepki
olarak, Jeremy Corbyn ve George Galloway’in de aralarında bulunduğu İşçi
Partisi’nin sol kanadı, koalisyondaki baskın siyasi güç olan Sosyalist İşçi
Partisi ve diğer radikal sol gruplar arasında bir ittifak olarak kurulmuştu.
Ancak 2003 yılına gelindiğinde, Liberal Demokratlar, Plaid Cymru [“Galler
Partisi”] ve İskoç Ulusal Partisi de dâhil olmak üzere, ana akım siyasi
örgütlerin birçoğu Savaş Karşıtı Koalisyon’a katıldı. Hatta önde gelen ulusal
tabloid gazetelerden Mirror bile 15 Şubat 2003 gösterisini destekledi ve
o gün sağa sola afiş astı.
O
zamana kadar, bazı anketlere göre Savaş Karşıtı Koalisyon (StWC) ve ona bağlı
kuruluşlar, İngiltere kamuoyunun çoğunluğunun desteğini arkasına aldı. İngiltere’de
Irak’a yönelik yasadışı işgale şiddetle karşı çıkan liberallerin ve solcuların ezici
çoğunluğunca desteklendi. Bununla birlikte, savaşı destekleyen ve savaş karşıtı
harekete karşıtlıkları yeni gerici siyasi ittifaklara yol açan bir dizi sol
muhalif de mevcuttu. Savaş yanlısı muhalifler arasında, ABD ve müttefiklerinin
Küresel Güney’de askeri güç kullanma konusunda daha fazla istekli olmasının
oradaki siyasi baskıyı ve insan hakları ihlallerini azaltabileceğini uman “insani
müdahale”nin liberal savunucuları yanında, anti-totalitarizm ve sol
enternasyonalizm geleneğiyle özdeşleşen ve benzer nedenlerle Irak’ta “rejim
değişikliği”ni destekleyen solcular yer alıyordu. İngiltere’de Irak Savaşı’na
destek veren iki etkili solcudan biri, gazeteci ve yazar Nick Cohen, diğeri de uzun
süredir Troçkist camia içerisinde yer almış aydın Norman Geras’tı.
Nick
Cohen, o zamanlar en çok Bleyrizmin solcu bir eleştirmeni olarak biliniyordu ve
Observer için haftalık bir köşe yazısı yazıyordu. Yeni İşçi Partisi’nin
sığınmacılara yönelik muamelesine karşı çıkması nedeniyle Londra’da yaşayan
Iraklı Kürtlerle tanışmış ve 2003 işgalini desteklemesinin de bu yüzden
olduğunu iddia etti. Oysa politik hayatında saygı duyduğu herkes “savaş karşıtı”ydı.
Cohen daha sonra, solun geri kalanının Irak işgaline destek vermemesinin,
radikal solun yenilgilerinin yanı sıra “ana akım liberal-solcuların” yurttaş
hakları konusunda elde ettiği önemli kazanımların ardından ortaya çıkan derin
bir siyasi bunalımın belirtisi olduğuna inanmaya başladı. Cohen, bunun, yönünü
şaşırmış ve ahlaken müflis olan bir solun “militan İslam” ve “faşist hükümetler
ve hareketler” için bahaneler üretmesine ve “geleneksel kültürler”deki baskıcı
uygulamaları “postmodernist” bir yerden savunmalarına yol açtığını iddia etti
(Cohen, 2007).
Stalin
karşıtı Yeni Sol’un önde gelen yayınları olan New Left Review ve Socialist
Register’ın yayın kurulunda görev yapmış Marksist akademisyen Norman Geras,
2003’teki Irak Savaşı’na verdiği açık destek sonucunda benzer bir siyasi
dönüşüm geçirdi. İşgal öncesinde Geras, liberal ve solcu arkadaşlarıyla ters
düşmüş, “tercih ettiği gazete” olan Guardian’ın görüşlere yer veren
sayfalarını “iğrenç” bulduğunu yazmıştı (Geras, 2003a). O dönemde, sol ve
giderek daha geniş kitleler, planlanan işgale karşı harekete geçerlerken,
Geras, “sözde ilerici görüşün kullandığı dil karşısında hayal kırıklığına
uğramış”, kendi aralarında fikirler ve çevrimiçi materyaller paylaşan küçük bir
aydın grubuyla ortak bir amaç etrafında bir araya geldi (Geras, 2003b). Sık sık
alıntı yaptığı Nick Cohen ve Christopher Hitchens gibi, Geras da hızla klasik
bir siyasi dönek haline geldi. Her siyasi dönek gibi inatçı, muhalif ve ahlakçıydı.
İşgalden
kısa bir süre sonra, radikal solcuların düzenledikleri bir konferansta yaptığı
konuşmada, “yürüyüşleri, dilekçe imzalamayı ve George Bush’a yönelik ukala
alaycılığı sosyalizmin, liberalizmin veya her ikisinin temel değerlerinden
yapılan felâket bir taviz” olarak değerlendirip kınadı. “Irak halkının
özgürleştirilmesine karşı çıkma”nın (ki bunun “George Bush ve yönetimine karşı
kontrol edilemez bir düşmanlıktan” kaynaklandığını düşünüyordu) “liberal ve sol
görüşün Stalinizmi savunmak kadar utanç verici bir ahlaki başarısızlığı”
olduğunu iddia etti (Geras, 2003a).
Geras,
daha sonra kendi blogunu kurdu ve bu blog, savaş yanlısı sol çevrelerde verimli
ve etkili bir platform haline geldi. Blog dünyasına yeni adım atan Geras,
özellikle daha sonra Times’da başyazar olan finansçı Oliver Kamm ile “Tetikçi
Harry” takma adını kullanan etkili bir savaş yanlısı sol blog yazarı türünden
siyasetine yakın duran blog yazarlarının yardımını gördü (Geras, 2003c).
“Tetikçi
Harry”, 11 Eylül saldırılarına cevap olarak, daha önce Harry's Place adlı bir
blog kurmuştu. “Demokratik sosyalist siyaset” gibi bir derdi olduğunu söyleyen
bu adam, “ilerici bir ahlak” peşinde olduğunu, bu çabasının Bleyrcilikle
radikal sol arasında üçüncü bir yol açacağını iddia ediyordu. Gençliğinde
Marksist olan “Harry”, bloguna, tarihsel materyalizmi “başta din olmak üzere,
seçeneklerin her türlüsüne karşı tercih edilebilir olan bir analiz çerçevesi
olarak gördüğünü” belirterek ve “eski sosyalist sol”un özünde “gericieştiğinden”
yakınarak başladı (“Hatchet Harry”, 2002). Başlangıçta tek katkıda bulunanı “Hatchet
Harry” olan Harry’s Place blogu, kısa sürede Irak Savaşı’nın görünüşte liberal
ve solcu destekçileri için önemli bir merkez haline geldi. Bir dönem, düzenli
katkıda bulunanları arasında, daha sonra intihal iddiaları nedeniyle Independent
gazetesinden uzaklaştırılan ödüllü genç siyasi gazeteci Johann Hari de vardı.
Diğer “ana akım” yazarların makaleleri de düzenli olarak blogda yer aldı veya
bunlara bağlantı verildi. Bunlar arasında Christopher Hitchens, Nick Cohen ve
Kamm gibi daha sonra Times’a katılan eski Komünist köşe yazarı David
Aaronovitch’in yazıları da vardı.
Harry’s
Place, Geras’ın “Normblog”u ile birlikte, savaş yanlısı sol blogların bir tür
çekim merkezi haline geldi. Bu yeni oluşturulmuş çevrimiçi yankı odasındaki
birçok sesin ortak teması, sosyalistlerin ve liberallerin evrenselci ve/veya enternasyonalist
ahlaki taahhütlerine ihanet ederek, patolojik bir anti-emperyalizm,
anti-Amerikanizm ve anti-Semitizme yöneldikleri, yalnızca gerici olmakla
kalmayıp Avrupa faşizmiyle kıyaslanabilecek Müslüman örgütlerle ve hareketlerle
ahlaki açıdan şüpheli ittifaklar kurdukları fikriydi. Savaş yanlısı solun
sergilediği her türden politik görüş, kaçınılmaz olarak Orwell’e göndermelerle
bezenmiş, oldukça klişe bir kudretli liberalizm ile muhalif solculuk karışımı
olan bir yönelimin ürünüydü. Ancak çoğu zaman ortada kayda değer bir siyaset
yoktu.
Bilhass
Harry’s Place, alternatif bir siyasi proje sunmaktan ziyade, siyasi trolleme
konusunda bir öncü görevi gördü. Genellikle müstear adlarla katkıda bulunan
yazarlar, Amerikan, İngiliz ve İsrail militarizmine karşıtlığı nedeniyle savaş
karşıtı harekete saldırdılar, özellikle solun siyasi olarak aktif Müslümanlarla
ilişkisine odaklandılar. Ancak amansız ve acımasız tacizin ardında bir tür
siyasi vizyon ya da en azından bir intikam duygusu vardı. Özünde, Terörle Mücadele’nin
siyaseti, zaten çokkültürlülük anlayışından, özellikle Rüşdi sonrası dönemden
rahatsız olan liberalleri ve solcuları radikalleştirmişti. Irak bağlamında, bu
isimler, sol gelenekler ve değerlerle süreklilik iddiasında bulunan gerici bir
siyasete itilmişlerdi.
Savaş
yanlısı sola göre, seksenler sonrasında ırk siyasetine damgasını vuran çokkültürlülüğü
ve “ahlaki göreceliliği” benimseyerek yolunu kaybedenler, “İslamcılığın”
tehlikelerine karşı körleşmişti. Buradan aynı solcular, Müslüman grupların
savaş karşıtı harekete katılımının çoğunu, hatta tamamını, İslamcılığın
yönlendirdiği iddiasında bulundular.
İngiltere’nin
kuzeyindeki Burnley’den gelen İngiliz “gurbetçi” “Tetikçi Harry”, 2001’de
Oldham’da yaşanan isyanların ırkçılıkla ilgili olduğu fikrini eleştiriyor, seksenlerin
kent isyanlarıyla kıyaslayan yaklaşımları açıktan redde tabi tutuyor, “polisin
Pakistanlı gençlerin beyaz gençlerin hapse atılacağı eylemlerden paçayı
sıyırmasına izin verdiği” fikrini destekliyordu (Powerbase, 2010). Başka bir
olayda aynı “Harry”, memleketinde “beyazlar için girilemez bölgeler”den şikâyet
ediyor, “12 yaşında bunlardan birine girdiği için taşlandığını” söylüyordu
(Powerbase, 2010). Bu açıklamaların da gösterdiği gibi, savaş yanlısı solun
önemli kesimleri, alenen gerici siyasi söylemlere başvurmuş, hareket, çok
kültürlü yerleşime karşı benzer şekilde harekete geçen çağdaş muhafazakâr
hareketlerle hızla kesişmişti.
Harry’s
Place’e “Tetikçi Harry”nin yanı sıra diğer önemli katkıda bulunan kişi, “Harry”
gibi 11 Eylül saldırılarından sonra blog yazmaya başlayan bir şirket avukatı
olan David Toube idi. Tabloid gazetelerin “İslamcı” provokatörü Ancem Çavdari’nin
eski bir arkadaşı olan Toube, Mayıs 2005’te İngiltere’deki sol siyasetin
gidişatını tartışmak üzere bir araya gelen yaklaşık 20 kişiden biriydi. Bu
toplantının önde gelen katılımcılarından Norman Geras’a göre, (hepsi olmasa da)
çoğu Irak Savaşı destekçisiydi. Ancak hepsi, kendilerini “egemen savaş karşıtı
söylemle uyumsuz” bulmuş, “terörizm ve ona karşı mücadele, ABD dış politikası,
Blair hükümetinin sicili, İsrail-Filistin çatışması ve genel olarak demokratik
değerlere ve bunları reddeden hareketlere yönelik tutumlar konusunda güncel
sol-liberal düşüncenin çoğuyla ortak bir anlaşmazlık duygusu”nu paylaşıyorlardı
(Geras, 2006). Grubun içinde bir başka şirket avukatı Adrian Cohen, Irak’ın
İşçi Dostları Direktörü Gary Kent ve bir avuç eski Troçkist aydın, özellikle
akademisyenler Jane Ashworth ve Alan Johnson ile Amerikalı işçi aktivisti Eric
Lee yer alıyordu. Daha sonra iki kez daha bir araya gelen grup, Norman Geras ve
Nick Cohen tarafından kaleme alınan bir yazıyla birlikte New Statesman’da
yayınlanan Euston Manifestosu adlı bir siyasi bildiri hazırladı.
Euston
Manifestosu’nun yazarları, demokrasi, eşitlik ve “liberal
fikir özgürlüğü” lehine ve Amerikan karşıtlığı, terörizm ve istibdata karşı
solda “yeni bir siyasi hizalanmaya” ihtiyaç duyulduğunu ilan ettiler
(Powerbase, 2016a). Geras, savaş yanlısı “Döngü” grubunun diğer üyeleri, savaş
yanlısı solcu blog yazarları, Denis MacShane, John Mann ve Gisela Stuart gibi
birçok sağcı İşçi Partisi milletvekilinin desteğiyle manifestoyu hazırlayan
grubun başındaydı. Bildiriyi imzalayan önemli isimlerden biri de ülkenin elit
yorumcuları arasında yer alan eski komünist John Lloyd’du. Ona yukarıda adı zikredilen
Oliver Kamm, bir dönem neo-muhafazakâr Henry Jackson Derneği üyesi olan Marko
Attila Hoare ve Londra’da ikamet eden sosyolog David Hirsh eşlik ediyordu.
Lansman etkinliğinde konuşan ve manifestoyu Geras ile birlikte kaleme alan
akademisyen Alan Johnson, manifestonun
“kısmen yeni bir tür
kampanya faaliyetinden doğduğunu, yeni oluşan ağlar tarafından geliştirildiğini
söyledi: internet âlemini, blog dünyasını ve parlamentonun, sendikaların ve
sivil toplumun “gerçek unsurlar”ını bir araya getiren, sosyal demokrasiyi
yenilemeye yardımcı olabilecek ağlardı bunlar. Detaylı bilgi edinmek isteyenler
şu sitelere baksınlar: Normblog, Harry’s Place, Little Atoms; LabourStart,
Labour Friends of Iraq ve Engage; Unite Against Terror ve Democratiya. Asıl hikâye
orada. Bu kampanyalar ve ağlar mütevazı işler. Ancak her geçen gün büyüyorlar,
ağırlıklarının çok üzerinde etki yaratıyorlar ve bir geleceğe işaret ediyorlar.”
(Johnson, 2006)
Johnson,
Euston Manifestosu lansman etkinliğinden iki yıl sonra, önde gelen imza
sahiplerinin tutarlı bir grup olarak ortaya çıkmak için yeterli ortak siyasi
vizyona sahip olmadıklarını düşündü. Ancak, etkinlikte örtük olarak andığı
muhtelif grupların devam eden çalışmalarına dikkat çekti ve “birçok Euston
sakininin artık çevrimiçi siyasi dergi Democratiya’da toplandığını”
(Johnson, 2008) dile getirdi. Kendisi, bu derginin kurucu editörlerinden
biriydi. Johnson, neo-muhafazakâr geleneğin birçok üyesi gibi Troçkistti. 2003
yılına kadar İşçi Özgürlüğü İttifakı da aynı yolun yolcusuydu. Bu geleneğin
yolundan giden Johnson, bir süre hükümet için propaganda faaliyeti yürüttü. Bunun
için yüzünü sola çevirdi. İçişleri Bakanlığı’na bağlı propaganda birimi olan
Araştırma, Bilgi ve İletişim Birimi’nde (2008-2010) danışman ve araştırmacı
olarak çalıştı, daha sonra (2011’de) İngiltere’nin önde gelen İsrail yanlısı
lobi grubu İngiltere İsrail İletişim ve Araştırma Merkezi’ne (BICOM) katıldı.
Savaş
yanlısı solun, muhtelif türevlerinin ve çıktılarının hikâyesinde görüldüğü
üzere, sol ile muhafazakâr, neo-muhafazakâr veya Siyonist sağ arasındaki çizgi,
her zaman net değildir. Savaş yanlısı sol, sonuçta o kadar da solcu değildi,
ancak din ve özellikle İslam’a yönelik şüphelerinde az çok birleşmişti. Saddam
Hüseyin rejimini, Hamas’ı veya Hizbullah’ı “faşist” olarak gören veya “İslamofaşizm”
gibi terimler kullanan savaş yanlısı bir pozisyon (Molyneux, 2016),
Müslümanları zaten ırksallaştırıyordu. Bu düşünce akımının güçlü bir unsuru, “İslamcılığa”
veya “köktenciliğe” karşı soyut sekülerizmin savunulmasıydı. Bu eğilim, bilhassa
Yeni Ateistler ve resmi seküler hareketin kimi kesimlerinde görüldüğü biçimiyle,
açıktan ırkçılığa evriliyordu. Şimdi bu akımlara bakalım.
Yeni
Ateistler
“Yeni
Ateistler”, 2006 yılının sonlarında, “Terörle Mücadele”nin ilk döneminde öne
çıkan bir avuç ateist aydını tanımlamak için kullanılan bir terim. Başta ilgili
kişileri aşağılamak için kullanılıyordu. Bunların en bilineni, o yıl çok satan
kitabı Tanrı Yanılgısı’nı yayımlayan, çağdaş ateist hareketin en
tanınmış aydını olarak görülen İngiliz evrim biyologu Richard Dawkins’tir.
Dawkins’ten sonra, en etkili iki Yeni Ateistten biri, 2007’de Tanrı Büyük
Değil adlı kitabı yayımlanan İngiliz siyasi yorumcu ve deneme yazarı
Christopher Hitchens, diğeri de 2004’te yayımlanan İnancın Sonu adlı
kitabıyla ün kazanan ve daha sonra nörobilimci olarak eğitim alan Amerikalı
yazar Sam Harris’ti. Biraz daha az tanınan Amerikalı akademisyen Daniel Dennett
(Büyüyü Bozmak, 2006) ile birlikte bu kişiler, iki binlerin ortalarından
sonlarına doğru öne çıkan yeni ve iddialı bir ateist ve seküler hareketin önde
gelen isimleri olan “Yeni Ateizmin Dört Atlısı” olarak bilinmeye başlandı. O
zamandan beri, aralarında belki de en öne çıkanları, İngiliz hümanist felsefeci
A. C. Grayling ile Harvard psikologu ve dilbilimcisi Steven Pinker olan bir
dizi başka ateist ve hümanist aydını da öne çıktı. Daha az tanınan birçok başka
figürle birlikte, bu kişiler, (hareketin büyük çoğunluğu erkek ve aydınların ezici
çoğunluğu da erkek) ateist, seküler, hümanist ve rasyonalist örgütler,
dernekler ve web siteleri etrafında birleşen, konferanslar düzenleyen,
kitaplar, videolar ve bloglar üreten nispeten ayrıcalıklı, iyi eğitimli bir İngiliz-Amerikan
toplumsal hareketine öncülük ediyorlar.
Yeni
Ateizmin özellikle yeni bir yanı olup olmadığı konusunda bazı tartışmalar
mevcut. Fikirler düzeyinde, dikkat çekici bir yenilik sergileyebilmiş değil.
Genetik ve nörobilim alanlarından bazı yeni bulguların kullanılmasına rağmen,
Dawkins gibi isimlerin öne sürdükleri argümanlarla on dokuzuncu yüzyılın Darvincilikten
mülhem bilimsel ateizmi arasında pek bir fark yok. Bu ateizm, modern bilimi
anakronik dini otoriteye, liberal özgür düşünceyi ise inançlıların batıl
inançlarına ve safdilliğine karşı konumlandırıyor. Viktorya dönemine ait
öncüllerinde görülen sert tavra öykünen Yeni Ateistler de dinin dünyada kötü
niyetli bir sonuç olduğunu, siyasi ve düşünsel açıdan sorgulanması gerektiğini
söylüyorlar. Onlar dini, bilim öncesi çağın bir mirası (ve belki de bazı
evrimsel adaptasyonların bir yan ürünü) olarak görüyorlar. Bu miras, irrasyonel
düşünceyi teşvik ediyor, liberal olmayan fikir ve uygulamaları haklı çıkartıyor,
şiddetli çatışmalara yol açıyor veya en azından şiddetlendiriyor. Bu açıdan
bakıldığında, Yeni Ateistler, esasen liberal düşüncenin büyük bir bölümünde, kimi
solcu ve muhafazakâr düşüncede gizli olan bazı varsayımların güçlü
bir açıklamasını sunuyorlar. Eğer “Yeni Ateizm”deki “yeni”yi ortaya koyacak bir
yenilik varsa, bu, onların din ve dindarlığa yönelik kaba veya özgün olmayan
eleştirilerinden ibaret olan fikirlerinden ziyade, bu fikirlerin ifade ediliş
biçiminde ve harekete geçirildikleri tarihsel koşullarda aranmalıdır.
İlk
dönem sekülerler ve ateistler, kiliselerin eğitim sistemi üzerindeki etkisini
kısıtlamakla ilgileniyorlardı. Bunu yaparken, önemli toplumsal güce sahip dini
otoritelere karşı çıktılar. Ancak baskıcı dini otoritenin üstesinden gelme
ihtiyacı konusunda genel olarak hemfikir olsalar da, bu ateistler, siyaseten
heterojen bir gruptu. Birçoğu, hümanist ve sosyalist ideallere sahipti. Ancak
diğerleri, dinin ortadan kaldırılmasını ve bilimsel otoritenin genişlemesini
kendi başına bir amaç veya en azından bireysel liberal ve özgür düşünceye
dayalı daha az radikal bir toplumsal dönüşüm sürecinin parçası olarak gördüler.
Yeni
Ateistler,
daha çok ateizmin bu ikinci geleneğine mensuplar. Dahası, dinin ilköğretim ve
ortaöğretimden, toptan kamusal hayattan dışlanmasa da, doğa bilimlerinin
toplumsal otoritesinin oldukça sağlam bir şekilde yerleşmiş olduğu bir bağlam
dâhilinde faaliyet yürütüyorlar. Bu bağlam, Yeni Ateizmin siyasetini anlamak
için önemli. Politik ve teorik bir hareket olarak, baskın fikirlere veya güçlü
kurumlara değil, dini inançlara, genelde irrasyonel veya bilimsel olmayan fikirlere,
nispeten marjinal, hatta önemsiz, siyasi olarak mobilize olmuş dini hareketlere
karşı duruyor. İkincisi, esas olarak ABD’deki Hristiyan sağını ve bizim
amacımız açısından daha da önemlisi, ABD ve müttefiklerine askeri olarak karşı
çıkan, bazıları ABD ve müttefiklerine karşı çıkan, dinden ilham alan Ortadoğu
ve Asyalı örgütleri ve hareketleri içeriyor. Bu hareketler, yirminci yüzyılın
sonlarında ve başlarında liberalleri endişelendiren dindarlığın ve “dini
köktenciliğin” yükselişin simgesi olarak görülüyorlar.
Yeni
Ateizmin tüm anlatımlarında dile getirdiği gibi, 11 Eylül saldırıları ve
Terörle Mücadele siyaseti, hareketin iki binli yılların ortalarında ortaya
çıkmasında önemli bir rol oynadı. Sam Harris’in 11 Eylül saldırılarına cevap
olarak yazdığı bir denemeden doğan İnancın Sonu adlı kitabı, bir intihar
bombası saldırısının anlatımıyla başlıyor. Bu kitapta Harris, bir bölümü
tümüyle “İslam’la ilgili sorun” başlığına tahsis ediyor. İsrail’in Filistin’i ABD
desteğiyle işgal etmesi ve ABD ile müttefiklerinin bölgedeki otoriter rejimlere
sağladığı diplomatik destek gibi Ortadoğu’daki siyasi şiddeti tetikleyen siyasi
faktörlere değiniyor ama hemen bunların etkisini reddediyor. Harris, kitabında,
“terörizm”i açıklayan tek şeyin “Kur’an eskatolojisine duyulan hayranlık”
olduğunu ısrarla dile getiriyor, “İslam’la savaş halindeyiz” diyor (2004: 11, s.
109). Daha sonra, “İslam’ın Avrupa için oluşturduğu tehdit hakkında en mantıklı
konuşanların aslında faşistler olduğunu” söyleyecek kadar ileri gidiyor
(LeDrew, 2015: s. 86).
Harris’in
kavgacı üslubunun mantığı, sayısız diğer yazar gibi, Ortadoğu’daki “terörizm”
analizini siyasetten arındırmak ve oradaki şiddet döngüsünü besleyen
politikaları ahlaki olarak meşrulaştırmak üzerine kurulu. Ancak Harris’in akıl
ve kanıta yaptığı güçlü vurguya rağmen, argümanı hükümsüz.
Robert
Pape’in 1980 ile 2003 yılları arasındaki saldırıları inceleyen, intihar
terörizminin kullanımı üzerine yaptığı çalışma, bu tür saldırıların İslam’la
veya genel olarak dinle bağlantılı olmadığını, aksine, yabancı işgalcileri
kovma arzusundan kaynaklandığını ortaya koyuyor (Pape, 2003, 2005; sonraki
eğilimler ve nedensellik ve politika tepkileri hakkındaki tartışmalar için
ayrıca bkz. Atran, 2006). İstatistiki açıdan bakıldığında, Pape’nin ortaya
koyduğu sonuçlar, 2003 Irak işgalinden sonra bombalı intihar saldırılarındaki
olağanüstü artış ışığında (bu durum, verileri büyük ölçüde görünüşte dini
motivasyonlu aktörler lehine çarpıtmıştır) sorgulanabilir olsa da, daha sonraki
araştırmalar, “terörizm”e dair verilerin çok daha kapsamlı analizi üzerinden,
Harris’in tezini kesin bir biçimde çürütmüştür.
2015
yılında, Ekonomi ve Barış Enstitüsü, “terörist” olaylara ilişkin eldeki en
büyük veri setinin kapsamlı bir istatistiki analizine ait sonuçları yayınladı. Çalışma,
ilgili verileri 5.000’den fazla veri seti, endeks ve tutum anketiyle kıyasladı.
Araştırmacılar, “terörizm”le dindarlık arasında veya “terörizm”le bir nüfus
içerisinde Müslümanların sahip oldukları yüzdelik dilim arasında anlamlı bir korelasyon
tespit edemediler. Ancak buldukları şey, eylemlerle devam eden silahlı
çatışmalar, devlet baskısı, siyasi istikrarsızlık, dini veya etnik gruplar
arasındaki mezhepsel şiddet ve düşmanlık geçmişiyle güçlü bir bağ olduğu
gerçeğiydi (Ekonomi ve Barış Enstitüsü, 2015: s. 100–4). Bu bulgular, “terörizm”le
siyasi baskı arasında bir bağlantı olduğunu öne süren Krueger’in kapsamlı
nispeten daha dar olan istatistiki analiziyle genel manada uyuşuyor (Krueger,
2007). Dolayısıyla, en iyi kanıtlar, “terörizmin” ardındaki gerçek itici
güçlerin tam da Harris’in reddettiği hususlar olduğunu ortaya koyuyor.
Bu
süreçte din tabii ki bir rol oynuyor, ancak o, yalnızca toplumsal çatışmaların
genellikle dini fay hatları boyunca mezhepsel bir karakter kazanması ölçüsünde
belirli bir ağırlığa sahip. Bu anlamda, Harris’in dine, özellikle İslam’a öncelik
verme, onu ana neden olarak takdim etme girişimleri, eldeki kanıtlarla
çelişiyor.
Aynı
kusurlu argümanlar, hayatının son yıllarında kendisine büyük bir beğeni
kazandıran Christopher Hitchens’ın gerici polemiklerinde de dile getirildi.
Hitchens, 11 Eylül saldırılarının Ortadoğu’nun mevcut jeopolitiğine
atfedilemeyeceğini söyledi. Bush yönetiminin bir diğer gözde aydını olan
muhafazakâr Şarkiyatçı Bernard Lewis gibi, o da Ortadoğu’da ABD’ye yönelik “şikâyet
ve düşmanlığın” İslam ile Avrupa arasındaki tarihsel medeniyetler arası
düşmanlığa ve İslam’ın bir reformasyona uğrayıp moderniteyle uzlaşamamasına
atfedilebileceğini söyledi (Seymour, 2012: s. 70).
“Yeni Ateizmin Dört Atlısı”ndan biri olan Hitchens, büyük şöhrete kavuştuğunda bu eski
solcu, ABD emperyalizmini açıktan savunan biri olarak kendini çok önceden kabul
ettirmiş bir isimdi. 11 Eylül saldırılarından haftalar sonra, o gün “teokratik
barbarlığa” karşı bir “savaş” beklediği ve bunu “sonuna kadar sürdüreceğine söz
verdiği için coşku duyduğunu” itiraf etti (Hitchens, 2001). Bu destek,
işkenceyi savunmayı ve büyük bir neşeyle, şiddeti yüceltmeyi de içeriyordu
(Seymour, 2005). Aynı makalede Hitchens, “1989’daki din adamlarının kan dökme
arzusu”na değiniyordu. Burada kendisini tehdit altında hisseden yazar, esasında
Selman Rüşdi’yi güçlü bir şekilde savunduğu Rüşdi Olayı’na atıfta bulunuyordu.
Anılarında Hitchens şöyle yazacaktı: “Rüşdi davasının önemini abartmak gerek.”
Arkadaşı Rüşdi’nin başına gelenleri Stalinizmin kurbanlarıyla kıyaslayan
Hitchens, Rüşdi’nin “totaliter fikirle yüzleşmek zorunda kalan herkesle aynı
soydan olduğunu söylüyordu.
Tanrı’yı
“semavi bir diktatör” olarak nitelendiren Hitchens, kendi ateizmini iki
binlerde onu dramatik bir şekilde sağa kaydıran anti-totalitarizm politikasının
bir parçası olarak görüyordu. Unhitched: The Trial of Christopher Hitchens [“Avare
Kasnağı: Christopher Hitchens Davası”] adlı kitabın yazarı Richard Seymour,
Hitchens’ın 2007’de ateist politikayı gönülden benimsemesinin, bir ölçüde, önceki
oldukça kaba Marksist ateizmine ve Rüşdi Olayı’ndaki rolüne dayanmakla
birlikte, en azından kısmen, o dönemde neo-muhafazakâr projenin başarısızlığına
yönelik oportünist bir tepki olduğunu öne sürüyor (Seymour, 2012: s. 54).
Seymour’un
belirttiği gibi, Hitchens’ın din üzerine yazılarında “genel amaç, çok daha
karmaşık bir dizi belirleyicinin ürünü olan toplumsal kötülükleri dine bağlamaktır
(Seymour, 2012: s. 67).[1] Harris’te de gördüğümüz gibi, bu, Yeni Ateizmin
evrim teorisi ve metafizikten siyasete geçtiği her an yüzleştiği ana sorundur.
LeDrew’un da dile getirdiği biçimiyle “Yeni Ateizm”i savunanlar, “modern
toplumun yapısının dikkatli bir şekilde incelememe pahasına, dini toplumsal
sorunlar için günah keçisi kılarak, toplumsal gerçekliği gizleme eğiliminde
olmuşlardır” (LeDrew, 2015: s. 90). Hitchens, Harris ve diğer sağcı Yeni
Ateistler söz konusu olduğunda, bu özellikleri, yazılarının zaman zaman en
histerik neo-muhafazakâr polemiklerden neredeyse ayırt edilemez hale gelmesine
neden olmuştur. Bununla birlikte, aynı gözlem, halen daha Yeni Ateizmin önde
gelen aydınlarından biri olarak görülen ama daha itidalli hareket eden Richard
Dawkins için de dile getirilebilir. Dawkins’e göre,
“dinin olmadığı bir
dünyada intihar bombacıları, 11 Eylül, 7 Temmuz, Haçlı Seferleri, cadı avları, 1605
tarihli Barut (Cizvit) Komplosu, Hindistan’ın bölünmesi, İsrail/Filistin
savaşları, Sırp/Hırvat/Müslüman katliamları, Yahudilerin ‘İsa’yı katledenler’
iddiası üzerinden zulme uğramaları, Kuzey İrlanda ‘sorunları’, ‘namus
cinayetleri’... kadınların tenlerinin bir santimini gösterme suçundan
kırbaçlanması gibi vakalar yaşanmazdı.” (Dawkins, 2016: 23-4)
Bu
pasajın da gösterdiği gibi, Dawkins, ataerkil şiddetin ve dini grupları içeren
siyasi çatışmaların bir şekilde dinden kaynaklandığına inanıyor. 11 Eylül’den
kısa bir süre sonra, dini “Ortadoğu’daki bölünmüşlüğün temel kaynağı” ve “herkesin
fazla kibarlıktan veya çok dindar olduğundan fark edemediği odadaki fil” olarak
tanımlayan bir yazı yazdı (Dawkins, 2001). Ancak makale, birçok çağdaş yorumdan
daha ölçülüydü ve o zamandan beri, 2003’teki Irak işgaline açıkça karşı çıkan
Dawkins, diğer birçok Yeni Ateist’e kıyasla Ortadoğu siyaseti hakkında yorum
yapmaya veya oradaki çatışmaları dine bağlamaya daha az istekli oldu.[2] Her
yönüyle politik bir varlık olarak ateizmi ömür boyu süren siyasi mücadelenin
bir parçası kılmış olan Hitchens’ın aksine, Dawkins, ateizmini bilimsel gerçeğe
olan bağlılığından kaynaklanan bir ürün olarak gören, tipik bir liberal
elitisttir. Onun en büyük kaygısı ve görünüşte daha sağcı Yeni Ateistler
tarafından da paylaşılan kaygı, sadece eğitim ve araştırma ilkesi değil, aynı
zamanda siyasi yönetim ilkesi olarak da görülen bilimsel rasyonelliğe yönelik
tehditlerle mücadele etmektir. Dawkins için siyaset, çatışan fikirler ve
çıkarlar arasında müzakere ve görüşme alanı değil, özel bilgi ve uzmanlık
gerektiren özel bir alandır. Bu durumu, 2016 yılında Times’a verdiği röportajda
dile getirdiği şu sözleri gayet iyi biçimde örneklemektedir:
“Ameliyat olacaksanız elit
bir cerrah istersiniz, uçağa binecekseniz elit bir pilot istersiniz. Aynı şey
hükümet için de geçerli olmalı. Bizim gibi sıradan insanlar değil, elitler
tarafından yönetilmemiz gerekiyor.” (Sylvester, 2016: s. 2–3)
Siyasete
dair bu elitist anlayış, dinin doğası gereği irrasyonel ve gerici olduğuna olan
inançla birleştiğinde, daha liberal olan Dawkins’in, adil ve rasyonel bir
toplumsal düzene tehdit olarak görülen dini grupların siyasete herhangi bir
müdahalesine hâlâ şiddetle karşı çıkmasını gerekli kılar. Dawkins’in siyaseti,
sırasıyla Hitchens ve Harris’in abartılı ve savunmacı tavırlarından oldukça
uzak olsa da, çağdaş liberal düşüncenin çoğunu karakterize eden çoğulculuk
türüyle de tanımlanmaz. Çokkültürlülüğün, dini inanç ve uygulamaları çok kolay
bir şekilde barındırdığı veya dini grupların siyasi etkisini kolaylaştırdığı
düşünülmektedir. LeDrew’un Yeni Ateistlerle ilgili tespitinde söylediği gibi,
modern bilimsel ve liberal demokratik düzen, “dini cehalet, epistemik
görecelik, kimlik politikası ve kültürel çoğulculuğun girdap gibi dönen bir
karışımının tehdidiyle karşı karşıya olduğu düşünülüyor” (LeDrew, 2015: s. 2).
Bu açıdan, Dawkins’in örneklediği güçlü liberal elitizm ile Batı medeniyetinin özgüvenini
aşındıran veya eleştirel sorgulamaya ve ifade özgürlüğüne daha doğrudan bir
tehdit oluşturan aynı teorik ve politik akımları geniş ölçüde tanımlayan çok
daha gerici siyasi aktörler arasında bir yakınlık tesis ediliyor. Bu açıdan
bakıldığında, İslamofobi, irrasyonel ve sansürcü bir kültüre katkıda bulunan
sahte bir kavram olarak görülüyor. Dawkins, 2016'da şunu söylüyordu: “Batı’daki
liberaller arasında ırkçı olarak adlandırılmaktan korktukları için her türlü
fedakârlığı yapma eğilimi mevcut. Bunlar, İslam’a ayrıcalık tanıyorlar.”
“Birçok insanın zihninde
korkunç bir karışıklık var. İslam’ın bir ırk olduğunu düşünüyorlar, oysa öyle
değil. İslam’ı eleştirdiğinizde, genellikle ırkçılıkla suçlanıyorsunuz, ki bu
saçma. İnsanların dinine hakaret etmekten yanayım. Bence her fırsatta hakaret
edilmeli. (Sylvester, 2016: s. 2–3.)
Ne
kadar kusurlu olursa olsun, aşağıdan kurulan toplumsal hareketlerin ürünleri
olan çokkültürlülüğe ve “siyasi doğruculuğa” duyulan bu güvensizlik ve
sabırsızlık, önemli ölçüde kibir, cehalet ve siyasi naiflikle birleşerek,
Dawkins’i ve bilimsel rasyonelliğin diğer sözde savunucularını gerici grupların
yörüngesine soktu.
Önceki
tartışmanın da gösterdiği gibi, Yeni Ateistler, siyasi olarak homojen bir grup
değildir. Yeni Ateizm, daha geniş hümanist, ateist ve seküler akımlardan ayrılamaz.
LeDrew, çalışmasında, çağdaş ateist hareketin büyük çoğunluğunun, önde gelen
Yeni Ateist aydınlardan daha uzlaşmacı bir tutum sergilediğini, daha çoğulcu
görüşlere sahip olduğunu öne sürüyor. Dinî dönüşümün üstesinden gelinmesi
gereken toplumsal örgütlenmenin bir ürünü olarak dini anlayan hümanist ateizm
ile, Viktorya döneminin bilimsel ateizm geleneğinde dini, modernite ve bilimsel
rasyonalite ile düzeltilmesi gereken örgütlü bir yanılsama olarak gören Yeni
Ateistlerin ateizmi arasında ayrım yapıyor. Yazar, seküler, hümanist ve
rasyonalist örgütler ve toplumlar içinde çatışan bu iki görüş arasında oluşan
muhtelif gerilim noktalarını açıklığa kavuşturuyor. Bu noktada LeDrew, ABD’deki
Soruşturma Merkezi’nin kurucusu Paul Kurtz döneminde seküler hümanizm
felsefesinden ve daha uzlaşmacı bir politikadan, Ronald Linday döneminde daha
çatışmacı bir yaklaşıma doğru kaymasını, Linday’in onu sağcı özgürlükçü bir
konuma yaklaştırmasını ve Uluslararası Küfür Günü’ne öncülük etmesini örnek
gösteriyor (LeDrew, 2015: s. 195–7). LeDrew, bunun, “Ateist Sağ” olarak
adlandırdığı şeyin giderek artan öneminin bir belirtisi olduğunu savunuyor ve “Yeni
Ateizmdeki totalitarizm ve neo-muhafazakârlık eğiliminin, daha geniş anlamda
seküler hareketin sağ kanadının büyümesinin yalnızca bir yönü olduğunu” öne
sürüyor (LeDrew, 2015: s. 188).
Ateist
ve seküler hareketin siyaseti konusunda benzer gerilimler İngiltere’de de açığa
çıkıyor. 2013 yılında, New Humanist dergisinin yeni yayın yönetmeni
Daniel Trilling, Dawkins’in İslam hakkındaki açıklamalarını eleştirerek, dine
dair bazı “eleştirilerin” ırkçı olabileceğini söyledi, devamında, “farklı dini
inançlara sahip ve hiçbir inancı olmayan insanlar arasında ortak zemin bulma” ihtiyacına
vurgu yaptı (Trilling, 2013).
Narzenin Masumi
Tom Mills
David Miller
[Kaynak:
What is Islamophobia: Racism, Social Movements and the State, Yayına
Hz.: Narzanin Massoumi, Tom Mills ve David Miller, PlutoPress, 2017, s. 234-267.]
Dipnotlar:
[1] Bu tespit sadece Hitchens’ın 11 Eylül saldırıları, Irak Savaşı ve onu takip
eden döneme dair analizleri değil, ayrıca “dindar çeteler”in damgasını vurduğunu
iddia ettiği Kuzey İrlanda meselesiyle ilgili sözleri için de geçerli.
(Seymour, 2012: s. 65).
[2] Russia Today’de yayınlanan Worlds Apart programına verdiği röportajda Dawkins, IŞİD’in uyguladığı şiddeti dine atfetmek yerine onu bencil şiddete ve intikama dair biyolojik dürtüyle ilişkilendirdi (Russia Today, 2014).


0 Yorum:
Yorum Gönder