Belkemiği

Savaş sahasının Ortadoğu’dan sonra nereye kayacağını merak ediyorsanız, Neşe Özgen’i takip edin. Şimdilerde Balkanlar’da. Bir röportajında ilettiği biçimiyle, sonra Kafkaslar’a gidecekmiş. Buradan, aynı röportajda Roma İmparatorluğu’na, Pax Romana’ya düzdüğü övgüler de hatırlanmalı.
Hatıra getirilmesi gereken bir isim de Roma’ya başkaldırmış İskoç isyancı Calgacus. “Barışı sağlamak istiyoruz” diyen Roma’ya şunu söylüyor: “Her yanı çöle çevirmeye barış diyorlar.”
Küçük burjuvanın ruhunu gıdıklayan eşitlik, fırsat eşitliğinden başka bir şey değil. Onun için her yanın çöle dönmesinin bir önemi yok. Ve düzleme pratiğinde her daim “devletine” güveniyor. Alttakilerin düzleyiciliğini etkisizleştirmeye mecbur.
Küçük burjuvazinin devlet ve siyaset ile kurdukları ilişki, Fransız Devrimi’ni ölçüt alıyor. Ondan öncesinde tarih yaşanmadığına inanıyorlar. Hatta “ezilen ve işçi gibi kelimeler öncesinde yoktu” diyorlar. Yani burjuvazi adına aşağı seslenip, “size isminizi bile biz verdik” demiş oluyorlar. Onlar ile ilgili her türlü tasarruf hakkını kendilerinde görüyorlar. Roma adına, Spartaküs’ü kontrol altına almaya çalışıyorlar. Ona “nefes alan herkes eşittir” dedirtiyorlar ve köle isyanını egemenler gibi olmak isteyen, yenilgiye mahkûm biçareler olarak takdim ediyorlar.
Fransız Devrimi bir yanıyla ekmek devrimi, bir yanıyla Roma’nın diriliş devrimi. İkincisi yüreklerine, akıllarına daha sıcak geliyor küçük burjuvazinin. Dili Ali söylüyor, gözleri Muaviye bakıyor. Biraz İngiltere’nin baskısından, Fransız tarımı çöküyor, kente ekmek dahi gitmiyor. Bu yüzden isyan patlak veriyor. “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözü bu dönemi anlatıyor. Bugün ise “ekmek yeme” diyen Canan Karatay’ı seviyorlar. Fikir düzeyinde alttakilere pastalar imal edip satıyorlar. “Ortak ve temiz olsa iyi olur” diyorlar. Ama malzeme kimin, mutfak kime hizmet ediyor, sorularını hiç sormuyorlar. Yoksulları, ezilenleri devletten uzak tutmak, devlete tampon, paratoner olmak, ana görevleri. Burada sıcak gelense, emperyalizmin parantez içine alınması, düşman derekesinden çıkartılması, mutenalaştırılması.
Dolayısıyla cemaate ve tarikata karşı çıkartılan “komün” boş bir kelamdan ibaret. Ağzına alanlar, ona asla inanmıyorlar. Sadece bugün için işlevsel buluyorlar, ondaki düzleyiciliği, çöl edişini önemsiyorlar. Amaç, bölgede emperyalist yürüyüşün önündeki engelleri kaldırmak, her şeyi pazar için dümdüz etmek. Tarikatlar ve cemaatler mutenalaşsa sorun yok, bir araya gelen öfkeyi harlıyorsa, yok edilmeli. Komün, işte bu yüzden tarikatların ve cemaatlerin karşısına çıkartılıyor. Sözcü gazetesi niye karşı ise bunlar da aynı nedenle karşı. Çünkü küçük burjuva için solculuk, Batı’ya uzanan Roma yolunun eşiği, Janus’a sunulan kurban…
Bunlarda pazar, Hristiyan’ın Pazar’ının yerini alıyor zamanla. Aynı ölçüde kutsal kabul ediliyor. Bu açıdan Özgen, yazdıklarıyla aslında önceden Afrika veya Latin Amerika’ya gönderilen misyonerlere benziyor. Onların postmodern dönemdeki tezahürü olarak iş görüyor. Önce tüm kolektif varlığın düşman olduğuna inandırıyor herkesi, sonra Batı’nın ve pazarın Mesih olarak pazarlanabilmesi için çaba sarfediyor.
“Kapısında köle tutanı, işçi sömüreni, kadın aşağılayanı, bir tabaktan ortak yemeyi küçümseyeni sofradan kovmakla başlayalım.”
Diyor Özgen. Bu söz dinlense, HDP denilen sofrada çok fazla kişi kalmaz! 200 TL’ye özel davetiye basıp ancak onu alabilenlerin katılabildiği “demokrasi konferansları” düzenleyen, yeni müteahhitlerin partisi, Özgen’e bu sözleri yüzünden çok kızıyor olmalı. Bu mitolojiden ve onun ürünü olan edebiyattan kurtulmak şart. Resmi siyaset pazarında tezgâh kapma pratiğinin allı pullu laflara ihtiyacı olduğu açık. Tezgâhları, tefeci masalarını tekmeleyen iradenin kırılması şart.
Maklubeyi anlatırken Özgen, yıllar evvel Fethullah okullarına methiyeler düzmüş hocası Büşra Ersanlı’yı da partiden kovmak zorunda bir yandan da. O, hiçbir işbölümüne, disipline ve hiyerarşiye tabi olmayan küçük burjuva solculuğunu tatmin edecek başka mekânlar bulmalı. Ortak sofra edebiyatı lüks restoranlarda yazılmamalı.
O edebiyat, aslında işbölümünün disiplin, disiplinin hiyerarşi ürettiğini görüyor, buradan komünün de gerçekçi olmadığını, onun illaki cemaate veya tarikata kapanacağını söylüyor. Kendi cemaatlerinden ve tarikatlarından sıkılanların ağzına parmak bal çalıyor. O balı nereden bulduğunu kimse sormuyor.
Liberaller, her daim başlarını uzatıp “düşmanına benziyorsun, benzeme” diyorlar. Kendilerinin neye veya kime benzediklerini hiç anlatmıyorlar. Gizliden gizliye, devlet veya emperyalist güçlerin kudretine güveniyorlar. Sattıkları arilik, temiz olma hâli, saflık, kaçışın zırhı oluyor. Kaçtıkça düşman daha da büyüyor, sonra yoksula, ezilene “bunlarla mücadele etmek akılsızlık” deme fırsatı bulunuyor.
Saflık arayışı, eşitlik’çiliğe yol açıyor. Eşitlik, yarış çizgisini ifade ediyor. Önemsenmesi ancak silâh patlayana kadar. Yarışta olmayı seviyorlar, bunun için her şeyi yapıyorlar. Saf, temiz görünmek yarışta olmak için de gerekli. Siyaseten ve ideolojik olarak ancak tekil bireye seslenebiliyorlar bu yüzden. Müşterek olan, hep kirli kabul ediliyor. “Eşitsizler arası mesafeyi yeryüzünden silmek” gibi afili laflar ediyorlar ama eşitsizliğin sebeplerinden kaçıyorlar. Küçük burjuvazi, yükselme hevesiyle aşağıya küfretmeyi öğretiyor, yatayı düzleme pratiğiyle ezilenin ayağa kalkma imkânlarını ortadan kaldırıyor.
Buradan da “Herkes Türk olsun” der gibi “herkes küçük burjuva olsun” diyorlar özünde. Bu küçük burjuva, farklı donlara, farklı siyasi kimliklere bürünebiliyor. Bu düzleme pratiği, egemenleri rahatsız eden pürüzlerin giderilmesi ile alakalı.
Marx ve Engels ütopik sosyalizmi, bugüne vurmadığı, politik olmadığı, kavgaya iştirak etmediği için eleştiriyor. Bu eleştiri, ezilenlerin mücadele tarihini burjuvaziden neşterle ayırma pratiğinin bir gereği. Onca zaman sonra Özgen kimliğinde bu ütopizm, ancak akıl oyunlarında ve zihin sahnesinde gerçeği ikame ediyor. O ütopizm, Nâzım’ın şiirini de yanlış anlıyor: büyük insanlık, yoksulları, emekçileri ifade ediyor. Anlaşılan Özgen, efendilerin gelecek projeksiyonlarına fikri destek vermek istiyor. “Büyük insanlıktan başka herkese yeten” şeylerin nasıl paylaştırılacağının edebiyatını yapıyor. Ali Koç gibi ikazda bulunuyor. Alttakilere ise umut pazarlıyor sadece. Ve kirlendiği düşünülen elitlerin yerini almak için mevcut dönemde kendisini pazarlıyor. Sol zeminde AKP ile ilgili eleştiriler, efendilerle girilen pazarlığın bir yansıması. “Onu alma beni al” diyorlar…
Anarşizmin heybesinden aşırdığı bayat pilavı kimsenin yememesine kızıyor sonra. Küsüyor, “ben gidiyorum” diyor. Çünkü son yirmi yıldır, özellikle Gezi’den beri, yürütülen siyasette ne söylenirse aşağıdakilere, ezilenlere söyleniyor, yukarıdakilere, ezenlere değil. Devrimci değil evrimci, sosyalist değil bireyci, komünist değil komün’cü oluveriyor. Aslında işine geleni oluyor ve sadece sola, yoksula vuruyor. O doğrulmasın diye belkemiğini kırıyor. O yüzden yersizyurtsuz olurken, “yerel etiko-politik düzen” kurmaktan söz ediyor. Tüm ölçütler bireyin esrik zihninde siliniyor, düzleniyor, her yan çöle dönüyor. AKP çölüne karşı başka bir çöl çıkartılıyor. Sonra da bu çöle “barış” diyorlar.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: