1882’de
Karl Marx, ilk kez Avrupa dışına çıktı ve eskiden sadece teoride ilgilendiği
sömürgeleştirilmiş ülkelerden birine ayak bastı. Cezayir kıyılarına indi ve
kısa süre sonra kızı Eleanor Marx’a yazdığı mektupta şunları söyledi: “Müslümanlar
için astlık diye bir şey yoktur. Eşitsizlik ‘hakiki bir Müslüman’ için iğrenç
bir şeydir, ancak bu düşünceler devrimci bir hareket yoksa yerle bir olacaktır.”
Yaklaşık
bir buçuk yüzyıl sonra, onun öngörüsü acı bir şekilde doğrulanıyor. İslam âleminin
büyük bir kısmı derin eşitsizlikle malul. Gazze’de soykırım yaşanırken bu âlem
sessiz kaldı, paramparça haliyle, olanı biteni izlemekle yetindi. Daha doğuda, Suudi
Arabistan’da ise Hac ibadeti, kutsal bir ibadetin ticarileştirilmiş turistik
bir versiyonu olarak devam ediyor. Burada Filistinlilerle dayanışma içinde
olunduğunu ifade etmek bile yasak.
Yüz
milyonlarca insanın günlük davranışlarında, ahlak anlayışlarında,
hayırseverliklerinde ve adalet özlemlerinde ifade buldukları asil duygulara
rağmen, kitleler, süreçte büyük ölçüde kudretsiz hallerini korudu, baskı
altında yaşamaya devam etti. Adaletsizlik ve zulüm, her yerde. Buna karşın,
birçok İslam aydını, Müslümanların durumunu bu kadar isabetli bir şekilde
kavrayan ve siyasi kaderlerinin gidişatını öngören teorisyenin düşüncelerini
reddetmeye devam ediyor.
Müslüman
dünyası, her zamankinden daha fazla bölünmüş halde. Tevhidin yerini tefrik aldı.
Bununla birlikte, ümmet fikri varlığını sürdürüyor, İslam maneviyatının
derinliğine ve Hz. Muhammed’e ulaşan vahyin dünya tarihi açısından ne kadar
büyük bir öneme sahip olduğuna tanıklık ediyor.
Ancak
ümmet, somut gerçeklikle bağını giderek kaybediyor, yüce manevi alanları pratik
hayata dönüştürmekte zorlanıyor. Ümmet fikri, tek başına aç kitleleri
doyuramaz, emperyalist barbarlık karşısında koruma sağlayamaz veya adalet,
dayanışma ve düzen ihtiyacını karşılayamaz. Bu nedenle İslam dünyası, kendi
diniyle arasındaki canlı bağı kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Bu süreç,
zaten öncelikle emperyalist merkezde gerçekleşmiştir. Bir din maddi bir
uygulama olarak yaşamayı bıraktığında, manevi boyutu bile sorgulanır. İslam’ın
kanıtı, her daim, pratikteki etkinliği ve işleyen bir medeniyet kurma yeteneğidir.
İslam
dünyasının en keskin siyasi yorumcuları bile, sınıf mücadelesine nadiren dikkat
çeker. Çoğu Müslüman, bu mücadelenin iki yönlü kurbanıdır.
1.
Köylüler, proleterler veya işsiz kent yoksulları ve yerinden edilmiş
mültecilerden oluşan lümpenproleter kitleler olarak, İslam dünyasındaki muktedir
sınıfların hâkimiyeti altında acı çekerler.
2.
Küresel Güney’in bir parçası olarak, Küresel Kuzey’in keyfi uygulamalarına tabi
kalırlar.
Müslümanların çoğunlukta olduğu birçok ulus devletin komprador burjuvazileri, Kuzey’in
emperyalist burjuvazisinin çıkarlarına hizmet etmeye devam etmektedir.
Daha
önceki üretim biçimlerinde, İslam dünyasında yöneticiler ve yönetilenler
arasında ümmet çatısı altında kısmi bir birlik mevcuttu. Bu durumda
iktidardakiler, yoksulların toplumsal ihtiyaçlarını karşılamaya en az çaba
gösteriyordu. Bugün durum böyle değil. Yöneticiler, artık siyasi iktidar
arayışlarında açıkça yabancıların çıkarlarına hizmet ediyorlar.
Bu
nedenle, zenginlere karşı kıskançlığa karşı uyarıda bulunan ve genellikle
toplumsal eşitsizliği normalleştiren şekillerde yorumlanan Kur'an ayetlerini
yeniden ele almak gereklidir. İmparatorluk yanlısı din adamları, genellikle
kötü niyet olmaksızın, ancak anti-entelektüelizm sebebiyle, kapitalizmi haklı
çıkarmak için bu ayetlere sık sık başvururlar. Kur’an, nispeten eşitler
arasında serbest ticaretin hâlâ mümkün olduğu bir dönemde indirilmiştir. Bu tür
ticaret, toplumsal tabakalaşmaya yol açsa da, toplumun tamamına fayda
sağlayabilecek bir rekabet biçimini mümkün kılmıştır. Ancak kapitalist rekabet,
yapısal olarak aldatıcıdır. Zenginler daha da zenginleşirken, fakirler daha da
fakirleşir. Amerika’nın hegemonyasının zayıfladığı koşullarda küresel olarak
kitlesel eşitsizlik devam etmektedir.
Kapitalizm,
işçilerin çıkarlarıyla kapitalistlerin çıkarları arasındaki ayrımı hukuki
zemine kavuşturur. Üretim araçlarını işçilerden kopartarak, kapitalistlerin
çoğunluğun iradesinin ötesinde kâr peşinde koşmalarını sağlar. Ayrıca,
uluslararası düzeyde, adaletsiz ticaret anlaşmaları ve emperyalist savaşlar
yoluyla, Küresel Güney’in halklarının egemenliğini yok eder.
Emperyalizmin
başarılı olabilmesi için, Müslümanları kendi yarattığı ulus devletlere yapay
olarak bölmesi gerekir. Bu devletler, daha sonra yerel elitlerin çıkarı için
kendi aralarında rekabet ederek, Müslüman kitleleri daha da bölerler.
Geciken
sanayileşmeye ve (on yıllarca süren emperyalist istikrarsızlaştırma ve kaynak
sömürüsü nedeniyle) yavaş ilerleyen proleterleşmeye bağlı olarak Müslüman
dünyasının önemli bir kısmı, tutarlı bir sınıf bilinci geliştirmekte
zorlanmaktadır. Müslümanlar, dünya genelinde emperyalizmden yana saf tutmamıştır.
Müslüman toplumların alt tabakaları, yönetenler ve yönetilenler arasında
nispeten uyumlu ilişkiler kurulması fikri üzerinden şekillenen bir zihinsel
dünyada yaşamaya devam etmektedir.
Dahası
Müslümanlar, esas olarak milli burjuvazilerin çıkarlarına hizmet eden ulus
devlet putuna tapmaktadırlar. Dini konularda bile, bu burjuvaziler, genellikle
Küresel Kuzey’in çıkarlarıyla aynı safta yer alarak, dini bu çıkarlara tabi
kılmaktadırlar.
Bazı
ülkelerde, yönetici sınıfa mensup Müslümanlar, Avrupa tarzı liberalleşmeyi
savunmaktadır. Türkiye ve Balkanlar’daki liberaller, genellikle İslam’ın
mirasına karşı küçümseyici yaklaşarak, yoksul Müslüman kitlelerin durumunu daha
da kötüleştirmektedirler. Koyu tenli Müslümanlara karşı ırkçılık beslemekte ve
sömürgeci hiyerarşiye uygun şekilde, “tarla kölesi” rolünü koyu tenli
Müslümanlara bırakarak, kendileri de “ev kölesi” gibi davranmaktadırlar.
Diğer
ülkelerde ise bu uyumlulaşma çabası, daha açık bir şekilde gerici bir biçim almaktadır.
Bu ülkelerde, Balkanlar’da olduğu gibi laik Müslümanları hor görürken, aynı
zamanda evrenselci ümmet anlayışıyla doğrudan çelişen kabileci ulus devleti
putlaştırmakta, kârı altın buzağı gibi kutsal saymaktadırlar. Bu kâr, esas
olarak kapitalist merkeze yapılan petrol satışlarından gelmektedir.
Siyasi
pasifliği ve çelişkili tüketimci hedonizmi savunan, vicdanları rahatlatmak için
anlamsız kurallarla dolu bir maskaralıkla bunu telafi etmeye çalışan, kendilerini
dinine sadık Müslümanların sığınağı olarak takdim eden gerici devletler, aynı
anda Müslüman mültecilere zulmediyor, Müslüman göçmen işçileri acımasızca
sömürüyor. Oysa tüm bu pratikler, İslam’ın tam anlamıyla çarpıtılmasının
sonucudur.
İslam dünyasının sorunlarını ne
liberalizm ne de gerici yorumlar çözecektir. Bunu
ancak sınıf bilinci çözebilir, bu bilinç de ancak tarihsel materyalizmin teorik
ve rasyonel görüşleri ciddiye alırsak ortaya çıkabilir. Bu bilinç, ümmetin
çıkarlarına aykırı hareket eden Müslüman ülkelerin yönetici sınıflarına ve ümmetin
koordineli hareketini engelleyen aşiretçi liberal veya gerici milliyetçiliklere
karşı mücadeleyi öngörür.
Bu
bilinç, bizi emperyalist merkezin işçileriyle, İsrail’e silah sevkiyatını
engelleyen İtalyan liman işçileriyle, Müslümanlara yönelik soykırıma tepki
olarak Avrupa şehirlerini durdurup felç edebilen işçilerle ve kalpleri ezilen
Müslümanlarla dayanışma içinde atan Latin Amerikalı işçilerle birlikte
mücadeleye sevk edecektir.
Ancak
o zaman Müslümanlar ve tüm insanlık için onurlu bir yaşamı nasıl güvence altına
alacağımızı, ezilenlerin çığlıklarına kayıtsızlık ve yanlış ahlaki üstünlükle
damgalanmış, atomize edilmiş, dini kurallar üzerine yapılan tartışmalara
hapsolmak yerine, imparatorluğun kendisini nasıl ortadan kaldıracağımızı
tartışmaya başlayabiliriz.
Küresel
Güney’de yaşayan çok sayıda Müslüman, kapitalist emperyalizme karşı dünya
mücadelesine katılma sorumluluğunu taşımaktadır. Bu sorumluluk kabul edilirse,
Müslümanların tarihte bir zamanlar sahip olduğu rolü, sembolizm yoluyla değil,
somut mücadele yoluyla geri kazanmak mümkün hale gelir.
Dünyanın
mazlumları halen daha bir cevap bekliyor. Ancak o zaman, kelimenin gerçek
anlamıyla bir ümmet olabiliriz. Bu da kapitalizm koşullarıda imkânsızdır.
Muens Sinanoviç
10 Aralık 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder