Devletin Liberalizmi

Marksizm bir “uygarlık” olmamıştı o da oldu. Küçük burjuva için aşağısı kesmezdi. O, ancak Marksizm bir uygarlık olabiliyorsa ya da buna dair bir izlenim sunabiliyorsa Marksist olabiliyordu. Onun için Marksizm liberalizme teslim olmamalıydı, çünkü liberalizm de genel bir ifadeydi, onun yerelleştirilmesi ve söz konusu küçük burjuva özneyi işaretliyor olması gerekiyordu. O, esasında elin liberalizmine, sırf elin olduğu için karşıydı; kendi mülkiyetinde olsa, o liberalizm kıymetliydi.
1919 ile birlikte Lenin’in ulusal sorun tezlerine yönelik itirazlar derinlemesine enternasyonalist telden çalıyor ama makamı alabildiğine ulusalcı bir seyir izliyordu. Yani “devrimi-sosyalizmi yaymalıyız” diyenler, kendi ülkelerinde devrim olmasını istemeyenlerdi. Çünkü bunlar, “ben devrim yaparım ama ya diğer ülke yapamaz ve dımdızlak ortada kalırsam, ezerler beni” korkusu içerisindeydi. Sol Komünizm bu koşullarda yazıldı.
Devlet ve Devrim ise iktidar kaçkını kesimlere verilen ayardı. Arkasında ciddi bir mücadele birikimi olan Bolşevikler “iktidarı alacağız” diyorlardı. Lenin, hasımlarının arazisine kılıçla dalıyordu bu metinde. Yanılgı, bu kitabın Lenin’in hasımlarının yanında oturarak okunması, “anarşistmiş” gibi görünen kısımlarının Kur’an ayeti düzeyine taşınmasındaydı. Bu hâliyle metin, bugünün yüksek siyasetine tercüme ediliyor, karşımıza yerel ya da genel, baskın bir liberalizm çıkıyordu. Bu liberalizm, devletin karşısına koyduğu “devrim”in içini boşaltmak zorundaydı. “AKP, AKP olmadı Tayyip giderse devrim olur” havaları çalanların yaptığı bundan başka bir şey değildi.
Devletin kemalizmi kadar devletin İslamcısına da düşman olan bir tür liberalizm, Lenin’in bu çalışmasını yanlış anlamıştı. Bu liberalizm, başarılı olanı simule ettiğinde aynı sonucu alacağını zannetmek demekti. “Devlete karşı olan ne varsa, bir el işaretimizle, twitter âleminde bir araya getiririz, böylece devrim yaparız” diyorlardı. Sonra da matah bir şeymiş gibi, o tweetlere dergi sayfasında yer vermek “Marksist devrimcilik” sayılacaktı.
Devletin kemalizmine karşı olan bu liberallerin asıl maksadı, demek ki “devletin olmayan Kemalizm”di. Kemalizmde sorun yoktu, ilericiydi, tek sorun, suyu bulandıran şey, devletti. “Huruc ediyoruz, Müslümanlara koşuyoruz, hanifleşiyoruz, Muhammed devrimini de ciddiye almıyoruz, biz ezelden beri ezilenciyiz” demeleri, aslında “devletin olmayan İslamcılar”ı bulmak içindi. Bula bula, devletin içerisinde, özellikle dış coğrafyalarda uzun süre ajan faaliyeti yürütmüş Fethullahçıları buldular. Bu liberaller öyle arsızlaştılar ki Fethullahçıları koruma altına almak için, gazetelere ve polislere yapılan operasyonlar sonrası, “bugün Fethullah’a saldırmak AKP’ye yaltaklanmaktır” dediler. Daha da ileri gittiler; 17 Aralık sonrası kendilerine yoldaş belledikleri Fethullah’ı yüceltmek için Ethem Sarısülük’ün katiline “az değil çok ceza verildi, bıdı bıdı yapmayın” dediler. Burada girilen yol belliydi: AKP=İslam=Devlet: Böylece sadece yukarıya baktıklarını, aşağıda yaşananları umursamadıklarını kabul etmiş oldular. Buradan da “devletin olmayan Kemalizm”e, yani yeni cehepeye yamanmış oldular. Hâsılı, küçük burjuva, kendisinden büyüğüne tahammül edemiyor; gerçekten küçük insanların birleşerek büyümesine de mani oluyordu.
Devlet ve Devrim’in gerisinde, devrimci bir güç, mevzi, ortaklaşma, devrimci bir hat, ocak vardı. “Devlet’in karşısında olan her şey devrimdir” mantığı, çocuksu bir mantıktı. Bu mantığı sürekli tatbik eden liberaller, devlet içerisindeki gerilimlerde, yani yüksek siyasette rol alabileceklerini zannettiler. Lenin’in eserinin iğdiş edilmesi, bu yüksek siyaset için zaruriydi. Bir zamanlar İGD’li olan ama seksenlerde bir açlık grevi esnasında “aklına Lenin’in ‘siyaset uzlaşma sanatıdır’ lafı gelip soldan kopan”, sonra burjuvaziyle en pespaye biçimde uzlaşılabileceğini kanıtlayan Kadir Çöpdemir gibi bu liberaller de Lenin’i kendi öznel çıkarları için eğip büküyorlardı.
Bu liberaller ki 2000’de Perry Anderson’ın “devrimler çağı bitti” yazısına biat edip aynı lafı tekrarlıyor, on yıl sonra “post-devrimcilik çağındayız” diyor, devrimcileri sığ, reformist siyasetin serin sularına çekmek istiyorlardı. Ama bugün soyut devlete dönük hasetlerini, nasıl oluyorsa, “devrimcilik” diye yutturabiliyorlardı. Tıpkı Gezi’yi tasfiye etmek, daha başında ezmek için çabalayan, eylemlilik sürecinde korkup “mahallelere kaçan” kimi örgütlerin Birleşik Haziran Hareketi kurması gibi.
Devletin olmayan Kemalizm var mıdır? Cumhuriyet gazetesine bekçi olmak nasıl bir devrimcilik ve Marksistliktir? Batıdan esen liberalizm rüzgârına karşı IŞİD güzellemeleri ama içeriye gelince Cumhuriyet’in bekçiliği? Kimin ve ne için bu taklalar?
Demek ki bu liberallerin esasında itiraz ettikleri, kendilerini adam yurduna koymayan dış, yabancı liberalizmdi. O kulvarda koşturamadıklarından, “şu liberalizmi yerelleştirmek lazım” dediler. Yerelleştirmeden kasıt, “bize mecbur olun, bizi dinleyin” demekti. Üç ayrı bileşen belirlemek, “bu üçü ancak bende birleşir” anlamına geliyordu. Sadece kendine işaret etmekse, liberalizme mecburdu. Marksizm lafının üzeri kazındığında ortaya çıkan, yerel liberalizmdi.
“Devletin İslamcısı” derken AKP’ye işaret ediliyordu. Bu da siyasetin salt yüksekte, yücede oynanan bir oyun olarak görülmesinin sonucuydu. Peygamber’ine küfredene tepki koyanı hemen devletin yanına atmak, alt siyaseti asla görmemek demekti. AKP kitlesi içerisinde fiilîleşen sınıfsal, ideolojik ve politik gerilimleri, oluşan çatlakları görmemek, liberalizmin ana siyasetiydi. O, bu düzenin bekası için şarttı.
Liberalizm, insan-birey ve onun failliği demekti. Kürşat Kızıltuğ ve Gün Zileli gibi isimlerin kendilerini inkâr edecek biçimde, sınıfsaldan, sınıf mücadelelerinden son günlerde bu kadar çok bahsetmelerinde tuhaf bir yan vardı. Anarşist Kızıltuğ, Paris saldırısı sonrası İslam’ı ve Müslümanları önemseyenlerin “sınıf”ı gözden kaçırdıklarını söylüyor; gene Anarşist Gün Zileli de Kürd’ün adını duyunca, sarımsak niyetine, “sınıf” yazılı tabelasını gösteriyordu. Burada “sınıf” denilen şey, sınıfsız, tarihsiz, toplumsuz insan-bireyden başka bir şey değildi. Bu isimler, liberalizmlerini işine geldiği yerde elmalı şeker misali kırmızı boyaya daldırıyorlar, kimi sınıfçılar da “ne güzel yazıyor adam” diyorlardı. Bir put misali İnsan-bireye tapanların burjuva siyasetinden başka bir şey önermesi mümkün değildi.
İnsandan bahsediyorlardı. Bu kelime hep, birileri öfkeyle ayağa kalktığında, ezmek için dile dökülüyordu. İnsan denilen ideolojik kavram, bir silâh gibi, sömürülen-mazlum kitlelerin kafasına doğrultuluyordu. Oysa bu İnsan, sadece mülk sahibi, beyaz, müesses nizama bağlı, yağmadan pay almış, güce ortak kesimleri ifade ediyordu. Bu “insan” solcu olup aynı zamanda işletme sahibi olduğunda, doğalında o işletme de “solcu” oluyordu, nasıl oluyorsa. Ama o işletmede işçiler greve gittiğinde o işçiler bir anda “açgözlü, doymak bilmeyen, aşağılık varlıklar” hâline geliyor; işçiler de bu duruma “bir işletme solcu olamaz” diye cevap veriyorlardı. Türkiye solu bu işletmecilerin soluydu, ideolojisini, teorisini tayin eden, işletme cirosu ve pratiği idi. Sınıf mücadelesi, kara, kızıl, mavi, ne kadar uyduruk renk varsa söküp atıyor, alttaki burjuvalığı ve liberalliği hemen açık ediyordu ama.
Charlie Hebdo saldırısı sonrası İştirakî olarak yayınladığımız yazılara yönelik tepkiler de bu liberal kaynaktan besleniyordu. Oysa biz, Avrupalı, Amerikalı, Latin ve Ortadoğulu yazarların “Ben Charlie Değilim” demelerine işaret ederek, bir tartışma zeminine bakıyorduk. Ama bu yazarlardan “daha sosyalist” olan kimileri küfürler savurdu, mesajlar attı, saflarını belli etti. Safları, uzun yıllar Sarkozy yanlısı yayın yapmış, Arap ve Müslüman düşmanı, emperyalizmin kibrine bulanmış bir dergiden yana oldu. Bu tartışmaya ve tartışma dâhilinde dile dökülecek anti-emperyalizme, zulüm karşıtlığına, mazlumlardan yana saf tutmaya hiç gerek yoktu. Batı’dan gelen rüzgâra güvenerek, Batı’ya, “bakın, İslam tehlikeli işte, bizi şu AKP’den kurtarın artık” diyenlerin kervanına bağlanmak gerekiyordu. John Kerry’den “ifade özgürlüğü”nün önemini, Hollande’dan “ulusal birlik ve basın özgürlüğü”nü, Mısır’da bir gün içinde kurşuna dizilen binlerce Mısırlı Müslüman’la dalga geçen karikatüristten “mizahın gücü”nü öğrenmek, bu evrede zorunluydu. Sol, bu kervanın peşine takılacak kadar aciz durumdaydı, tartışmayı, eleştiriyi ve özeleştiriyi çöpe atmıştı. Sadece nasıl göründüğünü önemsiyor, sadece nasıl göründüğünü önemseyen bireylere seslenebiliyordu. O nedenle bazı solcu yazarlar, Fransız istihbaratına ve devletine akıl veren yazılar yazdılar, “teröre karşı savaşın ideolojik ayağını ben yürütürüm” dediler.
Kitlelerin sancılı, uzun soluklu, dişlerini tırnaklarını toprağa ve zamana geçirerek ilerlediği bir mücadele, bu solcular için değersizdi. Onlar, her şey hemen olsun istiyor, olmuyorsa, içki sofralarına oturup biriktirdikleri paraları sayarak, villalarında tweet’ler atıp tatmin olarak ömürlerini tüketmeye bakıyorlardı. Üretmeyenin anlamadığı, işte bu uzun soluklu mücadele idi.
Bu mücadelenin basit neferleri olarak bizleri, kendi güdük teorik âlemlerine figüran kıldıklarını, İştirakî’yi ehlileştirip bir kenara koyduklarını zannedenlerin gözleri, parmaklarımızdaki kana ve kire takılsın, oradan da o alaycı, mizahî pozlarını sürdürsünler, ama aslolarak o parmağın işaret ettiği yere baksınlar.
Kayıt düşelim, unutulmasın: Marksizm-Leninizm’e göre, hem utanmak hem de özeleştiri devrimcidir.
Eren Balkır

Hiç yorum yok: