Zelda

Saldırıda ölen kadına “ismi Aybüke, demek ki türkçü faşist” diyen birine sahip çıkmak, bu ülkenin feministlerine düştü. Demek ki feminizm mahkemesinde bu kişinin kadın olmadığına hükmedilmişti. Özel, seçkin, üstün ve yüce olan bir mit olarak “kadın” ideolojisi karşısında sağcı olduğu düşünülen kişinin kadın olarak görülmesi zaten beklenemezdi.
Biz de yazarın yöntemini kullanalım ve Ayşe Düzkan’ın Sabetayist ve/veya Yahudi olduğuna dair çıkarımlarda bulunalım. Bu, doğru bir yol olmasa gerek.
Öyle olmasa bile, Ayşe Düzkan’ın İsrail’de 27 Mayıs günü düzenlenen gösteriye katılan Türkiyeli Yahudileri tanıdığını söylüyor olması anlamlı. Kendisi de zaten Ankara’ya Tel Aviv’den bakmaya ahdetmiş bir isim. Türkiyeli Yahudileri 10 Ekim’de barış mitingine katılanlarla ilişkilendirmesinin sebebi burada. İsrail iyi, Türkiye kötü aklınca. Bu yaklaşım, içteki İsrail’i, tarihe sinmiş İsrail’i gizliyor.
Anlaşıldığı kadarıyla, ordudaki liberalleşme ve belirli politik yüklerden arınma sürecinde, özellikle 28 Şubat sonrası dönemde, ordunun görevlerini sol denilen yapı üstlenmiş. Çevik Bir’in “bin yıl sürecek” dediği 28 Şubat, bir İsrail projesi. Dolayısıyla bir tür solun sağın alanına sızma girişimleri, bu bağlamda anlam kazanıyor. Bu açıdan Soner Yalçın Küçük gibi isimlerin Sabetayist avcılığı, özünde hem sağın alanına girme hem de bu Sabetaycı unsurların aklanması amacını güdüyor.
Yani Ayşe Düzkan’ın İsrail sopası ile Ankara’yı dövmesi bir anlam içermiyor. Oradan bakıldığında buradaki İsrail görülmüyor, aksine gizleniyor. Tek derdi, İslamcıların hanesine yazılı Filistin sahasını boşaltmak olanların yürüttüğü pratik, en fazla Çevik Bir’e alan açıyor. “Laik-demokratik Filistin” dedikleri, Türkiye Cumhuriyeti’nden başka bir şey değil.
Dünyanın dört bir yanında İsrail, hasbara adı altında propaganda faaliyeti yürütüyor. Bu amaçla birçok dernek, kuruluş, birlik kuruyor, üniversitelere, devlet kurumlarına yerleşiyor. Örneğin internet sahasında belirli muhalif siteleri etkisiz kılmak için yüzlerce sahte hesap üzerinden ciddi bir çalışma yürütüyor. İsrail’i sevdirmek adına, çevre ve LGBT başlıklarında bir yığın masal üretiyor.
Buna karşılık, Filistinliler ve Filistin sevdalıları da boykot, tecrit ve yaptırımlar başlığı altında başka bir karşı faaliyet içerisinde. BDS hareketi, dünya genelinde bazı belediyelerin İsrail’le ilişkisini kesmesine katkı sunuyor, yerleşimlerden gelen malların boykot edilmesini sağlıyor, akademisyenlerin ve sanatçıların İsrail’i protesto etmeleri yönünde çağrıda bulunuyor.
Bizdeki BDS’nin başında Ayşe Düzkan gibi isimler olunca, solun kıymet verdiği sanatçılardan Selda Bağcan’ın İsrail çıkartmaları, Yahudi festivallerinde boy göstermeleri tek bir protestoya bile konu olmuyor. Birkaç yıldır Yahudi cemaatiyle ve hasbara ile sıkı bir bağ kuran Selda, Yahudi bir patrona ait olan bir plak şirketiyle anlaşıyor ve bir anda ünlü oluyor. Bu haberi parlatmak ve hasbaranın gücünü göstermekse Cüneyt Özdemir’e düşüyor.
Özdemir’in aktardığı kadarıyla, Selda’yı keşfeden isim, Erkan Özerman. Büyük olasılıkla Yahudi olan Özerman, erkek mankenlere uygunsuz tekliflerde bulunup onları kölelik sözleşmelerine bağlayan bir isim. Ayrıca güzellik yarışmalarının piri. O yarışmaların, modanın, tekstil sektörünün yayın pratiğini de Düzkan gibiler üstleniyor. Özdemir’in aktarımıyla, Özerman nedense müzik piyasasının Yahudilerin elinde olduğunu düşünerek, Selda’nın ismini plağın üzerine Zelda olarak yazıyor. İbranice olan Zelda, “mutlu, kutsanmış” gibi anlamlara sahip. Bizim Selda’nın kutsandığı açık, çok kısa zamanda ünlü oluyor.
1990’da dört kez İsrail’e giden Zelda’nın yolu birkaç kez daha buraya düşüyor. Ama hiçbirisinde BDS’nin radarına girmiyor. Tek bir eleştiriye bile maruz kalmıyor. “Yaz gazeteci” diye bağıran Selda, sokak ortasında öldürülen genç kızları, çocukları, toprakları çalınan Filistinli köylüleri, yukarıdaki resimde görülen bombaları, üzerine düşülen notları hiç anmıyor.
Milattan sonra 50’de Kudüs’te faal olmaya başlayan bir örgüt var. Tarihçiler, bu örgüte sicarii diyorlar. İsmini ucu kıvrık hançerden alıyor. O hançerlerle Romalı yöneticileri ve onlarla işbirliğine giden toprak ağalarını öldürüyorlar. Yaklaşık iki bin yıl sonra, Filistin’de başlayan bıçak intifadası, belki de ezilenlerin mücadele geleneğinin kesintili bir süreklilik içerisinde olduğunun kanıtı. Selda’nın gazetecisi Ayşe Düzkan, o bıçaklardan ve hançerlerden hiç bahsetmiyor. Sadece Kaypakkaya anmasında tutuklanan arkadaşı için “onun Kaypakkaya ile ne alakası var, hapiste ne işi var” diye yazabiliyor. Ve bir şeyden daha bahsediyor laf arasında, solun Filistin meselesini İslamcılara teslim etmesinden yakınıyor.
BDS başında olmasının sebebi bu. AKP’yi bahane ederek bu alanı temizleme faaliyeti içerisinde. Ama o çok yücelttiği ama tek bir sözünü bile dinlemediği, sırf vitrin malzemesi olarak kullandığı FHKC, Burak’ın Vaadi diye operasyon düzenliyor. Operasyon, adını 1929’da Siyonistlerin Kudüs’teki Burak adını taşıyan duvara bayrak dikip burası bizim demeleriyle başlayan Burak Devrimi’nden alıyor. Bu, hiç de Düzkan’ın laik-demokratik mücadelesine teslim edilecek cinsten bir olay değil. O “Yahudi devleti” olarak görülen yapıya karşı geliştirilen Müslüman itirazının kökünü temizlemek niyetinde. Bunun için FHKC basit bir kürekten başka bir şey değil. Çünkü büyük olasılıkla FHKC de Düzkan’ın haz etmeyeceği ölçüde, özgürlükçü olmayan bir örgüt. Hele ki elinde baltalarla Yahudi merkezine saldıran militanlara sahip, gerçekten tüyler ürpertici!
Onun kök ve tüy yolma işini burjuva basının çıkarttığı ucuz kadın dergilerinden öğrenmiş olması muhtemel. Bu dergilerde pişmiş birisinin sola akıl ve yön veriyor olması, orta sınıf siyasetinin kökleşmesiyle alakalı. Bu siyasetse, kendisine yönelik her türden eleştiriyi, teori, ideoloji ve politika dışı gördüğü, can gibi, yaşamak gibi ilkel, temel olguları yücelterek savuşturuyor. Özünde Düzkan gibiler, AKP denilen tencerenin kapağı. İçinde kısık ateşte kaynayan suda çığlık atan kurbağaların hiçbir değeri yok.
Dolayısıyla mazrufa, şekle, vitrine pek takılmamak gerekiyor. Bir sene boyunca “Türkiye’nin asıl Syriza’sı benim” kavgası veren örgütler, Yunanistan’daki gelişmeler için hiçbir şey yapmıyorlar. İsrail’le yürütülen tatbikatlara dair tek bir laf etmiyorlar. Venezuela’da yaşanan karışıklığa dair, Venezuela dostluk derneği kurmuş olan sol, hiçbir şey söylemiyor. Her şey, özellikle sosyal medyada, zevahirden, istismardan ibaret. Filistin meselesi de basit bir resim, ambalaj.
“Ayşe Düzkan’ın eline burjuvazi karşısında yine burjuvazinin ideolojik ölçüleri baz alınsın diye kalem tutuşturuluyorsa, AKP’ye de bulunduğu mevki bu nedenle teslim ediliyor.” O ölçüler, mücadeleye ait olguları basit bir resme indirgiyor ve içeriksizleştiriyor. Burjuvazi, kendisini aşacak içeriğe ve kütleye asla tahammül edemiyor. Laiklik ve demokrasi savunusu, özünde bu tahammülsüzlüğü gizliyor.
Yusuf Karagöz

Hiç yorum yok: