Beyaz Tanrı, Siyah Allah

Müslüman bir siyah din adamı şarkı söylüyor ve şarkıda şu çığlık yükseliyor:
Bu söze meseleyi çok basit bir dille aktarması sebebiyle itiraz etmek mümkün ama şarkının hakikati söylediği açık. Bu, beyazların dünyaya hükmettiği günden beri geçerli olan bir söz.
Afrikalılar meseleyi başka şekilde tespit ediyorlar:
Afrika’ya geldiğinde beyaz adamın elinde İncil, Afrikalıların elinde ise toprak vardı. Beyazlar Afrikalıları zorla ve kanla topraklarından koparttı, Afrikalılarsa hâlen daha İncil’i sindirmeye veya kusup atmaya çalışıyorlar.
Dolayısıyla bugün dünyada başgösteren mücadele hayli karmaşık bir mücadeledir ve iktidar sahasında, yani siyaset ve ahlâk alanında Hristiyanlığın oynadığı tarihsel rolü de içermektedir.
İktidar sahasında Hristiyanlık zerre eksilmeden varlığını sürdüren bir kibir ve zorbalıkla hareket etmiştir, zira bu din, kâfirleri kurtarma denilen o manevi görev dairesinde gerçek imanı keşfetmiş olanlara düzenli olarak dayatılmaktadır. Bu özel ve gerçek iman esas olarak bedenle değil ruhla alakalıdır. Beden, sayısız kâfirin tanık olduğu bir tür etten ve cesetten ibarettir.
Buradan şunu söylemek mümkündür:
Gerçek imanın otoritesini sorgulayan kişi, aynı zamanda ulusların bu imanı kendisini yönetmek için kullanma hakkına, özetle o ülkenin sahip olduğu ada meydan okumuş demektir.
Kimi misyonerlerin gösterdikleri kahramanlıklar veya dürüstlükten bağımsız olarak, İncil’in her yana yayılması bir bayrağı bir yere dikmenin itiraz kabul etmez kılıfı olarak iş görmüştür. Rahipler, rahibeler ve öğretmenler, cennetin değil esirlerin inşa edeceği bir kentin peşinde olan insanların kullandığı iktidarın korunmasına ve kutsallaştırılmasına katkı sunmuşlardır. Hristiyan kilisesi o bayrağı kutsal suyla yıkamış, bayrağın dikilmesi karşısında zevkten dört köşe olmuş, batılı halkların esenliğine katkı sunacağını söylediği fethi fikir düzeyinde beslememiş olsa da onu cesaretlendirmiş ve fethin Tanrı’nın lütfunun bir ispatı olduğunu söylemiştir.
Çöldeki Tanrı farklı bir yolu yürürken, Allah başka bir yöne doğru ilerlemiştir. İktidarın kanatlarında yükselen Tanrı beyazlaşırken, iktidarın dışında olan Allah cennetin karanlık tarafında, tüm pratik amaçlar doğrultusunda, siyahlaşmıştır.
Dolayısıyla ahlâk alanında Hristiyanlığın oynadığı rol, en iyi hâliyle, ikirciklidir. Diğerlerinin yürüdüğü yolun, hayat tarzının ve ahlâkının Hristiyanlara ait olana nispetle aşağılık olduğuna dair o kibirli değerlendirmeler üzerinden Hristiyanların her hakka sahip olduğu, onları değiştirmek için her aracı kullanabileceği söylenmiştir. Kültürler arasındaki çarpışma, Hristiyanlığın zihnindeki şizofreni ahlâk alanını denizlerde görülen belirsizliğe mahkûm etmiş, denizler kadar tehlikeli bir niteliğe kavuşturmuştur.
Buradan biri gerçek mânâda ahlâklı bir insan olmak istiyorsa (ki böyle biri olmanın mümkün olup olmadığı sorusu anlamsız, bence bunun mümkün olduğuna inanmak zorundayız) o, önce Hristiyan kilisesinin dayattığı tüm yasaklardan, onun işlediği suçlardan ve sahip olduğu ikiyüzlülükten kopmaya mecburdur.
Eğer Tanrı anlayışının hâlen daha bir geçerliliği veya belirli bir kullanım alanı mevcut ise bu anlayış bizi sadece daha büyük, daha hür ve daha fazla sevgi dolu kılabiliyor olmalıdır.
Eğer Tanrı bunu yapamıyorsa o vakit O’ndan kurtulmanın vakti gelmiş demektir.
James Baldwin
The Fire Next Time, Vintage Books, 1962.

Hiç yorum yok: