Post-referandum

Kontrgerilla tamimnamelerinin hocası Avrupa emperyalizmi, okulu Latin Amerika, uygulama sahası Ortadoğu’dur. Bu zincir dâhilinde, elbette kimi tadilatlara ve geliştirme girişimlerine tanıklık edilmektedir, ama tüm yapı "kontra" niteliğini hiçbir vakit yitirmemiştir.
Toplum ve tarihteki kurallar, yasalar, kişilerin kaprislerini dinlemezler. “Belirli şahısların bilgilerine saygısızlık eder miyiz, kibirli miyiz biz?” diye düşünmezler. Bu nedenle o kurallara ve yasalara dair fikir yürütmeyi kibirli addetmek, özünde cehaletle alakalı bir meseledir. Cehaletse ümmilikten farklıdır. Ümmilik anadan üryan, bilgisiz olmaktır; cehaletse, bilmek istememektir.
Belirli bir dönemde bir dünya, bir bölge veya bir ülke belirli bir yönelim içerisine girer. Bu yönelimin birçok boyutu olabilir. Teorik açıdan bu boyutların kişinin kendi solculuğu üzerinden analize tabi tutulması sorunludur. O kurallar ve yasalar ideoloji de tanımazlar. En fazla, ideolojiler, o kurallara ve yasalara göre eğilip bükülürler, belirli kılıflara büründürülürler. Bugün yaşanan budur.
1978’de Guatemala’da Ponzás Katliamı yaşanır. Plantasyon sahipleri ile ilgili şikâyetlerini belediye başkanına sunmak için yürüyüşe geçen köylülere ateş açılır. Yüzlerce Maya köylüsü katledilir. Ülke ve bölge bağlamında bu olay, ordunun, halk karşıtı faaliyetlerin ve politik havanın dönüşümüne dair bir eşik olarak değerlendirilmektedir. Hatta tüm kıta genelinde süreç dâhilinde sol yapılar incelirler, renk değiştirirler, kitleselleşme ve seçime endeksli bir pratiğe evrilirler.
Sonuç itibarıyla bugünkü koşullarda eleştirilen, şu veya bu örgütün şu veya bu pratiği değil, genel yönelimin kendisidir. Bizde Gezi ve AKP, bir tür Ponzás Katliamı momentidir. Sol, tüm bileşenleriyle sosyal demokrasi ve liberalizm eksenine oturmuş, burada teneffüs edebileceğini düşünmüştür. Asıl sorun buradadır. O teneffüsün halkla alakası, ona hayrı kalmamıştır.
Sosyal medya alanında Cizreli gencin yabancı gelinle muhabbeti de bu bağlama oturur. O düet, yanmış insan bedenlerinin kokusuna rağmen yapılmaktadır. Onun içindir. Batı’yla kurulan ideolojik, hissi bağ, buradaki düzene dairdir, bağlıdır. Dolayısıyla o muhabbeti övünme gerekçesi olarak görenler, bodrumda yaşanan katliama dolaylı ortaklık ederler.
“Devletin kurumsal yapısıyla toplumun uyumunu dağıtıcı niteliğine kurumsal yapı içinden gelen 1960 tarihli TSK müdahalesi”ne dönük övgüler de bu bağlamda gerçekleşmektedir. Yüksek siyaset bilgisine sahip olduğunu düşünenler, ahkâm kesmekte, devlete ve topluma akıl verecekleri vehmine kapılmaktadırlar. Bu kişilere göre Mahir Çayan, 9 Mart’a destek verdiği için “kemalisttir” (ki bu, tartışmalı bir husustur), ama aynı kişiler, 15 Temmuz’u 9 Mart olarak görmüş, hatta 60 darbesi olarak değerlendirmiş, darbe girişimine destek vermiş, bu anlamda, içteki gizli kemalizm ifşa olma imkânına kavuşmuştur.
Bugün sosyal demokrasi ve liberalizm, kemalizmin iki kanadıdır. Ona Anka Kuşu misali sarılanların hâlidir tanık olduğumuz. Bu popülarite düşkünleri, kişiselliğini yüceltme, şişirme meraklıları, dönemi ve süreci bu bağlamda değerlendirmektedirler. Sol, AKP düştüğü noktada AKP düşmanlığı yapabileceğini görmüş, buradan yol alabileceğini düşünmüş, bu yolda sosyal demokratlığı ve liberalizmi arındırıp üstüne giymiştir.
Nurettin Demirtaş’a göre, “AKP zayıf halkadır, ilgilenmeye bile değmeyen bir şeydir, onun kitlesi ona ihanet edecektir.” HBDH’ye göre, “AKP zayıf halkadır ve asıl ona vurulmalıdır.” Veysi Sarısözen, “Saray dayandığı kitleden emin olamaz” demektedir.
Tüm değerlendirmeler, belirli bir şahsa indirgenmiş olan AKP gerçekliği ile tanımlıdır. Devletin AKP askısına asılmış olması, AKP’nin “zincirin zayıf halkası”nı temsil etmesi mümkün değildir. Olan biten, mevcut devlet kurgusunda cereyan etmektedir. AKP’yi devlet, kemalizm, yönetsel gelenek dışında gören her değerlendirme, devletin işidir, ona katkı sunar. Çünkü bu tip değerlendirmeler, “devlet koltuğunda ah ben oturaydım” diyenlere aittir, zorlu ve meşakkatli yolun yolcularına değil.
Zaten devletle toplum arasındaki uyumu sağlayacak darbelere, örneğin 15 Temmuz’a bu nedenle destek verilir. Demek ki bu eşhasın zihninde, çiviyi çiviyle sökme yöntemi esastır. Yani Çayan’a “Kemalist” diyerek, ondaki suni dengenin bozulacağı ana dair bir andaç olma niteliği sökülüp atılmak istenmektedir. Kemalizm eleştirileri, daha iyi bir kemalizm için icra edilmektedir. Devletin halkla uyumunu gözetenlerden ezilenlere bir hayır gelmez. Bazı Hayır’cılardaki hayırsızlık budur.
Bir belgeselde anlatıyordu: aynı denizde yaşayan iki cins köpekbalığının biri memeli, diğeri yumurtlayarak çoğalıyor. Memeli olan, yavrularını denizin dibine bırakıyor, diğeri yüzeyine. Ama yüzeye bırakılan binlerce yumurta karabataklara yem oluyor. Memeliler, bir tür bilgiyi nesilden nesle aktarmayı biliyorlar, o kuşlara dair bilgi üzerinden deniz dibinde yavruluyorlar. Diğer cins ise bu bilgiden habersiz, yüzeye bırakıyor yumurtalarını. Bu teşbih dâhilinde memeli olan, devlet; yumurtlayan cins, soldur.
Devlet, belirli bir gelenekle hareket eder. Sol ise her bir kuşakta, hatta her birey toplamında tarihi ve toplumu yeniden başlatır. Başladığını zanneder. Devleti askıya alan, paranteze koyan, mutlak kudret kabul eden, halkın direnç ve kudret imkânlarını küçümseyen her türden yaklaşım, bu yapısal sorunla alakalıdır. Gezi sonrası belirli bireylerin eleştirilerden haz etmemesi de bu durumun bir sonucudur. Referandum, sonucu ne olursa olsun, yeni bir vehme ve illüzyona yelken açılmasına neden olacaktır. Boşluk, bireydir, yok-yerdir. Bağlam görülmesin diyedir bireycilik. Kolektif olan dinamiklerin örgütlenmesi, buradan boşluğa düşürülmektedir. Devlet buradan ilerler. “Kemalizm tepedendi, ona kitle lazım” lafını bugün birçok sol örgüt açıktan dillendirmektedir. Bu, devletin örgütlenme tarzıdır. O örgütlenme, salt kapalı kapılar ardında gerçekleşmez. Referandum o örgütlenmeye aittir, dairdir.
Katliam, baskı ve zulmün ilerlediği belirli bir hat mevcuttur. O hat dâhilinde sosyal demokrat veya liberal seçenekler arasında sıkışmak kaçınılmaz bir hâl alır. İlkinde devletle; ikincisinde burjuvaziyle aynı masada olunduğuna dair yanılsama zemin bulur kendisine. Aradaki salınımın siyaset ve teori diye adlandırılması mümkün değildir. Referandum İsimsizler, Söz gibi dizilerin sahnesidir. Sisi darbesinde kızı için ağlayan Erdoğan, o sahnede her role hazırdır.
Başkanlık kadim bir tartışmadır. Şahsın kendisi ile alakası yoktur. Devlete ait, devlete dair bir tartışmadır. AKP, muhafazakâr kitle içerisindeki olası pürüzleri temizlemiştir. Sola ise laik ve modern kesimlerdeki çapakları temizlemek düşmektedir. Çünkü mesele başkanlık değil, Erdoğan’dır. Böylelikle başkanlık, fikir olarak tüm olumlu-olumsuz veçheleriyle içselleştirilmiştir. Sol ise tepeden inmecilik eleştirisiyle alttan kitle örmekle meşguldür. Ne tepeye ne de inmeye karşıdır, tek karşı olduğu şey, halktaki örgü, örgünün halklaşmasıdır.
Bu gidişat, ezilenlerin kudret mücadelesi açısından değerlendirilmemektedir. Zira asıl nefret, devlete değil, ezilenlere yöneliktir. Onlardaki belirsizlik, rahatsız edicidir. Brumaire’de Marx’ın birkaç yerde vurguladığı biçimiyle, “Fransa huzur istemektedir” ve Erdoğan eliyle devlet, kendisini huzurun ana jeneratörü olarak örgütleme çabasındadır. Bugün bazı sol mahfillerde bahsi edilen “kuruculuk”, bu huzur fikrinin bir çıktısıdır. Artık yanmış insan kokusu düetlerle örtbas edilebilmelidir. Mahallede silâhlı “hayır” propagandası yapanların videosu paylaşılmalı, ilk fırsatta A örgütüne yönelik küfür çıkını ortalığa serilmelidir. Kimse devlet kadar ciddi değildir.
Referandum öncesi CHP ve MHP pratiğine kilitlenmiş sol pratik de bu huzur arayışının parçasıdır. Yüksek siyaset ehilleri, herkese nizamat verme derdindedir. Brumaire’de Marx’ın dilinden dökülen sınıfsal tahlilin binde birine tanık olunmaz bu çabada. Sadece sınıfsız, sınıfsal ilişkilerden ari olan devlet klikleri vardır ve aslolan o kliklerden birinin koltuk altına ilişmektir. “Zincir” mecazı da bu sınıfa soğuklukla alakalıdır.
Bu açıdan, eski TKP’li hasmının “halk kendi devletini kurmak için adım atıyor” sözüne Birgün gazetesinin neden içerlediğini, dönemin Adalet Partili gazetelerinin Fatsa ve Terzi Fikri ile ilgili sözlerine benzer sözleri neden sarfettiğini açıklığa kavuşturması gerekir. Birgün gibi solcuların rahatsızlığı, halkla değil devletle alakalıdır ve onlar, sadece o halkın devlete uyumunu önemseyebilmektedirler. Artık onlar, halkın devlet kurma iradesine, iradenin muktedir olma ihtimaline yönelik bir küfürdür. Onlardaki “Hayır”a tam da bu noktada itiraz etmek gerekir.
Belediye seçimi, cumhurbaşkanlığı seçimi, genel seçim ve en son 15 Temmuz’da kursakta kalan hevesin adı hâline gelmiştir sol. Referandum süreci de benzer bir akıbetle yüzleşirse, o, halktan kopuşunu taçlandıracak, gizemli bir “devlet”e daha da bağlanacaktır. Devlet geleneğine karşı başka bir geleneğe bakmayı tehlikeli görenler, her yılı, her momenti kendisine özel zannetmeyi sürdürecek, yeniden başlayacak, öyle olduğunu düşünecek, her şeyi kendisine bükecek, gerçeklikle ilişkisi daha da kopacak, kutsal asanın sahibini beklemek alışkanlık hâlini alacak, düzen partisi bir salgı gibi her yanı kuşatacak, kırılmalar, ayrışmalar marazi kabul edilecek, burjuva siyasetiyle aradaki ayrımlar iyice silikleşecektir.
Referandum bağlamında evetçilerin “evet” dediğine “hayır”; hayırcıların “hayır” dediğine “evet” demek şarttır. Çünkü her ikisinde de halk lehine hiçbir şey yoktur.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: