Artıklar

Artıklar: Faşistler Post-Sol’la Nasıl Flört Ediyor?
Faşist Bireyselciliğin İlk Dönemki Bileşimi
Dostum olan bir editör, bana gönderdiği eposta mesajında şunu söylemiş: “Eğer antikapitalizm ve bireysel özgürlük, kitaplarda veya makalelerde dillendirilmese, sağın onları kullanması mümkün olmazdı.” Evet bu tespit doğru, hatta böylesi bir durumda faşizm yeryüzünden silinip giderdi.
Faşizm, solcu ve sağcı kimi pozisyonların bileşkesinden türedi. Solun pozisyonlarının belirli bir kısmı, kolektivizm, sendikacılık, ekoloji ve faşist teşebbüslerle örtüşen otoriteryanizm ile alakalıydı. Kısmen sol otoriteryalizm eğilimlerine tepki olarak, yetmişlerde özel bir antifaşist hareket türedi. Bu hareket, “post-sol” düşünce olarak biliniyor.
Antikapitalizmin ve “bireysel” özgürlüğün” ideolojik saflığını muhafaza ettiğini düşünen, yazının başında bahsini ettiğim editör arkadaşım türünden radikal isimler, faşist ideolojiye belirli noktalarda yakınlaştıklarını, ona karşı belli düzeyde zafiyet taşıdıklarını görmüyorlar.
Post-sol, büyük ölçüde solun ve sağın politik ideolojisinden özerk bir bireysel özgürlük fikrinden yana olan, öte yandan solculuğun kimi unsurlarını muhafaza eden bir eğilimden türedi. Post-sol, kendi içinde çelişen bazı pozisyonlar alsa da, köklerini çoğunlukla bireyci Max Stirner’e dayandırıyor. Stirner, Avrupalı bireyin ulus, sınıf ve inanç karşısında üstün olduğuna inanan ve büyük ölçüde Hegel’den etkilenen bir isim.
Stirner’in 1856’da ölmesinin ardından kolektivizmin ve yeni-kantçılığın popülaritesi, ondaki bireyci felsefeyi gölgede bıraktı. Bu gölge, Nietzsche’nin yüzyılın sonuna doğru ünlenmesi ile kalktı. Stirner’den etkilenen Nietzsche, sosyalizmin ve “modern dünya”nın “üst insan” olarak bilinen put kırıcı, aristokrat felsefeci eliyle aşılacağından bahsedip durdu.
On dokuzuncu yüzyıl süresince Stirnerciler, “üst insan”ı kadınların üstün Avrupa ırkını doğurmasına ilişkin sorumluluk anlayışı ile birleştirdiler. Onlara göre, kadınlar “yeni insan”ı dünyaya getirmeliydi. Bu insan, hem “yeni çağ”ı üretecek hem de onun eseri olacaktı. Aynı şekilde özgürlük ve eşitlik fikrinden tiksinen sağcı aristokratlar da seçkincilik anlayışlarını ve sol halkçılıkla kitle temelli uygarlığa yönelik nefretlerine fikrî temel bulmak için yüzlerini Nietzsche ve Stirner’e döndüler. Bu iki isimden etkilenen kimi anarşistler ve bireyciler Dostoyevski gibi isimlerle ilgilendiler. Dostoyevski, modern dünyanın manevi krizine ve kitleler çağına son verecek olan “muhafazakâr devrim” fikrini geliştirmişti. Anarşist Victor Serge’ün ifadesiyle, “Dostoyevski’de en iyi ve en kötü ayrılmaz bir bütündü. O hem hakikatin peşindeydi hem de hakikatten korkardı. O, yoksul ve büyük bir insan gördüğünde korkuya kapılırdı.”
Tarihin “büyük insan”ı veya “yeni insan”ı ne solcu ne de sağcıdır. O, modern dünyayı yok edip yerine sürekli gelişen bir imaj koymuştur. Peki bu imaj, ne tür bir forma kavuşacaktır?
İtalya’da fütürist hareket ve muhtelif romantik milliyetçi akımlarla bağlantılı olan gericiler, Nietzsche ve Stirner ile tanımlı bireyci akıma yakınlıklarını ifade etmişlerdir. Yaşanacak felâketlerin modern dünyaya diz çöktürüp yeni insanın doğacağı yeni çağı kurmasını uman fütüristler, imparatorluğa dair tumturaklı sözlerle “anarşistlere ait yıkıcı tavrı” kaynaştırmaya çalışmışlardır.
Bu bireycilik ve “muhafazakâr devrim” eğilimleri içerisinde en popüler isim olan İtalyan estet Gabrielle D’Annunzio’dur. D’Annunzio, Birinci Dünya Savaşı sonrası İtalya adına yeniden almak için Fiume isimli liman kentine 1919’da cüretkâr bir saldırı gerçekleştirmek için 2.600 asker toplamıştır. Bu macera esnasında işgal gücünün elinde üzerinde kafatası ve çapraz kemiklerin bulunduğu siyah bayrak bulunmaktadır. Askerlerse, saldırı esnasında ulusal birlikle ilgili şarkılar söylemektedirler. İtalya bu işgal girişimini reddetmiş, kent-devleti romantik milliyetçi liderlerinin eline teslim etmiştir. Milliyetçi sendikacı Alceste De Ambris’in hazırladığı anayasa, işbirliğine giden sendikalar sayesinde, korporatif ekonomi üzerine kurulu ulusal dayanışmanın zeminini teşkil etmiştir. D’Annunzio, bu süreçte kimi kehanetlerde bulunmuş, balkondan herkese şiirler okumuştur. Eril bir kişilik olan D’Annunzio, imparatorluktan ve krallıktan yana olan, aynı zamanda kardeşlik üzerine kurulu duygulara sahip, radikal bir isimdir. Asıl talepte bulunduğu hususlarsa, ulus için fedakârlık ve ona yönelik sevgidir.
Fiume’deki özerk bölgesi ordunun eline geçmesi ardından D’Annunzio, İtalya’ya dönmüştür. Bu dönemde aşırı milliyetçiler, fütüristler, sanatçılar ve aydınlar onu gelişmekte olan faşist hareketin lideri olarak selamlamıştır. Faşizmin ruhuna seslenen siyaset kutsallaştırılmış, estetik törenler ve radikal şiddet bu sürece katkı sunmuştur. Muhtemeldir ki Mussolini, liderlik konusunda onu bir rakip olarak görmüş, ama ondaki tarzı ve ruh hâlini görmezden gelmemiş, Fiume’deki sonuçsuz macera üzerinden çok sayıda insanda kazandığı estetik albeniyi epey ciddiye almıştır.
Mussolini’ye göre, faşizm partiye karşıdır, o salt harekettir. D’Annunzio’nun öfkesini, kafataslı, çapraz kemikli bayrağını ve beldeki hançerini miras alan faşist kara gömlekliler (squadristi), ondaki “umurumda değil” (Me ne frego) marşında ifade edilen “umursamaz” tavrı da benimsemiştir.
Fiume macerasına katılan bazı isimler D’Annunzio faşist harekete katılınca onu yüzüstü bırakmış, faşist tehditle mücadele etmek için Arditi del Popolo (Halkın Cesurları) milislerine katılmıştır. Diğerleri ise kara gömlekliler içinde erimiştir.
* * *
Eskiden solcu olan Mussolini, devrimci sembollerle aşırı milliyetçi yeniden doğuş fikrini buluşturma konusunda hiç güçlük çekmez. 1920’de yaptığı bir konuşmada, “tüm türleri ve tüm cisimleşmiş hâlleriyle, kahrolsun devlet. Dünün, bugünün, yarının tüm devletleri, kahrolsun. Burjuvası, sosyalisti, tüm devletler yıkılsın. Bireyciliğe mahkûm olan, bugünkü karanlığın içinden geçip yarının belirsizliğine doğru ilerleyen bizler için geriye bir tek şey kaldı: bugün saçma görünen ama tüm o teselli edici niteliğiyle varlığını koruyan anarşi dini” demektedir. Bir başka konuşmasında ise şu soru yer alır: “Şu Stirner neden geri dönmemeli?”
Mussolini’deki anarşizm anlayışı çok önemlidir, zira o, anarşizmi faşizmin ön delili, onun zihinde önceden tasarlanmış hâli olarak görür. Nazi partisi üyesi hukukçu Carl Schmitt’e kendisindeki mit anlayışıyla alakalı olarak şunu söyler: “Eğer anarşist yazarlar, mitik olanın otorite ve birliğe karşı önemini keşfetmiş olsalardı, istemeden de olsa yeni bir düzen, disiplin ve hiyerarşi anlayışı üzerine kurulu bir başka otoritenin temelini atmak için onlar da işbirliğine giderlerdi.”
Faşizmin diyalektiği burada iki yönlüdür: her dönemde faşizmin potansiyelini sadece modern dünyanın anarşizme has bir şekilde yıkılması açığa çıkartabilir, oysa Mussolini’ye göre, paradoksal biçimde, anarşizmin mitik devletsiz toplumu, ancak kendi disiplinini kendisi sağlayan bir düzenden neşet eder.
Antifaşist anarşist bireyciler ve nihilistler, Mussolini’ye göre bir tür “pasif hiççiliği” temsil ederler. Nietzsche’ye göre, bu eğilim çürümedir, modernitedeki zayıflıktır. Mussolini için savaşmış eski askerler, bireyciliğin Bolşevikler eliyle ezilmesine karşı çıkmış, “savaşçıların karşı partisi”nden yana saf tutmuşlardır. Faşizm, erkeklerdeki kadın düşmanlığını istismar etmiş, topyekûn çöküş vizyonlarındaki “pasif hiççiliği” “aktif hiççilik” hâline getirmiştir. Ona göre, yeni çağın yeniden doğuşu yeni insanın elindedir.
Yirmiler ve otuzlarda Avrupa genelinde tanık olunan faşizme yönelim, sadece eski komünistler, sendikacılar ve sosyalistler arasından çıkan kolektivist sol ile sınırlı değildir. Avrupalı avangart ve entelektüel seçkinlerin muğlâk siyaseti de yüzünü faşizme çevirmiştir. Fransa’da Georges Bataille ve Antonin Artaud gibi isimler, acımasızlık, akıldışılık ve seçkincilik üzerine kurulu faşist estetikle ilişkili denemelerin altına imza atmışlardır.
1934’te Bataille, “büyük faşist toplumlar”a yer açmak istediğini açıktan deklare etmiştir. O, dünyaya dair “gelişkin formlar”a sahip olduğuna, “haşmetli ve asil duygulara seslendiğine” inanmaktadır. Bataille’ın Stirner’e yönelik hayranlığı, sonrasında onu “paradoksal biçimde faşist olan bir eğilim” içerisine girmekten alıkoymamıştır. Louis-Ferdinand Céline ve Maurice Blanchot gibi diğer ünlü liberterler de kin yüklü antisemitizm türünden faşist temaları kullanmışlardır.
Tıpkı Blanchot gibi Nazileri destekleyen, dışavurumcu şair Gottfried Benn de içe bakıp duran nihilizmin ve ızdırabın hümanizm karşıtı diline başvurmuş, sadece hayvanî dürtülere ve akıldışı güdülere önem vermiştir. Varoluşçu felsefeci ve Nazi partisi üyesi Martin Heidegger fenomenolojisi dâhilinde Nietzsche’ci nihilizmi ve estetiği geliştirmiş, kaygı meselesini modern hayatın merkezine yerleştirmiş, varoluşu hakiki bir sanat faaliyetinde saklı olduğunu düşündüğü yıkıcı işlem üzerinden rahatlatmaya çalışmıştır.
Hitler’in iktidara gelişini sevinçle karşılayan yazar Ernst Jünger “aktif nihilizm”in gücünü önemsemiş, uygarlığın “büyülü sıfır noktası” üzerinden çökmesini arzulamıştır. Bu çöküş sayesinde kendisinin “anarklar” dediği aşırı bireyci aktörlerin kuracağı yeni çağ başlayacaktır. Stirner’in etkisi, hem ilk yılları itibarıyla Mussolini’de hem de Jünger’de mevcuttur. Bu etki, sonrasında Carl Schmitt ve Julius Evola gibi faşist hareketin diğer üyelerince sonraki döneme taşınmıştır.
Uygarlığın çöküşü peşinde olan isimler içerisinde belki de en önemlisi Evola’dır. Ona göre yeni çağ “evrensel birey”in manevi uyanışının gerçekleştiği, erkeklerin üstün olduğu, fedakârane bağlılığın esas olduğu bir çağdır. Davaya bağlı bir faşist ve bireyci olarak Evola, kutsal şiddete, ırkçılığa, antisemitizme ve gizeme sadık bir kişidir. “Politik asker” öğretisinin sahibi olan Evola, şiddeti çoğunluk karşısında bireyin üstün olmasını sağlayan bir tür doğal hiyerarşinin oluşturulması noktasında önemli görür. Onun inancına göre, büyü pratiği aristokratik bir ruha kavuşturur insanı. Bu ruhsa ifadesini ancak fedakârlık ve samuraylara has onur anlayışında bulur.
Evola, bilgiye olan susuzluğunu dindirmesi için kendisini Viyana’ya davet eden SS’lerle bu fetih, seçkincilik, fedakârlıktan zevk alma anlayışını paylaşır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Evola’daki manevi faşizm, aslen Yunan olan Fransız ezoterisist Savitri Devi’nin yazılarında da çıkar karşımıza. Devi, günümüzde tanık olduğumuz Derin Ekolojiye benzeyen, Nazilere has hümanizm karşıtı bir doğa ibadeti geliştirmiştir. İnsan haklarına karşı çıkan Devi, dünyanın iç içe geçen yaşamsal güçlerin bütünlüğü olduğu düşüncesindedir. Ona göre, bu bütünlükte hiç kimse bir başkasına karşı ahlakî bir ayrıcalığa sahip değildir.
Alexander Reid Ross

Hiç yorum yok: