Teorik Tahkimat

Liberal ve/veya muhafazakâr hâkimiyet altındaki düşman sahasına girmek için sağlam kılıçlara ihtiyaç vardır. Teorik mücadele alanında düşman sahasına girmek, yani liberallere ve/veya muhafazakârlara laf anlatmaya çalışmak, sonuçta eldeki bulguru küflendirebilmektedir. Kılıç ise ancak geçmişte dövülen çelikle güçlüdür.
Seksenlerde ve doksanlarda ortaya konulan ve düşman sahasına girme yönündeki tüm faaliyetler, düşman sahasında esir olmayla ya da o sahaya uyum sağlamayla sonuçlanmıştır. Söz konusu pratiklerin somut kazanımları olmamıştır. Bu dönemde laf anlatılan, lafın benzetildiği “yeni sol” ve “yeni sağ”ın ortak ana rahminin Soğuk Savaş olduğu görülememiştir. Sonuçta Soğuk Savaş’ın tüm kültürel, ideolojik ve teorik havası sosyalist hareketin içine sızmıştır.
Düşman sahasına girildiği vakit ilk esneyen kılıçlar, ardından belkemikleri olmuştur. Zaman içinde burnundan kıl aldırmayanlar, en pespaye teorilerin acenteliğini üstlenir hâle gelmişlerdir. İlgili dönemde batının tüm pisliği ülkedeki esaslı iki dinamik olan TKP ve Dev-Yol kanalıyla ülkeye akmıştır. Bu iki dinamiğin dışındakilerse en fazla onlar gibi olamamışlığın çırpınışı içindedir ve tüm pratikleri onlar gibi olmak üzerinedir. Kimse bu teorik hâkimiyet meselesinden vazgeçmemiştir.
Sol, tam da bu kadar az olmak istediği için azdır aslında. Eldeki malzemenin piyasa değeri açısından alıcısının seçkin ve kıymetli olmasını isteyen gene odur. Sonuçta tahkimat bu seçkinliğe ve kıymete göre yapılmıştır. Yani her örgüt esas olarak teorisini ulaşmak istediği kadro tipolojisine göre eğip bükmüştür. Tersten, ideal kadro için teori iyice rafine edilmiştir.
Marksizm açısındansa; mesele onu devrimlerin istibdadından ve tasallutundan kurtarmaya kilitlenmiştir. Marksizmi ya da sosyalizmi kurtardığını söyleyenler, düşman sahasına girdiğini iddia edenlerdir. Oradan edindikleriyle verili marksizme ve sosyalizme bir biçimde savaş açmışlardır. Batıdaki gibi özgün bir anarşizmin bu topraklarda kökleşmemesinin nedeni de buradadır. Liberalizmden alınan silâhlar, marksizme ve sosyalizme anarşizm adı altında çevrilmiştir. Engels’in yıllar öncesinden yaptığı, “döne dolaşa anarşizmle hesaplaşmak gerekir” uyarısının anlamı buradadır.
Belirli bir yerden bakıldığında, geçmiş devrimlerin istibdadından ve tasallutundan kurtulma istemi, muradı, kadrolara ve kitlelere geleceğin devrimi için gerekliymiş gibi aksettirilmiştir. Oysa tam tersi geçerlidir: geçmiş devrimlerin “kul”u ve “emir eri” olmaksızın geleceğin devrimine uzanmak mümkün değildir. Tarihteki tüm devrimlerin devrim olmak üzerinden ortak bir “kader”i paylaştığı açıktır. İfrat veya tefritle bu kaderden kaçmak, anarşizmin teorik ve pratik âlemine sığınmakla sonuçlanmaktadır. Anarşizm, hep, devrimlerin zafere yürüyen değil, yenilgiye düşen tarafında var olur.
Devrimlerin tarihten silinmesi talebi, ister istemez kadroları yan, tali yollara sevk etmiştir. Sonuçta belirli devrimlerin gölgesinde yürüyen akademik tartışmaların meselenin özünü ve aslını teşkil ettiği söylenmeye başlanmıştır. Dolayısıyla kurtuluşumuz Mao değil, Althusser okumaktan geçecektir. Aslında Althusser, FKP içinde Çin Devrimi’nin, özelde Kültür Devrimi’nin yarattığı dalgayı dindirme operasyonunun adıdır. Benzer bir tespit, Lukacs ve Gramsci için de yapılabilir. Bu iki isimde ise Komintern başat role sahiptir.
Bugün de kadroların Marx-Engels’ten başlayıp devrimler tarihi içinde pişen kadrolar ve dinamikler yerine bu tip isimleri okuması ve allame-i cihan kesilmesi teslimiyet bayrağını çektiğimizin bir göstergesidir. Devrimlerle salt başarıcı bir yerden ilişki kuran, ilk kazada hemen daha güvenli düşünsel kovuklar arayan öznelerin devrimden kaçtıkları açıktır.
Zira sağlam kılıç ve belkemiği olmaksızın hareket etmek mümkün değildir. Tabii ki düşman arazisine girmek zorunludur, savaşın, mücadelenin emridir ama bu işlem, sırf devrimin sorumluluklarından kaçmak ve düşmana sığınmak için gerçekleştirilemez.
Bugün sol bir özne, devrimlerin kadrolarını ve dinamiklerini okumak yerine, onlar üzerine akademik çalışmalar ifa etmiş isimleri okuyorsa, nasıl bir kadro ve nasıl bir dinamik öngördüğünü de dolayısıyla itiraf etmektedir. Bu kadro ve dinamik tasavvurunun kılıç tutacak ne eli ne niyeti vardır. Söz konusu tasavvur, akademi içi kadrolaşmaya ve oranın dinamiklerine teslim olmaya kilitlidir.
Düşman sahasına girme noktasında buna karşı konulan direnci pazarlayanlar da çıkacaktır. Yani saf marksizmi ya da sosyalizmi kendi özel kasasında tuttuğunu söyleyenler, elini sıcak sudan soğuk suya sokmak istemeyenleri doğalında örgütleyecektir. Aynı şekilde Anti-Kapitalist Müslümanlar gibi çıkışları eleştiren İslamcılar da ister istemez burjuva öznelliğine kul olacak ve bu coğrafyada hiçbir şey yapmamaya yemin etmiş olarak pratikte AKP ideolojisine bağlanacaktır. Derdimiz daha fazla sayıda Komünist Manifesto ya da Kur’an basılmasını sağlamak değil, muhteviyatın sömürüye ve zulme galebe çalmasıdır. Şeklin bekçiliğini yapmak, bizi iradeden ve gelecek tasavvurundan da mahrum kılacaktır.
Müslüman âleme girmek, elbette Müslümanlaşmayla sonuçlanacaktır, zira örgütleyen örgütlenecektir. Burada müdahale ve mücadele kendi “İslam”ını koşulluyorsa, düşman sahasına girmenin bir anlamı olacaktır. İslam ve sosyalizm, iki kopuk elektrik teli gibi birbirine değdiğinde, Mao’nun tabiriyle, kurumuş bu bozkır alev alacaktır, bu kesindir. Ama bunun için tellere gelecek elektriği kendi mülküne alanlardan ve ona mani olanlardan kurtulmak zorunludur. İslam ve sosyalizm, devrim tarihinin parçası olmakla, söz konusu akımın gerçekleşmesi noktasında, yan yanadır. Mesele, yalıtkanlardan kurtulmaktır.
Bugün yakınlaşma imkânı AKP iktidarı ile mümkün olmuştur. Aslında ana yalıtkan bu gerçekliktir. Yüzeydeki yakınlaşma dipteki uzaklaşmayı gizler. Benzer bir tespiti HDK dâhilinde yakınlaşan örgütler için de yapmak mümkündür. Bu örgütler daha da uzaklaştıklarını gizlemek için HDK bünyesindedirler ve HDK aslında salt bunun için vardır. İslam ile sol arasındaki yakınlaşma da esasta her iki tarafın liberalleri ve muhafazakârları arasında gerçekleşmektedir. Devrimin hattı henüz oluşmamıştır. Çünkü yakınlaştıran, sadece devrimdir.
Dolayısıyla bugün Müslüman âlemdeki çalkantıda AKP ajanları mevcuttur ve bu kişiler/çevreler liberal bir yerden “iktidar” eleştirisi yapmaktadırlar. Lenin sevilsin ya da sevilmesin, onun devrimin kadrosu olarak söylediği şu söz, hakikati tüm yakıcılığı ile taşımaktadır: “Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur.” Yani iktidar kaçkını veya “iktidar bizi yozlaştırır” terennümlerinin örtük veya açıktan AKP ağzından çıktığını bilmek gerekir. Kapitalizmi iktidarı almadan “çatırdatmak” veya onu iktidardan kaçtığımız ölçüsünde silikleştirdiğimizi zannetmek büyük bir yanılgıdır. Tersten, kapitalizmin istediği tam da budur. Latin Avrupa’nın Soğuk Savaş teorisyenlerinin ABD’nin dibindeki Latin Amerikalılara öğütlediği tezlerin Ortadoğu’da cari olduğunu düşünmek ciddi bir sapmadır. Tamam, Soğuk Savaş’ta yenildik ama o kadar da değil!
Esasında İslam da bu Soğuk Savaş ideolojisine, “Kur’an Müslümanlığı”nı “sapıklık” olarak gören Fethullah Gülen’e, yani bir Soğuk Savaş erine yenilmiştir. “O kadar da değil!” ise Müslümanların o erin tabi olduğu askerî hiyerarşiye karşı devrimci bir hiyerarşi kurması zorunludur.
Bu anlamda devrime ve devrimin kurduğu hiyerarşilere, disipline küfretmeyi iş zannedenlerin yalanlarından uzak durmak gerekir. Sürekli, açıktan ve örtük olarak, “biz öyle hiyerarşi kurmayacağız, biz öyle devrim yapmayacağız” diyerek birilerine hoş görünmek, esasında “devrim yapmayacağım, bu Soğuk Savaş ordularına karşı ses çıkarmayacağım” demektir. Son dönemde kendilerini izah etmeye çalışan Anti-Kapitalist Müslümanlar, dostlar, sıkışmalarını bu tarz tepkilerle aşmaya çalışmaktadırlar örneğin. Bu dostların Sovyetler’le ilgili liberal tezvirata pek kanmaması, tam da kendilerinin dile getirdikleri biçimiyle, meşverete dayalı bir idarenin eksiği gediği ile işletildiğini bilmeleri gerekir. Müslüman komünist bir isim olan Hintli Hasret Mohani, “Sovyet” sözcüğünün eşitlik anlamındaki “seviye” sözcüğünden türediğini bile söylemektedir. Tüm bu pratiğe karşın gizli ya da açık AKP’lilerin iktidar oldukları için Müslüman âlemden zuhur edecek her türden iktidar alternatifini biraz sol, biraz anarşizm biraz da liberalizm isimli dalgakıranlarla kesmek niyetinde olduğu görülmemektedir. Sonuçta laf kendine uygun insanı çağırmaktadır. Yani devrimler tarihinden uzak ya da kopuk her laf, uzak ya da kopuk kadrolarla ve dinamiklerle buluşabilir.
Bu anlamda mantık ilminde sıkça dile getirilen, mugalâtalara ya da mantıksal safsatalara başvurmadan, devrimler tarihinin verili toplumsal-politik pratiğimizle herdem okunması zorunludur. Peygamber’e bağlanmak ama bu bağlanmayı O’nu liberalizmin, bir tür sosyalizmin ya da anarşizmin peygamberi kılarak gerçekleştirmek, O’nu devrimler tarihinden ve dolayısıyla toplumsal-politik olandan kesip ayıracaktır. Yani devrimlerin kadrolarının ve dinamiklerinin birlikte, tarihsel-toplumsal bağlamı içinde, süreklilik-kopuş üzerinden anlaşılması gerekir.
Ekim Devrimi’ni tarihe gömmek için Lenin’ci olmak yeterlidir. Aynı şekilde İsevî gibi Muhammedî olmak ama onu tarihsel devrimcilikten tecrit etmek İslam denilen devrimi silecektir. İslam, karşı-devrimcilik ya da devrim kaçkınlığı ile değil, tam da devrimle nefes alır, can bulur. Meseleyi şahsîleştirdiğimizde, devrimi belirli bir şahsa kapattığımızda, teorik, ideolojik ve politik mücadelede sürekli şahsî olan aranıp bulunacak, birlikte iş yapacak kimse aranmayacak, birileri varsa bile, ortak bir iş belirlenemeyecektir.
Tahkimatın yan ve tali yollara değil, devrim yoluna, devrimlerin kadrolarıyla ve dinamikleriyle maddîleşen yola yapılması şarttır. Devrimci varsa devrim de vardır. Devrim yoksa devrimci de yoktur.
Akademi devrim yoluna ve devrime tabi kılınmışsa önemlidir. Böyle değilse, Marx’tan beri bildiğimiz üzere, akademi, yani işi gücü teori üretmek olan mekân, devrim bir daha olmasın diye sürekli yıkılıp kurulur. Bu anlamda Guattari ve Deleuze gibi isimler 68 kalkışması ile tanımlıdırlar. Burada dert, “bir daha böyle bir kalkışma olmasın”dır. Aynı bireysel ve psikolojik kodlar üzerinden dönemin devrimci öznelerine yöneltilen okuma da, örneğin RAF’ı rafa kaldırmak içindir, RAF olmak için değil. Zira bu okumalar, birey bütünlüğünün su sızdırmazlığına dairdir. Döne dolaşa mesele, düşman sahasında karşılaşılan liberalden ya da muhafazakârdan işitilen, “insan önce kendinde devrim yapmalı” cümlesine kilitlenir. Eksik olunduğu önbilinciyle başka kadrolar ve dinamikler aramak yerine, her birey su sızdıran yerlerini özellikle kendi akademik disiplininden edindiği çimentoyu kendi hayat pratiğinin çamuruyla karıştırıp ürettiği harçla sıvamakla yetinir. Sol o kadar yaralıdır ki her köşebaşında bu pratik sürekli yinelenmektedir.
Örneğin Anti-Kapitalist Müslüman dostların da yeni mekânında benzer bir harç karılmaktadır. Maalesef toy, heyecanlı gençler gibi mekân kendilerine has sloganlarla grafitilendirilmiştir. O mekâna mahalledeki bir mütedeyyin amcanın ya da teyzenin gelmesi mümkün değildir, çünkü aslında onu çağırmak üzere kurulmamıştır. Sol mekânlar gibi orası da Amerikan gencinin özel odasına dönmektedir. Çoğalmak isteyenin şeklî her tür unsuru bile farklı olmalıdır.
Sonuçta Anti-Kapitalist Müslümanlar fazla solcu olduğu için eleştirilebilirler. Burada bazı sol ekiplerin “bizim ekmeğimizi çalacaklar” kaygısı üzerinden bir eleştiri yöneltilmemektedir. Aksine dert, devrimin ortak sofrasında ekmeği bölüşmektir.
Teorik tahkimat marksistler açısından devrimsiz, havada asılı, steril bir Marx-Engels’e, hatta Engels de kirli bulunup Marx’a, Lenin şahsında devrim öncesi veya sonrası gene devrimsiz, havada asılı ve steril bir Lenin’e yapılmaktadır. Benzer bir maraz İslamcılar açısından da mevcuttur, onların da Kur’an’a veya Peygamber’e kapattıkları bir kurgudan söz edilebilir. Fethullah Gülen, iktidar üzerinden formatlanan Hadis ideolojisinin Kur’an’a üstün olduğunu söylerken, mücadele etmeyi değil, mücadeleyi öldürmeyi öngörmektedir. Aynı niyet, marksizmi ve sosyalizmi saf tutmaya çalışanlarda da vardır. Marazlardan kurtulma pratiği maraz çıkartamaz, teorisini saf tutansa kimseyle saf tutamaz.
Eren Balkır

Hiç yorum yok: