Çoğu
solcu, kendisini anti-kapitalist olarak tanımlar. Kapitalist sistemin özüne
karşı olduklarına yürekten inanırlar ve birçoğu, bunun onları liberallerden
ayıran şey olduğunu iddia eder. Oysa, tutkulu söylemlerine ve samimi
niyetlerine rağmen, solun ideolojisi, her zaman burjuva çıkarlarına bağlıdır.
Bu çelişki, solcuları kapitalizmin temel sorunundan uzaklaştırır, bu sorunu
asla gerçekten ele alamayacaklarını güvence altına alır.
Tarihsel
olarak sol, feodalizme karşı devrimci bir güç olarak ortaya çıkmış, değişim ve
ilerlemeyi savunmuştur. Ancak, kapitalist bir toplum bağlamında, solun rolü
değişmiştir. Savundukları idealler veya kınadıkları adaletsizlikler ne olursa
olsun, solun temel ideolojisi, kapitalist sistemi özünü sorgulama sürecinin
odağından uzaklaştırmaya yazgılıdır.
Günümüzdeki
haliyle solun, karşı çıktığını iddia ettiği yapıları bizzat daimi kıldığı
gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Bugün, yakında yayınlanacak olan “At Nalı
Teorisi Doğru, Ama Sizin Düşündüğünüz Gibi Değil” adlı belgeselimden yola
çıkarak bunun nedenlerini tartışmak istiyorum.
Solun
Burjuva Temelleri
Sol/sağ
ayrımının kökleri, Fransız Devrimi’ne kadar uzanır. Burjuvazi ve aristokrasi
temsilcileri, Ulusal Meclis’te fiziksel olarak karşıt taraflarda oturuyorlardı.
Burjuvaziyi destekleyenler solda, monarşiyi ve eski aristokratik düzeni korumak
isteyenler ise sağda yer alıyordu. Bu bölünme, sadece sembolik değil, farklı
sınıfların maddi çıkarlarını derinden yansıtıyordu.
Devrimci
dönemde sol, “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik”i savunan bir değişim gücü olarak
görülüyordu. Bu idealler, eski feodal yapıları devirmeyi ve kendi
egemenliklerini kurmayı amaçlayan yeni ortaya çıkan burjuvazide makes buldu. Bu
bağlamda sol, burjuva sınıfının çıkarlarını savunma konusunda çok önemli bir
rol oynadı.
Karl
Marx'ın Louis Bonapart’ın On Sekizinci Brumaire’i adlı eserindeki
analizi, bu dinamik hakkında daha fazla bilgi sunmaktadır. Marx, burjuvazinin
başlangıçta iktidarı ele geçirmek için devrimci idealleri savunduktan sonra,
sınıf çıkarları güvence altına alınmasıyla birlikte bu ilkelerden nasıl hızla
vazgeçtiğini anlatmaktadır.
“Anayasa, Ulusal Meclis,
hanedan partileri, mavi ve kırmızı cumhuriyetçiler… platformdan yükselen
gürlemeler, günlük basının şimşekleri, tüm edebiyat, siyasi isimler ve
entelektüel itibarlar, medeni hukuk ve ceza kanunu, ‘özgürlük, eşitlik,
kardeşlik’ […] hepsi yok oldu.
[Karl Marx, Louis Bonapart’ın On Sekizinci Brumaire’i -1852]
Marx,
On Sekizinci Brumaire’de burjuvazinin, iktidarını pekiştirmek için
siyasi hareketleri ve ideolojileri nasıl manipüle ettiğini, onları öne çıkaran
ideallere nasıl ihanet ettiğini ayrıntılarıyla anlatır. Bu ihanet, solun
tarihinde tekrar eden bir temadır. Burjuvazi, egemenliğe kavuştuktan sonra,
devrimci söylemleri yerini yeni edindikleri statüyü, solun doğduğu sınıfın
maddi çıkarlarını korumaya bıraktı. Burjuvazinin rolü, radikal bir değişim
gücünden kapitalist sistemi sürdürme mekanizmasına dönüştü.
Solcular,
çeşitli kafa karıştırma yöntemleriyle mevcut yapılara karşı olduklarını iddia
edebilirler, ancak eylemleri genellikle farklı bir hikâye ortaya koyar.
Gerçekte var olan sosyalist ülkelerin temsilcilerinden ziyade, Dışişleri
Bakanlığı tarafından yayılan anlatılara inanmaya fazlasıyla meyillidirler.
Toplumsal değişimin temel itici gücü olarak davranışa vurgu yaparlar, bu da
sınıfsal çelişkilere odaklanmak veya burjuvaziyi doğrudan ve özel olarak
eleştirmek yerine, iç çekişmelere ve birbirlerine yönelik saldırılara yol açar.
Ama
solcular, burjuvaziden nefret ettiklerini iddia ediyorlar! Gene de, tekelcilik
ve finans kapital hakkında tartışmalar ortaya çıktığında, Yahudi halkına hiçbir
atıfta bulunulmamış olsa bile (sınıftan bahsederken etnik köken önemsizdir),
bu tür konuşmaları hemen antisemitik olarak etiketliyorlar. Bu yanıltma, karşı
çıktıklarını iddia ettikleri sınıf çıkarlarını korumaya hizmet ediyor ve sol
ideolojinin içindeki derin köklü çelişkileri ve etkisizlikleri gösteriyor.
Burjuva
ideolojisine dayanan sol, kapitalizmin temel çelişkilerini ele almasını
engeller. Bu da onu en iyi ihtimalle belirtilen hedeflerine ulaşmada etkisiz,
en kötü ihtimalle ise egemen düzenin karşılaştığı her türlü eleştiri veya
muhalefeti engellemenin bir aracı haline getirir.
Solun
Kapitalist Yapıların Muhafaza Edilip Sürdürülmesinde Oynadığı Rol
Günümüzde
sol, burjuva ideolojisinin sınırları içinde coşkuyla faaliyet yürütmeye devam
ediyor. Bu durum, kapitalizmin tanımlayıcı çelişkisinden (üretimin
toplumsallaştırılması ancak bireysel mülkiyetin korunması) dikkati dağıtan
kimlik politikalarına ve kültürel konulara odaklanmasında açıkça görülmektedir.
Sol, iktidarın kaynaklandığı yere göre çizilmiş olmayan çizgileri vurgulayarak,
burjuvaziyi birleşik bir sınıfsal itiraza karşı koruyor.
Cinsiyet,
ırk ve cinsel yönelim gibi birbirinden kopuk konulara odaklanmak ve bunları
sınıf mücadelesinin daha geniş bağlamıyla ilişkilendirmemek, dikkatleri her
türlü baskıyı sürdüren maddi koşullardan uzaklaştırır. Bu konular önemli
olmakla birlikte, ekonomik sömürüyle bağlantılıdır. Birbirinden kopuk bir
şekilde ele alınıp çözüme kavuşturulamazlar. Bunları temel ekonomik çelişkiden
ayrı ele alarak, solcu çabaları sulandırır ve bu sorunların sistemdeki
kökenlerinin sorgulanmadan kalmasına imkân sağlar.
Bu
bölümlendirme, sol çevrelerde erdem gösterisi ve ahlaki üstünlük olarak görülüp
yüceltiliyor. Odak noktası, iktidar yapılarını ele almak yerine, belirli
gruplar veya dil kullanımı hakkındaki görüşleri değiştirmeye kayıyor. Bu vurgu,
potansiyel müttefikler arasında bölünmelere yol açıyor, gerçek değişimi
destekleyebilecek olanları birbirine yabancılaştırıyor. Bu tür bir parçalanma,
kapitalist düzene meydan okuyabilecek tutarlı bir stratejinin geliştirilmesini
engelliyor. Solun erdemli davranış sergilemeye olan düşkünlüğü, sistemik
sorunlarla mücadele etmenin önüne geçerek, etkinliğini önemli ölçüde
baltalıyor.
Dahası,
solun kolektif eylem ve maddi çıkarlar karşısında bireyciliğe verdiği önem,
burjuva değerleriyle olan uyumunu ortaya koyuyor. İşin tuhaf yanı şu ki sol
genelde kolektivizmle ilişkilendiriliyor, ama bu ilişkinin pratikte bir
karşılığı yok (ayrıca, hiçbir hareket yalnızca bireyi veya kolektifi
vurgulamamalıdır; her ikisi de farklı bağlamlarda önemlidir). Sol ile estetik açıdan
bağlantılı mücadelede bile cinsel ve toplumsal cinsiyet azınlıklarının
özgürleşmesi (ki bu, değerli bir çaba!) mücadelesinde dahi asıl amaç, tek bir
bayrak altında birleşmek yerine sürekli olarak demografik grupları
(“2SLGBTQIA+”) parçalamaktır. Bu parçalanma, sürekli olarak yeni semboller ve
desenler eklenerek evrim geçiren bayrakla sembolize edilir. Bu bayrak başlangıçta
tüm spektrumu temsil ediyordu. Bu yaklaşım, çoğu zaman verimsizdir, hatta kendi
kendini yok eden eylemlere yol açar.
Friedrich
Engels, bunu 1880’de yazdığı Ütopik Sosyalizm Bilimsel Sosyalizm adlı eserinde ayrıntılı
olarak ele almıştı, dolayısıyla burada yeni bir şey söylenmiyor. Engels’in “ütopik”
sosyalistler olarak adlandırdığı kişiler, toplumu şekillendiren maddi koşullar
ve sınıf ilişkileri yerine soyut ideallere ve ahlaki çağrılara odaklanma
hatasına düşmüşlerdi. Engels, gerçek sosyalizmin idealist olmaktan ziyade,
maddi koşulların ve sınıf mücadelesinin analizine dayanması gerektiğini
vurgulamıştı.
Engels’in
eleştirdiği ütopik sosyalistlerin çoğu, aslında kapitalistti. Bu, ahlaki bir
yargı değil, çünkü paralarını ilginç ve iyi niyetli deneyleri finanse etmek
için kullandılar; ancak bu deneyler, altta yatan çelişkileri ortaya çıkarıp ele
alamadıkları için sonuçta başarılı olamadılar. Her ne olursa olsun, bu durum,
solun burjuva çıkarlarıyla olan uyumunu örneklemektedir. Sol, dün olduğu gibi
bugün de karşı çıktığını iddia ettiği iktidar yapılarını korumaya hizmet
etmektedir.
Sınıf
Bilincini Yeniden Kazanmak
Çağdaş
sol ideolojinin sınırlarının ötesine geçmek için, “solcu”, “ilerici”, hatta “sınıf
bilinçli” türünden etiketlerde belirli bir şeyle özdeşleşmeye dayalı hareketin yol
açtığı tuzakları anlamak gerekiyor.
Etiketlerle
güçlü bir özdeşleşme üzerine kurulu hareketler, genellikle bu kimlikleri
korumaya öncelik verir ve zamanla bir hayran kitlesi veya kulüp haline gelir.
Bu odaklanma, farklı grupların ideolojik saflık ve tanınma için rekabet
etmesiyle parçalanmaya ve iç çatışmalara yol açabilir. Ortak bir amaç altında
birleşmek yerine, bireyler ve gruplar, belirli etiketlere bağlılıklarıyla
bölünür, bu da genel hareketi zayıflatır ve dikkati sistemsel değişim denilen o
büyük hedeften uzaklaştırır.
Ancak
etiketleri reddetmek kâfi değil. Gerçek bir sınıf bilinci geliştirmeliyiz!
Sınıf bilinci, sadece sahip olduğumuzu iddia edebileceğimiz bir şey ya da
benimseyebileceğimiz bir etiket değildir. Sınıf bilinçli olarak tanımlanmak,
anlamsız ve gereksizdir. Sınıf bilinci, ancak hayatımızı şekillendiren maddi
koşulları ve güç dinamiklerini anlamak ve bunlara göre hareket etmekle
ilgilidir. Bu, işçi sınıfının ortak çıkarlarını tanımayı ve bu çıkarları ele
almak için kolektif olarak örgütlenmeyi içerir.
Sınıf
bilincini yeniden kazanmak, şu anda solcu (aslında her türden) aktivizme hâkim
olan parçalı, kimlik temelli yaklaşımdan uzaklaşmayı gerektirir. Evet,
birleşik, sınıf bilincine sahip bir hareket inşa etmek için, işçi sınıfı
içindeki çeşitli gruplar arasında dayanışmayı geliştirmek şarttır. Bu, farklı
grupların benzersiz olan güçlüklerini tanımak ve ele almak anlamına gelir,
ancak benzerlik ve ortak çıkarlara verilen önemi feda etmeden.
Sınıf
bilincine sahip bir hareket, ister düşünsel ister sezgisel olarak, toplumun ve
onun iktidarla ilişkilerinin maddi bir analizine dayanır.
Pratikte
bu, işçi hakları, geçimini sağlayacak ücretler, uygun fiyatlı konut ve sağlık
hizmetlerine erişim gibi doğrudan işçi sınıfını etkileyen konular etrafında
örgütlenmeyi içerebilir. Bu, işçilerin maddi çıkarlarına dayanan sendikalar,
işçi kooperatifleri ve diğer örgütlerle ittifaklar kurmak anlamına gelir.
Ayrıca, sınıf sorunları konusunda farkındalık yaratmak ve kapitalist sisteme
meydan okuyabilecek geniş tabanlı bir hareket inşa etmek için eğitim ve
bilinçlendirme çalışmalarını kullanmayı da içerir.
Ancak
bu, seçimde bir taraf seçmek ve onları “sola itmek”ten ibaret değildir.
Sonuç
Solcular,
öfkelerini ve hayal kırıklıklarını içtenlikle dile getirdiklerinde
yargılamamaya çalışıyorum. Ancak öğrenmeyi sürekli reddettiklerinde, bunun
nedeninin, tanımlanabilir ideolojiler tarafından gerçek sınıf bilincine karşı
aşılanmış olmaları olduğuna inanıyorum.
Bu,
insanlara günümüzün parçalanmış dünyasında cazip gelen bir kimlik ve topluluk
duygusu kazandırıyor.
Ancak
kapitalizmin kusurlarını gerçekten ele almak ve toplumu daha yüksek bir aşamaya
taşımak için, solcu dünya görüşünün özünde kusurlu olduğunu kabul etmeliyiz.
Kimlik politikalarına, erdem gösterilerine ve parçalanmaya odaklanmak,
kapitalizmin kalbindeki temel ekonomik çelişkilerden dikkati dağıtarak, yıkmayı
amaçladığı yapıları sürdürmeye devam eder.
Engels’in
ütopik sosyalizm eleştirisi, bugün de geçerliliğini koruyor. Bize gerçek
sosyalizmin, maddi koşulların ve sınıf mücadelesinin bilimsel bir analizine
dayanması gerektiğini hatırlatıyor.
Sınıf
bilincini yeniden kazanmak, işçi sınıfının ortak maddi çıkarlarını tanımayı ve
bu çıkarları ele almak için kolektif olarak örgütlenmeyi içerir. Bu, farklı
gruplar arasında dayanışma inşa etmek ve iktidar yapılarına meydan okuyan somut
eylemlere odaklanmak anlamına gelir. Etiketleri bir kenara bırakıp birleşik,
sınıf bilincine sahip bir yaklaşımı benimseyerek, bir gün kapitalizmin asıl nedenleriyle
yüzleşebilecek ve kalıcı bir değişim sağlayabilecek bir şey inşa edebiliriz.
Peter Coffin
28 Haziran 2024
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder