Sayfiye Sınıfı

Ankaragücü’nün darbecilerin radarına girmiş olması, onu darbe takımı yapmaz. Baştaki liderin alnının secde görmesi, İslam’ı devlet dini yapmayacağı gibi. Ankaragücü, o sene hakkıyla birinci lige çıkmıştır. Kupa sürecinde kayıp yaşadıklarını, haksızlığa uğradıklarını düşünerek itiraz edilmiş, darbeciler de bu durumdan nemalanmak istemişlerdir. O, o dönemde futbolcuların işçilerle birlikte yemek yediği bir takımdır.
Buna karşı çıkartılan Gençlerbirliği ise doksanlarda Birikimcilerin, Tanıl Bora’nın bir projesidir. St. Pauli, Livorno’ya bakıp iç geçirenler, Gençlerbirliği’nden böylesi bir takım icat etmek istemişlerdir. Oysa Ankaragücü oracıkta durmaktadır. Seksen öncesi polis teşkilâtı içerisinde faal olan Polder’in başkanlığını yapmış Sıtkı Öner’in aktarımına göre, o dönemde en fazla baskıyı CHP hükümetinden görmüşlerdir. Hazırladığı listedeki isimlerin bir bir atıldığını, Polder’in o günlerde ağır darbeler yediğini söylemektedir. Söylediği bir husus da şudur: kitabı İletişim Yayınları’ndan çıktığında birkaç sayfasının eksik olduğunu fark etmiştir. Çıkartılan kısımlarda o dönemde emniyet müdürlüğü yapmış, sonrasında Gençlerbirliği yönetiminde yer almış bir isimden bahsedilmektedir. Anlaşılan Tanıl Bora, bu eleştirilerden pek hoşlanmamıştır. Siyaseti bulutlar üzerinde kurgulayanların yerde olup biteni karartmak istedikleri açıktır. Özünde CHP’ye örgütlenmenin de bir bedeli vardır.
Burada mesele, yukarıdan bakmak, siyaseti yukarıdan okumaktır. Futbol veya başka bir meselenin yukarıdaki isimler ve o seviye üzerinden idrak edilmesi sorunludur. Onca çileye rağmen bugün Fener’inden Galatasaray’ından daha fazla tribün desteği sunan bir halkı “darbeci” diye damgalamak siyaseten körlüktür. Tanıl Bora’nın bile tespit ettiği biçimiyle, Gençlerbirliği orta sınıfın, memurun, Ankaragücü yoksulun, gecekondunun, işçinin takımıdır. Solun tercihi ilkinden yana olmuştur.
Yukarıdan bakılınca sadece şekil görülmektedir. Kendi şekline önem verenler, sadece şekil görmek derdindedirler. Yapılan analizler, herkes açısından bir tezahürdür. Nasıl görülmek istiyorsanız onu görüyorsunuzdur; tersi de doğrudur.
Bu açıdan AKP, 2010, en erken 2007’den beri solun radarındadır. Bunu sorgulayan tek bir kişiye bile rastlanılmamaktadır. 2010’daki haritaya bakıp “işte bizim kitlemiz bu yüzde 42” demişlerdir. Şimdi aynı cümle yüzde 49, hatta daha fazlası için dillendirilmektedir. Ve buradan da sağ toplamın erimeye başladığına dair ümitvar analizler yapılmaktadır.
Orhan Gökdemir gibi isimler, referandum günü TV ekranlarında gördüğü, renkli haritayı gerçek ve kerteriz kabul etmektedir. Bu nedenle kısa vadede emek-sermaye, ezen-ezilen ayrımı üzerine kurulu teori ve siyaset, otomatikman gerici ve yanlış kabul edilmektedir. Aslolan sahil kesimi ile iç kesimler arasındaki kavgadır. Bu tür yüksek teorisyenlerin ve siyasetçilerin analizlerinin gerçekte bir karşılığı yoktur. Onlar, kendilerinin tanrı olduğu yanılsamasıyla mutlu mesut yaşama derdindedirler. Ve asla aşağı inmezler. Teorik zeminleri Grek-Elen panteonudur, siyaset, felsefe, oradan sorulur. Batı gibi tarih oradan başlar. Ama hiçbirisi Atina ve Sparta arasında bile ayrıma gitmeyi kabul etmez çünkü onlar için asıl düşman Perslerdir.
Bugün İslamî kesimdeki Pers-İran-Şia düşmanlığı da bu Batı çizgisiyle karındaştır. Liberal tezvirat bu çizgi üzerinden biçimlenir. Söz konusu düşmanlığa dair tüm tespitler örtük olarak Batı’ya yaranmaya dair sözler içermek zorundadır. Pers Osmanlı, İran Türkiye, Şia bir tür saray Sünniliği ile karşılanır ve bunların üçü de Batı’nın suyuna daldırılmak durumundadır.
Haritaya bakıp değerlendirmede bulunmak, şekle kilitlenip arka planı görmezden gelmek, artık kesinlikle tesadüfi, kazara, yanlışlıkla değildir. Bu görmezlik hâli kastidir ve esas olarak Omerta kanunlarına tabidir. Mafyalaşan düzende birilerine de Omerta kanunlarına uymak, bile bile susmak düşmektedir. “Rumeli ürünü cumhuriyet” bunu emretmektedir.
Görülmeyen gösterilmeyen bir boyut da herkesin 23 Nisan’a, o çizgiye örgütlendiği koşullarda, küçük çocukların olduğu, onları asker olmaya özendiren kliplerin, kamu spotlarının çekilmesidir. Kur’an kursu gericiliğinden kurtarmaya çalıştıkları, bisiklet öğretmek istedikleri çocukları asker pilot vs. yapmak istemektedirler. Geri kalan da holifest gibi burjuva eğlence dünyasına örgütlenmektedir. Veya Shell emperyalizminin reklâmında görüldüğü üzere, tuvaletleri bile “sıcak ve samimi” olan bir dünyaya çağrılmaktadırlar. O tuvalette bile Aylan Kurdi’ye yer yoktur. Çünkü onun yurdunu cehenneme çeviren, Shell’dir.
Omerta da burada devreye girer. Shell’in kirinin gizlenmesi gerekir. Doksanlardan itibaren reklâm, promosyon, halkla ilişkiler, insan kaynakları literatürü ile sol-sosyalist literatür arasındaki ayrım silikleşmiştir. Kadrolar, bu bilip de susma dünyasına uygun bir eğitimden ve pratikten geçirilir. Ölen ölür kalan sağlar onlarındır.
Gökdemir, TV ekranında gördüğü haritaya bakıp analiz kasarken, görmemizi istemediği, o haritayı kimin çizdiği, altta neyin yattığı, gizlenen çatlaklardır. Burjuvazinin seçiminde ortaya çıkan iki üç renge göre siyaset yapmak; işte asıl burjuva siyaseti budur. Gökdemir’e göre sağcı Anadolu, “Balkan Harbi boyunca Balkanlardan göçüp bu bölgeye yerleşen, yığılan kitle”dir. Yazının sonunda ise Gökdemir insanlara “gâvurluk, gayrimüslimlik” yapacağını, yapmak gerektiğini söylemekte, Balkanlarda olduğu gibi o sağcı kitleyi kıyımdan geçirmeyi telkin etmektedir. Gökdemir , hem gerici olan Balkan göçmenlerinden söz etmekte hem de cumhuriyetin Rumeli ürünü olduğundan bahsetmektedir. Bu saçmalığı izah edecek gevezelik onun dilinde illaki vardır.
Oysa mesele devlet ve burjuvazidir. Bir mafya bir mekâna çöker, idaresini bir gence bırakır ve o gencin tüm hayatı o mekânı korumak olur. Bir taş üstüne taş koymaz. Sivas, Malatya, Kayseri gibi yerlerde, özellikle gayri Müslimlerden çalınan mal-mülkle insanların ilişkisi budur. Ve devlet, her zaman o malı geri almakla tehdit etmiştir. Altmışlarda Muğla’da bir Alevi aileye sulak arazi vermiş, sonra onu alıp Sünni aileye vermiş, iki aile birbirine düşmüş, “sulhu sağlamak” devlete düşmüştür. devlet bazen kedi-fare oyunu oynar, bazen herkesi birbirine düşürür, gerçeğin tek hâkimi olduğunu anımsatır. Bir araştırmaya göre, seksenlerde bile Ermenilerin bir gün gelip mallarını geri alacakları korkusu hâkimdir Sivas gibi yerlerde. Bu bölgelerde hâlâ Ermeni gömüleri, altınları ile ilgili masalların anlatılması da buradadır. Ermeni, bir hayalet gibi hâlâ dolaşmaktadır. Devlete de buradaki düzeni sağlamak için elindeki sopayı sallamak düşmektedir. İşte solun dinle ve milletle ilgili eleştirileri özünde devletin bu sopası olabilmek içindir. Oralardaki politik çatlakların görülmemesinin, görülmek istenmemesinin, “SDP Yozgat” diye oralarda olma hâliyle dalga geçilmesinin sebebi buradadır. Devletle, devletin sopasıyla düşünüldüğü, solculuk körü körüne din ve millet düşmanlığı olarak kurgulandığı sürece, sonuç hep bu olacaktır. Asıl mesele, her yerde ve her şeyde çatlağı, zayıf halkayı bulmak, sınıf mücadelesiyle hareket edebilmektir. Bu mücadele, solu da, dinî, millî kesimleri de keser. Bu kesimleri mücadeleden bağışık kılmaya çalışanlar, devlete hizmet ediyordur.
Mehmet Ali Aybar, altmışlarda Kürd illerinde Barzani çizgisiyle ilişki kurar, üç beş miting kalabalık geçer, o havayla batıya gelir, sosyalizm, parti gibi konularda çark etmeye başlar. Geniş kitle söz konusu olunca kitap, eğitim meselesinin geri plana atılmasını söyler. Bu parti içerisinde tartışmaya neden olur. Bir gün bir arkadaşı gelir, Can Yücel’e şunu söyler: “Aybar hoca öyle demek istememiş. ‘Benim ailemin bir tarafı ilmiye, diğeri seyfiye sınıfından, ben nasıl böyle bir şey söyleyebilirim?’ diyor”. Aybar’a kızgın olan Can Yücel ise şunu söyler: “annesi ilmiye, babası seyfiye sınıfından ama kendisi de sayfiye sınıfından”.
Bugün gelinen noktada hâkim olan, işte bu sayfiye sınıfıdır. Burjuva siyasetinin ürettiği renkli haritalara bakıp analiz yapanlar, bu haritaları diledikleri gibi yorumlamaktadırlar. Hayalleri, o komünizm tasavvuru bile bir sahil kasabasında yaşamakla alakalıdır. Onların kendilerine verilmiş üç kuruşluk malın bekçiliğini yapmanın çilesini, oradaki asli yoksulluğu anlamaları mümkün değildir. Mülkün ortaklaşması iradesi o görmedikleri, “gitmesek de gelmesek de bizim” dedikleri bölgelerde de mevcuttur. Devletin bu iradeye karşı sallayıp durduğu sopası olmak isteyenlerin o Anadolu’ya düşmanca bakmaları görevleridir. Referandum sonrası sağın eridiği analizini yapanların görmediği gerçek budur. Sırf sopa sallansın diye Ermenicilik vs.cilik yapanların derdi, ne Ermeni, ne Süryani, ne Rum’dur. Devletin Kafkas ve Balkan göçmenlerine salladığı sopa olmak değil, o göçmen, mülteci halkların sopası olmaktır anlamlı olan. Yeter ki su aksın, çatlağını bulacaktır.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: