Hayaller ve Gerçekler

Geçen 23 Nisan’da sol bir örgüt, çocuk bayramını sosyal medyada paylaşılan bir videoyla kutladı. En “kemalizm eleştirmeni” örgüt, yaklaşık bir ay sonra da Kaypakkaya’yı andı.
Videoda bir çocuk vardı ve “ona bir hayalin var mı?” diye soruluyordu. Çocuk “yok” diye cevap veriyordu. Sol örgüt, bu videonun altına “hayallerinin olacağı günlerin gelmesi dileğiyle” notunu düşüyordu.
Oysa “yok” cevabıdır devrimci olan.
Dolayısıyla o örgütün devrimci olduğu iddiası boştur, çünkü zaten devrim istemiyordur. İstese, çocuğun cevabını eksik görmez, eksikliği kendi burjuvalığıyla tamamlamak istemez, o eksikliği devrimcileştirir, daha doğrusu, hayalin bulunmadığı gerçeklikte bugünün şartlarına son verecek iradeyi görürdü.
Bir başka örnek de şu: Orta yaş üstü bir adama mikrofon uzatılıyor ve “yılbaşında bilet size çıksa ne yaparsınız?” deniliyor, adam da şu cevabı veriyor: “bize çıkmaz.”
Devrim imkânı bu netlikte aranmalı, sürekli bilet satmakta değil.
Kadrolara öğretilense, bu satış ve pazarlama yöntemleri. Bahsini ettikleri “sosyalizm”se sömürü ve zulümden azade bir hayal. Devrimci pratik, bu sebeple ihtiyaç hâlini almıyor. Kimse, hayal perdelerine başka bir gölge düşsün istemiyor.
Sosyalizm, sınıfın ve sınırın ötesi olarak tasavvur ediliyor. Dolayısıyla oraya buraya gidiliyor, sınırdan ve sınıftan usanmış özel kişiler, bir mekâna toplanmaya çalışılıyor ve bu özel kişilere genele, avama küfretmek öğretiliyor.
Her örgüt, bu noktada “avama en uzak kim, en özel kim” yarışına girişiyor. HDP, bu duruma son verecek imkânları bünyesinde barındırsa da pratikte verili gerçeği beslemekten başka bir işe yaramıyor.
Küçük burjuva, ya emek-sermaye çelişkisini, ikisini yakınlaştırıp uzlaştırarak çözme ya da çelişkinin tortusunu, pisliğini, suyun akışı (ilerleme) adına, temizleme görevini üstleniyor. Görevler arasındaki rekabetin bir önemi yok.
Uzlaştırma veya tortuyu temizleme işi, bugüne vurmayı gereksiz kılıyor. Kadrolar, bu işe göre kalıba dökülüyorlar.
Bir kahvede veya kafede rastladığınız bir kadro, hemen kalıba dökülmüş bir toplum ve tarih bilgisine ait bir avuç cümleyi sizin önünüze döküveriyor. Topluma ve tarihe hükmettiği hissini vermeye dönük bu çaba, toplumu bölen, tarihi kesen güçleri ve dinamikleri çöpe atıyor. Tarih kurgusunu devlet; toplum kurgusunu burjuvazi veriyor.
Sonuçta sosyalizm diye tasvir edilen şey, bu kurguya göre anlam kazanıyor. Buradan da nahif bir tutumla, devletten veya burjuvaziden sosyalist olması isteniyor. Burada kişi, kendisinin sosyalist olma yolunu öneriyor karşısındakine.
Yalçın Küçük, Muharrem İnce gibi kimi isimlerin “Fethullahçı” olduğunu söylediği yutub videosunda Hüseyin Gülerce’nin yazısını kaynak alıyor. Gülerce’nin yazısında geçen “Kılıçdaroğlu beyaz Türklere uzak bir isim” sözünü okuduktan sonra Yalçın Küçük, programı sunan kişiye dönüp “bak görüyor musun, Kılıçdaroğlu bize uzakmış” diyor.
Bir sosyalist, ne vakittir kendisini “beyaz Türk” kabul ediyor? Buradan, aslında Küçük gibi isimlerin bir görev dâhilinde kalem oynattığını, yerdikleri isim ve çevreleri yüceltmeye çalıştığını anlıyoruz. Hatta muhtemelen Küçük, Fatih kitabını Fatih’i tarihinin parçası kabul etmeyen Kaypakkaya’ya inat yazmış olmalı.
Ama bugün hem “Kaypakkaya, ezilenlerin politik devrimciliğinin ilk koşulunun egemenlerin şu ya da bu kanadından bağımsızlaşmak olduğunu vurguladı” deniliyor hem de yıllardır egemenlerin bir kanadına açık destek sunuluyor, hatta ezilenlere bu “politika” salık veriliyor. Küçük burjuva, işini yapıyor.
Sosyalizmi ve devrimi hayal olarak görenlerin bu uğurda gerçek bir mücadele yürütmesi mümkün değil. Hayal âlemiyle bilgi dünyası arasındaki ayrım silikleşiyor. Buradan da sosyalizm, maddiyat adına efendilerin gölgesine çekiliyor.
Çulhaoğlu, bu tweet’ini Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşü esnasında atıyor. Şimdi de öğrencisini HDP’ye vekil yapıyor. Kullandığı cümlelerden anlaşıldığı kadarıyla o, sınıfı dar görüyor. “Sıkıştırmak” fiilini kullandığına göre, Çulhaoğlu sınıfı bir küçük market poşeti olarak görüyor büyük ihtimalle.
Ne Yapmalı, önemli bir müdahale, çentik. “Daralıyorum, sıkılıyorum” deyip duran küçük burjuvaların o “dar” müdahaleyi idrak edebilmesi mümkün değil. Kısa vadede dar görünen müdahale, geniş bir zamana ve mekâna açabiliyor özneyi. Ama kendisini zamansız ve mekânsız gören yüce öznenin böylesi darlaştırıcı pratiklere meyletmesi mümkün değil.
Sınıfın kendisi, sınıf dışı ve sınırötesi görülüyor; havada asılı, kendinden menkul kabul ediliyor. Böylelikle efendilerin sınıfı ezilenlerden uzak tutma siyasetine katkı sunuluyor. Salt ezileni görmek işçi; salt işçiyi görmek ise ezilen düşmanlığı. Lenin, çentiği buraya atıyor.
Sonuçta yüz yıldır varolan tüm sol örgütler, belirli gerilimlerin ve çentiklerin karşılığı. “TKP” diyerek, tüm tarihi; “TİP” diyerek tüm toplumu kendi algısından yana düzleme girişimi, politik bir faaliyet değil.
Hayaller için mücadele etmek, hayalleri zihinde yaşatmayı, onları canlı tutmayı değil, somut maddi gerçeklikte somut maddi bir güç olabilme çabası içine girmeyi gerekli kılar. Gerisi devrimci politikanın değil, edebiyatın konusudur.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: