Kontrollü Muhalefet

Yalçın Küçük “biz Cumhuriyetiz” diyor. Bu, basit bir vehim değil. Görev ifşası.
“Bir zamanlar milliciydi” dediği jöleli Yiğit’in davetiyle bir yemeğe katılıyor ve orada Mehmet Ağar’la buluşuyor. Musul hülyalarına dalıyorlar birlikte. Ama bir yandan da HDP’yi övüyor, Perinçek’le “AKP’yi Amerika devirecek, destekliyoruz” kavgasına giriyor. Yeni görevler için üstlerine sesleniyor.
Çıkardığı Toplumsal Kurtuluş dergisi, özünde “goşist” hareketi devlete ısındırma ve tasfiye etme projesi idi. TKP, 12 Eylül’ü “goşistleri temizleyecek” diye alkışlamıştı, kendisine muhalif olan Küçük de bu işin ideolojik zeminini örüyordu. O, çok genci “goşizm bataklığından” kurtarmayı bildi.
Bu gençlerden biri de Orhan Gökdemir. Ali Şeriati’nin Sorbon’da okumuşluğunu alaya alan bu “yazar”, TK’den sonra TP’ci oluyor. Teori ve Politika’nın kurucuları arasında olduğunu anlatıyor sağda solda. İçteki küçük bir iktidar kavgası ardından kapağı, sonrasında Beyoğlu Belediyesi ile Şiir Festivali düzenleyecek olan Zeki Tombak’ın Fabrika dergisine atıyor. Doksanların sonunda bu dergi Komünist Parti Girişimi adı altında çalışma yürütüyor. Sosyalist İktidar Partisi’nin de kapısını çalıyorlar. SİP, Fabrika’nın da içinde olduğu birkaç örgütün birlikte parti kurmayı düşündüğü doksanların başında, diğer örgütleri tongaya düşürüp alelacele parti kuran Kemal Okuyan’ın tekkesi.
Mesut Yılmaz ve ANAP üzerinden AB masallarının anlatıldığı o dönemde SİP’liler, o görüşmede Fabrikacılara “Kopenhag kriterlerine uygun KP mi kuracaksınız yoksa!” diye alaycı bir cevap veriyorlar. Birkaç ay sonra aynı SİP’liler KP adı altında parti kuruyorlar. Bu parti devletin kriterlerine göre kuruluyor. O dönemde Kemal Okuyan verdiği bir röportajda “neden TKP değil?” sorusuna muhatap oluyor. Cevaben, Okuyan, “TKP tarihi bize göre sığ ve yanlışlarla dolu. Ayrıca kendisini TKP’ye nispet eden birçok örgüt var, onlarla rekabet içine girmek istemiyoruz” diyor. Kısa bir süre sonra kurdukları KP TKP adını alıyor. O günlerde başkan Aydemir Güler “siyaset, rakiplerinize karşı yürüttüğünüz alan kavgasıdır” türünden cümleler kuruyor.
Bu dönemde Gökdemir Mısır mitolojisi gibi konularla ilgileniyor. Dünyalığını biriktirmek adına Digitürk gibi burjuva kurumlarda “gazetecilik” yapıyor. Beraber çalıştığı bir arkadaşı yandaş medyaya, kendisi de SoL’a gidiyor. Fenerbahçe’nin şike soruşturması ve Redhack gibi konularda içi boş kitaplar yazıyor. Gizli belgelerin nereden geldiğini hiç açıklamasa da herkes bu iki başlıkta Fethullah parmağını görüyor. Sonuçta TKP’deki son yarılma, “Fethullah’ın da içinde olduğu operasyona dâhil olalım mı olmayalım mı?” tartışmasından kopuyor. Bir ara, ileride TKP 1920 adıyla anılacak olan grup aynı isimle parti kurunca Erkan Baş alıyor eline sopayı, bu örgütün bürolarındaki insanlara yaşlı, kadın demeden saldırıyor. Sonra keser de sap da dönüyor, aynı akıbetle Baş da yüzleşiyor. Kendisinin o vakit 1920’cilere ettiği laflara bizatihi muhatap oluyor. Lafların bir önemi bulunmuyor, kolay unutulmak için söyleniyor.
2005 yılı civarı Ankara’da Fabrika’ya ait enstitüde seminer veren Gökdemir, orada “sömürü soyut bir şey, o yüzden ona karşı mücadele anlamsız” diyor. Bugünse “mülkiyetin kapitalist biçimini hedef almayan, ücretli çalışmayı tartışmayan bütün kurtuluş önerileri afyondur, ağrı kesicidir” şeklinde ahkâm kesiyor. Kendisine ait şirketlerde işçi-yoldaşlarının sigortasını ödemeyen, borsayla haşır neşir, inşaat rantını kepçeyle götüren bir sol yapının mensubu, boyunu aşan laflar ediyor aslında. O yapının devletten gayrı, ayrı, bağımsız iş görmesi, laf etmesi mümkün değil. Edilen laflar yukarıda pazarlığın aşağıda kandırmacanın parçası.
* * *
Bugün hâlâ TKP’den medet umanlar var. Tarih ve olgular hayal kırıklığına işaret ediyor. Suphilerin katli sonrası TKP’de kimin genel sekreter olacağını, siyaseti ve ideolojiyi Sovyetler değil, Sovyetler-Türk devleti ilişkileri tayin ediyor. Sovyetler sonrası bu ilişkide Sovyetler’in yerini devlet alıyor. Bugün PKK organlarında yazan eski TKP’liler için bile hâlâ geçerli olan bir formül bu. 12 Eylül öncesi TKP içi bölünmede bir taraf diğerini ya ihbar ediyor ya da öldürüyor. Kendisi İstanbul’a veya Avrupa’ya diğer hizbi hapse ve mezara gönderiyor. Sağ kalanlar devletle Alevicilik üzerinden ilişki kuruyorlar.
Solun genel kaderi bu şekilde: burjuvazinin devletle ilişkilerine örgütlenen sol ile devletin burjuvazi ile ilişkilerine örgütlenen sol arasındaki kayıkçı dövüşüne pek kanmamak gerekiyor. İhsan Eliaçık’ı hedefe koymaları, bu sahte gerilimle alakalı. Bir sürü tarikatı kuran, yöneten devlet; o tarikatlara devlete dokunmadan küfretmekse Ayşe Çavdar gibi eski Müslümanlara düşüyor. Benzer örnekler solda da mevcut. Toplamda siyaset alanında DSİP-Birikim ve TKP-Haziran aynı madalyonun iki yüzü. Devlet her ikisine de muhtaç. Odak noktası, Batı ve Batı’nın burjuva devrimlerine dair masallar.
Koca Odak örgütünün şeflerinden birinin tutuklandığını bizzat örgütün açıklamasından öğreniyoruz mesela. Öğrendiğimiz bir husus da şu: Odak kültür derneğine dönüşmüş, şef de Uluslararası Af Örgütü’nün elemanıymış. Fokocuların fukocu olduğu süreçte hiç de şaşırtıcı değil bu. bol fuko, badyö alıntılı yazılar yazanın HDP’nin başına geçmesi de.
Dolayısıyla TKP’nin birleşmesi devletin bir emrine bağlı. Ortada yığınla borç var, kimse üstlenmiyor. Bir şirket gibi, parti iflasın eşiğine geliyor. Ortalığı birden, boş anlamsız ideolojik tartışmaların tozu dumanı kaplıyor. AKP’nin İslam’la, İslamî siyasetle alakasının olmadığını bile bile buraya vuruyorlar. Bu noktada Fener bayrağını IŞİD bayrağı zannedip “Erzincan’da IŞİD bayrağı çekildi” türünden yalan haberler üretiyorlar. Bu üretimin arkasında muhtemelen Orhan Gökdemir var. Meselesi hak-batıl ayrımı olandan nefret etmeleri, onun siyasetin dışına atmak hatta öldürmek istemeleri bu yüzden. Zaten İhsan Eliaçık da bunu söylüyor: “Sizdeki din bilgisi ile IŞİD’deki bilgi aynı ve birbirini besliyor.”
* * *
Burjuvazinin devletle ilişkileri ile devletin burjuvazi ile ilişkileri arasında kimi zaman sürtüşme olabilir. Solun nemalandığı ve yuvalandığı odak burası. Onun ezilenden, sömürülenden yana bir devrim ve sosyalizm davası gütmesi mümkün değil. Herkesin CHP’ye örgütlenmesi de bu gerçekle alakalı.
Çünkü sol, burjuva devrimlerini aşamıyor, aşılamayacak bir duvar olarak görüyor, onları bizzat kendi varlığı ile yükseltiyor, dipteki tarihsel akıntıyla ilişki kurmaya utanıyor. En fazla İngiliz, Amerikan veya Fransız devrimciliği arasında dalaşa tutuşuyor.
O sol, bugün “Okan Bayülgen ve Ekşi Sözlük ne kadar yozlaştı” diye ağıt yakıyor. Asıl mesele, onlardan medet umulması. Bu sol, Galatasaray Lisesi’nin futbol takımını seviyor, Galatasaray takımı avama açıldığı için maçlara gitmiyor artık. Burjuvazinin özel, seçkin ve güçlü oluşuna öykünüyor. Hayat öyküsünü burjuvazinin eteğinin altında örüyor. Devlete saldıran, burjuvaziyi; burjuvaziye saldıran, devleti unutturmakla görevli. Çünkü kimse burjuvazinin ufkunu, menzilini, çapını aşmak derdinde değil. Teorinin, ideolojinin ve politikanın avama açılmasına dönük adımlardan nefret ediyorlar. Aşamıyorlar ama doksanların veya iki binlerin başında marksizmi bir çırpıda aşıveriyorlar.
İhsan Hoca’da değilse bile sözünün ait olduğu yerde bu aşma imkânı var. Din diye saldırdıkları bu imkân ve o imkâna yönelme ihtimali. Burjuvazi ve devlet adına her türlü aşma girişimini geçersiz kılmak istiyorlar. Tek dertleri, tek siyasetleri bu.
Che, Afrika’da iken kendisine bağlı birlikteki yerlilerin ertesi günkü çatışmaya hazırlandıkları esnada vücutlarına kutsal olduğuna inandıkları bir çamuru sürdüklerini görüyor. Arkadaşları “bu adamlara materyalizm dersi vermek lazım” diyor. Asıl materyalist Che: “Yarın olsun, bakarız.” Ertesi gün o çamuru sürenler daha büyük bir cüretle savaşıyorlar. Burjuvazinin ateistleri, aydınlanmacıları o savaşı, o cüreti ve o silâhı yok etmek istiyorlar.
Arap Baharı’nın kimi İslamcıları “geçmişin solla, Marksizmle kirlenmiş İslamcılığından nihayet kurtuluyoruz” diye avuç ovuşturuyorlardı. Gökdemir gibiler, Müslüman coğrafyada ezilenin, sömürülenin ideolojik-politik çığlığına tahammül edemiyorlar. Oradaki marksizmi, sosyalizmi horgörüyorlar. Burjuvazinin devletiyle gelişimine çomak sokulmaması için elinden geleni yapıyorlar. Gökdemir'in Allah’a olan düşmanlığı, Batı’nın “ilerleme” tanrısına tapmasından kaynaklanıyor. Onun gibiler, Christopher Hitchens gibi, “ABD’nin nihayetinde tüm Ortadoğu’yu kucaklayacak bir burjuva devrimi gerçekleştirdiğine” inanıyorlar. Ona biat ediyorlar.
* * *
Çünkü burjuva devrimlerinden sadece pazara imanı öğreniyorlar. Siyaseti tercih meselesine indirgiyorlar, seçimlere o yüzden odaklanıyorlar. Çünkü sol, özünde teoride pazarcı, ideolojide pazarlamacı, politikada içten pazarlıklı. Bu sebeple siyaseti pazarlık zannediyorlar. O yüzden bugün “asıl vatansever biziz” diyorlar. Çünkü bugün yeterince çek defterine ve iri kasalara sahipler. Bu lafı eden örgüt, 12 Eylül sonrası militanlarına kurduğu dükkânları ve işletmeleri bırakıyor. Örgüt “gazeteci derneğiyiz biz” diyerek dağılınca, bu militanlar işleri büyütüyor. Rivayete göre, bu işin bir kısmında mafya bir kısmında Fethullah ile çalışıyorlar. İkisi de devlete açılan kapı. Aynı durum, Sovyetler’in Britanya ve Türkiye ile kurduğu ticari ilişkiler üzerinden oluşan şirket ve kurumlar için de geçerli. Devlet içinde ve şirketlerde TKP’liler kadrolanıyor. O sebeple solun ufku, menzili, çapı devleti ve şirketi asla aşamıyor.
“İnsanlar, madem Şubat Devrimi burjuva idaresini kemale erdirdi, o vakit burjuvazi kralcılığın kanatları altına neden çekildi diye sorabilir. Bunun basit bir izahı var. Burjuvazi, kendi idaresinin sorumluluğunu üstlenmeksizin, idareyi elinde tuttuğu, burjuvazi ile halk arasında duran kukla bir yönetimin burjuvazi için hareket edip bir tür perde işlevi gördüğü döneme geri dönmek isteyebilir. Bu dönemde iktidarda, eskiden olduğu gibi proletaryanın burjuvaziyi hedef aldığında yumruğunu salladığı, başında taç bulunan bir kral vardır. Günah keçisi olarak iş gören bu krala karşı burjuvazi, o günah keçisi başa bela olduğunda ve kendi başına iktidar olmaya çalıştığında güçlerini proletarya ile birleştirir. Burjuvazi, kralı kendisini halka karşı korusun diye bir tür paratoner olarak kullanabilir, aynı şekilde o, gene kendisini krala karşı korusun diye halkı bir tür paratoner olarak kullanabilir.” [Karl Marx, “The Paris Reforme on the Situation in France” (Fransa’daki Duruma İlişkin Olarak Yapılan Paris Reformu)]
Eldeki cam parçalarının ışığı odaklayıp tek bir karış bozkırı bile ateşe verememesinin sebebi buradadır. Gökdemir gibiler, paratoner olmaktan memnundur ve bu olma hâlini satmaktan vazgeçemezler. Kontrollü darbe tencere ise kontrollü muhalefet kapağıdır. Bu uyum muhafaza edilmelidir, yeter ki burjuvazi ilerlesin, kutlu günler yakınlaşsın, zaten bugünün ne önemi var!
Kerem Kamoğlu

Hiç yorum yok: