Bu
kitap, Filistin’le dayanışmanın soyut düzlemde neye benzediğini sorgulamıyor,
bunun yerine, Filistin’in kurtuluş mücadelesinin somut eylemlerine dayalı,
kendi koşulları ve faaliyet alanı içinde dayanışmanın tamamen yeniden düşünülmesi
gerektiğini söylüyor.
Kitap,
çağımızda eleştirel teori ve Marksist düşünce için bir çağrı niteliğindedir.
Katılımcı ve pratik bir felsefe biçimine kavuşmakla ilgili olan bu yeni vizyona
ulaşmak için Yanis İkbal, 7 Ekim’in ardından ve İsrail devletinin Gazze’de
uyguladığı acımasız soykırımcı savaşın ardından çağdaş burjuva felsefesinin
krizini ele alıyor. İkbal, günümüz solunun önde gelen isimlerindeki idealizmi
teşhis ediyor. Aramızdan ayrılmış olan Edward Said’in mültecilere has pasif
kayıtsızlığından Slavoj Zižek’in ontolojik karamsarlığına, Étienne Balibar'ın sivil
itaatsizliği nispileştiren yaklaşımına dek bir dizi yönelimi değerlendirmeye
tabi tutuyor.
Felsefe,
sadece 7 Ekim’in bir neslin hareketini tayin edici niteliğini ve İsrail’in
Gazze’de sürdürdüğü soykırımın sonuçlarını ortaya koyan tarihler ve gerçeklerden
dem vurmamalı. Felsefeciler, bu felsefi idealizmin sınırlayıcı çerçevelerinden
sıyrılma cesaretini gösterebilmeli. Bu, felsefeyi efendinin yetersiz araçları
olarak terk etme çağrısı değil. Bu araçları ele geçirip, onları Filistin’in
özgürlüğü ve kurtuluşu davasının emrine verme çağrısıdır.
Bu
kitabın ilk dersi, benimsediğimiz teorik çerçevelerin, burjuva düşüncesinin
sınıfsal zorunluluklarınca, öznel idealizme ve apolitik agnostisizme yönelik
eğilimlerince nasıl şekillendirildiğini ortaya çıkarmak için içsel olarak
yapıbozuma uğratılması gerektiği ile ilgilidir.
Büyük
Marksist felsefeci Georg Lukács, Aklın Yıkımı’nda, on dokuzuncu yüzyılın
sonlarında emperyalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte, öznel idealizmin burjuva
felsefesini ele geçirdiğini söyler. Burjuva felsefesi, Hegelci diyalektik
düşünceyi oluş ve varoluş veya özgürlük ve zorunluluk gibi toplumsal
gerçekliklere uygulayamaz hale geldi. Yalnızca karşılıklı ilişkilerini çözümsüz
bir antagonizm veya eklektik bir karışım olarak ifade edebildi.[1] Radikal
felsefe olarak bilinenler de dâhil, günümüz felsefesini 7 Ekim sonrası oluşan durum,
aynı idealizmle felce uğratmıştır. Düşüncenin pratikten kopukluğu en somut
haline, kurtuluşa yönelik pratik anlayışı ile “eğitimsel bilince”, ayrıca “sembollerin
ve fikirlerin hegemonik rolü”nün önemine vurgu yapan Edward Said’de kavuşmuştur.
İkbal,
bize aktardığı Marksist ders dâhilinde, Said’in sürgündeki kozmopolitliğinin,
devlet kurma çabası dâhilinde diplomatik yolları açıyormuş gibi görünen Oslo
Anlaşmaları öncesi bir dünyada şekillendiğini söylemektedir.
Edward
Said, Filistin davasının büyük elçilerinden ve aydınlarından biriydi. Oslo
Anlaşmaları’nın özgür Filistin mücadelesinin tarihsel temelinde neleri
değiştirdiğinin ciddiyetine vakıftı. Oslo’yu “Filistin’in Versay’ı”[] olarak
adlandıran Said, Oslo’yu normalleşmeyi esas alan paradigmaya karşı önceki
direniş biçiminin çöküşü ve FKÖ’nün Filistinlilerin lideri olma vasfından
uzaklaşması olarak gördü. Hamas, doksanların sonları ve iki binlerin başlarında,
Oslo eleştirisi temelinde öne çıktı. Politik ekonomist Adam Hanieh’nin de
belirttiği gibi:
“Hamas, FKÖ’nün kabul
ettiği, tarihi Filistin’in özgürleştirilmesi hedefi de dâhil olmak üzere tüm
temel talepleri yeniden gündeme getirerek, Filistin milliyetçiliğini Oslo
öncesi döneme geri götürmeye çalışıyordu. Oslo Anlaşmaları, Filistinlilerin
arzuladıkları hedeflere ulaşamamış, bunun yerine, İsrail’in işgalinin
Filistinliler için önemli bir bedelle devam etmesinin önünü açmıştı. Hamas’ın
Oslo’nun oluşturduğu politik yapıları ortadan kaldırma çabaları, İsrail ve
Filistin topraklarının sömürgeleştirilmesi için sürdürülebilir, hatta faydalı
hale getirilmiş bir statükoyu sorguluyordu.”[3]
Oslo
Anlaşmaları ve doksanlarda Filistin Ulusal Yönetimi’nin kurulmasının ardından,
diaspora sermayesi, Batı Şeria ve Gazze’deki yeni Filistin ekonomisinin
gelişiminde ayrılmaz bir unsur haline geldi. Hanieh’nin de belirttiği gibi, bu
iktidar odağındaki değişiklik, doğrudan sermaye yatırımları ve İşgal Altındaki
Filistin Toprakları’nda yan kuruluşların kurulmasının yanı sıra, diaspora
sınıfını devlet sermayesi ve yerel elitlere bağlayan bir holding şirketleri
ağının oluşturulması yoluyla gerçekleşti.[4]
Filistin
ve Sömürgeci Üretim Biçimi
Marksist
felsefenin bir eseri olarak İkbal’in kitabı, 7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonu
ardından İşgal Altındaki Filistin Toprakları’nın konjonktürel bir analizini
sunmaktadır. Bu olay, İsrail’in 1948’deki Nekbe’de Filistinlileri tarihsel
olarak mülksüzleştirmesinden bu yana sürekli olarak uyguladığı acımasız imha,
yerinden etme ve silme politikalarını dünyaya görünür kılmıştır. İkbal’in
konjonktürel analizini tamamlamak ve geliştirmek amacıyla burada ben, merhum
Lübnanlı Marksist Mehdi Amil’in çalışmalarından yararlanarak, İşgal Altındaki Filistin
Toprakları’nın politik ekonomisine ilişkin ek bir analiz sunmak istiyorum.
Öncelikle
belirtilmesi gereken husus şu: İşgal Altındaki Filistin Toprakları, hem geniş manada
bölgesel politik ekonomiye dâhil olmuştur hem de İsrail devletinin
yerleşimci-sömürgeci egemenlik biçimlerine maruz kalmıştır. İsrail, halkın
topraklarını, sularını ve hareket özgürlüğünü doğrudan kontrol etmektedir.
Filistinlilerdeki fazla iş gücü İsrail’e aktarılmakta, bu iş gücünün yerelde
yeniden yatırıma dönüştürülmesine izin verilmemektedir. UNRWA’in 2022
verilerine göre, Gazze’deki bireylerin yüzde 80’inden fazlası (ki bunların yüzde
71’ini Filistin’in başka yerlerinden gelen mülteciler oluşturuyor) ulusal
yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır ve bunların yarısından fazlası gıda
güvensizliğinden muzdaripti.[5]
Gazze
ve Batı Şeria’daki Filistinliler ile 1948’de işgal edilen bölgelerde
yaşayanlar, Domenico Losurdo’nun “eski Atina modelinde, temelinde barbarların
ve altmışlara dek ABD’nin güneyinin köleleştirilmesi sürecinin (yurttaş hakları
eylemlerinin gerçekleştirildiği dönemin) durduğu kast demokrasisi” olarak
adlandırdığı durumla karşı karşıyadır. Losurdo, “İsrail’in sunduğu tablo açık:
İsrail Araplarının azınlığı oy kullanıyor ancak birçok başka konuda ikinci
sınıf vatandaş konumundalar” diye yazıyor.[6] Losurdo, işgal altındaki Batı
Şeria’da İsrail’in yönettiği Arapların oy kullanamadığı, bunların neredeyse
hiçbir hakka sahip olmadıkları gerçeğini hatırlatıyor. (Gazze ve Batı Şeria,
yerleşimci-sömürgecilik üzerine kurulu tahakküm biçimine tabi olsalar da, bu
iki şehir, devlet-sivil toplum ilişkilerinin genel bölgeden ayrı ve farklı
olduğu, kendi içinde kapalı toplumsal oluşumlar değiller.[7]
Mehdi
Amil, “sömürgeci üretim biçimi” diye önemli bir kavram geliştirir. Bu,
Filistinlileri bölgesel kapitalist düzene entegre eden ve onları daha derin ve
daha arkaik bir boyun eğdirme biçimini uygulayan, üst üste binen üretim
biçimlerinin melez bir biçimidir. (Bu, Amil’in de belirttiği üzere, Lenin’in
emperyalizm üzerine yazılarından kaynaklanan bir teorik yaklaşımdır:
“Onun [Lenin’in] analizine
göre, bir kapitalist sistem feodalist bir çerçeve içinde, bir feodalist çerçeve
de kapitalist bir sistem içinde mevcuttur. (Bu tür bir birliktelik insanlık
tarihinde yeni bir gelişmedir. Tarihsel gelişimlerinin bir noktasında sömürge
yönetimine maruz kalan ülkelerde ortaya çıkmıştır.”[8]
Sömürgeci
toplumsal yapıda, birden fazla üretim sisteminin bir arada varlığı söz
konusudur ve sömürgeleştirilmiş ülkelerde sosyalist devrimin koşulları
mevcuttur. Ülkeler, kendine özgü bir sömürgeci üretim biçiminin içsel
çelişkilerinin gelişmesinden doğar. Sömürge ülkelerinde sosyalist devrim ihtimali,
sömürgeci olmayan kapitalist toplumlardan farklıdır. Bu nedenle, sömürge
bağlamının özel politik çelişkisine karşı bir devrim, sömürge varoluşuna karşı
özgürleştirici bir devrimde aşılması gereken zaruri bir engel olarak ortaya
çıkar.[9]
Bahsedildiği
gibi, Mehdi Amil, sömürgeci üretim biçiminin özerk veya kendi kendine yeten
olmadığını, genel kapitalist üretim biçimi içinde birlikte var olduğunu
savunmaktadır. Yetmişlerde Amil, sömürgeci üretim biçiminden kurtuluş için
gerçek bir devrimin ardından sosyalist bir devrimin gelmesi gerektiğini, bunun,
belirli bir üretim biçiminden diğerine, yani sömürgecilikten sosyalizme
şiddetli bir geçişi gerektireceğini savunuyordu.[10] Gazze ve Filistin ile
ilgili olarak, bu devrim, 1948’de Filistinlilerin mülksüzleştirilmesinin ve Nekbe
denilen kurucu momentle tarihsel bir yüzleşme anlamında, kaçınılmaz olarak
şiddeti içerecektir.
Amil’in
çalışmalarının Filistin özgürlük mücadelesi için sunduğu en önemli görüşlerden
biri de sömürgeci üretim biçiminin dayatılması nedeniyle, kendine has sömürgeci
toplumsal dinamiklere dayalı sınıfsal dayanışma biçimlerinin parçalanma eğilimi
içine girdiğiyle ilgili fikridir. Sömürgeleştirilmiş nüfus, sömürgeci gücün (bu
durumda İsrail işgali ve her gün çeşitli araçlarla işlettiği egemenliğinin) yol
açtığı ağır politik siyasi çelişkisi aracılığıyla birlik meydana getirmektedir.
(Bu, Filistin halkının mücadelesinin odağının, Filistin’in toplumsal yapısının
yerleşik bir özelliği olan bu özel tahakküm ilişkisinin üstesinden gelmeyi
gerektirdiği anlamına gelir. Bu ilişkinin üstesinden, ancak sömürgeci üretim
biçiminin ortadan kaldırılmasıyla gelinebilir.[11]
Amil’in
sömürgeci üretim biçimiyle ilgili analizi, sömürgecilik karşıtı şiddetin kendi
başına bir amaç değil, birleştirici bir güç ve taktik olarak nasıl ortaya
çıktığını görmemizi sağlar. Sömürgeci üretim biçiminin melez temeli, sınıfsal
tahakkümü tümüyle yerleşimci-sömürgeci tahakkümün dayatılmasına indirgenemez.
Bu nedenle, Hamas da dâhil olmak üzere, liderlik için mücadele eden Filistinli örgütlerin
sınıfsal analizi titizlikle incelenmeli, hatta eleştirilmelidir.
7
Ekim 2023’ten sonra İsrail’in imha kampanyasının önem kazanmasıyla birlikte,
Filistin halkının imha karşısında hayatta kalmaya öncelik vermesine neden olsa
da, tek devlet de dâhil olmak üzere, herhangi bir alternatif devlet oluşumu
modeli, kaçınılmaz olarak Filistin elitlerinin çelişkili gerçekliğiyle
yüzleşmek zorunda kalacaktır. Küresel kapitalist piyasalara ve birikime olan halen
daha bağlı olan Filistinli elitler, politik ekonomi açısından mevcut devlet-sınıf
ilişkilerinin sürdürmek zorundadırlar.[12]
Sömürgecilik
Karşıtı Şiddet: Tanınma ve Sınıf Mücadelesi
7
Ekim’in ardından en sinsi hasbara (Siyonist propaganda) araçlarından
biri de bu olayın tarihten soyutlanması, yalnızca anlık olarak
değerlendirilmesi gerektiği ve makul aktörlerin 7 Ekim’i iğrenç bir şiddet
eylemi olarak kesin bir şekilde kınaması gerektiği iddiasıdır. 7 Ekim, onu özel
bir ana indirgeyen ve bağlamdan kopartan konum üzerinden analiz edildiğinde,
herkes, bu şiddet eyleminin ahlaksız olduğunu kolaylıkla kabul edecektir. Ancak
bu olayı, Filistinlilerin uzun süredir karşılaştıkları mülksüzleştirme,
aşağılama, yoksunluk ve tahakküm gibi somut tarihsel deneyimlerden ayrı ele
almak mümkün değildir. Bu kasıtlı tarihsel cehalet talebi, toplumsal gerçekliğe
karşı zalimdir. 7 Ekim’i tarihi görmeyen bir bakış açısıyla değerlendirenler,
onu yalnızca bağlamından koparmak suretiyle, 7 Ekim’i soykırım savaşı için
gerekçe olarak gösteren, her türden vahşet yöntemine başvuran İsrail’e ait
savaş propagandasına hizmet ederler.
Şunu
belirtmek gerekir ki, 7 Ekim’den sadece üç yıl önce, Trump destekli 2020
İbrahim Anlaşmaları, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in İsrail ile
ilişkilerini resmen normalleştirmesini sağlamıştı ve birçok jeopolitika analisti,
Suudi Arabistan’ın da aynı imzayı atmanın eşiğinde olduğu öngörüsünde
bulunuyordu.[13] Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkilerini normalleştirseydi,
bu, Geri Dönüş Hakkı ile ilgili politik talepleri zayıflatacak, Filistinlilerin
hakları konusunda Arapların gerçekleştireceği diplomatik baskının zemini
kalmayacaktı.[14]
Filistin’in
normalleşmeye karşı direnişi, Gazze’deki yaşamın sürdürülemez ölçüde medeniyetten
kopartılması işlemiyle birleşince, 7 Ekim arifesinde kaynama noktasına
ulaşmıştı.
7
Ekim’i tarihsel olmayan bir boşlukta değerlendirmekten kesinlikle kaçınmak
zorundayız, zira eylemin ortaya koyduğu şiddetin acilliği, Filistin’e uygulanan
sürekli ve artan yapısal şiddete yönelik tepkiden kaynaklanmaktadır. Dahası, bu
tür bir acillik, Filistin dayanışma hareketindeki dayanışmanın anlamını ve uzun
süredir uyguladığı, devlet dışı eylemlerden, silahlı şiddetten, grevlerden,
protestolardan ve gösterilerden oluşan muhtelif pratikleri redde tabi tutar. 1948’de
doruğa ulaşan ilk mülksüzleştirme eylemlerinden günümüze dek bu taktikler,
işgal ve onun yerleşimci-sömürgeci dinamikleriyle normalleşme ve bütünleşme
yolundan kaçınmayı amaçlamıştır.
Bu
çabalar, boykot, tecrit ve yaptırımlar hareketi (BDS) gibi girişimlerin yanı
sıra diplomatik ve hukuki yollar aracılığıyla uluslararası dayanışmanın
geliştirilmesini de önemli ölçüde içermiştir.[15] Ancak Filistinliler,
2018-2019’da Gazze-İsrail sınırında gerçekleştirilen “Büyük Geri Dönüş
Yürüyüşü" gibi yasal, diplomatik ve şiddet içermeyen sivil itaatsizlik
eylemlerini gerçekleştirdiklerinde bile, ezici bir şiddetle karşılaşmıştır.
İsrail’in Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü’ne yönelik cevabı, 195 Filistinlinin
ölümüne, 28.000’den fazla kişinin yaralanmasına sebep olmuştur. Bu gerçek, 7
Ekim’i yalnızca barbarlık olarak takdim edip onu bağlamından koparma çağrısının
tarihsel gerçekliği daha da belirsiz kıldığının bir delilidir.[16]
7
Ekim’de başlayan Aksa Tufanı operasyonunun hemen ardından, Yahudi aydın ve
Filistin savunucusu Norman Finkelstein, ahlak felsefecilerini bu tarihi olay
hakkında görüş bildirmeye çağırdı. Finkelstein, blogunun okurlarını İsrail’in
önde gelen insan hakları örgütü B’Tselem’e yönlendirdi ve örgüt, 7 Ekim’de
yaşananların İsrail içinde bir köle isyanı olduğunu dile getirdi. Finkelstein,
B’Tselem ile kesinlikle aynı fikirdeydi: 7 Ekim’i “köle ayaklanması” olarak gören
kapsamlı bir teori ortaya koydu.[17] 7 Ekim ile 1831’de Nat Turner önderliğinde
gerçekleşen köle ayaklanması arasında tarihsel analoji kuran bu teori, iki
çelişkili tarihsel toplumsal oluşumu bir araya getirdiği için anakronizm
riskini taşımak suretiyle Gazze’deki isyan ve direnişin önemini gizemli kılsa
da, “dünyanın en büyük açık hava hapishanesi’nde mahpus olan Gazzelilerin
çektikleri acılara ışık tutma erdemine sahip.[18]
Nat
Turner önderliğinde gerçekleşen köle ayaklanması, yaklaşık yüz beyazın ölümüne
yol açmış, güneydeki köleci sınıfın köleleştirilmiş nüfus üzerindeki egemenlik
ve kontrol amaçı pratiklerinde büyük bir değişime neden olmuştur.
Köleleştirilmiş nüfus arasında Hristiyanlık pratikleri kısıtlanmıştı. Ayaklanma,
bir dizi yeni köle ayaklanmasını tetikledi.[19]
Finkelstein’ın
argümanı, Gramşici tarihçi Eugene Genovese’in tartışmalara yol açan 1974
tarihli eseri Roll, Jordan, Roll’da [“Yuvarla Jordan Yuvarla”] geliştirdiği
köleliğe ilişkin perspektifi akla getiriyor. Sömürgecilik döneminin ve
sömürgecilik sonrası dönemin öznesinin aksine, kölelik koşullarında İç Savaş
öncesi Güney’deki köle siyahi nüfusunun öznelliği, Genovese’in “vesayetçilik”
olarak adlandırdığı bir ideolojinin hükmü altındaydı. Genovese’in görüşüne
göre, bu vesayetçilik ideolojisi büyük ölçüde başarılı oldu, zira köleliğe bir
üretim biçimi olarak itaati sürdürürken, aynı zamanda köleleştirilmiş kişilere,
genel zulüm sistemine meydan okuyacak bir kültür geliştirmeleri için yeterli
alan sağlayan karşılıklı bağımlılık düzeyinin gelişmesine izin veriyordu. Bu,
Genovese’in argümanının Gramşçici özüne, yani vesayetçiliğin köleliğe karşı
direniş biçimlerinin kültürel gelişimine imkân sağladığına işaret ediyor. Ancak
Genovese’e göre, çoğu vakit bu vesayetçilik, insanları politik militanlık ve
direnişten caydıran bir unsurdu. Vesayetçilik güçlüyse demek ki bu politik militanlık
ve direniş “kolaylıkla etkili bir kurtuluş silahına dönüşemezdi.” Siyahi liderler, özellikle vaizler, sadakat
ve saygı kazandılar, halklarını savunmak için kahramanca savaştılar. Ancak
iradelerine ve önemli yeteneklerine rağmen, halklarını vesayetçi ideolojiye saldırmaları
konusunda teşvik etmediler.[20] Vesayetçilik, İmam Emir Bereket’in de dediği
gibi, köleliğin özünde yer alan, iktidarın başvurduğu dehşet verici bir
ideolojiydi.[21]
Marksist
bir bakış açısından, vesayetçilik, etkili bir yönetim sistemiydi, zira
köleleştirilmiş nüfusun birbirleriyle bir sınıf olarak özdeşleşme kapasitesini
azaltıyordu. 7 Ekim ile Nat Turner’ın ayaklanması arasındaki analoji özünde anakroniktir,
bu anlamda net bir şey söylemez. Daha önce de belirttiğim gibi, Mehdi Amil’in
sömürgeci üretim biçimi teorisi, İsrail’in sömürgeci işgalinde arkaik,
kapitalizm öncesi bir tahakküm biçimine ait bir unsurun bulunduğunu söylüyor
ama bu tahakküm biçiminin kölelikteki gibi vesayetçi olduğunu iddia etmiyor.
Aşağıda
Frantz Fanon ile ilgili yürüttüğüm tartışmada da dile getirdiğim üzere, Vietnam’dan
Cezayir’e kadar yirminci yüzyılda tanık olduğumuz sömürgecilik karşıtı direniş
hareketleriyle kurulan analojiler, Filistinlilerin karşı karşıya kaldıkları
güncel duruma çok daha uygundur. Bu anlamda, 7 Ekim’i Turner’ın köle
ayaklanmasıyla özdeş gören yaklaşım, Mehdi Amil’in sömürgeci üretim biçiminde
dile getirildiği biçimiyle, Gazze’de bir arada var olan ve örtüşen üretim
biçimlerine dair derinlikli bir materyalist analizi yanlış yorumlamaktadır.
Bu
tarihsel analojinin yol açtığı kafa karışıklıklarına rağmen, Finkelstein’ın
Filistinlilerin mülksüzleştirilme tarihine ışık tutma konusundaki yorulmak
bilmeyen çabaları ve hasbara ile Siyonist medyanın ajandalarının ve
soykırım savunuculuğunun yanlışlarını doğrudan ele alma cesareti, gene de takdire
şayandır.
Sloven
felsefeci Slavoj Zižek’in 7 Ekim'e verdiği cevapsa Finkelstein’ın
Filistinlilerle düşmanla uzlaşmazlık üzerine kurulu dayanışmasından çok farklı
bir tablo sunmaktadır. Zižek, olayı tamamen tarihten soyutlanmış olarak analiz
etti. 7 Ekim’i bir “barbarlık” eylemi olarak eleştiren Zižek, mevcut demokratik
yargılama mekanizmalarının ve Avrupa değerlerine yönelik başvurunun,
Filistinliler ve İsraillilerin barış içinde bir arada yaşamaları için en uygun
yol olduğunu savundu.[22]
Zižek,
Filistin’le dayanışma hareketinin uzun süredir devam eden normalleşmeye karşı
direniş taleplerini redde tabi tuttu. Bu hareketin mevcut demokratik
mekanizmaların Filistinliler için gerçek özgürlüğün sağlanması için yetersiz
olduğunu söyledi. Zižek’in aksine, Oslo ve İbrahim Anlaşmaları sonrası ortamda,
her iki tarafın da “karşılıklı eksikliklerinin bilgisine dayanarak konuşması”
mümkün değildir.[23]
Zižek,
analizini 7 Ekim’in yol açtığı şiddetin acilliğine indirgiyor, bu da onu 7 Ekim’deki
şiddetin şiddeti nihilist bir fikrriyat üzerinden, pasif bir şekilde yücelten
yaklaşımdan değil de onu tümüyle vahim bir politik durum karşısında stratejik
bir karar almayı şart koşan topyekûn ümitsizlik hali üzerinden gerçekleşen bir
eylemden neler öğrenebileceği üzerine kafa yormaktan alıkoyuyor.
Oysa
Zižek’in Marksist öğrencileri, onun kavramlarının radikal yönünü sabırlı ve
dikkatli bir analizle koruyabilirlerdi. Lakancı psikanalize dayanan bir teori
olan politik eylem kavramını ele alalım. Bu teoriyle Zižek, gerçek politik
dönüşümün ideolojik açmazları kırmak ve durumun bastırılmış
"gerçeğini" ortaya çıkarmak için radikal bir "görüş değişikliği”ne
ihtiyaç olduğunu söylüyor. Zižek, 2001 yılında yayımlanan Did Somebody Say
Totalitarianism, [“Biri Totalitarizm mi Dedi?”] adlı kitabında, radikal
eylemin, siyasetin liberal demokrasinin ve onun birilerinin güdümündeki tercihlerinin
ötesinde bir “gerçek” bir demokrasi için alan açtığı momentlerden söz ediyor.
Daha önceki bir çalışmasında ise Zižek, eylemi “sadece varoluş alanına bir
müdahale değil, olasılık alanının kendisine bir müdahale” olarak tanımlamıştı: “Eylemden
sonra, mümkün olanın alanı artık aynı değildir.”[24]
Zižek’in
Gazze’deki 7 Ekim sonrası duruma ilişkin yorumunda eksik olan şey, bir zamanlar
“sistematik şiddet” olarak adlandırdığı, 7 Ekim’e yol açan, yani Gazze’deki
Filistinlilerin katlanmak zorunda kaldıkları aşağılama, tahakküm ve
mülksüzleştirmenin birikmiş ve sistematik kalıplarının gerçek bir anlatımıdır.
Zižek, On Violence [“Şiddet Üzerine”] adlı eserinde “Sistematik şiddet”
için şöyle diyor:
“Fizikteki meşhur
‘karanlık madde’ gibi, fazlasıyla görünür öznel şiddetin karşılığıdır. Görünmez
olabilir, ancak aksi takdirde ‘akıl dışı’ görünen öznel şiddet patlamalarını
anlamlandırmak için dikkate alınması gerekir.”[25]
Zižek’in
7 Ekim karşısındaki idealizmi talihsizdir. Zaten sınıf mücadelesinin
dinamikleri, felsefecileri burjuvazinin uyguladıkları zulümlerle ve zorunluluklarıyla
uyumlu kılar. Domenico Losurdo, Kant üzerine yazdığı Autocensura e
compromesso nel pensiero politico di Kant [“Kant’ın Politik Düşüncesinde Öz
Sansür ve Uzlaşma”] adlı kitabında, Immanuel Kant’ın evrenselcilik anlayışını
başlangıçta Fransız Devrimi’nde Robespierre ve Jakobenleri doğrudan desteklemek
amacıyla nasıl geliştirdiğini, ancak zamanla egemen sınıf baskısının Kant’ı
evrenselcilik anlayışlarını kendi kendine sansürlemeye zorladığını, bu pratik
bağlılığın politik mücadeleyle somut bağını yitirdiğini, giderek soyutlamalarla
yer değiştirdiğini ortaya koymaktadır.[26] Bu kitabın muhtemelen en güçlü
bölümü olan Üçüncü Bölüm’de, “Soyut Olumsuzluğun Siyaseti: Slavoj Zižek Eleştirisi”nde,
İkbal, Zižek’in idealizminin, politik süreçlerden öğrenmek yerine, onlara
reçeteler dayatan değişmez bir soyut olumsuzluk üzerine kurulu felsefi
sistemine dayandığını savunuyor. İşte ben bu noktada, felsefeyi radikal bir
şekilde yeniden sahiplenme görevi olarak adlandırabileceğimiz zorluğu ortaya
koymak istiyorum. Bu amaçla, Zižek’in anlayışlarının, sınıf mücadelesinin maddi
gerçekliklerinden kopuk olmayacak şekilde uygulanmaları koşuluyla,
özgürleştirici düşünce için hayati önem taşıyıp taşımayacağını sormalıyız.
Felsefeyi
özgürleşme davası için nasıl sahipleneceğimizle ilgili bilmece, bizi İkbal’in
kitabının gündeme getirdiği ana güçlüğe götürüyor: Felsefi anlayış ve yaklaşımlar,
uygun bir materyalist analiz çerçevesine nasıl uyum sağlayabilir? İkbal’e göre
idealizm bir sorundur, çünkü gerçekliği bilmenin epistemik yapılarına dayanır
ve bu yapılar belirli temel niteliklerin temsili tasvirlerine indirgenir. Başka
bir deyişle, idealizm, bir sorundur, çünkü öznelliği belirleyen, altta yatan
toplumsal oluşumlarla gerekli bağı kurmaz. İdealist felsefe, belirli bir
mücadelenin tarihini, bunun mevcut politik şiddetin ve olasılığın hatlarını
nasıl şekillendirdiğini hesaba katmayı reddeder. Güç dinamiklerini bireysel
yargı ve kavrayış kategorilerine indirger. Bu, psikanalizin, Lacan’ın hatta
Zižek’in eserinin kaynak aldığı Froydcu Marksizm geleneğinin materyalist
okumalarının uygunsuz bir şekilde materyalist olarak terk edilmesi gerektiği
anlamına gelmez. Bu, felsefenin ancak Filistinlilere karşı yürütülen soykırım
ve imha kampanyasını, bu duruma yol açan altta yatan güç ve eşitsizlik
dinamiklerine kayıtsız kalmadan doğrudan ele alabiliyorsa değerli olduğu
anlamına gelir.
Marksizm
Postkolonyalizme Karşı
Marksist
düşünce tarihinde, Jean-Paul Sartre’ın Frantz Fanon’un Yeryüzünün
Lanetlileri adlı eserine yazdığı önsöz, sömürge durumlarına değinen
Avrupalı felsefecilerin idealize edici eğilimlerine büyük bir istisna teşkil etmektedir. Sartre, Fanon’un kapsamlı teşhis ve reçetesinde,
sömürgeci ve
sömürge altındakilerin yeniden insanlaştırılması için sömürgecilik karşıtı şiddetin
gerekli olduğu konusunda kesin bir
dille haklı olduğunu söyler. Bilhassa Sartre, ulusal mücadelenin köylülük ve lümpenproletarya ile somut bir sınıf ittifakına
ihtiyaç duyduğuna dair Fanoncu görüşü desteklemiştir[27], oysa önemli olan,
Sartre’ın sömürge karşıtı süreçte yeni bir üretim biçiminin kurulması gerektiği
yönündeki sosyalist görüşü benimsememesidir. Sartre, Fanon’un sömürge karşıtı
şiddet konusundaki görüşünü, gerekli bir güç olarak ifade ederek, “çaresizlik
zamanında, cinayetlere yol açan saldırılar sömürgeleştirilenlerin kolektif
bilinçaltını teşkil eder” demektedir.[28] Burada söz konusu olan, burjuva
felsefesinin radikal bir şekilde yeniden sahiplenilmesine dönük bir başka eylemdir,
yani, sömürgecilik karşıtı şiddetin temel dinamiği olarak, Hegel’in Tinin
Fenomenolojisi’nde geliştirdiği tanınma mücadelesi fikridir: “Biz ancak
başkalarının bize yaptıklarını kökten reddetmek suretiyle neysek o oluruz.”[29] Zaten statükonun içine yerleşmiş olan mitik
şiddet, ancak bir “sömürgesizleştirme” eylemiyle ortadan kaldırılabilir. Ancak
Sartre’ın sömürgecilik karşıtı şiddet konusundaki görüşü de kısıtlardan mahrum
değildir.
Domenico
Losurdo’nun da dile getirdiği gibi, Sartre’ın desteği Fanon’unkiyle tam olarak
örtüşmez. (Bunun nedeni, Sartre’ın yalnızca sömürgecilik karşıtı şiddetin ilk
hareketini ele alması, ancak Fanon’un kendisinin ısrar ettiği ikinci aşamayı
içeren bir diyalektikle bunu ilişkilendirememesidir; yani sömürgecilik karşıtı
şiddet, ekonomik altyapının geliştirilmesine ve üretim kapasitelerinin
kullanılmasına dayanmaktadır. Bu, Sartre’ın Fanon okumasındaki eksik
materyalist özdür ve sömürgecilik karşıtı pratiğin anlayışını tek taraflı bir
gelişmeyle sınırlandırır. Fanon, sömürgecilik karşıtı mücadelenin askeri
aşamadan ekonomik aşamaya doğru çift yönlü bir hareketten meydana gelmesi
gerektiği fikrini savunmuştur. Losurdo’nun da dediği gibi, Sartre, “tersten idealizm”
uygulamış, “tutkulu ve takdire şayan, ancak popülist ve idealist kalan bir
sömürgecilik karşıtlığını savunmuştur. Onunki, yeni bir düzenin inşasını içeren
devrimin aşamalarını anlayamayan bir sömürgecilik karşıtlığıdır.”[30]
Sömürgecilik
karşıtı şiddet sonrası oluşacak üretim tarzı dâhilinde sınıf mücadelesine ve zaruri
olan devrimci harekete yönelik vurguyu silen birçok sömürgecilik sonrası pratik
biçiminin aksine, Fanon, sömürgecilik karşıtı yolun ya sosyalizme ya da
barbarlığa götüreceğini savunmuştur. Basitçe söylemek gerekirse, Fanon, sömürgecilik
karşıtı bir Marksist olarak savunulmalıdır. zaten İkbal de Marksizme benzer şekilde
yaklaşmaktadır. Fanon’un sosyalizmi, İkbal’in 7 Ekim sonrası dünyaya uyguladığı
Marksizm türüyle büyük ölçüde örtüşmektedir. İkbal’in teorik yaklaşımında
Marksizm, ideolojik veya programatik bir yafta değil, “çelişkilerin haritasını
çıkarmaya” imkân sağlayan yaratıcı bir yöntemdir, bu da kararlı bir pratik
çizginin izlenmesiyle sürdürülen “politik-teorik bir açıklığa” yol açar.
Bu
açıdan postkolonyalizm, Marksizme çok uzaktır, çünkü muhalif söylemin nisyanla
malul yüceltiminden keyif alma eğilimindedir. Homi Baba’nın kısa süre önce Yeryüzünün
Lanetlileri için yazdığı önsözde dile getirdiği üzere, “sömürge denilen özne,
sosyalizm ya da kapitalizm arasında bir tercihte bulunmaz. O, sömürgecinin yol
açtığı zor durum üzerinden oluşan parçalanmışlığı ortadan kaldırmak zorundadır.”[31]
Bu noktada şu soruyla baş başa kalırız: Hangi Fanon?
Sömürgecilik
karşıtı şiddetin ardından üretim güçlerinin geliştirilmesine ve kontrol altına
alınmasına bağlı kalan, sömürgecilik karşıtı pratiğin ve sömürgecilik karşıtı
direnişin sosyalist yöntemine bağlı Fanon’u savunmak, şiddeti destekleyebilecek
ancak toplumu dönüştürmenin yollarını yalnızca belirsiz bir şekilde işaret eden,
politik ekonomi ve sınıf meselelerini bir kenara bırakan postkolonyalist Fanon’dan
kaçınmak, acil teorik önceliğimiz olmalıdır.
Fanon’un
devrimci fikriyatı, yirminci yüzyıla kapatılmamalıdır. Aslında Fanon, bugün
Filistin’in kurtuluş mücadelesine de hitap eden bir isimdir. Fanon ile Filistin
arasında bu aktif ilişkiyi kurmak için, Filistin’deki sınıf ilişkilerini ve
sınıf mücadelesini belirleyen üretim biçiminin politik ekonomisini analiz
etmemiz faydalı olacaktır, böylece Filistinliler arasında sınıf bilincinin oluşma
ihtimalini daha iyi kavrayacağız.
Müteveffa
sosyolog Michael Burawoy, Fanon ve Fransız sosyolog Pierre Bourdieu arasında Cezayir’deki
sömürgecilik karşıtı mücadele konusunda yaşanan ilginç tartışmadan bahseder. Bugün
bu tartışmanın parametreleri, bir referans noktası olarak iş görebilir. Bu
durum bizi, Filistin mücadelesinin bugün karşı karşıya olduğu sınıf
dinamiklerine dair benzer bir analize yönlendiriyor.
Bourdieu
ve Fanon, esas olarak Cezayir’deki devrimci hareketin sınıfsal temsili
konusunda anlaşmazlık içindeydiler. Bourdieu, devrimi Cezayir işçi sınıfının
temsil ettiğini, köylülerin ve lümpenproletaryanın aksine, yalnızca Cezayir
işçi sınıfının “gelecekteki alternatifler konusunda makul ve hayal gücü temelli
düşünme becerisine sahip olduğunu, bu pratiği ancak onun istikrarlı bir şekilde
ortaya koyabileceğini, köylülüğün ise ebedi bir şimdiki zamana”, kendisinin “geleneksel
gelenekçilik” dediği şeye saplanıp kaldığını söylüyordu.[32] (Bourdieu’nün
görüşüne göre, yerinden yurdundan edilmiş ve işsiz olanlar devrim için bir
güçtür, ancak devrimci bir güç değildirler.)
Fanon
ise, işçi sınıfının göreceli istikrarı onlara daha büyük bir devrimci
potansiyel kazandırmadığını, sömürgecilik bağlamında onları reformizme daha
yatkın kıldığını düşünüyordu.[33] Bu nedenle Fanon, işçi sınıfı yerine aydınlar
ve köylülük arasında tesis edilecek ittifak fikrini savunuyordu.
Bu
tartışmayı Filistin’e uyguladığımızda, Amil’in görüşleri ve yukarıda özetlenen “sömürgeci
üretim biçimi” teorisi önem kazanır, zira Amil, sömürgeci üretim biçiminin “sınıfsal
ayrışmanın oluşmadığı sınıfsal yapı”yı meydana getirdiğini savunmuştur. Bu yapıda:
“Sömürge ülkelerdeki her
işçi sınıfı (örneğin işçiler, köylüler ve küçük burjuva grupları) kendi
mücadelesini diğerlerinden bağımsız ve izole bir şekilde yürütmüştür. Sanki her
biri ayrı bir toplumsal yapıya aitmiş gibi, sınıf düşmanları aynı kişi ve
gruptur. Bu sınıfsal bağımsızlık, tek bir sömürge ülke içinde bir arada var
olan farklı, bağımsız toplumsal yapıların sonucu gibi görünüyordu.”[34]
Sömürgeci
üretim biçiminde, sömürge ülkenin toplumsal yapısındaki birliğin nesnel temeli
haline gelen birleştirici bir politik düşman, yani sömürgecilik ortaya çıkar.
Sömürgeci üretim biçiminde, sömürge toplum içindeki sınıflar topluluğu, Amil’in
yapısal olduğunu savunduğu bir birlik sürecini tecrübe eder, ancak bu birlik, esaret
altında olan devletteki emekçi sınıfların sınıf bilinci düzeyinde açığa çıkmaz.
Sadece belirli sömürgeci tahakküm biçiminin üstesinden gelme mücadelesinde
gerçekleştirilebilir bir birliktir bu.
Marx
ve Engels, Alman İdeolojisi’nde, İkbal’in günümüzde üstesinden gelmeye
çalıştığı burjuva felsefesinin sorununu teşhis ederler. “Toplumun egemen maddi
gücü olan sınıf, aynı zamanda onun egemen düşünsel gücüdür”[35] uyarısında
bulunan Marx ve Engels, bu radikal görüş üzerinden, felsefecileri eleştirel sınıf
analizini gerçekleştirmeye veya fikirlerinin statükoya dâhil olma riskini göze
almaya çağırırlar.
Basitçe
ifade etmek gerekirse, eleştirel bir sınıf analizi olmadan, felsefeciler, anlayış
ve fikirlerinin egemen fikirlerce ele geçirilmesi riskini taşırlar. Felsefecilere
yöneltilen itiraz, düşüncelerini sınıfsal iktidar sistemleriyle olan
işbirliğinden arındırma gerekliliğiyle ilgilidir. Marx ve Engels, bu arındırma
işleminin felsefeyi sınıf mücadelesinin hizmetine sunarak başarılacağını
düşünür. Felsefe, mevcut koşulların dönüşümüne hizmet eden aktif ve eleştirel
bir araç haline gelmelidir. O, bir özgürleşme pratiği haline gelmelidir.
Felsefeciler,
İsrail devletinin Gazze’ye karşı yürüttüğü imha amaçlı harekâtı proleter
mücadelenin ve özgürleşme sürecinin işlediği bir saha olarak ele almalıdırlar.
Marx
ve Engels’in felsefe eleştirisinden yola çıkan Lukács, bir keresinde şöyle
demişti:
“Proletarya, tarihte ezenlerin
felsefesine kendisine ait, bağımsız ve yüksek bir dünya görüşüyle karşı koyabilen ilk ezilen sınıftır.”[36]
İkbal’in Sword and the Neck [“Kılıç ve Boyun”]
isimli kitabı; tarih, toprak, hafıza ve mücadele gibi kategorileri, sürgün,
melankoli veya umutsuzluk değil, aktif
ve katılımcı bir
bakış açısı üzerinden yeniden düşünmeye yönelik militan bir çağrıdır. İkbal
bize, Gazze’de imha harekâtına karşı sergilenen direnişine dair bakış açısının,
yeni bilgi sistemlerinin ortaya çıktığı yer olduğunu hatırlatır. Bu, çağımız
için yeni bir derstir, ancak eski bir düşünce geleneğine, özgürlüğün olgunluğa
göre bahşedilemeyeceğini, verilemeyeceğini veya sağlanamayacağını öğreten bir
geleneğe dayanmaktadır. Özgürlük, ancak mücadeleyle elde edilebilecek bir
şeydir. Bu, devrimci geleneğin öğrettiği temel bir gerçektir.
Daniel Tutt
[Kaynak:
Yanis Iqbal, The Sword and the Neck: Reading the al-Aqsa Flood, Iskra
Books, 2025, s. iii-xviii.]
Dipnotlar:
[1] Lukács, Georg, The Destruction of Reason, Çeviri: Peter Palmer
(Verso Books: 2022), s. 379.
[2]
Said, Edward, “The Morning After”, London Review of Books. 21 Ekim 1993.
LRB.
[3]
Hanieh, Adam “Rethinking Statehood in Palestine”, Rethinking Statehood in
Palestine: Self-Determination and Decolonization Beyond Partition içinde,
Yayına Hz.: Leila H. Farsakh (Luminos Press, University of California Press
2021), s. 61.
[4]
A.g.e., s. 43.
[5]
United Nations Relief and Works Agency (UNRWA), “15 Years of Blockade” 2022. UNRWA.
[6]
“Zionism and the Tragedy of the Palestinian People”, Çeviri: Roderic Day (2001) Red Sails.
[7]
Hanieh, Adam “Rethinking Statehood in Palestine”, Rethinking Statehood in
Palestine: Self-Determination and Decolonization Beyond Partition, Yayına
Hz.: Leila H. Farsakh (University of California Press: 2021) s. 29.
[8]
Amel, Mahdi, Arab Marxism and National Liberation: Selected Writings of
Mahdi Amel, Yayına Hz.: Hicham Safieddine, Çeviri: Angela Giordano. Şikago:
Haymarket, 2021, s. 48.
[9]
A.g.e., s. 51.
[10]
A.g.e.
[11]
A.g.e., s. 50.
[12]
Hanieh, Adam, A.g.e., s. 47.
[13]
Al-Jazeera, “What’s happening with normalising ties between Saudi Arabia and
Israel?” (21 Eylül 2023). Jazeera.
[14]
Arab Center Washington DC, “Saudi-Israeli Normalization Persists Amid Gaza
War”, AC.
[15]
Adam Hanieh, Robert Knox ve Rafeef Ziadah, Resisting Erasure: Capital,
Imperialism, and Race in Palestine (Verso Books: 2025), s. 72.
[16]
“Approaching the first anniversary of the ‘Great March of Return’ protests in
Gaza”, The-Monthly Humanitarian Bulletin (Mart 2019), United Nations
Office for the Coordination of Humanitarian Affairs, UN.
[17]
Finkelstein, Norman “The Slave Revolt in Gaza, and Bernie Sanders,” 12 Ekim
2023. NF.
[18]
2010’da o dönemin İngiliz başbakanı David Cameron “Gazze’nin açık hava
hapishanesi” olduğunu söylemişti. Bkz.: Ilana Feldman “Gaza as an Open-Air
Prison” (Yaz 2015), Middle East Research and Information Project. MERIP.
[19]
Bkz.: Genovese, Eugene, Roll, Jordan, Roll: The World the Slaves Made (Vintage
Books: 1974). Genvese şunu söylüyor: “Gabriel’in isyanından Vesey’nin isyanına
oradan Nat Turner’ın isyanına dek tüm isyanlar, baskılarla karşılandı.
Özellikle 1831 sonrası kanunlar azad edilmiş zencilerin kölelere vaaz
vermelerini veya onları kontrol altına almalarını yasakladı. Siyahi biri, vaaz
verdiği vakit yanında beyazların bulunması şart koşuldu. Gelgelelim, ister azad
edilmiş olsun isterse köle, tüm vaizler, işlerini yapmaya devam ettiler.” (s.
256).
[20]
A.g.e., s. 61.
[21]
Bu fikri şu çalışmadan aldım: Eugene Genovese, Roll, Jordan, Roll: The World
the Slaves Made. LeRoi Jones (Emir Bereket), Blues People: Negro Music
in White America (New York, 1063), s. 54, 39.
[22]
Slavoj. Žižek, “The Real Dividing Line Between Israel and Palestine,” The
Japan Times, 16 Ekim 2023. JT.
[23]
Slavoj Žižek, “Israel-Palestine Conflict: Who Is to Blame?,” New Statesman,
19 Ekim 2023. NS.
[24]
Žižek, Slavoj, The Ticklish Subject (Verso: 1999) s. 375.
[25]
Žižek, Slavoj, Violence (Verso Books, 2006) s. 3.
[26]
Losurdo, Domenico, Autocensura e compromesso nel pensiero politico di Kant (Bibliopolis:
2007).
[27]
Sartre’ın Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri eserine yazdığı önsöz, Çeviri:
Richard Philcox (Grove Press: 2004), s. xlix.
[28]
A.g.e., s. li.
[29]
A.g.e., s. li.
[30]
Losurdo, Domenico, Western Marxism, Yayına Hz.: Gabriel Rockhill,
(Monthly Review Press: 2024) s. 137. Sartre’ın sömürgecilik karşıtı görüşleri
tutarsızlıkla maluldür. Öyle ki Fanon’un dul eşi Josie Fanon, sonrasında Sartre
Siyonizme destek verdiği için Yeryüzünün Lanetlileri için yazdığı takdim
yazısının kitaptan çıkartılmasını istemiştir. Bkz.: “Josie Fanon and her fidelity
to Palestinian liberation”, Verso.
[31]
Fanon, Frantz, The Wretched of the Earth, Çeviri: Richard Philcox.
Önsöz: Homi Baba (Grove Press: 2004), s. vx.
[32]
Burawoy, Michael, Symbolic Violence: Conversations with Bourdieu (Duke
University Press: 2019), s. 87.
[33]
A.g.e., s. 89.
[34]
Amel, Mahdi, Arab Marxism and National Liberation: Selected Writings of
Mahdi Amel, Yayına Hz.: Hicham Sa:eddine, Çeviri: Angela Giordano
(Haymarket: 2021), s. 50.
[35]
Marx, Karl ve Engels, Frederick, The German Ideology, Yayına Hz.: C.J.
Arthur (Lawrence & Wishart: 1974), s. 64.
[36] Lukács, Georg, The Destruction of Reason, Çeviri: Peter Palmer (Verso Books: 2022), s. 379.


0 Yorum:
Yorum Gönder