İştirakçi Hat

Muhtemelen 80 darbesini yönetmek için, görevli olarak gönderilmiş olan büyükelçi “Asyalı ve İslamî gelenekler hâlen daha taşrada derin köklere sahip ama Cumhuriyetçi Atatürkçülük de köklü” diyor. Onca zaman sonra Enver Aysever, “din denilen saçmalığı öğrenmenin hem yararı yok, hem de çocuklarda ruhsal yara açıyor” tespitinde bulunuyor. İkisi gayet uyumlu. Asyalı ve İslamî olana düşmanlık, büyükelçinin emri.
Aslında AKP de o büyükelçilikle uyumlu. Sofranın sahibi, sofraya çağırdıklarına “öküz” olarak muamele ediyor ama birlikte kaşık sallıyor. Kapıdaki hizmetçiyi, uşağı, tarlada çalışanı, fabrikada işleyeni kimse umursamıyor. Fırsatını bulmuşken birileri, “saçmalık, cahillik, gericilik” laflarını tespihine dizip gün boyu çekiyor. Kentin kontrolü/disiplini ile taşranın kontrolü/disiplini farklı ellere muhtaç. Bu ellerin rekabeti, yerinde bir politik müdahaleyi asla koşullamıyor. AKP’nin kontrol ve disiplindeki rolüne yönelik eleştiriye, bir kısım solun kontrol ve disiplindeki rolüne yönelik eleştiri eşlik etmeli.
Metin Çulhaoğlu ise bu ortamda “Bu ülkede, ‘üzerine gelmek’ zorunda kaldığımız İttihatçı ve İtilafçı akımlar kendi uzantılarıyla ülkenin düşünsel ortamında hala etkili” buyuruyor ve sosyalistlerin alan açamadığından yakınıyor. Dönüp bakmıyor geçmişine: o geçmiş ittihatçılardan ve itilafçılardan rol, mevki ve güç dilenmekle malul. Ayrıca “üzerine gelmek” ne demek? Uzaydan mı geldin? Boşlukta mı doğdun? Sen onların eserisin!
Bugün artık Milli Mücadele’nin Kemalizmi ilerici görülüyor, en anti-kemalist, anti-modernistler kesimlerce bile. O ilericilik, Suphilerin, Çerkes Ethem’in, Nâzım Bey’in, Halk İştirakiyyun’un tasfiyesi ile alakalı. THİF, çıkış sürecinde köylülüğü örgütlemeye meylediyor, yıllarca Mete Tunçay’ın sunduğu resmi tarih, solculara Moskova’nın THİF’i değil, TKP’yi önemsediğini öğretiyor. Bulaşık görülüyor THİF. Aynı şekilde Ankara halkı da yeni gelen ve meclis kuran mebuslara “bulaşık” diyor. “Bulaşık” bir anlamda “Bolşevik” demek oluyor. Garip bir trajedi: üç ay içerisinde tüm bu dinamikler tasfiye ediliyor. Çerkes’in tasfiyesi haberini alan Suphi, “maceracı, kendini bilmezin tekiydi” diyor Çerkes için. Birkaç ay sonra aynı laflar kendisi için kullanılıyor.
Bugün de İslamî muhalefetin diline yönelik benzer türden laflar sıralanıyor. Oysa bugün anlaşılıyor ki 2007’de devletin, yani ABD büyükelçisinin “cumhuriyetçi Atatürkçülüğü” bir hamle yapmış. Cumhuriyet gazetesinin “tehlikenin farkında mısınız?” sorusuna bugün tüm sosyalistler, Marksistler de dâhil, herkes “Eveeet!” diye cevap veriyor. Masa başında kadrolara, “bu Kemalistleri sosyalist yapabiliriz” yalanları söyleniyor. Buna uygun olarak, sosyalizm de Marksizm de fikir ve eylem temelinde inceliyor, kıvama getiriliyor. Kontrol ve disiplin onlar için de devreye sokuluyor.
Ortada bildirdikleri türden bir tehlike yok. Erdoğan da Fethullah da bir davanın kavgasını verecek kişiler değil. Devlet bunu çok iyi biliyor. Ama korku salınması, kitlelerin kontrol ve disiplin altına alınması gerek. Ülke içindeki krize, 2008 krizi eşlik ediyor. Kontrol ve disiplin için sağ ve sola ayar çekiliyor. Suriye Savaşı’nın planları da o günlere dayanıyor. Bugün Esad’cılık yapanlar, Ahmet Necdet Sezer eliyle başlatılan Suriye görüşmelerinin bir uzantısı. Aynı işi sürdüren AKP hükümeti ise kendisine ait başka uzantılar çıkartıyor, hepsi bu.
İtilafçılık ve ittihatçılık karşısında iştirakçilik var. Tarihsel birikim kesintili ilerlemiş. Her çatlakta, her kopuşta, burjuva siyasetinin her tıkanmasında, iştirakçi siyaset, gerisin geri burjuva nizama ve fikriyata boyun eğdiriliyor. Tartışmalar bununla ilgili. Bir yönüyle siyaset yukarıdakilerle pazarlığa indirgenmiş durumda.
ABD’de solun ana gündem maddesi, insan hakları hareketi ve zencilerin beyazlarla eşitliği meselesi. Vietnam Savaşı ile birlikte ordunun askere ihtiyacı oluyor, askere alınan zencilerin ağzına bir parmak bal çalınıyor ve hemen eşitliği güvence altına alan yasa 1965’te çıkartılıyor. Askerî tarih politik tarihi biçimlendiriyor. Bu noktada burjuva siyasete kul olmuş solcular boşluğa düşüyorlar, krize giriyorlar. James Baldwin’in de dile getirdiği gibi, siyah hareket bu tıkanmayı İslamîleşerek aşıyor. Özellikle siyah hareketi kontrol ve disiplin altına alma amacıyla FBI, COINTELPRO ismiyle bir çalışma yürütüyor, hatta siyahların devrimcileşeceğini öngörerek, silâhlı örgüt bile kuruyor.
Devlet aklı bu, birbirlerinden öğreniyorlar. Kontrol ve disiplin, burjuva siyasetinin ruhu. İslamî olana yönelik saldırı, 2007’den beri yürütülen bu siyasetin bir çıktısı. Birilerine, “burada size ekmek var” denmiş ve sırtları sıvazlanmış. Devletin görevi bu. Sol, o siyahları Müslüman yapan şeye düşman. Dolayısıyla siyah olana düşman.
Sosyalistlerin alan açamadığından yakınan Çulhaoğlu açıktan yalan söylüyor dolayısıyla. Çünkü bugün gençleri cumhuriyet bekçiliğini solculuk zannediyor. İtilaf ve ittihat arasında tam boy bir sınıf düşmanlığı var zannediyorlar. Perde gerisinde birlikte çalışıyorlar. Anlaşıyorlar, bazen yöntemler arasında uzlaşmazlık çıkıyor, o kadar. Sosyalistler ise bu anlaşmazlık hâllerinde “acaba bize de ekmek çıkar mı?” diye eşikte bekliyorlar.
Baldwin’i yıllar önce İstanbul’da gezdiren isimlerden biri de Gülriz Sururi. Bugünse internette Müslümanlara açıktan küfreden, “geberseler de kurtulsak” diyen, orta sınıfların ruhunu gıdıklayan yazılar yazıyor. Baldwin’se o günlerde Hristiyan olanın devletleştiğini, Allah’ın siyahîleştiğini söylüyor. Ayrıca önemli bir hususa vurgu yapıyor: “Siyahlar için İslam, ABD öncesini anlatıyor”. Yani İslam, siyahlara ABD’yi önceleyen, geçersizleştiren, boşa düşüren bir zemin sunuyor.
Sol, itilaf ve ittihat arasında salınacağına, bu topraklardaki iştirakçi damara örgütlenmeliydi. Ama artık bu mümkün değil. Zira cumhuriyet diye bir kazık var, gerisine düşülemez, onu ilerletmek asli görevdir. Yoksul köylünün, işsizin, alın terini satan işçinin böyle bir derdi var mı diye soran bile yok.
Muzaffer Oruçoğlu din düşmanlığında tutarlı ise soy ismini de değiştirmeli. “Beni artık Kaypakkaya ile ilgili bir şeye çağırmayın, ben onu aştım” diyen Oruçoğlu da yelkenini bu rüzgârla şişiriyor anlaşılan. Koç ve Sabancı gibileri kendisine yoldaş belliyor artık. Yeni sentez bu olsa gerek.
Çünkü artık kentli orta sınıfların hassasiyetlerine oynamak daha kolay geliyor. Daha doğrusu özellikle 2007’den beri verilen emre uyuyorlar. Herkes içtimaya alınmış ve görev yerlerine gönderilmiş.
Bir mitolojiye inanıyorlar sonra. Kurtlar Vadisi’nde anlatılana benzer hikâyelere bağlanıyorlar. Saf, çekirdek, ilerici ve devrimci bir öz grubun perde gerisinde durduğunu ve ülkeyi yönettiğini düşünüyorlar ve ona örgütleniyorlar. Bugün sol örgüt şeflerine “aynı masada bir generalle mi yoksa elleri nasırlı bir işçiyle mi olmak istersin?” diye sorulsa, generali tercih edecek durumdalar. O nasır ve o işçi mide bulandırıcı ve aşağılık bulunuyor zira.
Yükselme kaygısı artık siyaseti de ele geçirmiş durumda. Devleti önceleyen ve sonralayan hiçbir şeye tahammül edemiyorlar. Mevcut statükoya put gibi tapıyorlar. Sonra da bağıra çağıra “putperest dönem İslam’a göre ilericiydi” diyorlar, “Osmanlı pazarı özgürlükçüydü” diyor bir başkası.
Pazar dedikleri Rum, Yahudi, Ermeni. Bugün bu üç azınlık topluluğu ile ilgilenmelerinin, siyasetlerinin merkezine bu üç dinamiği koymalarının nedeni, onları çok sevdiklerinden değil. Tek değer verdikleri, pazar, onların pazardaki yerleri. Rum, Yahudi, Ermeni edebiyatı yapanların, yıllarca define peşinde koşanlardan farkı yok. Tek dedikleri şu: “bu halklar olsaydı, daha zengin olurduk.” Ayrıca Rum, Ermeni, Yahudi, onlar için bu geri kalmış toprakları batıya bağlayan kanallar.
İştirakçi hat, çeşitli momentlerde itilafçıların veya ittihatçıların oyaladığı yoksul dinamikleri keserek ilerledi, ilerliyor. Burjuva siyasete karşı devrimci siyaseti çıkarttığımız durumda, o dinamikler bizi, biz de onları göreceğiz. Bunun için devletin çektiği perdeyi yırtmak gerek.
Kerem Kamoğlu

1 yorum:

KORAY ÖZUYAR dedi ki...

THİF zaten TKP'nin yasal organı değil mi?