Kemalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Mayıs 2026

,

Türkiye’de İşçi Hareketi



Komintern’in “Yakındoğu Dairesi”nin önde gelen isimlerinden biri olan yazar, Osmanlı’nın son döneminden Kemalist kapitalizmin ilk yıllarına, Komünist Parti’nin ilk döneminde yürüttüğü örgütlenme faaliyetlerine ve Türkiye’de modern işçi sınıfının ortaya çıkışına dair değerli tarihsel bilgiler aktarıyor.

* * *

 

Türkiye’de ilk buhar motoru, 1860 yılında ortaya çıktı. Gelgelelim, bu “sanayi devrimi”nin sonuçları, ancak 1880’li yıllarda kendini göstermeye başladı. Çıraklık ve hiyerarşisi ile birlikte el sanatları sektörü, ancak 1880’lerin sonlarına doğru ciddi anlamda gelişme imkânı buldu. Eski el sanatları şirketleri dağılmaya başladı. İşçi sınıfı sahneye çıktı. 1893 yılında, “Tufan” isimli silah fabrikasında çalışan işçilerin sendikal örgütlenme girişimlerinin ilk örneklerine rastlıyoruz. Bu fabrikanın işçileri “Osmanlı Makinistler Birliği”ni kurdular.

Ancak bu örgüt, gelişme fırsatı bulamadan yok oldu. Abdülhamid, genel olarak bağımsız örgütlere, özellikle de işçilere tahammül etmezdi. Bu tür sendikaların liderlerini ve örgütleyicilerine sistematik olarak zulmeder, onları sürgüne gönderirdi. Kızıl Sultan’ın amansız rejimi, işçi örgütlerinin genç hareketlerini acımasızca bastırdı. Türkiye’deki sanayi işçileri örgütsüz halleriyle, kısmen cehalet ve durgunluk içinde yaşadılar.

Ancak 1908’deki Jöntürk darbesi, işçi örgütlerinin gelişmesine güçlü bir ivme kazandırdı. Türkiye’de anayasanın ilan edilmesi, Türk toplumunu sarstı, tüm ülkede sayısız örgütün kurulmasını sağladı. Bu örgütlenme sürecinin yaktığı ateş, o dönemde fabrikalarda, demiryollarında vb. çalışan 100.000 işçiden oluşan Türk işçi sınıfını da etkiledi.

Türk işçilerinin bu hareketini, “İttihat ve Terakki Komitesi”nin tüm öfkesi ve devlet iktidarıyla saldırdığı Bulgar, Ermeni, Yahudi ve diğer sosyalistler örgütlediler. Örgütlenen ilk kişiler, Doğu Demiryolu işçileri ve İstanbul tramvay deposunun işçileri ve çalışanlarıydı. 1909’da Türkiye, demiryolu ve tramvay işçilerinin ilk grevine tanıklık etti.

Jöntürk hükümeti, işçi hareketinin bu kızıl hayaletinden korkarak, günümüze kadar yürürlükte kalan sert bir grev kanunu çıkarttı. Bu kanuna göre işçiler, ancak Hükümet Komiseri’nin işçilerin taleplerini dikkate değer bulması ve hükümet yetkilisinin iki tarafı uzlaştıramaması durumunda grev ilan etme hakkına sahip olacaklardı. İşçiler, ihtilaflı konuların incelenmesinden iki ay sonra grev ilan etme hakkına kavuşuyorlardı. Bu cezai hükümler içeren kanun, pratikte grev hareketinin tamamen yasaklanması anlamına geliyordu.

İşçi birlikleri meselesine gelince, Jöntürkler, bu tür örgütleri düzenleyen özel bir kanun çıkarmadılar. Bunun yerine işçiler, daha sonra “Dernek” adını alan şirketlerini kurmak için örgütlenmeyle alakalı genel kanundan istifade ettiler.

Jöntürk rejimi döneminde yürürlükte olan dernekler kanunu, illerde de şube kurulmasına izin veriyordu, ancak sendika federasyonu kurulmasını kesinlikle yasaklıyordu. Bu da pratikte işçileri kanunen birleşme imkânından mahrum bırakıyordu.

Emperyalist savaş sırasında “İttihat ve Terakki Partisi”, ulusal bir sanayi kurarak, limited şirketler ve bankalar oluşturarak, ulusal bir burjuvazinin oluşum sürecine yardımcı olurken, o dönemde iktidarda olan aynı parti, küçük burjuvaziyi ve liman işçilerini örgütledi. İttihat ve Terakki Komitesi; tekstil işçilerini, fırıncıları, ayakkabıcıları (hem vasıflı hem de yarı vasıflı esnafı) ve diğer kesimleri üretken kooperatifler (arteller) halinde örgütledi. Bu arteller hükümetten emirler alıyor, ve ayrıca hükümetin Almanya’dan aldığı kredi ve makineleri de kullanıyordu. Bu üretken kooperatiflerdeki işçiler, “savunma için” çalıştıklarından, askerlik görevinden muaf tutuluyorlardı. Aynı zamanda hükümet, büyük tekelci limited şirketlerin depolarından mal tedarik edilen geniş bir tüketici kooperatifleri ağı kurdu.

Bu şekilde Jöntürkler, hükümet yetkililerinin çifte vesayeti altında kalan yeni kurulan tüm örgütleri ele geçirdiler.

1918’deki Jöntürk rejiminin tam anlamıyla bozguna uğramasını ifade eden Mondros Ateşkesi’nden sonra İstanbul işçileri birbirleriyle rekabet eden İngiliz ve Fransız işgalcilerinin etkisi altına girdi. İşçileri İngilizlere veya Fransızlara satmak amacıyla işçi örgütleri kurmaya çalışan çeşitli maceracılar ortaya çıktı. Bu tür maceracılardan biri de İngilizlerin yozlaştırdığı, işçilerin safında iken onları satan, ele avuca sığmayan bir isim olarak Hilmi Bey’di. 1921’de İstanbul’da 7.000 işçiyi etrafında toplamayı başaran Hilmi Bey, tramvay işçilerinin grevini başarıyla sonuçlandırdı. (İstanbul tramvayları bir Fransız-Belçika şirketine aitti.) Ancak Şubat 1922’de Fransızlar, İngilizleri alt etti ve Türk yetkililerinin yardımıyla, yalnızca Müslüman işçilerden oluşan bir “İşçilerin Müdafaası Derneği” kurmayı başardılar. Hilmi sahneden çekildi, İstanbul işçi örgütünün başına bir başka dolandırıcı olan Şakir Rasim geçti. 1922’de Uluslararası Sendikalar Federasyonu’nun Amsterdam’da gerçekleştirdiği konferansta İstanbul işçilerini temsil etti.

Ancak bu maceracı, “yaptığı işten sıyrılamadı”. 1922’deki tramvay işçilerinin grevi başarısızlıkla sonuçlandı. “İşçilerin Müdafaası Derneği” dağıldı, geride yozlaşmış lider Şakir Rasim’in tüm enerjisiyle beslediği milliyetçi önyargıların kirli izleri kaldı. Burad sadece Müslüman işçilerin “Derneğe” kabul edildiğini, bu “Derneğin” üyelerinin çeşitli festivallerde koç kurban etmek gibi dini ritüeller gerçekleştirdiğini, bunun da böyle bir “işçi” örgütünün açık bir simgesi haline geldiğini belirtmekle yetinelim.

Bu dönemde Anadolu’daki işçi hareketi, tümüyle Kemalistlerin etkisi altındaydı. Anadolu işçi sınıfının en önemli grupları demiryolu işçileri, mühimmat fabrikası işçileri ve madencilerdi. Devlet işletmelerinde çalışan işçilerin sendika kurma hakkı olmamasına rağmen, Kemalist hükümet, karşılıklı yardımlaşma derneklerinin kurulmasını ve işçilerin bu derneklerle bağlantılı olarak örgütlenmesini engellemedi. Ayrıca, hükümet, söz konusu işletmelerin olağan işleyişiyle ilgilenerek, özellikle demiryolu işçilerine ve mühimmat fabrikası işçilerine yüksek ücretler (günde üç Türk lirası) ödedi; bu da işçilerin grev ve ayaklanmaların önünü almasını sağladı. Madenciler için iniş ve çıkış sürelerini de içeren sekiz saatlik iş günü uygulamaya konuldu. Milli İktisat Bakanlığı’nın başında bulunan küçük burjuva sosyalist Mahmud Esad, işçi sigortası, ücretsiz sağlık hizmeti ve işçi çocuklarının ücretsiz eğitimi gibi konularda kanun tasarısı hazırladı.

Kemalistler, işçilerin karşılıklı yardım fonları kurmasına izin verdiler, ancak sahip oldukları liberalizm anlayışı, işçilerin özgürce güç birliği oluşturma ve toplu sözleşme yapma hakkını tanımalarına imkân vermedi.

Milli Devrimin Zaferinden Sonra Türkiye’de İşçi Hareketi

Türkiye’de toplamda yaklaşık 200.000 kent işçisi bulunmaktadır. Bunlar, üretim sektörlerine göre aşağıdaki şekilde dağılmıştır:

Demiryolu işçileri: 8.200 (yaklaşık 5.000’i sendikalarda örgütlü).
Madenciler: 25.000 (8.000’i örgütlü).
Fabrika işçileri: 40.000 (12.000’i örgütlü).
İnşaat işçileri: 12.000 (4.000’i örgütlü).
Tramvay işçileri: 3.000 (1.500’ü örgütlü).
Gemiciler: 5.000 (2.000’i örgütlü).
Liman işçileri: 7.000 (hepsi meslek sendikalarında örgütlü).
Şoförler ve taksi şoförleri: 10.000 (5.000’i meslek sendikalarında).
Tütün işçileri: 25.000 (7.000’i örgütlü).
Mevsimlik işçiler: 15.000 (tamamen örgütsüz).
Matbaacılar: 1.500 (1.000’i örgütlü).
Mavnacılar: 20.000 (10.000’i örgütlü).

Savaş zamanına ilişkin Türkiye’de herhangi bir istatistik bulunmadığı göz önüne alındığında, bu rakamların kesin olarak doğru olmadığı açık. Bu nedenle, Milli İktisat Bakanlığı bültenlerinde, L'Economiste d'Orient [“Doğu Ekonomisi”] dergisinde veya Türk komünistlerinin raporlarında vb. verilen istatistiklere inanmak gerekir.

Ancak bunlar, mağaza çalışanları (yalnızca İstanbul’da on binlerce kişi) ile devlet ve belediye çalışanları (yaklaşık 20.000) hariç, kent çalışanlarının sayısal bileşimine ilişkin kaba rakamlardır.

Şimdi de Türk işçi sınıfına mensup muhtelif grupların özelliklerini kısaca aktaralım.

İstanbul işçileri, özellikle demiryolu işçileri, Türk proletaryasının ileri kesimini oluşturmaktadır. Bu proletarya tabakası, küçük burjuvaziden gelmektedir. Çoğunlukla mağaza çalışanlarının, ufak tefek işlerde çalışan işçilerin, esnafın ve yoksul zanaatkarların çocuklarıdır. Demiryolu işçileri arasında Türk standartlarına göre tam eğitimli olanların oranı oldukça yüksektir, hatta bazılarının ortaöğretim diploması bile bulunmaktadır.

Liman işçileri, mavnacılar, hamallar ve mağaza sahipleri, Ortaçağ’dan kalma zanaat birliklerinde kendi içlerine kapalı bir hayat sürmektedirler. Bunlar, çoğunlukla Kürtler ve Lazların çoğunlukta olduğu köylü kesime mensuptur. İstanbul’a birkaç yıl para kazanmak için gelirler, sonra köylerine dönerler. Vergi baskısı, onları köyden eski Osmanlı başkentine iter, burada kayıkçı, mavnacı, hamal vb. olarak iş bulurlar. Örgütlenme düzeyleri üzerinden epey yüksek ücretler alabiliyorlar. Abdülhamid’den Kemal Paşa’ya kadar iktidarda olan tüm hükümetler, İstanbul hamallarının örgütlenmesini ciddi bir güç olarak görmek zorunda kalmıştır. Kemalistler, 1923’te İstanbul’u ele geçirdiklerinde, hamalların özgür iradelerini kırmak amacıyla müdahale etmeye çalıştılar. Mesele, zamanla hamallar ile polis arasında yaşanan çatışmaya evrildi, çatışmada birkaç yüz hamal yaralandı. Burada, hamallar arasında çoğunlukta olan Kürtlerin bölgeciliği önemli bir rol oynadı. Örgütlerin liderleri olarak kahyalar, hapse mahkûm edildiler. İstanbul’daki gericiler, hoşnutsuz Kürtler arasında karşı-devrimci ajitasyon faaliyeti yürüttüler, hatta Kürtlerin yardımıyla Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulundular, ancak zamanında alınan önlemler sayesinde polis, tüm provokatörleri tutuklayarak, bu girişimi engellemeyi bildi (Ekim 1923).

Zonguldak madencilerinin tamamı, üç ila altı aylık sürelerle kömür madenlerinde çalışmaya gelen köylülerden oluşmaktadır. Madenlerdeki çalışma koşulları kesinlikle tahammül edilemeyecek düzeydedir, uzun süre orada kalmak fiziken imkânsızdır. Köylüler, genellikle doğrudan maden sahiplerince değil, maden sahibinin anlaşma yaptığı bir taşeron eliyle işe alınır. Bu taşeron veya bir şirketin kıdemli üyesi, umutsuz köylüleri acımasızca sömürür, ihtiyaçları onları madenlerde yorucu çalışmaya mecbur eder.

1923 yılında, Almanya’ya gönderilerek mesleki eğitim almış birkaç deneyimli işçi, Zonguldak madencilerini örgütlemeyi başardı, bu da daha sonra değineceğimiz ilk grev eylemine yol açtı.

İttihat ve Terakki Komitesi, emperyalist savaş sırasında 1.500 genç işçiyi çeşitli sanayi dallarında uzmanlaşmaları için Almanya ve Avusturya-Macaristan’a göndermişti. Bu işçiler, Almanya’daki Kasım Devrimi’ni ve Macaristan’daki Sovyet Devrimi’ni yaşadılar, bazıları bu devrimlere aktif olarak katıldı. Bu yetenekli Türk işçileri, Türkiye’ye döndüklerinde Türk işçi sınıfının örgütlenmesinde önemli bir rol oynadılar. Birçoğu, devrimci işçi hareketinin öncüleri olarak hareket ederek, Türkiye Komünist Partisi’nin kurulmasında aktif rol aldı.

Genel olarak Türk işçi sınıfı, hâlâ bölgeciliğin, zanaat kısıtlamalarının ve küçük burjuva psikolojisinin izlerini taşımaktadır. Bununla birlikte, Kemalist Hükümet’in Yeni Türkiye’yi kurma amacıyla, tüm enerjisiyle yürüttüğü sanayileşme süreci, Türk proletaryasını radikalleştirecek ve onu kelimenin modern anlamıyla bir sınıf haline getirecektir.

İzmir İktisat Kongresi

1923 yılının başlarında İsmet Paşa hükümeti, ülkenin ekonomik sorunlarına ve iş gücünün verimliliğini artırma görevlerine adanmış özel bir kongreyi İzmir’de topladı. Yetkililer, bu kongrede işçi sınıfının temsiline izin verdi, ancak işçi delegelerini yereldeki yetkililer tayin etti. İstanbul işçileri, Komünist grup Aydınlık’ın girişimi sayesinde örgütlenmeyi ve aralarında Türkiye’deki komünist hareketin öncülerinden, genel sekreter ve parti lideri Dr. Şefik Hüsnü’nün de bulunduğu üç delege seçmeyi başardı. (Bu yoldaş, 1 Mayıs'ta yayımladığı bir broşür nedeniyle Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce kısa süre önce 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.)

Yoldaş Şefik Hüsnü, İzmir Kongresi’nde işçi heyetini etrafında toplamayı başardı. Konfederasyonun işçi sorunuyla ilgili programındaki maddelerin büyük çoğunluğu yoldaş Şefik Hüsnü’nün katılımıyla hazırlandı. İşçi heyetinin grup toplantılarında, işçilerin korunması, sekiz saatlik iş günü, güç birliği yapma ve toplu sözleşme hakkı ile ilgili olarak hazırlanan maddeler kabul edildi. Hükümet, bu talepleri yerine getirme sözü vermiş olsa da, İzmir’de iş hayatı ile ilgili kanunları ele alan program tümüyle kenara atıldı. Meclis, işçi sorununa ilişkin kanun tekliflerinin incelenmesini bir oturumdan diğerine erteledi, bu konuyla ilgilenmeye hiç vakit bulamadı.

İzmir Kongresi, Türk işçi hareketine ivme kazandırdı, bu harekette iki kanat belirginleşti: ılımlı “vatansever” kanat ve komünistler. İstanbullu mürettipler, tramvay işçilerinin bir bölümü ve işçi kesimleri Aydınlık adlı komünist örgütün etkisi altındaydı. Geri kalanlar ise bu yazının ilk bölümünde bahsettiğimiz dolandırıcı Şakir Rasim’in tuzağına düşmüşlerdi.

1923 1 Mayıs’ı, İsmet Paşa hükümeti tarafından İstanbul’da gelişmeye başlayan komünist hareketi bastırmak için kullanıldı. Başlarında yoldaş Şefik Hüsnü’nün bulunduğu Aydınlık grubunun liderleri hapse atıldı, haklarında vatana ihanet suçlamasıyla siyasi bir dava açıldı. İstanbul’daki yetkililer, bu tutuklamalarla ajanları Şakir Rasim ve arkadaşlarına el uzatmak istemişlerdi.

Ancak İstanbul işçileri, devletin kendilerini bir zamanlar seçtikleri yoldan kopartmalarına izin vermediler, sendikal hareket, daha da büyük ilerlemeler kaydetmeye başladı. Temmuz 1923’ün ortalarında, birkaç ay boyunca aralıklı olarak devam eden bir grev hareketi başladı. Ekonomik durumlarını iyileştirmek ve birlik olmak için mücadele etme kararlılığıyla dolu işçi kitlelerinin baskısına boyun eğen hükümet, tüm derneklerin (sendikaların) İstanbul’da bir tür İşçi Federasyonu olan genel bir “işçi sendikası” (“Birlik”) altında “illegal zemin”de birleştirilmesine göz yummak zorunda kaldı.

İşçi Sendikası

26 Kasım 1923’te İstanbul’da 250 delegenin katılımıyla bir İşçi Konferansı düzenlendi. Bu konferansa hem Zonguldak madencilerinin hem de Balıkesir’deki Balya-Karaaydın maden bölgesinin temsilcileri katıldı. Böylece konferans, tüm Türkiye’yi kapsayan bir nitelik kazandı. Bu konferansta, kapitalist ülkelerde var olan işçi konfederasyonuna benzer bir “Tüm Türkiye İşçi Sendikası”nın (Birlik) kurulmasına karar verildi. Bu işçi konfederasyonu, İstanbul’dan 19.000 örgütlü işçiyi (toplam 32 sendika), 15.000 Zonguldak madencisini ve 10.000 Balya-Karaaydın işçisini kapsıyordu.

Daha önce de bahsettiğimiz Şakir Rasim, bu konfederasyonun başına geçti. Birliğin faaliyetlerini İstanbul siyasi polisinin önceden belirlediği yollar doğrultusunda yönlendirmek için her türlü çabayı gösterdi. Polisin ısrarı üzerine birlik, tüm komünistleri sendikalardan dışladı. Devletin kıymet verdiği gizli polis ajanı Şakir Rasim, basın temsilcileriyle yaptığı bir röportajda şu açıklamayı yaptı: “Birlik, yalnızca ekonomik amaçlar peşindedir ve kelimenin tam anlamıyla ulusal bir örgüttür. Birliğin sosyalizmle veya komünizmle hiçbir ortak noktası bulunmamaktadır. Aşırı uca savrulmuş kişilerle mücadele etmeyi görev edinmiştir.”

Şakir Rasim, burjuva Kemalist hükümete olan bağlılığını vurgulamak amacıyla, Kemalist Halk Partisi İstanbul teşkilatı sekreteri Refik İsmail Bey’i Birlik Yürütme Kurulu başkan yardımcılığı adayı olarak önerdi. Böylece örgütlü Türk işçi sınıfı üzerindeki Kemalist vesayet tesis edilmiş oldu.

Birlik Yürütme Kurulu’nun iktidardaki mülk sahibi sınıf hükümetine olan kölece bağlılığı her türlü sınırı aşmıştı. Şakir Rasim, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya bağlı olduğuna dair telgraflar göndermek, eğilip bükülmek, yetkililere el avuç açmak, “milli” çıkarlara olan bağlılığı yüksek sesle ilan etmek, çeşitli paşalar onuruna ziyafetler vermek gibi yöntemlere yaygın olarak başvurdu. “Gazi” Mustafa Kemal Paşa, Birliğin kendisine bağlı olduğuna dair açıklaması üzerine, sendikalar ve grevler hakkında bir kanun taslağı hazırlanması fikrine destek sunacağına söz verdi. Ancak bu kanun, henüz gün yüzüne çıkmış değil.

Birlik, örgütlü İstanbul işçilerinin tamamını kucaklayamadı. Birliğin etkisi dışında kalanlar, öncelikle demiryolu işçileri, ikincisi ise Birliğe karşı çıkan matbaa işçileriydi. Komünistler, İstanbullu mürettipler arasında büyük bir etkiye sahipti. Aynı şekilde, liman işçileri de Birliğe katılmayı reddetmişlerdi.

Birlik, işçilerin gözünde kısa sürede tüm otoritesini yitirdi. Bu durum, yalnızca Nisan 1924’te üye sayısının 7.000’e düşmesinden bile anlaşılabilir. Oysa başta sadece İstanbul’da 19.000 üye işçisi vardı. Birliğin devlet karşısında el pençe divan durma üzerine kurulu taktikleri, yetkililere boyun eğmesi, işçileri kendisinden uzaklaştırdı. İşçiler, gizli polisin ve burjuva hükümetinin işçi sınıfının çıkarlarının umut vadeden savunucuları olmadığını anlayacak kadar olgunlaşmışlardı.

Hükümet, genel niteliği uyarınca, sadece vaatlerle Birliğin sırtını sıvazlamakla yetindi, gerçekte ise özgürce güç birliği oluşturma hakkı konusunda tek bir adım bile atmadı. Hükümet, kendisine sadık olan Birlik gibi bir vatansever bir kırma köpeğe bile şüpheyle baktı. Birlik de zaten kısa süre içinde kendi kendini tasfiye etti.[1]

Saldırı Dalgası

Daha önce de belirttiğimiz gibi, 1923 yazında Türkiye’deki işçi sınıfının hayatına ciddi olaylar damgasını vurdu. Ülkenin neredeyse tüm büyük işçi merkezlerinde bir grev dalgasına tanık olundu. Bu dalga, Türk işçi hareketi için eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, 32.000’e varan grevci sayısıyla muazzam bir alanı kapladı. Genel olarak, bu grevler açıktan saldırgan bir niteliğe sahipti. Ekonomik taleplerin yanı sıra, güç birliği kurma hakkı, sosyal kanunların çıkartılması gibi bir dizi siyasi talep de dile getirildi. Grevlerin komünistlerce yönetildiği her yerde (İstanbullu matbaacılar, Doğu Demiryolu vb.), SSCB ile en yakın temas talebi de dile getirildi.

Tüm grevlerin yüzde ellisi, işçilerin zaferiyle sonuçlandı. Grevler, aşağıdaki işletmelerde gerçekleşti:


Bu grevler, Türk işçi hareketinin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Hükümet, işçi sınıfını kuşatmak ve işçi hareketini kendi vesayeti altına almak için ne kadar uğraşsa da, başlangıçta on binlerce işçiyi etkileyen grev hareketinin gelişimini durdurma konusunda aciz kaldı.

1924 yazında, biri posta ve telgraf çalışanlarınca, diğeri tramvay işçilerince olmak üzere iki grev gerçekleşti. Tramvay işçilerinin grevinde işçiler jandarma ile çatıştılar, bu çatışmada bazı grevciler yaralandı, 27 kişi tutuklandı. Bu grev, İstanbul işçilerinin “ulusal” otoritelerden koptuklarını, onlara karşı muhalefete geçtiklerini gösterdi. İstanbul işçileri, pratikte devletin “ulusal” iktidarının, proletaryaya vurmaktan çekinmeyen, yalnızca Türk burjuvazisinin ve yabancı sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket eden burjuvazinin iktidarı olduğuna ikna oldular.

Ekim 1924’te (İstanbul-Edirne hattında çalışan) Doğu Demiryolu’nda işçiler greve gittiler. Bu grevin nedeni, işçilerin karşılıklı yardım fonlarındaki parayı kendi aralarında bölüşme kararıydı. Fransız bir firmaya ait olan demiryolu şirketi, bu olaya müdahale ederek, en çok faal olan iki işçiyi işten çıkardı. İşçiler, işten çıkarılanların tekrar işe alınmasını talep ederek greve gittiler. Doğu Demiryolu idaresi, 1922’den beri karşılıklı yardım fonlarını usulsüz bir şekilde elden çıkarmış, bu fonlara kendisi de belirli bir pay ödemişti. Yetkililer greve müdahale ederek, grevi zorla bastırdılar.

1924 yılı boyunca sık sık grevler yaşandı, önce bir bölgede başlayan grevi başka bir bölgede patlak veren grev takip ediyordu. Bu koşullarda devlet yetkilileri, her zaman mülk sahiplerinin (çoğu durumda yabancıların) tarafını tuttular. Örneğin, İstanbul’daki büyük fabrikalarda ve (devlete ait) tekstil fabrikalarında Ekim 1924’te yaşanan grevi hepimiz biliyoruz; bu greve kadın işçiler de katılmıştı. Dikkat çekici bir grev ise Ağustos 1925’te Şirket-i Hayriye (vapur hizmetleri) şirketine bağlı gemicilerin greviydi. Bu şirket, Türklerin elindedir ve muazzam kârlar elde etmektedir. Ancak gemiciler sefil ücretler almaktadır.

Neticede polis, hissedarların safında yer alıp greve müdahale ederek en aktif grevcileri tutukladı. Grevdeki gemicilerden onlarcası işten çıkarıldı, yerlerine grev kırıcılar alındı.

Polisin yardımıyla dağıtılan bu grevle bağlantılı olarak, İstanbul’da çıkan Kemalist gazete Cumhuriyet, 21 Ağustos tarihli başyazısında, Türkiye’deki işçi sorunu hakkında şu değerlendirmelerde bulundu:

“Şirkete mensup işçilerin bir bölümü grev örgütlemeye çalıştı, ancak bu girişim, başarısız oldu. [...] Türk işçisi, Avrupa işçileriyle aynı niteliklere ve aynı maddi kaynaklara sahip değil. Türkiye’nin işçi sınıfı, hâlâ emekleme aşamasında, bu açıdan, işçi örgütleri üyelerini greve teşvik ederek hata yapıyorlar. [...] Naif Türk işçilerini tehlikeli sınıf mücadelesi yoluna kışkırtanlar, yalnızca kötü niyetli unsurlardır. Türkiye’de büyük kapitalistler yok. Ekonomik hayatımızın gelişmişlik düzeyi halen daha yetersiz, bu nedenle, bir işçi sorununa mahal yok. Bizde mülk sahipleri, yani girişimciler, maddi yaşam koşulları açısından işçilerden çok farklı değiller (!) [...] Buna rağmen, işçilerimiz arasında aşırı bir heyecan ve hoşnutsuzluk olduğunu, bu heyecanın işçiler ve mülk sahipleri arasındaki çelişkiyi derinleştirme eğiliminde olduğunu, işçilerin bu heyecanlı ruh halini göz ardı etmememiz gerektiğini kaydetmeliyiz. Bu durum, ulusal ve ekonomik kalkınmamız için bir tehdit kaynağı olabilir. Bu tehditten kaçınmak için acil önlemler alınmalı, [...] işçi sınıfını yönetecek, onları medenileştirecek ve mükemmelleştirecek organlar oluşturulmalıdır.”

Özetle, bu nutkun anlamı şudur: “Ülkedeki konsoloslara cesaret verelim!”, iktidarda olanlar, Türk işçi sınıfını baskı altında tutsun, onları kendi vesayetleri altına alsın. Görünen o ki bizim Zubatov, Boğaz kıyılarında yaşıyor![2]

Türk basınının tamamı, “fakir” Türk gemi sahiplerinin ceplerine dokunmaya cüret eden grevcilere karşı ayaklandı. Ulusal Türk burjuvazisi, işçi sınıfına duyduğu öfkeyi dışa vurdu ve tüm devlet aygıtının tüm mekanizmasını harekete geçirdi.

Cumhuriyetçi Türkiye’de işçi sınıfı temel siyasi haklarından mahrum bırakılmıştır. Türk işçisi, sekiz saatlik çalışma gününün ne olduğunu bilmemektedir. Türkiye'de 14-15 saatlik çalışma günü, olağan bir durumdur. İşçilerin modern sendikalarda örgütlenmeleri yasaktır. Grev yapmaları yasaktır, hastalık, yaşlılık veya kaza durumunda kendilerine bakabilecek örgütler kurmalarına izin verilmemektedir. Kadın ve çocuk emeği, en utanmaz biçimler altında sömürülmektedir. Ulusal burjuva devriminden doğan burjuva devleti, kendi sınıfının çıkarlarını iki kat korurken, aynı zamanda proletaryayı polis gözetimi denilen mengenede ezmeye çalışmaktadır.

Amele Teali Cemiyeti

1924 sonbaharında Türk komünistleri, İstanbul’daki birkaç sendikayı bir araya getirerek, tasfiye edilmiş olan Birliğin yerine yeni bir işçi konfederasyonu kurmayı bildiler. Komünistler, bazı sendikaların merkez organlarında işçi hareketine öncülük edecek bir çekirde kadroya sahipler. Harekete sempati duyan işçilerle birlikte parti, örgütlenme çalışmalarını sürdürüyor.

Amele Teali Cemiyeti denilen sendikalar konseyinin başında, başkan hariç neredeyse tamamı komünistlerden oluşan bir başkanlık kurulu var. Başkan ise bir Kemalist. Bu kişi, Birliğin başkanlık kurulunda da yer alan Refik İsmail Bey. Bu başkan, zaman zaman komünist partinin talimatlarını yerine getirmek zorunda kalsa da, hükümetle ilişkileri bizzat yürütüyor.

Teali örgütü, bu yılın Mayıs ayına (1925) kadar varlığını sürdürdü, aralarında aydınlar ve işçilerin de bulunduğu toplam 15 komünist liderin tutuklanmasının ardından hükümet tarafından kapatıldı.

1 Mayıs 1925’te İstanbul komünistleri, proletarya bayramına adanmış bir broşür yayınladılar.

Türk Komünistleri, son tutuklamalara kadar geçen yıl boyunca kapsamlı çalışmalar yürüttüler. Teorik dergi Aydınlık, daha sık yayınlanmaya başladı. Trakya ve Anadolu'dan çok sayıda işçi muhabirinin katkıda bulunduğu Orak Çekiç adında bir gazete çıkartıldı. Ayrıca Leninizm, Marksizm, işçi hareketi vb. konularda yaklaşık 15 farklı broşür yayımlandı.

Hükümet, komünistlerin Türk işçileri arasında artan etkisinden korkarak, komünistleri işçilerden tecrit etmeye karar verdi. Sorumlu birkaç parti üyesini tutuklayıp Ankara’ya gönderdi ve İstiklâl Mahkemesi’ne teslim etti. Mahkeme, bu komünistleri toplam 159 yıl hapis cezasına çarptırdı. Sadece dört yoldaş, burjuva adaletinin elinden kurtulmayı başardı. On üç yoldaş, Ankara hapishanesindeki gardiyanların insafına terk edildi. Hükümet, Bursa’da ortaya çıkan Aydınlık, Orak-Çekiç ve Yoldaş gazetelerini kapattı. Amele Teali Cemiyeti Yürütme Kurulu feshedildi, ülkede şiddet ve keyfi yönetim tesis edildi.

Son zamanlarda, özellikle Şirket-i Hayriye nakliye şirketinde patlak veren grev olmak üzere, son birkaç aydır tanık olunan grev hareketleri nedeniyle hükümet, işçi hareketini tamamen kendi eline almaya karar verdi. İşçilerin dağınık ve izole bir durumda bırakılması halinde hareketin çok tehlikeli bir hal alabileceği anlaşılıyor.

Cumhuriyet gazetesinin tespitiyle, İsmet Paşa hükümeti, işçileri “siyasetle hiçbir ilgisi olmayan, yalnızca ekonomik amaçlar güden” bir örgütte toplamayı gerekli gördü. Hükümet, böylece işçilerin hoşnutsuzluğunu gidermeyi ve dikkatlerini siyasi meselelerden uzaklaştırmayı umuyordu.

Bu yılın Ağustos ayında, polisin izniyle İstanbul’da “İstanbul İşçi Karşılıklı Yardımlaşma Birliği”nin bir toplantısı yapıldı. Eski Amele Teali Cemiyeti Yürütme Kurulu’nun yerine yeni bir Yürütme Kurulu seçildi, İstanbul’daki Kemalist örgütün ünlü sekreteri Dr. Refik İsmail Bey “oybirliğiyle” başkan olarak atandı. Bu toplantıda, şu cümlelere yer veren bir açıklamanın yapılması kararlaştırıldı: “İşçilerin siyasi meselelerle hiçbir ilgisi yoktur. Siyaset, onların işi değildir.”

Kemalist hükümetin işçi hareketini bastırmaya yönelik ilk girişimi bu değil. Komünistleri yeraltına iten hükümet, işçi hareketini liderlerinden mahrum kıldı, gazetelerini kapattı ve bir kez daha işçilerin gözüne toz atmaya çalıştı.

Ama bu çabalar beyhude! Kemalist hükümetin tüm gücüyle desteklediği kapitalist ilerleyiş, işçileri “siyasetten” ayıran tüm dikenli telleri acımasızca yıkacak, gizli polisin atadığı resmi vasilerce inşa edilen tüm kâğıttan evler yerle bir edilecektir. İşçiler gene de “siyaset”e karışacaklardır; çünkü tabiatı kapı dışarı etseniz de o bir şekilde pencereden içeri girecektir! Türkiye’nin işçi hareketi, Kemalist Zubatovların pençelerinden kurtulacak, sınıfsal gelişme yoluna girecektir. Kemalistler, tarihin çarkını durduramayacak, kaçınılmaz olanı engelleyemeyeceklerdir.

Türkiye’nin sanayileşme süreci, kitlesel bir işçi hareketi geliştirme görevinin oluşmasını sağlamıştır. Bu kitlesel işçi hareketi, işçiler üzerinde vesayet tesis eden Kemalistler işçi hareketini kendi mengenesinde ezmeye çalıştıkça, daha da devrimcileşecektir.

P. Kataygorodski
17 Ekim 1925
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Bu noktada kimileri, devrimci sendika örgütü “Türkiye Beynelmilel İşçi İttihadı”dan bahsedebilirler. Ancak bu kendi gazetesi bulunan örgüt, bünyesind esadece Türk olmayan işçileri barındırıyordu. Türk işçileri arasında hiçbir etki yaratamadı. Bu örgüt üç yıl varlığını sürdürdü.

[2] Zubatov, Çar’a “sadık” sendikalar örgütleyen bir Çarlık ajanı ve provokatörüydü.

23 Ocak 2026

,

Kadro Dergisi


Zamanla Kemalist devrim için bir ideolojinin formüle edilmesi, Atatürk Türkiye’si için önemli bir mesele haline geldi. Soldan sağa herkes, Kemalist hareketin önemini görüyor, tek başına bir ideolojiye ilham kaynağı olabilecek özelliklere sahip olduğunu düşünüyordu. Genel çerçeve, zaten Atatürk tarafından sunulmuştu. Geriye, eksiklerin çıkarlara hizmet edecek şekilde giderilmesi kalmıştı. Milliyetçiliği belli ölçüde özümsemiş olan Türk komünistleri de bu sürece iştirak ettiler. Eski komünistler, ilgili sürecin en ön safında konumlandılar.

Türkiye Komünist Partisi’nin hikâyesini Sovyet rejimi ile Atatürk’ün hükümeti arasındaki ilişkilerin genel seyri tayin etti. TKP, çoğu kez Sovyet dış politikasının bir uzantısı olarak iş gördü.

1925’de parti yasaklandı. Liderleri tutuklandı. Sonrasında neler yaşandığı konusunda elimizde sınırlı miktarda bilgi mevcut. Komintern ve Sovyet arşivleri açılırsa araştırmacılar, daha fazla bilgiye kavuşacaklardır.

Bu çalışma, mevcut bilgi eksikliği karşısında, boşlukları belli ölçüde doldurmayı amaçlamaktadır. Burada amaç, komünistlerin Atatürk hayattayken yeraltında yürüttükleri faaliyetlerin ana hattını izah etmektir. Bu noktada partinin yasa dışı yollardan çıkarttığı, bilhassa ülke içerisinde basılıp öncelikle parti üyelerine dağıttığı yayınlar incelenecek. Bir yandan da makale, TKP’nin yaklaşımına dair daha kapsamlı bir görüşe ulaşmak amacıyla Komintern’in basıp ülkelere dağıttığı yayınları TKP yayınlarıyla kıyaslayacak.

Bu çalışma, bahsi edilen alana esas olarak dört noktada katkıda bulunuyor:

1. Çalışma okura, Türkiye ile doğrudan ilişkisi bulunmayan, dünya genelinde cereyan eden olaylar yanında Kemalist rejim konusunda TKP’nin belirlediği çizgide yaşanan değişimleri takip etmesini sağlayacak bir değerlendirme sunuyor.

2. Çalışma, özelde Nâzım Hikmet’in rolü gibi parti içerisinde açığa çıkan sorunlar konusunda kapsamlı bir değerlendirmede bulunuyor.

3. Çalışma, TKP ile Komintern arasındaki ilişkide açığa çıkan kimi sorunlar konusunda bilgi veriyor.

4. Çalışma, Türkiye’de komünistlerin argümanlarının düşünsel gelişime hangi noktalarda tesir ettiği konusunda kapsamlı bir görüşün oluşturulmasına katkıda bulunuyor.

Ele geçen yeni belgeler sayesinde bugün partinin otuzların başında modern Türkiye için bir ideoloji geliştirilmesi konusunda “Kadro hareketi”nin ortaya koyduğu çabalarla ilişkisine ışık tutmak artık mümkün. Kadro dergisi, ülkeye dair külliyat içerisinde önemli kafa karışıklıklarına yol açmış bir meseledir. Dergi, Kemalizmin “devletçilik” ilkesi için gerekli ideolojik dayanakları temin eden çalışma olarak görülmüştür. Derginin etrafında toplaşmış grubun önemine farklı bir açıdan yaklaşanlarsa, ekibin üyelerini, altmışların sonu ve devam eden süreçte ülkede radikallere solcu fikirlerin komünist hareket üzerinden aktardıkları için övmüşlerdir.

Bu iki görüş de hakikati kısmen içerse bile ikisi de tümüyle doğru değil. Kadro dergisi çevresi, otuzlarda devletçilik için gerekli işlem kodunu temin etmeye çalışsalar da sonuçta tam anlamıyla başarılı olamamıştır. Devletçi ekonomi politikasının muhtevası ve tatbiki, Kadro’nun Marksizme çalan fikirlerinin en hararetli düşmanı olan, başını Celâl Bayar’ın çektiği bankacılık sektörü eliyle tanımlanıp yürürlüğe konulmuştur. Otuzlarda Türkiye’de uygulandığı biçimiyle devletçilik, Moskova çizgisindeki TKP’nin de tanıdığı bir olgu olarak Türk kapitalizmine bir tür “vitamin tedavisi” uygulamıştır. Türkiye’de devletçilik, Kadro dergisinin ilettiği mesajın da örtük olarak söylediği gibi, Sovyet deneyimini model alan kapsamlı planlı ekonomi için geliştirilmiş solcu bir formül değildi.[1]

Kadro’nun, bilhassa yetmişlerde, modern Türkiye’nin politik yapısını tehdit eden yeni radikallerle komünistler arasında bağ kurduğuna dair önerme, ancak bir noktaya kadar geçerlilik arz eden bir önermedir. İlk Kadro grubunun oluşmasını sağlayan isimlerden, eski TKP’li Şevket Süreyya Aydemir, örgütün ilkelerini altmışlı yıllara tanıklık eden kuşak için yeniden tanımlamaya çalışmıştır. Sonraki dönemde Aydemir, kimi öğrencilerin ilgisina mazhar olmuş, askeri rejimin solcu bir rejime geçiş sürecinin başlangıcını teşkil edeceğini düşünenlerin altmışların sonunda askeri iktidarı almaya teşvik eden isimlere destek sunmuştur. Bunun dışında, 1961-1967 arası dönemde çıkan etkili bir dergi olarak Yön, otuz yıl öncesinin Kadro’sunun taklidinden başka bir şey değildir.

Gelgelelim, altmışların ve yetmişlerin Türkiye’sinde genç radikaller, Kadro dergisinin Marksizm ve milliyetçilikten oluşan karışımından daha güçlü bir görüşü benimsediler. Onların hareketi ilhamını hem Sovyet görüşlerinden ve Maoist fikriyattan hem de Filistin’deki ve Latin Amerika’daki radikalizmden aldı. Kahramanları arasında Che Guevara ve Carlos Marighella gibi isimler bulunuyordu. Bu genç radikaller, eğitimlerini FKÖ’nün nispeten daha devrimci olan bileşenlerinin kurduğu kamplarda aldılar. Dolayısıyla, ülkede iki farklı sivil rejimi altüst eden sol şiddetin Kadro dergisinin öğretileri üzerinden oluştuğunu söyleyemeyiz.

Kadro hareketinin kurucularının “TKP ile bağlarını kopartmış olan hainler” olup olmadıkları veya bu isimlerin “Kemalizmi tahrip etmeye yönelik sinsi gayretleri dâhilinde esasen Moskova ile bağlarını muhafaza edip etmedikleri” türünden sorular, Türkiye’de uzun süredir tartışılmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra dergi, CHP’nin ülkeyi yönetmeye uygun parti olup olmadığına ve ilk Demokrat Parti liderlerinin dikkatsizliklerine dair tartışmalara katkı sunmuştur.

Moskova çizgisindeki TKP’lilerle Kadrocuların arasındaki farklılıklar incelendiğinde, TKP’lilerin Komintern’in görüşlerini uluslararası planda dile getirmek adına devlet kapitalizmine yönelik vurgudan vazgeçtikleri, bu kesimin sınıfı ülke içerisindeki gelişmelerin ana belirleyici unsuru olduğunu söyledikleri görülecektir. Öte yandan Kadrocular, sınıfsal çatışmanın kaçınılmazlığı fikrinden uzak duruyor, diyalektik materyalizmi kabul etse bile, dünyayı milliyetçi bir yerden ele alıyorlardı.

Söz konusu politik rekabet ilk baştaki önemini zamanla yitirdi. Ama gene de Kadro denilen girişim, Türk aydınları arasında önemini artıran bir akım olarak fener işlevi görmeyi sürdürdü. Kadroculardaki komünist ya da kapitalist olmayan “üçüncü yol” anlayışı CHP iktidarda iken bu parti eliyle tam anlamıyla uygulanmasa da ilgili görüşe ait unsurlar, uzun süre ülkedeki ekonomi düşüncelerine kendi renklerini çaldılar.

Kısmen Kadrocuların katkısıyla geliştirilen korumacılık anlayışı, Kemalist teorik yaklaşımın ilkesi haline geldi ve Menderes’in ülke ekonomisini yabancı yatırımlarına açma çabalarını sekteye uğrattı.

Altmışlarda ve yetmişlerde bu korumacılık anlayışı, Avrupa’nın ekonomi için önerdiği düzenlemelere Türkiye’nin dâhil edilmesi fikrine karşı çıkanlara gerekli düşünsel zemini sağladı. Ayrıca bu anlayış, uzun süre Türkiye’nin bürokratlarına iş dünyasının ekonomiyi liberalleştirip yabancı sermayeyi ülkeye çekme çabalarına karşı koymak için gerekli ilhamı verecek Türk ekonomi politikasının ihtiyaç duyduğu otokratik kalıbı temin etti.

Her ne kadar bu kendine tam anlamıyla yeten ülkenin inşa edilmesini isteyen, alabildiğine dar milliyetçi yaklaşım, bugün AB’ye katılmaya, ülke ekonomisini dış dünyaya ve serbest piyasaya açmaya yönelik kapsamlı baskılar karşısında zayıflamış durumda olsa da Kadro’nun sunduğu reçeteye ait tüm unsurların tüm cazibesini sonsuza dek yitirdiğini söylemek için henüz çok erken.

Şevket Süreyya Aydemir’in 1932’de Berlin’den aldığı, TKP’nin Kadro’nun birinci sayısındaki yazıları TKP’nin bakış açısı üzerinden eleştirdiği yazı, Kadrocuların TKP’li öncülleriyle ilişkisini açıklığa kavuşturan çalışmalara yönelik önemli bir katkıdır. Bu mektubun bir nüshasını bana ileten Aydemir, mektubu Kadro’daki deneyimlerini aktaracağı, henüz proje aşamasında olan kitabı için sakladığını söyledi.

Berlin’den gönderilen mektup, TKP’lilerin bugünkü yaklaşımlarını açığa vuran bir belge. Komintern’in Türkiye’de devletçiliğin gelişimine yönelik, açıktan dile döktüğü tepki bağlamında düşünüldüğünde mektup, yaptığı değerlendirmeyle, TKP’deki Stalinist dogma ile Kadro dergisinin ürettiği formül arasındaki farkı ortaya koyuyor. Mektup, aynı zamanda TKP’nin parti olarak aldığı emirlerin karanlık tarafına ışık tutuyor. Son olarak mektup, TKP’nin otuzlarda ülkede neden giderek önemini yitirdiğine dair anlayışa katkıda bulunuyor.

George Harris

[Kaynak: The Communists and the Kadro Movement: Shaping Ideology in Atatürk’s Turkey, Isis Press, 2002, 11-14.]

Dipnot:
[1] Bkz.: E. Günçe, "Early Planning Experiences in Turkey,” Yayına Hz.: S. İlkin ve E. İnanç. Planning in Turkey (Ankara: Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Yayın No. 9,1967), s. 13.

30 Ekim 2025

Kemalizmin Cumhuriyetçilik Diye Bir İlkesi Var mı?


Cumhuriyetçilik, Atatürk ilkeleri diye de tarif edilen ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin simgesi altı okta ifade bulan ilkelerden biri, hatta birincisidir. Daha sonra da, adının “Türkiye Cumhuriyeti” olması yeterli ve inandırıcı olmadığı için olsa gerek, T.C. Anayasası’nın temel ilkeleri arasına da, diğer beş kardeşi ile birlikte, bir daha yazılmıştır.

Adı Cumhuriyet Halk Partisi olan bir partinin ilkelerinin başında cumhuriyetçilik ilkesinin gelmesi, adı Türkiye Cumhuriyeti olan devletin anayasasına bu altı okla birlikte cumhuriyetçilik ilkesinin alınması, gayet tabii görünebilir. Hatta Atatürk hakkında sonradan yaratılan efsaneleri sahi sanırsanız, küçük Mustafa’nın taa dayısının tarlasında kargaları kovaladığı zamandan beri, cumhuriyet kurmayı düşündüğüne inanıp, bu ilkenin Atatürk ilkelerinin en temel ilkesi olduğu kanaatine varabilirsiniz.

Halbuki eğer Mustafa Kemal’in adıyla anılan hareketi CHP ile özdeşleştirebiliyor isek ve Sivas Kongresi’nin bu partinin kuruluş kongresi olduğu doğru ise, altı oktan cumhuriyetçilik ile ilgili olanı bu hareketin temel özelliği olarak anılmayı en az hak edenlerden biridir.

Sivas Kongresi, Adında “Cumhuriyet” Geçen Bir Partinin İlk Kongresi Olabilir mi?

Sivas Kongresi, resmen ve türlü gayrı resmi yorumlarda Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk kongresi olarak kabul edilir. Aynı zamanda da cumhuriyetin temellerinin atıldığı dönüm noktası olarak anılır. Bu bakımdan CHP’nin altı okundan biri olan cumhuriyetçilik ilkesinin ne kadar ilke olduğunun anlaşılması için de Sivas Kongresi iyi bir gözlem imkânı sunar.

Sivas Kongresi’ne katılan temsilciler şu yemini etmişlerdir:

“Yüce halifelik ve saltanat makamlarına, islamiyete, devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye ve emelimiz olmadığından ötürü, kongre görüşmeleri devam ettiği sürece, kişisel ve siyasi ihtirastan ve particilik amaçlarından uzak bir azim ve iman ile çalışacağıma ve İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacağıma namusum ve bütün kutsal saydığım şeyler adına yemin ederim.”

Bu sözlere bakıldığında bu yeminle yola çıkanların, baştan itibaren hilafet ve saltanatı kaldırıp bir cumhuriyet kurmak üzere hareket ettikleri herhalde en son akla gelmesi gereken şey olsa gerektir. Aksine hilafet ve saltanat makamları yüceltilmekte ve bu makamlara bağlılık yemini edilmektedir; bu yeminde olduğu gibi kongrenin tümüne de aynı yaklaşım damgasını vurur. Tabii siyasette marifetin yalan ve çarpıtma ile kandırmaca olduğuna inananlar az değildir. Böyle düşünenler, sonradan geri dönüp baktıklarında, bu aykırılığı asıl amaca ulaşmak için, bu amacı gizleyerek uygulanan ustaca bir taktik olarak yorumlayabilir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarihini yazanlar böyle yapmışlardır. Hâkim ideoloji de bu resmi tarih üzerinde yükseldiği için, bu yorum öteden beri hâkim ve yaygın olan inanışı ifade etmektedir.

Oysa gerçek bu değildir. Geçmişe resmi tarihin gözlüğünden bakılınca doğan bu yanılsama, olaylar gelişim seyri içinde ele alındığı zaman daha iyi görülür.

Sivas Kongresi’nin toplanmasına giden süreç 1919 haziranından itibaren, Amasya Tamimi ile başlamıştır ve Erzurum Kongresi de bu kongrenin bir nevi ön hazırlığı olarak görülmelidir. Erzurum Kongresi’nde kabul edilen karar metni de, Sivas Kongresi’nde edilen yemin ile aynı amaca işaret etmektedir zaten:

“Osmanlı Vatanı’nın bütünlüğü, ulusal bağımsızlığın sağlanması, saltanat ve hilafet makamlarının korunması için, Kuvayı Milliye’yi etkin ve ulusal iradeyi hâkim kılmak esastır.”

Aydınlatıcı Bir Belge

Ayrıca Erzurum Kongresi’nden sonra ve Sivas Kongresi’nin toplanmasından hemen önce, Mustafa Kemal’in Sivas’tan padişaha 29 ağustos 1919’da gönderdiği mektup da aynı doğrultudadır. Bu mektubun “Kuvayı Milliye Başkumandanı M. Kemal” imzasıyla gönderilmesi de rastgele bir şey değildir; Mustafa Kemal’i bağladığı gibi, Kuvayı Milliye hareketini temsil ettiğini de anlatır.

Fransız istihbarat görevlisi denizci teğmen Rollin’in Paris’e 20 eylül 1919 tarihli raporunda aktardığı söz konusu mektupta Mustafa Kemal, Rauf Bey’in ismini de kendisi ile birlikte anmaktadır. Rauf Bey’in adının bilhassa vurgulanması boşuna değildir. Bu mektupta Kuvayı Milliye hareketinin başında yer alan diğer Şark Cephesi komutanlarının değil, Rauf Bey’in adının geçmesi tesadüf değildir; hatta hareketin karakterini temsil bakımından önemli bir ayrıntıdır. Orbay soyadını alacak olan Hüseyin Rauf Bey, aynı zamanda Padişah adına Mondros Mütarekesi’ni imzalayan zamanın Bahriye Nazırı ve ünlü bir komutandır. Saltanata ve bilhassa hilafete bağlılığı da bilinen bir kişidir. Nitekim Rauf Bey, sonraları Lozan görüşmeleri sırasında Mondros’u hatırlatmasıyla ve özellikle de hilafetin kaldırılmasına muhalefetiyle bu kimliğine uygun davranacaktır.

Bu bakımdan Mustafa Kemal’in mektubunda onun adını zikretmesi, aynı zamanda kendisi ve Rauf Bey’in adıyla anılan hareketin Mondros’ta imzalanan ateşkese ve Padişah’a bağlılığın bir işareti olarak görülmelidir. Öte yandan, Mustafa Kemal’in kendisi de Mondros’ta belirlenen egemenlik alanı üzerindeki karışıklıkları önlemek devletin bu alandaki egemenliğini yeniden tesis etmek gibi özel bir görevle 9. Ordu müfettişi olarak özenle seçilip Samsun’a gönderilmiştir. Ama Mustafa Kemal’in sembolik olarak ve kısa bir süreliğine de olsa üstlendiği önceki görevi de herhangi bir görev değildir. Mustafa Kemal, yine Mondros Mütarekesi’nin şartları gereği Yıldırım Orduları Grubu denen özel ordu birliğinin komutasını Liman von Sanders’ten devralarak bir anlamda bu birliğin tasfiye memurluğu gibi bir görevin komutanı idi.

Adını Yıldırım lakabı ile bilinen Sultan Beyazıd’dan alan ve Alman genelkurmayının komutası altındaki bu birliğin görevi, Suriye, Filistin, Irak Cephesi’nde özel bir harekâtı yürütmek idi. Ama Mondros Mütarekesi ile birlikte bu ordunun hareket alanı esas olarak İngiltere ve Fransa’ya bırakılacaktı. Bir bakıma 9. Ordu müfettişi olmadan önce Mustafa Kemal “ordusuz ama bir paşa” idi ama aynı zamanda sembolik biçimde de olsa hiyerarşik bakımdan doğu cephesinin diğer komutanlarının üzerinde görülebilecek bir pozisyonda idi.

İşte Padişah’a yazılan bu mektupta adı zikredilenlerin bu kimlikleri hatırlandığı zaman, mektubun ne anlama geldiği değilse bile, ne anlama gelmediği açıkça anlaşılabilir.

Bu, aynı zamanda bu mektubun peşinden toplanacak olan Sivas Kongresi’nin ve bu kongreden doğacak siyasi hareketin mahiyetinin anlaşılmasında da önemli bir hatırlamadır.

Söz konusu mektup, önce gayrımüslim Osmanlı tebaasının vergi ödemekten kaçınmasından, padişaha ve devlete bağlılıklarının kalmadığından söz etmektedir. Sonra İzmir ve Aydın’ı işgal eden Yunanlıların yaptıklarına değinmektedir. Bunların ardından da iktidarsız kalmakla suçlanan Damat Ferit hükümetinden şikâyet edilmektedir. İşgal kuvvetlerinin kuklası gibi hareket ettiği söylenen, özellikle de İzmir ve Aydın’da Yunanlıların yaptıklarından sorumlu tutulan Ferit Paşa “devlete ve dine ihanet içinde” olmakla suçlanarak, görevden alınıp Yüce Divan’da yargılanması talep edilmektedir. Bu temalar, Sivas Kongresi’nde ve Birinci Meclis’in açılışında da hemen hemen aynen tekrar edilecektir. Bu mektupta ayrıca Mustafa Kemal’in, bağlılığını tekrarladığı sultana daha üstün bir hizmet sunmaya daha müsait ve amade olduğunu anlatma gayreti göze çarpmaktadır. Kuşkusuz Ferit Paşa hakkındaki tespitler, gerçekle bağdaşmaz şeyler değildir; lakin bu mektubun bir cumhuriyet ilanı için hazırlanmakta olan bir hareketin önderleri tarafından kaleme alındığını söylemek için bin şahit bulunsa bile yetmez.

Mektupta daha çok padişaha bağlılık vurgusu, Ferit Paşa hükümetinin eleştirisi ve özellikle yenilginin sorumlusu olarak görülen İttihat ve Terakki Partisi’nden kendilerini özenle ayırt etme gayreti göze çarpmaktadır.

Şu çarpıcı bölüm buna tanıklık eder:

“[...] Bu iktidarsız hükümet, açıkça imparatorluğun tüm güçlerine, yani milletin tamamına açıkça savaş ilan etmiş bulunmaktadır. Halbuki bu takdirde kendisinin de hiçbir varlık sebebi kalmayacağını görmemektedir! Zatı şahanenizin, bu gerçeği görmeyen daha doğrusu görmek istemeyen hükümeti, ömrünü biraz daha uzatma gayreti içindedir. Bu amaçla kimi kişisel sorunlar icat etmektedir. Anadolu’da bugün muazzam bir şafak gibi yükselen milli ve kutsal hareketin, bu hareketin başında olan bendeniz ile Rauf Bey’in tertiplerinin bir sonucu olduğunu ve bu hareketin İttihat ve Terakki zihniyetinin bir tezahürü olduğunu öne sürmektedir.

Sultanım! Bu manevra, bu iktidarsız hükümetin ömrünü ancak kısa bir müddet için uzatabilecek olan bir iftiradır.

Zira 600 yıldır dersaadete bağlı uysal bir toplumu on gün içinde birleşmiş ve kararlı bir kütle haline getirmek iki üç kişinin marifeti olamaz. Böyle bir şey, ancak mazlum bir milletin zekâsının ürünü olabilir.

Bu milletin bağrındaki kaynaşmanın nedenlerini zatı şahanenize anlatmayı bir dini ve milli görev addetmekteyim.”

Bu nedenler, kaba hatlarıyla İttihat Terakki ve onu izleyen hükümetlerin kötü yönetimlerinin yarattığı hoşnutsuzluk ve tepkiler ile Osmanlı tebaasına mensup olan gayrımüslim unsurların bu hükümetlerin zaaflarından ve işgal koşullarından yararlanarak başlattıkları merkezkaç hareketlerin yarattığı endişeler olarak özetlenebilir. Ama sonuçta somut bir hedefe varmaktadır:

“Ama nihayet Ferit Paşa denen kâbus sayesinde bu millet, kendi güçlerinden başka bir kurtuluş umudu olmadığını idrak etmiştir. [...]

Sultanım!

Bundan böyle milleti saran bu kaynaşmanın önünü hiçbir güç alamaz.Bugün iman ve kararlılıkla hareket halinde olan bu milletin bir tek arzusu vardır ki o da, zatı şahanenizi bizzat başında görmektir. Bir milletin topyekün birleşmesinden doğan bu kuvvet, zatı şahanenizin emirlerini beklemektedir; ki zatı şahanenizin vatanın selametinden başka bir amacı olmadığına da kanidir. Bu kuvvet bilmektedir ki, İslam ümmetinin halifesi, Müslümanların kıyıma uğramasına neden olan yöneticileri hükümetten kovup adalete teslim edecek ve böylelikle milli duyguların en büyük ve en sadık tercümanı olarak milletin bölünmesini önleyecektir. Anadolu’daki durumun tek çaresi burada yatmaktadır.” (Evin Çiçek Arşivi’nden)

Cumhuriyet Partisi mi Üçüncü Meşrutiyet Partisi mi?

Doğrusu, bu mektuptaki yaklaşım Sivas Kongresi’ne de yansımıştır; hatta bu daha kongreye katılanların ettiği yeminde görülmektedir. Ama söz konusu yemin metni, bu malum içeriğinin ötesinde, bir başka bakımdan dikkat çekicidir. Bu yemin metni kongrenin ilk üç günü boyunca tartışılmış ve ancak bu tartışmaların ardından son şeklini almıştır. Bu metinde dikkat çeken bir husus, kongrenin kendini özenle İttihat ve Terakki’den ayırmak istemesidir. Bir diğer ilginç husus ise, kongrenin “kişisel ve siyasi ihtirastan ve particilik amaçlarından uzak bir azim ve iman ile” çalışacağının belirtilmesidir. Esasen Erzurum Kongresi kararlarında da benzer bir kayıt vardır:

“İşbu Cemiyet (Erzurum Kongresi’nde ayrı ayrı cemiyetlerin birleştirilmesiyle ortaya çıkan Doğu Anadolu Müdafayı Hukuk Cemiyeti) her türlü fırkacılık akımlarından tamamen uzaktır. Müslüman Vatandaşların tümü, Cemiyetin doğal üyeleri sayılır”.

Ama Sivas’ta edilen yemin metninde, anlamsız görünen tartışmalar sonucunda, particilik güdülmeyeceği hakkındaki sözlerin önüne eklenen “kongre görüşmeleri devam ettiği sürece” vurgusu bir farklılığa işaret eder. Bu sözcükler, yemin metni hakkındaki tartışmalar sırasında Mustafa Kemal’in ısrarı üzerine eklenmiştir.

Bu ek vurgudan anlaşılmaktadır ki, “kongre boyunca” particilik yapılmayacağı, ama kongrenin peşinden particilik yapmanın önünde bir engel olmaması istenmektedir. Âdeta particilik amacı için çalışma konusundaki kısıtlamanın sadece kongre müzakereleriyle sınırlı kalması istenmiş gibidir. Gidişata bakıldığında da bu yorum makul gözükmektedir. Özellikle İttihat Terakki’den kendini ayırma kaygısı da anlamlıdır. Nitekim bu kongre, Halk Fırkası’nın kurulması yolundaki önemli temel taşlarından biri olmuştur. Bu bakımdan, sonradan bu kongrenin Halk Fırkası’nın kuruluş kongresi olarak benimsenmesi yersiz değildir. Besbelli ki bu kongreden sadece İttihat ve Terakki’ye alternatif bir yeni parti çıkması değil, eski dönemin siyasi ekiplerinin hepsine alternatif yeni bir partinin çıkması planlanmıştır. Zira İttihat Terakki, zaten savaşın sona ermesi ile birlikte fiilen dağılmış ve şefleri ülkeyi terk etmiş durumdadır. Kuvayı Milliyecilerin bilhassa hedef aldıkları sadrazam Ferit Paşa ise, İttihatçıların rakibi Hürriyet ve İtilaf Partisi’ndendir.

Bu itibarla, Kuvayı Milliye hareketinin kendilerini İkinci Meşrutiyet hareketini temsil eden bu iki partinin yerine yeni bir parti olarak kabul ettirme arayışında olduğunu düşünmek zorlama değildir. Ama hedeflenen partinin cumhuriyetçi bir parti olmayacağı besbellidir; hatta daha açık söylemek gerekir ki bu kongre “üçüncü bir meşrutiyetin” peşinde bir kongre görünümündedir.

Erzurum ve Sivas kongrelerinde olduğu gibi, bunların peşinden kurulacak olan Büyük Millet Meclisi’ne katılanların genel eğilimi de “vatanın (mülkün) sahibi” kabul edilen padişaha ve “milletin” dini lideri kabul edilen halifeye bağlılık temelinde bir “vatanseverlik”tir. Bu meclise damgasını vuran siyasi eğilim de cumhuriyetten ziyade meşruti bir monarşi arayışıdır. Sonradan resmi tarihin üreteceği safsatalar bir yana, bu konuda istifham yaratacak en ufak bir belirti dahi yoktur.

Bununla birlikte, bu meşrutiyetçilikten cumhuriyetçiliğe geçişin nasıl ve hangi etkenler sonucunda olduğunu anlayabilmek için evvela bu hareketin “milli” karakterinin ne anlama geldiğini hatırlamak gerekir. Bu sayede Kuvayı Milliye hareketi ile İttihat ve Terakki arasındaki asıl farklılıkları kavramak kolaylaşır. Özellikle de emperyalist devletlerin bu “milli” harekete ilişkin tutumları ve bilhassa ne zaman ve neden ipleri ellerinde olan bir cumhuriyete razı olmaya karar verdikleri ancak bu ışık altında görünür hale gelir.

Kuvayı Milliye’nin Milliliği Neyi İfade Eder?

Sivas Kongresi’ne ve onun ürünü olan harekete yansıyan duygu ve düşüncelerin, işgal altındaki Osmanlı topraklarının elden gitmesine karşı milli bir tepkiyi yansıttığını söylemek yanlış olmaz. Bu itibarla, bu hareketin kendini “Kuvayı Milliye” diye tanımlaması da gayet tabiidir. Üstelik kongredeki en hararetli tartışmalardan birinin Amerikan Mandası tartışması olması ve bu manda seçeneğinin reddedilip Mondros Mütarekesi sınırlarına sadık bir “tam bağımsızlık” fikrinin benimsenmesi de bunu doğrular. Bu anlamda kongrenin temsil ettiği hareketin bağımsızlıkçı ve millici bir hareket olduğunu tartışmaya gerek yoktur. Ama nasıl bir bağımsızlık ve nasıl bir millilik olduğu üzerinde düşünmeye gerek vardır.

Söz konusu hareketi oluşturanların başında emperyalistler arasındaki ilk büyük ve dünya çapındaki kapışmada Osmanlı İmparatorluğu’nun bekası ve bilhassa büyüyüp güçlenmesi gibi bir “milli dava uğruna” savaşmış ve (resmi tarih “biz yenilmedik, yanlış müttefiklerimizin yenilgisinin ceremesini çektik” dese de) yenik düşmüş bir ordunun komutanları yer almaktadır. Yenik düşmüş ve yenilgiyi hazmedemeyen, hatta savaşın sonucunda galip devletlerin onlara reva gördüğü muameleyi haksız bularak tepki gösteren “vatanseverlerdir” bunlar.

O zamanın telakkisine göre de vatan, Halife-Padişaha emanet olan Osmanlı mülküdür, vatanseverlik de devlete, yani Padişaha bağlılıkla ölçülen bir özelliktir.

Bu idrak içinde, maruz kaldıkları muameleyi bir türlü kabul edememekte ve bu durumu, bir yolunu bulup da değiştirmek için fırsat kollamaktadırlar. Bunun için de sahip oldukları gücü, yani komuta ettikleri silahlı kuvvetleri (Mondros Mütarekesi’nin amir hükümleri çerçevesinde kalmaya dikkat ederek) ellerinden bırakmamakta direnen subaylar bu hareketi başlatanların başını çekmektedirler. Bu anlamıyla anlaşıldığında bu hareketin kendini Kuvayı Milliye diye adlandırmasında bir gariplik yoktur. Garip ve daha doğrusu yanlış olan, sonradan resmi tarihe çarpıtılarak yazıldığı ve bu tarihe yarım yamalak malumatlarla yaklaşıp, akıntısına kapılanların sandığı gibi, bu hareketin emperyalizme karşı bir ulusal kurtuluş hareketi gibi görülmesidir.

Bu ayrıntı gibi görünen husus anlaşılmadığı takdirde ne Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişin mahiyeti kavranabilir, ne de bu cumhuriyeti kuran siyasi hareketin ilkeleri olarak kabul edilen ve kurulan cumhuriyetin temellerini tarif eden altı okun ne anlama geldiği anlaşılabilir.

Bu bakımdan, Kuvayı Milliye hareketi hem milli bir harekettir hem de doğup geliştiği tarihsel dönemeçte ortaya çıkan ulusal kurtuluş hareketlerinden farklı bir milliliği temsil eden bir harekettir. Bir nevi “devlet milliyetçiliği”dir, daha doğrusu, Leninist terimlerle ifade etmek gerekir ise, bir ezen ulus milliyetçiliğidir. Aynı terminolojiye göre, kendi vatanlarında siyasi/şekli olarak bile egemen olması engellenen ulusların kendi devletlerini kurmak için yöneldikleri hareketlere ise, “ulusal kurtuluş hareketleri” denir ve bunların milliyetçiliği ezen ulusların devlete dayalı milliyetçiliğinden ayırt edilir; edilmesi gerekir.

Cumhuriyetin Osmanlı devleti ile nasıl bir süreklilik içinde ortaya çıktığını anlamak için, “milli” kavramının Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve Osmanlı devletini kurtarma kaygısında olanlar bakımından neyi ifade ettiğini hatırlamak ve ezen/ezilen ulus ayrımını akılda tutmak gerekir.

Bir de Osmanlı’nın son dönemlerinde uluslaşma akımının başını çeken ve genellikle yüzeysel bir yaklaşımla birbirine karıştırılan iki akımı ayırt etmeye ihtiyaç var. Yani “genç Osmanlılar” denen akım ile “jön Türkler” denilen ve genel olarak “İttihatçı hareket” başlığı altında birbirine karıştırılan akımları ayırt etmek lazım. Zira bu ayrım, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyalist savaşta niçin ve hangi eğilimin ağır basmasıyla ittifak devletlerinin yanında yer aldığının anlaşılmasına da ışık tutar.

Osmanlıcılık Nasıl Bir Milliyetçiliği Temsil Ediyordu?

“Millilik”, daha doğrusu “Milliyetçilik” kavramı, esas olarak on dokuzuncu yüzyılda yayılmaya başlamıştır ve ulusal kurtuluş hareketleri emperyalist sömürge imparatorluklarını tehdit etmeden önce (bu tehdit 1917 devriminden sonra önem kazanıp gelişecektir) bağrında farklı ulusları hapis tutan büyük imparatorlukları tehdit eden bir gelişmeyi ifade eder. Alman ve Avusturya/Macaristan imparatorlukları emperyalist savaşın sonunda bu temelde parçalanacaktır. Onların müttefiki olarak savaşa katılan Osmanlı İmparatorluğu da topraklarını kemiren milliyetçilik hareketleriyle parçalanmakta olduğu için ve parçalanmanın önüne geçmek üzere savaşa bu kampta katıldı. Kuvayı Milliye hareketi ise, Osmanlı’dan arta kalan topraklar üzerinde bu eğilimin sürekliliğini temsil eder; karşıt ya da aykırı bir eğilim değildir.

On dokuzuncu yüzyılın başından itibaren milliyetçilik akımları, Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesindeki farklı ulusal toplulukları başkaldırmaya ve imparatorluğu özellikle batı cephesinden kemirerek küçültmeye başlamıştı. Bu gelişmeler karşısında Osmanlı İmparatorluğu’nun bekasını ve bütünlüğünü sağlama kaygısıyla baş gösteren akımlardan biri de “Genç/yeni Osmanlılar” diye anılan harekettir. Esas olarak Fransız kültürü ile beslenmiş ve fiilen de Fransa ve İngiltere tarafından desteklenen bu hareket, aynı zamanda Tanzimat hareketinde kendini gösteren akımdır. Temel özelliği bir Osmanlıcılık ideolojisini oluşturma kaygısıdır. Bu hareketin başını çekenler arasında öne çıkanlar kimi bürokratlar ve bilhassa Avrupa kültürüyle yetişmiş aydınlardır.

Bunlar, imparatorluktan arta kalan topraklar üzerinde bilinen ulus-devletlere benzemeyen ve fakat devlete, yani Osmanlı hanedanına bağlılık temeli üzerinde bir Osmanlı milleti yaratmayı amaçlamaktaydılar. Bu da başka yerlerde de az çok benzer şekillerde kendini gösteren bir reflekstir. Örneğin Alman İmparatorluğu’nda ve bilhassa Avusturya Macaristan topraklarında.

Ezilen ulusların kültürel özerkliğe kavuşturulmasıyla imparatorlukların parçalanmasını önlemek isteyen, yahut ulusçuluğu geri ve kötü bir eğilim olarak kabul eden fikir akımlarının buralarda yayılması tesadüf değildir. Bu fikirlerin sosyal demokratların sol diye kabul edilen kanatları arasında kendini göstermesi ise, (bunların sonradan sosyal-emperyalist olarak anıldıklarını unutmazsak) hazindir, fakat şaşırtıcı değildir. Genç Osmanlıların arayışları da Osmanlı gerçekliği üzerinde paralel gelişmeleri ifade eder.

Genç Osmanlıların esas olarak “devleti kurtarmak” noktasında odaklanan arayışları bir “Osmanlıcılık” ideolojisinde ifade bulmuştur. Bu “Osmanlı” kavramı, Osmanlı tebasındaki çeşitli din ve milliyetlere mensup toplulukları eşit siyasî haklara sahip olarak ve ortak bir vatan kavramı etrafında ve elbette meşrutî bir monarşi idaresi altında yaşamaya razı etmeyi hedefliyordu. Millet de buna razı olanların hepsinden oluşacaktı.

Buna göre bütün Osmanlılar, imparatorluğun eşit haklara sahip vatandaşları olarak kabul edilecek ve bu sayede devlete bağlanmaya razı edileceklerdi. Bu devlete bağlılık üzerine kurulu ve devlete hizmet etmekle terfi eden milliyetçilik anlayışıyla böyle davrananları milletten sayıp davranmayanları milletin dışında sayma davranışın cumhuriyet tarafından da tevarüs edildiği ve hâlâ kendisini göstermekte olduğu da şaşırtıcı olmamalıdır. Zaten genel olarak da Milletler Cemiyeti veya Birleşmiş Milletler dendiğinde de kastedilen devletler değil midir?

Tanzimat ile ilk adımlarını atan “batılılaşma”nın ürünü ve devamı sayılması gereken bu akım, aynı zamanda da İngiliz ve Fransız emperyalistleri tarafından desteklenen ve hatta dayatılan bir “modernizasyonu” temsil etmekte idi. Bu hareketin asıl sonucu da Birinci Meşrutiyet’te görüldü. 1876 Kanunu Esasisi bir bakıma bu hareketin manifestosu gibidir. Ama Birinci Meşrutiyet’in kısa ömrü nedeniyle belki son sözleri gibidir.

Bu ilk Osmanlı Anayasası’nın birinci bölümü, devletin bölünmez bütünlüğü, saltanat ve hilafet kurumları vb.nin tarifine ayrılmıştır. İkinci bölümü ise yurttaş haklarını tarif eder ve yurttaş tanımı da burada yapılmaktadır; birkaç çarpıcı maddeyi hatırlamakta yarar var:

“MADDE 8: Osmanlı Devleti’nin tabiyetinde bulunan bireylerin hepsine hangi din ve mezhepten olur ise olsun istisnasız ‘Osmanlı’ denir ve Osmanlı sıfatı kanunen belirlenmiş olan durumlara göre oluşur ve korunur.

MADDE 11: Osmanlı Devleti’nin dini İslâm’dır. Bu esasa bağlı kalınarak asayişi ve genel adabı ihlâl etmemek şartı ile Osmanlı ülkesinde bilinen bütün dinlerin serbest biçimde icrası ve çeşitli cemaatlere verilmiş bulunan mezhep ayrıcalıklarının önceden olduğu gibi sürdürülmesi devletin koruması altındadır.

MADDE 16: Bütün okullar devletin gözetimi altındadır. Osmanlı tebasının eğitiminin birlik ve düzen doğrultusunda olması için zorunlu olan her türlü gerek yerine getirilecek ve çeşitli milletlerin inançlarının gereği olan eğitim usullerine halel getirilmeyecektir.

MADDE 17: Din ve mezheplerinden bağımsız olarak, Osmanlıların tamamı kanunlar karşısında ve haklarını kullanmak ve ödevlerini yerine getirmek bakımından eşittir.

MADDE 18: Osmanlı tebasından olanların Devlet hizmetinde istihdam edilebilmeleri için devletin resmi dili olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.”

Bu maddelere bakıldığı zaman Birinci Meşrutiyetçiler ile Kuvayı Milliyecilerin ve onların eliyle kurulan cumhuriyetin akrabalıklarını fark etmemek elde değildir. Ama İkinci Meşrutiyet’in arkasındaki İttihat Terakki hareketinin bu Birinci Meşrutiyetçilerle aynı özlüde yakın olmadıklarının da altını çizmek gerekir.

İki meşrutiyetin kurulmasına öncülük eden akımları genel olarak jön Türkler diye anmak âdettendir. Ama özellikle milliyetçiliğe yaklaşımları bakımından genç Osmanlılar ile İttihatçıları ayırt etmek gerekir.

Basitleştirmek için şöyle demek de yanlış değildir:

Birinci Meşrutiyet’in ve genç Osmanlılar hareketinin milliyetçiliği Namık Kemal’de ifadesini bulan anlayış iken, ikinci Meşrutiyet ve İttihat Terakki’nin milliyetçiliği Ziya Gökalp’in Turancı-Türkçü çizgisinde ifade bulur.

Bu bakımdan, Kuvayı Milliye hareketi ise ikinciden çok birinciye yakındır. Kendisini İttihat ve Terakki’den ayrı tutmak istemesi de bundandır.[1]

Bununla birlikte, sorunun bu ideolojik farklılıktan daha önemli bir yanı vardır. İki ayrı milliyetçilik vurgusu, dünya çapında bir paylaşım kavgasına hazırlanmakta olan emperyalist kamplardan birine veya ötekine yakın durma eğilimi ile de örtüşür.

İttihat Terakkici Jön Türkler’in Farkı

Tanzimat ve Birinci Meşrutiyet’in Osmanlı devletinin dağılmasına engel olma gayretinin bir ifadesi olduğu doğru olsa bile, bunun işe yaramadığı da açıktır. Kırım savaşından beri Rusya’ya karşı Osmanlı devletinin arkasında duran Fransa ve İngiltere’nin desteklerine rağmen, Rusya Osmanlı topraklarındaki gayrımüslim toplulukları etkileyip kendi tarafına çekme gayretlerinden vazgeçmiş değildir. Ne Tanzimat ne de Meşrutiyet, bu müdahalelerin önünü alabilmiştir. Aksine, bu süreç, sonuçta 1877’de “93 Harbi” diye bilinen savaşın patlamasına varacaktır.

Savaşta Osmanlı Ordusu, hem doğuda hem de batıda hezimete uğradı. Doğu’da “Elviyeyi Selase” denen Kars, Ardahan ve Batum 40 yıl Rusya sınırlarında kalmak üzere Rusya’nın eline geçti. Batı’da Rus orduları İstanbul eteklerine kadar, yani Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar geldi.

Bu hezimetin iki önemli sonucu var: birincisi, bu durum karşısında İngiltere ve Fransa’nın Rusya’ya karşı Osmanlı’yı desteklemekten vazgeçip Osmanlı’yı Rusya ile beraber parçalama yoluna girmeye yöneleceklerdir.

Bu, bir bakıma Antant’ın temellerinin de atılması demektir. Aynı zamanda da Osmanlıcılığın arkasındaki desteğin sona ermesi demektir bu. Nitekim, bu savaşla birlikte genç Osmanlılar hareketinin ürünü olan anayasa rafa kalkacak, meclis kapatılacaktır. Aynı zamanda Kayzer Wilhelm’in 1889’da İstanbul’u ziyaret etmesiyle başlayıp Osmanlı ordusunun Alman tüfekleri ile donatılması Berlin-Bağdat demiryolu anlaşmasının imzalanması ile gelişip meşhur Alman çeşmesi ile mühürlenen yakınlaşmanın yolu da bu süreçte açılacaktır. Bu, aynı zamanda Osmanlıcılıktan Turancılığa doğru yönelimin önünün açılmasıdır.

Bu iki çizgi arasındaki ayrımı daha net görebilmek ve sürecin hangi saiklerle ilerlediğini kavramak için iki meşrutiyet arasındaki 40 yıllık “istibdat devri” de denen Abdülhamit dönemini hatırlamak gerekiyor.

İki Meşrutiyet Arasında Abdülhamit’in İslamcı Osmanlıcılığı

Osmanlıcılıktan Turancılığa geçiş bir çırpıda olmuş değildir. Gayrımüslim Osmanlı tebaasını “Osmanlı milleti” çatısı altında tutmanın mümkün olmadığının ortaya çıkması ile birlikte, Abdülhamit, savaştaki hezimetin sorumluluğunu Osmanlıcı meşrutiyetin üzerine atarak meclisi kapatır, anayasayı rafa kaldırır. Birinci Meşrutiyet ile sonrasındaki dönemi istibdat ve meşrutiyet eksenine göre karşılaştırmak, yaygın bir reflekstir. Oysa bu tutum, özgürlük ve demokrasinin ölçülerini padişahlık çerçevesinde kavramaya sürükler. Dahası, bu mantıkla ikinci meşrutiyetle birlikte gelen İttihat Terakki rejiminin istibdad döneminden daha “demokratik” bir rejim olduğu fikrinin önü açılır. Bu mantık, cumhuriyet adı altında kurulan gerici diktatörlüğün hepsinden ileri bir demokratikleşmeyi temsil ettiği Resmi Tarih tezinin kapısına kadar götürür. Bu bakımdan, sayısız yorumda bu yönüyle ele alınıp işlenen iki meşrutiyet arası dönemi Osmanlı milleti oluşturma bakımından nasıl bir süreklilik ve farklılık gösterdiği açısından hatırlamak daha anlamlı olacaktır.

Meclisin kapanması ve anayasanın rafa kaldırılmasının ardından “Osmanlı milleti” yaratma girişimleri de rafa kalkmış değildir. Hatta bilâkis, bu uzun döneme bu arayış damgasını vurmaya devam eder. Şu farkla ki bizzat halifenin eliyle yaratılmaya çalışılan Osmanlı milleti kavramının yanında ve hatta onun yerine “İslâm milleti” ya da “İslâm ümmeti” söylemi öne çıkacaktır. Bu tutum, açıktır ki Tanzimat ve Meşrutiyet’in nafile çabalarından hareket ederek, hiç değilse Osmanlı topraklarında yaşayan Müslümanları devlete bağlı tutma arayışını ifade etmektedir.

Hamidiye Alayları’nın kurulması ve Rusya’nın desteklediği Ortodoks-Gregoryen Ermenilere karşı Hamidiye Qlayları eliyle başlatılan ve Süryanilerle Alevi Kürtleri de dışarıda bırakmayan katliamların başlaması da bu döneme denk düşer. “Dış güçlerin kışkırttığı gayrımüslimlere karşı vatanın ve hilafetin bütünlüğünün savunması söylemi” esas olarak bu dönemde şekillenmiştir.

İkinci Meşrutiyet döneminde Osmanlı İslam formülünün yanına Türkçülük eklenecektir. Padişahtan ve hilafetten ziyade devlete bağlılık öne çıkacaktır. Nitekim, kendisi de Kürt olan Ziya Gökalp’in ünlü “Vatan” şiiri, İttihat ve Terakki’nin Türklük tasavvurunun nasıl bir anlam ifade ettiğini ortaya koyar:

“Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar mânasını namazdaki duanın…
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Huda’nın…
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!”

Burada söylenenler, CHP tarafından ancak otuzlarda tekrar gündeme getirilecektir. Ama Kuvayı Milliye hareketine damga vuran çizginin bu söylemle bağdaşmaz olduğu açıktır. Nitekim, Birinci Meclisin oluşumu da bu aykırılığa açıkça tanıklık etmektedir.

Birinci Meclis Her şey Olabilir,
Laik bir Cumhuriyetin Temellerinin Atıldığı Yer Olamaz

“Cumhuriyetin temellerinin atılması” diye anlatılan Büyük Millet Meclisi’nin açılış seremonisini tarif eden bildiri şunları söyler:

“1. Allah’ın cömert ihsanı ile Nisan’ın yirmiüçüncü cuma günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2. Vatanın istiklâli, hilâfet ve saltanatın kurtarılması gibi en mühim ve hayatî görevleri ifâ edecek olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü Cuma’ya tesadüf ettirmekle o günün mübarek olmasından istifade için açılıştan önce bütün milletvekilleri ile Hacı Bayram Velî Câmi-i Şerîfi’nde Cuma namazı kılınarak Kur’an’ın nurlarından ve salâttan feyzalınacaktır. Namazdan sonra sakal-ı şerif ve sancak-ı şerif taşınarak daireye gidilecektir. İçeriye girilmeden önce bir dua okunacak ve kurbanlar kesilecektir. Tören sırasında camiden Meclis’e kadar Kolordu Kumandanlığı tarafından askerî birliklere özel tertibat aldırılacaktır.

3. O günün kudsiyetini sonsuza kadar ulaştırmak maksadıyla bugünden itibaren vilâyet merkezinde Vali Beyefendi Hazretleri’nin düzenlemesi ile hatim indirtilip Buhârî-i Şerîf okutulacak, hatmin geri kalan kısmı Cuma namazından sonra Meclis’in önünde tamamlanacaktır.”

Bu protokolün laik bir zihniyeti yansıtmadığı açıktır. Ama bir Türkiye Cumhuriyeti kurma davetiyesi olmadığı da o kadar açıktır.

Zaten Meclis tutanakları da baştan aşağı buna tanıktır:

“Anadolu’nun her köşesinden gelen vekillerinizin teşkil ettiği Büyük Millet Meclisi olanı biteni dinleyip anladıktan sonra millete hakikati söylemeye lüzum gördü. İngilizler tarafından satın alınan ve milleti birbirine düşürmek maksadını güden bazı hainler sizi aldatmak için türlü türlü yalanlar söylüyorlar. İzmir vilayetinin, Antalya’nın, Adana’nın, Anteb’in, Maraş ve Urfa havalisinin düşmanlar tarafından işgali üzerine silahına sarılan milletdaş ve dindaşlarımızı yine size mahvettirmek için Padişah ve Halifeye isyan sözünü ortaya atıyorlar. Millet Meclisi, Halife ve Padişahımızı düşman tazyikinden kurtarmak, Anadolu’nun şunun, bunun elinde parça parça kalmasına mani olmak, payitahtımızı yine anavatana bağlamak için çalışıyor. Biz vekilleriniz, Cenabı Hak ve Resulüekremi namına yemin ederiz ki, Padişaha veHalifeye isyan sözü bir yalandan ibarettir ve bundan maksat vatanı müdafaa eden kuvvetleri aldatılan Müslümanların elleri ile mahvetmek ve memleketi sahipsiz ve müdafaasız bırakarak elde etmektir. Hind’in, Mısır’ın başına gelen halden mübarek vatanımızı kurtarmak için İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalana inanmayın, İzmir’ini, Adana’sını, Urfa ve Maraş’ını velhasıl vatanın düşman istilasına uğramış kısımlarını müdafaa edenleri din ve milletlerinin şerefleri için kan döken kardeşlerimizi arkadan size vurdurmak isteyen alçakları dinlemeyin ve onları Millet Meclisi’nin kararı üzerine cezalandıracak olanlara yardım edin. Ta ki, din son yurdunu kaybetmesin. Ta ki, milletimiz köle olmasın. Biz birlik oldukça düşman üzerimize gelmeyeceğini resmen ilan etti. O’nun candan özlediği aramızda nifak ve şikaktır. Allah’ın laneti düşmana yardım eden hainlerin üzerine olsun ve tevfiki Halife ve Padişahımızı, millet ve vatanı kurtarmak için çalışanların üzerinden eksik olmasın.”

Bu meclisin bir cumhuriyetin temellerinin atıldığı yer olup olmadığını tartışmak bile abestir. Bu meclis hakkında söylenebilecek şey, açılışından birkaç gün önce fiilen dağıtılan Osmanlı Meclisi Mebusan’ının adres değiştirerek yeniden toplanmış olduğudur. Eğer meclisin feshedilmesi İkinci Meşrutiyet’in sona ermesi ise bu meclisin de Üçüncü Meşrutiyet Meclisi olarak anılması gerçeğe çok daha yakındır. Sivas Kongresi’nin çerçevesini çizdiği ve Osmanlı meclisinin son gizli oturumunda da oylanarak ilan edilen Misakı Milli’nin Birinci Meclis’in de temeli olduğu düşünülür ise, Osmanlı meclisi ile büyük millet meclisi arasındaki süreklilik barizdir.

Bu Misakı Milli ise güya emperyalizme ve padişah ve hükümetinin teslimiyetçi tutumuna karşı bir başkaldırı belgesi olduğu, efsanelerin en büyüklerinden biridir. Oysa Misakı Milli, bir bakıma Mondros Mütarekesi’nin şartlarını tekrarlayan ve buna riayet edilmesinin bekçiliğini yapmak üzere edilen bir yemindir. Bu yeminin de cumhuriyet ile bir alakası yoktur. 6 maddelik kısa bir metin olan bu Misakı Milli metninin Mondros Mütarekesi metninde yer almayan tek maddesi şudur:

“4. İslam Halifeliği’nin, Osmanlı Saltanatı’nın ve hükümetin merkezi İstanbul şehriyle, Marmara Denizi’nin (Boğazlarla birlikte) güvenliği korunmalıdır. Bu şartlara uyularak, Akdeniz-Çanakkale ve Karadeniz-İstanbul Boğazları’nın dünya ticaretiyle ulaşımına açık tutulması için bizim de ilgili devletlerle birlikte vereceğimiz karar geçerli sayılacaktır. ”

Bu bakımdan, Kuvayı Milliye hareketinin hiçbir aşamasında “cumhuriyetçilik” ilkesinin izine rastlanmamaktadır. Hilafet ve saltanatın lağvedilmesine varan süreç, sahici tarihsel seyri tarih akışı takip edilerek kavrandığında bir cumhuriyet yönünde gelişen bir hareketin akla gelmesi bile mümkün değildir. Böyle bir tarih, ancak cumhuriyet kurulduktan sonra, retrospektif biçimde yazılabilirdi; öyle de olmuştur.

Zaten Cumhuriyetçilik ilkesi, adı Halk Fırkası olan partinin 1927’deki ikinci kurultayında, bu partinin ilkelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Üstelik o zaman henüz altı ok kavramı bile yoktur. Bu kongrede “Cumhuriyetçilik”, “Halkçılık”, “Milliyetçilik”, “Laiklik” partinin dört temel ilkesi olarak benimsenmiştir.

“Devletçilik” ve “Devrimcilik” ilkeleri ise ancak 1931’de benimsenecektir. Altı okun tarif edilmesi de bu kurultayda olmuştur. İlginç olan ve altı çizilmesi gereken ise şudur: Cumhuriyetçilik ilkesinin benimsendiği bu kongre, aynı zamanda Resmi Tarih’in referans belgesi sayılabilecek olan Nutuk’un okunduğu kongredir.

Cumhuriyetin baştan beri “bir milli sır” gibi saklı tutulan asıl hedef olduğu hakkındaki efsane, ancak bu kongreden geriye bakıldığında yazılabilirdi; ve ancak tarihe bu resmi tarihin gözlüğü ile bakıldığı takdirde Kuvayı Milliye hareketinin cumhuriyetçi ve laik bir devlet kurma hareketi olarak görülmesi mümkündür. Bununla birlikte, bu gerçeklere rağmen sahiden bir cumhuriyeti hedefleyenlerin mecburen bu harekete umut bağlamasının anlaşılmaz bir şey olmadığını düşünenler hâlâ az değildir. Bu noktadan bakıldığında, o zaman için de sahici cumhuriyetçilerin benzeri bir umut ile Kuvayı Milliye hareketinin cumhuriyete yönelmesi için sabırlı bir gayret gösterdiğine inanmaya ramak kalır.

Halbuki o yıllarda böyle bir umutsuzluk ile mucizelere bel bağlamaya gerek yoktu. Resmi Tarih ve ona boyun eğenler, en çok bu gerçeğin üstünü örtmek istemektedir.

Kuvayı Milliyecilerin aklında cumhuriyet fikri daha yokken, aynı topraklar üzerinde gerçekten cumhuriyetçi olan hareketlerin var olduğu, üzerinde durulması gereken bir başka gerçektir. En az bilinip hatırlatılandan başlarsak, Kuvayı Milliye hareketinin mahiyetini anlamak daha kolay olur.

19 Mayıstan Önce Anadolu’da Bir Cumhuriyet Girişimi Vardı

Daha Kuvayı Milliye teşkil etmeden önce, 1917 devrimine katılan Rus birliklerinin bulunduğu Erzincan’da bir Ermeni-Kürt Şurası kurulmuştu. Bu şura, o sıra Rusya’nın çeşitli bölgelerinde kurulanlar gibi bir Sovyet cumhuriyeti kurma yönünde bir girişimi temsil etmektedir. Büyük ölçüde o zaman devrime destek veren Taşnak partisinin etkisi altındaki Ermenilerin yanı sıra kimi Dersim aşiretlerinin de bizzat katıldıkları bu şura, bölgede yaşayan Ermeni ve Kürt olmayanların da ilgisine ve desteğine mazhar olmuştur.

Hacettepe Üniversitesi’nde okutulan Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi Dersi’nin Dr. M. Derviş Kılınçkaya tarafından hazırlanmış olan notlarında da bu tabloya işaret ediliyor:

“İngilizler, bölgedeki etnik çatışmaların durdurulmasını, Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas bölgelerinde bir dizi şuralar kurulduğunu ve bunların hemen önlenmesini istemiş, aksi halde kendilerinin bölgeye müdahale edeceklerini bildirmişlerdi. Bunun üzerine hükümet Samsun yöresinde durumu yerinde inceleyip gereken önlemleri almak ihtiyacını duymuş ve bölgeye güvenilir birisinin gönderilmesi için harekete geçmiştir.

Damat Ferit Paşa kabinesi, o bölgeye değerli fakat kendi isteklerine göre davranacak bir komutanın gönderilmesini düşünüyordu. [...] Padişah ve hükümet, dürüst, güvenilir ve iyi bir asker olduğu bilinen ve İttihatçılarla arası açık olan Mustafa Kemal Paşa’yı 30 Nisan 1919’da 9. Ordu Müfettişliği’ne tayin etmeyi uygun buldu. Mustafa Kemal Paşa’ya görevi sırasında bütün askeri ve sivil makamlara emretme yetkisi de verildi.”

Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas, Erzincan şurasının kurulduğu alanı ifade eder; şura da sovyetin o zamanki Türkçe karşılığından başka bir şey değildir. Sovyet cumhuriyeti ise “en demokratik burjuva cumhuriyetinden milyon kez demokratik bir cumhuriyet” (Lenin) olarak tarif edilir. Demek ki buradan bakıldığında, Resmi Tarihte 19 Mayıs’ta cumhuriyeti kurmak üzere Samsun’a çıktığı yazılan 9. Ordu Müfettişi’nin resmi görevinin İngilizlerin isteği üzerine bir başka cumhuriyet girişimini önlemek olduğu görülüyor.

O sırada Osmanlı ordusunun Şark Cephesi komutanlarının davranışlarının da emperyalizme karşı bir kurtuluş hareketi başlatma kaygısından çok bu ve buna paralel gelişmelerin doğurduğu endişelerle ilgisi olduğunu tasavvur etmek zor değildir. Sanki kasten Erzincan şurasının yanıbaşında toplanan Erzurum ve Sivas kongrelerinin Ermenilik ve Rumluk tehlikesinden bahsetmelerinin, Kızıl Ordu’nun koruması altındaki Ermenilerle Alevi Kürtlerin birlikte oluşturdukları bu hükümete karşı Sünni Kürtleri yanlarına çekme gayretini ifade ettiğini düşünmek de zorlama değildir. Hatta Kuvayı Milliyecilerin saltanat ve hilafeti kurtarma söyleminin Ekim Devrimi’nin Anadoluya yayılmasına karşı gerici bir tepkiyi ifade ettiği de bu olguya bakıldığında berraklaşmaktadır.

Bir adım daha ilerleyelim; Erzurum ve Sivas kongrelerinde bahsedilen vatanın bölünmesi tehlikesi, İngilizlerin kaygılandığı gelişmeden başka ne olabilir?

O zaman henüz Sevr Anlaşması imzalanmış değildir. Hem Erzurum ve Sivas kongrelerinin hem de Birinci Meclis’in Mondros Mütarekesi’ne karşı bir hareket olmadığı da bellidir. Zira bu hareketin amentüsü olan Misakı Milli, ana hatlarıyla Mondros’taki karar ve sınırların korunmasını dile getirmektedir.

Kuvayı Milliye hareketinin başlangıcında dile getirilen bölünme tehlikesi, besbelli Ermeni ve Kürtler arasında yayılan ve Erzincan Şurası ile somut bir olgu haline gelen özgürlük arayışını kastetmektedir. Zaten Erzurum ve Sivas kongrelerinde açık seçik tartışıldığı gibi, galip devletlere karşı bir mücadeleden söz etmemeye özen gösterilmektedir.

Kuvayı Milliye’nin bu karakteri, Rus birliklerinin 1919 baharında Brest Litovsk anlaşmasına uygun olarak bölgeyi terk etmesinden sonra daha da açıklık kazanmıştır. Sivas Kongresi’nin ardından da bölgede Ermenilere ve Kürtlere karşı saldırılar başlamıştır. Kuvayı Milliye’nin başlıca askeri harekatları zaten tümüyle bu alandadır. Batı cephesinde Yunanlılarla yapılan çarpışmaların dışında, özellikle doğu cephesinde Kuvayı Milliyecilerin herhangi bir yabancı kuvvete karşı savaştığı vaki değildir.

Bunun anlamı gayet açıktır: güya anti-emperyalist bir hareket olarak tasvir edilen Kuvayı Milliye hareketi, esasen bir iç savaş hareketidir; nitekim Yunan ordularına yönelmeden önce Çerkes Ethem’in ordularına saldırması da bunu bir başka yönden doğrulamaktadır.

Erzincan Şurası, Koçgiri’deki direnmenin kırılmasının ardında Batı Dersim’deki Yeşilyazı’da 1921 yılında kendini feshetmiştir. Bu, aynı zamanda Ankara’daki meclisin hilafet ve saltanata bağlılık söylemini yavaş yavaş terk edeceği ve bu nedenle hem Kuvayı Milliye’nin ilk kadroları arasında ayrılıkların baş göstereceği dönemecin yaklaştığını anlatır; hem de bu harekete destek veren Sünni Kürt aşiretlerine karşı saldırı hazırlıkları bu noktadan sonra başlayacaktır (Diyab Ağa ve Cemile Çeto gibi Alevi-Kürt hainlerinden başlamak kaydıyla!) Kemalistlerin Erzincan şurasından başlayıp Koçgiri’den geçerek bu hareketin izini sürmesi ise 1938’de Dersim’deki direnişin kırılmasına kadar kesintisiz sürmüştür.

Resmi Tarih ve onun dümen suyunda giden sözümona gayrı resmi tarihçilerin birçoğu, yıllardır hilafet ve saltanatı kurtarmak için yola çıkan Kuvayı Milliye hareketinin aslında bir cumhuriyet hatta demokratik ve laik bir cumhuriyet kurmak üzere oluşturulmuş bir devrimci hareket olduğu hakkında türlü cambazlıklar yaparak ciltler dolusu kitaplar yazmışlardır. Ama aynı döneme rastlayan Erzincan Şurası’nın cumhuriyet girişimi hakkında bölük pörçük anılar ve kimi makalelerin dışında bir kaynağa rastlamak olanaksızdır.

Oysa Kuvayı Milliyecilerin cumhuriyetçi olduğuna dair efsanelerin perdesini aralayabilmek için bu olguyu göz önünde bulundurmak şarttır.

TKP Önderleri Hilafeti ve Saltanatı Kurtarmak İçin mi Anadolu’ya Gelmişti?
Cumhuriyete karşı Oldukları İçin mi Katledildiler?

Kuvayı Milliye’nin bu karakterini görebilmek için bir başka olguya daha işaret etmekte yarar var. Halk Fırkası’nın Sivas Kongresi’nde kurulduğu hakkındaki resmi tarih maddesini bir an için göz ardı edersek, bırakalım Cumhuriyet Halk Fırkası’nı, daha ortada Halk Fırkası diye bir parti bile yokken, 1920 Eylül’ünde Bakü’de Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası adıyla TKP kurulmuş ve programına şu sözleri yazmıştı:

“1. Totaliter rejimlerde işçi halk zorba hükümdar ve memurların zulmü altında ezildiği gibi, demokratik denilen meşruti hükümetlerde de idare parlamentarizm ve halkçılık adı altında imtiyazlı tabakalar, yine vali ve hanların temsil ettikleri zenginler elinde tekel haline giriyor. [...]

İşçi ve köylü şuralar cumhuriyeti ise, emek sarf etmeksizin yaşayan asalak sınıflar hariç olmak üzere halkın çokluğunu etrafında toplayarak işçilerin işleticiler tarafından soyulmasına son verecek her türlü çareleri temin eder. [...]

Parti, halkçılığın en yüksek bir şekli olan işçi ve köylü şuralar cumhuriyetinin tesisi yolunda, yorulmaksızın çalışmak ve bunun için öncelikle propaganda ve yayınları ile ezilen sınıfların egemen olmasını temsil eden bu hükümet şeklini kendilerine sevdirmeyi görev bilir.”

Bu sade satırlar, hilafet ve saltanata övgü düzmeye gerek olmadan laik ve demokratik bir cumhuriyetin hangi yoldan ve nasıl bir biçim altında kurulabileceğini tasvir etmektedir.

Oysa hem T.C.’nin Resmi Tarihi, hem de Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesinin ardından hararetle Kemalistlerin kuyrukçuluğunu yapmaya koyulan Şefik Hüsnü’nün önderliğindeki TKP’nin resmi tarihi, tam aksi yöndeki bir söylemde ağız birliği etmektedir. Meğer Mustafa Suphi ve arkadaşları, bu programı hayata geçirmek ve bir işçi köylü şuraları cumhuriyetinin kuruluşuna önderlik etmek için değil, Kuvayı Milliye’yi desteklemek üzere Anadolu’ya geçmeye karar vermiştir.

Bu efsaneye göre, Kuvayı Milliye hareketi emperyalizme karşı savaşmakta idi; hilafeti ve saltanatı yıkıp laik bir cumhuriyet kurmaya hazırlanmaktaydı. Bu durumda TKP’nin bu hareketi desteklemek istemesinin gayet tabii olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Oysa bu takdirde dahi izah edilmesi mümkün olmayan bariz çelişkiler ve üstü örtülemeyen olgular vardır.

“İşci ve Köylü Şuraları Cumhuriyeti” kurmayı dolaysız siyasi hedefi olarak ilan eden ve o sırada Rusya’da kurulmakta olan sovyet cumhuriyetleri birliği gibi “özgür ulusların özgürce birleşmesine dayalı federasyon usulünü” savunan TKP’nin önderleri, niçin Rus devrimine paralel olarak gelişmiş bulunan Erzincan Şurası’nı değil de, bu şurayı yok etmeye yönelip, Ermenileri ve Kürtleri kırmakla meşgul olan Kuvayı Milliye’yi desteklemek için Anadolu’ya gelir?

Diyelim ki bu maksatla gelmiş olsunlar; o sıra güya hem “7 düvele” karşı savaş açmış bulunan, hem de kurtarmak için yemin ettikleri Padişah ve onun hükümeti ile uğraşan Kuvayı Milliyeciler, kendilerini desteklemeye geldiği söylenen TKP’nin önderlerini hangi nedenle alelacele katletme mecburiyeti görmüştürler? Bu soruların cevabını vermek bir yana, sormak bile pek âdetten değildir. Bunun yerine, ilkokuldan itibaren şırıngalanan resmi tarihin kurgusunu tekrarlama tutumu egemendir.

Oysa resmi tarih çizgisinde yazılan efsanelere göre bile, Mustafa Kemal aslında bir cumhuriyet kurma hedefini 1922 yılının sonuna doğru, hilafet ve saltanat birbirinden ayrılıp, birer birer lağvedilir iken bu niyetini açıklamıştı. O tarihe kadar da bu amacını “milli bir sır gibi” saklayarak, hilafet ve saltanatı kurtarma yeminine bağlı kalmaya özen göstermişti.

O halde TKP’nin önderleri, hilafeti ve saltanatı kurtarması için mi Kuvayı Milliye’yi desteklemeye geliyordu? Yoksa Kuvayı Milliyecilerin aslında bir cumhuriyet kurmayı tasarladıklarını herkesten önce bildikleri için ve cumhuriyetin saltanattan ileri bir adım olduğuna inandıkları için mi Kuvayı Milliye’yi desteklemeye geliyordu?

Görülebileceği gibi bu soruları sorup yanıtlarını bulmak ile uğraşmak akla ziyandır. Kuvayı Milliye hareketinin baştan itibaren ve planlı biçimde saltanat ve hilafeti ortadan kaldırıp bir cumhuriyet kurmak üzere kurulmuş bir siyasi hareket olduğunu benimseyip, bütün gelişmeleri bu saptamaya uydurarak yorumlamak daha zahmetsizdir.

Zaten farklı düşünceleri yasaklayan ve başka türlü düşünmeyi imkânsız sayan bütün totaliter ideolojiler, düşünmeyi yasaklamakla kalmayıp insanları düşünme zahmetinden kurtaracak hazır kalıplar üzerine oturur. Bütün resmi ideolojiler, kolaylıkla akılda tutulabilecek pürüzsüz ve sade formüller üzerine kurulur. Ve bu niteliklerini koruyabilmeleri için de “kafa karıştırıcı” (resmi ideolojilere göre düşünmek bu kodla tanımlanır) bütün girişimleri şiddetle önleme gereği vardır. TC’nin resmi ve hâkim ideolojisinin de böyle kurgulanmış olmasında ve güya istibdada karşı kurulmuş bu cumhuriyetin tarihi boyunca en tehlikeli düşmanların düşünce suçu denen suçu işleyenler olmasında da şaşılacak bir şey olmasa gerektir.

Mamafih, saltanat ve hilafetin yıkılıp yerine bir cumhuriyet kurulması hedefinin Kuvayı Milliye’nin gündemine neden ve tam olarak ne zaman geldiği konusunu kavramak için son olarak emperyalistlerin ne zaman böyle bir değişime ihtiyaç duyduğu üzerinde de biraz kafa yormak gerekiyor.

Emperyalistlerin Sevr’den Vazgeçip
Lozan’a Razı Olmalarının Asıl Nedeni Rus Devrimi’nin Gelişmesidir

Emperyalist savaşın galibi Antant devletlerinin ne zamana kadar kendi denetimleri altında bir halife ve padişah olmasını bir avantaj olarak gördükleri ve ne zaman bir halifenin olmamasını tercih ettiğini görebilmek için Rus devriminin evrimini göz önünde bulundurmak gerekir. Zira bu etken, saltanatın ve hilafetin kaldırılmasını Kuvayı Milliyecilerin cumhuriyet ilkesine bağlılından daha fazla belirlemiştir.

1916’da İngiltere ve Fransa arasında bağlanan ve Rusya’nın da onayladığı gizli plana göre, Sykes Picot Anlaşması’na uygun bir harita çizildiği takdirde, Sevr’de çizilen haritaya uygun bir tablo çıkmaktadır. Tek fark, bu anlaşmaya göre Rusya’nın payına düşmesi gereken ve ateşkes imzalandığı zaman büyük ölçüde Rus birliklerinin kontrolu altında olan topraklar üzerinde bir değişiklik vardır. Sovyet hükümeti, Osmanlı topraklarında bir hak iddia etmediğini açıklamış, Brest-Litovsk anlaşmasıyla Çarlık ordularının işgal ettiği topraklardan çekilmişti. Bu durumda galip devletler, savaşa son anda ortak olan ABD’ye çarın hissesinin verilmesinde mutabakata vardılar. Bu şartlarda ABD’nin himayesinde bir Ermenistan ve Kürdistan tarif edildi ve Mondros haritası değişti.

Ama 1922’ye gelindiğinde tablo değişmişti. Kızıl Ordu’nun zaferi kesinleşmiş, beyaz ordular tamamen dağılmış, Kronstadt Ayaklanması emperyalistlerin istismarına fırsat vermeden bastırılmıştı. Bolşeviklere karşı uzun müddet direneceği sanılan Orta Asya ve Kafkasların Müslüman nüfusa sahip ulusları birer birer sovyet cumhuriyetlerine katılmaya karar vermekteydiler. Kafkasya ve özellikle Doğu Ermenistan da öyle. Bu şartlarda Wilson Prensipleri denen çizgide güya ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının savunusunu dış politikasının önemli bir unsuru haline getirmiş olan Amerikan mandası altında bir batı Ermenistan’ın Erivan’la birleşmek istemesi olasılığı kuvvetlenmekte idi.

Öte yandan, Kürtlerin Koçgiri’deki direnişi kırılmış olsa bile, Dersim’e çekilenler hâlâ teslim olmamış ve yenik düşmemişlerdi. Doğu’da Simko hareketi, Güney’deki Şeyh Mahmut Berzenci hareketi tamamen tasfiye edilebilmiş değildi. Bu şartlarda kuzeyde ABD mandası altında bir özerk Kürt devletinin varlığı bütün bölgenin dengesini bozmaya aday bir dinamik oluşturuyordu. Emperyalistler açısından Sevr haritasında ısrar etmek demek, Rus devriminin bu harita boyunca ilerlemesine yol vermek anlamına gelecekti. 1922 dönemecine gelindiğinde Kuvayı Milliye’nin ne yapıp yapmadığından bağımsız olarak Antant devletlerinin Sevr’de çizilen tabloyu yeniden ele almalarına ihtiyaç vardı.

Öte yandan, Rusya’daki iç savaş sürdüğü müddetçe emperyalistlerin tutsağı durumundaki bir halife, emperyalistler açısından önemli bir silah oluşturabilecek iken, bu savaşın sona ermiş olmasıyla hilafetin anlamı da değişik bir önem kazanmaktaydı. Savaşın galipleri olan İngiltere, Fransa ve İtalya’nın her birine paylaştıkları Osmanlı pastasından düşen toprakların hepsi Müslüman nüfusa sahip topraklardı. Bu durumda bu devletlerin egemenliği altında tutacakları toplumların dinen kendilerini bağlı saydıkları bir merci olmasından çok, olmamasında yarar vardı.

Sırf bu nedenle bile hilafet makamının ortadan kalkması, herkesten önce Antant devletlerinin (ABD hariç) işine geliyordu. En azından saltanat ve hilafetin kaldırılmasına en son itiraz edecek olanların başında emperyalist devletler geliyordu. Bu nedenle hilafeti ve saltanatı korumaya yemin etmiş olan Kuvayı Milliyeciler direnseler dahi, emperyalistlerin bir yolunu bulup halifelik makamını ortadan kaldırmaya, en azından işlevsiz hale getirmeye ihtiyaçları vardı. Demek ki Osmanlı’nın mirası olarak Misakı Milli sınırları içinde sayılan kimi topraklardan vazgeçerken “Osmanlı’nın borçları borcumuzdur” demeyi kabul eden bir cumhuriyetin kurulmasına en son itiraz edecek olanlar, her halde emperyalist devletler olacaktı.

İşte 1922 yılı sona ererken, hilafet ve saltanatın lağvedilip, yerine bir cumhuriyet kurulmasının emperyalistlerin istek ve çıkarlarına aykırı olmadığı açıktı; olmamıştır da zaten. Bu cumhuriyetin kuruluşunun anti-emperyalist, yani emperyalistlerin iradesine karşı bir gelişmeyi ifade ettiğinin herhangi bir dayanağı yoktur. Aksine hilafet ve saltanata bağlılık yeminleri eden bir hareketin bu yemini bozmaları için gayret göstermeleri daha makuldu.

İşte saltanatın ve hilafetin lağvedilmesi kabaca böyle özetlenebilecek dünya koşullarında gündeme gelmiştir. Padişahlığın sona ermesi ile birlikte kurulan cumhuriyet de bu tuhaf dünya koşullarını fazlasıyla yansıtır.

Saltanat ve hilafet kalkmıştır ama yerine geçen rejim, Marx’ın başka örnekler için tasvir ettiği gibi, fethederek devraldığı devlet aygıtını parçalamak yerine, onu yetkinleştiren bir karakteri fazlasıyla yansıtıyordu. Bir padişah yoktu, ama temel ilkeleri ile devletin ilkelerini özdeşleştirmiş tek partinin ölünceye kadar başkanı olacağı ilan edilmiş bir cumhurbaşkanı tarifi vardı. Bu cumhurbaşkanı ölünce, yerine otomatik olarak yeni parti başkanı geçecekti; onun da ölene kadar başkan olması peşinen güvence altına alınmıştı. Sadrazamlık yoktu ama başbakan daima değişmez genel başkan yani cumhurbaşkanı tarafından tayin yoluyla belirleniyordu. Ayan meclisi yoktu ama hepsi tek partinin üyesi olan vekillerden oluşan bir meclis vardı vs.

Atatürk, “Türk milletinin karakter ve âdetlerine en uygun olan idare, cumhuriyet idaresidir” sözlerini ilk defa 1924 yılında, yani bu cumhuriyet kurulduktan bir yıl sonra söylemiştir. Bununla birlikte, resmi tarih efsanelerine göre, oldum olası cumhuriyet ilkesini savunmaktadır.

Atatürk, Hakikaten çocuk yaşlarından itibaren cumhuriyet ülküsüne bağlı mı idi? Cumhuriyetçilik ilkesi, Halk Fırkası daha Cumhuriyet Halk Partisi ismini almamışken bile bu partinin temel bir ilkesi mi idi? Bu soruların kanıtlı belgeli bir yanıtını bulmak zordur.

Zaten o nedenle sonradan yazılan bir tarihin böyle bir iddiayı vurgulaması da abestir.

Ama bu tutum bir başka şeyi hatırlatmaktadır:

Napoleon Bonapart imparatorluk tacını yitirdiği zamanlarda “keşke kendi kendimin torunu olsaydım” demişti.

“Cumhuriyetçilik ilkesi ne zamandan beri Kemalizmin bir temel ilkesi idi?” tartışması bir yana, 1923 yılında ilan edilen cumhuriyetin işte bu sözlerin sahibinin adıyla anılan türden bir cumhuriyet olduğu tartışmasızdır. Bu cumhuriyet, bir cumhuriyet kurmak üzere yola çıkmış bir hareketin ürünü değil, bir hükümet darbesi için yola çıkmış, sonuçta emperyalistlerin rızası ile bonapartist bir cumhuriyete varmıştır.

Orhan Dilber
2007
Kaynak

Dipnot:
[1] Gerçi Kemalist hareket, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türkçülük çizgisine yönelecektir, Kuvayı Milliye hareketinin söylemi ve bileşimi göz önüne getirildiği takdirde, bu hareketin Türkçü ve cumhuriyetçi olamayacağını anlamak zor değildir. Zaten Kemalizmin önce hilafet ve saltanata karşı sonra da Türkçülük istikametinde evrilmesi ile Kuvayı Milliye kadrolarının nasıl ayrıştığı ve karşı karşıya geldiği de bunu göstermektedir.

(Cumhuriyetin kurulmasından itibaren Kemalist hareketin böyle bir evrim geçirdiği bir olgu olsa da, konumuz itibariyle cumhuriyet öncesi Kuvayı Milliye üzerinde durmak gerekiyor).