Bu Nedir?

Derdimiz çok, gülemedik dünyada
Kulağımız alışkın değil feryada
Bak gemimizde kayboluyor deryada
Yönümüzü bulamadık anam bu nedir?
Bugün duhringci marksizmin ve kautskici leninizmin tasallutu altındayız. Buna, pusulanın yitimi eşlik etmektedir. Söz konusu süreçte gizli Duhring’lerimiz, kendi nesnelliğini özne; gizli Kautsky’lerimiz, öznelliğini mutlak nesne kabul etmektedirler. Bu, Sovyetler’in çöküşü sonrası Batı’dan gelen ideolojik salgıyı kendisine gıda olarak belirlemekle ilgilidir. Geçici iktisadî sorunlar, büyük ideolojik marazlar olarak takdim edilmiş, “ben dememiş miydim, bu Sovyetler yanlıştı” diyen Kautsky hortlamıştır. Buna, ekonomik güçleri politik güçlere teğelleyen Duhring’in hayaleti eşlik etmiştir.
Pusulanın kaybedildiği bu koşullarda, kimileri yeni öznellik için kolları sıvarlar. Doksanların ortasında açığa çıkan öğrenci hareketi ve Koordinasyon pratiği, birilerine gerekli öznelliğin imkânlarına dair işaretler sunar. Hasbelkader bu harekete bulaşmış bir isim olarak Cengiz Baysoy da bu hareketin içerisinden bir bölüğü kopartarak öne çıkmak için çabalar ve yeni öznelliğin yeni tarafını Negri’de bularak yola koyulur. Tüm küçük burjuva pratikler gibi, büyük iddia, küçük bir dükkânla sonuçlanır ve Baysoy, o azamatli negrici hareketin kurucu önderi, döne dolaşa bir ticarethane müdürü hâline gelir. Bu müdürün bugün “elbirliği”nden dem vurması kaçınılmazdır. Her yıl okuduğu her bir kitabın müdafiliğini, pazarlamacılığını yapmak, bir yıl negrici, bir yıl dolözcü, bir yıl fukocu bir yıl da apocu olmak, tarihi kendisinden başlatma marazı ile ilgili bir meseledir. Okuduğu kitaba ve okuma pratiğine bu denli anlam ve değer biçmek sorunludur. Bu, kitap-adam-millet teslisine uygundur.
Kitap-adam-millet teslisinin mutlak formu, Nutuk’tur. Kemalist Türkiye’nin eğittiği küçük burjuvalar, başka alt formlar üretmekten kurtulamazlar. Küçük burjuvanın her şeyi kendinden başlatma hastalığının ürünü olarak Nutuk-Mustafa Kemal-Millet kurgusu, tarih ve dil üstüdür. Tarihsel koşullardan bağımsızdır. Böyle olmalıdır, çünkü küçük burjuva, kendisinin toplumdan ve tarihten azade olduğunu, kendisine ve başkasına ispatlamak zorundadır.
Tarihten azade olan özne, öznelikten azade bir toplumun karşılığıdır.
Azade olma, dolayısıyla, nesnel “arınma” kavgasını da geçersiz kabul etmektedir.
Kızıl Bayrak’ta çıkan Baysoy eleştirisinde de yer verilen kanaat, Marx’ın özgüllüğünü yanlış değerlendirmektedir: “Marx’ı kendinden önceki tüm burjuva iktisatçılardan ayıran nokta, üretim sürecindeki sömürü mekanizmalarını tanımlamasından başka bir şey değildir.” Oysa Marx, sömürüyü, sınıf mücadelesini kendisinden önceki burjuva iktisatçıların tanımladığını, kendisinin özgül yanının, kapitalizmin proletarya diktatörlüğüne varacağını tespit etmek olduğunu söyler. Lenin de bu tespiti teyit eder.
“[…] Ve bana gelince, modern toplumdaki sınıfların ya da bunlar arasındaki savaşımın varlığını keşfetmiş olma onuru bana ait değildir. Burjuva tarihçileri, bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardır. Benim yeni olarak yaptığım: 1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2) Sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3) bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur.” [Marx’tan New York’taki Weydemeyer’e, 5 Mart 1952]
Mektubun devamında ise şunları söyler:
“Sadece sınıf mücadelesini değil, sınıfların varlığını bile inkâr eden Heinzen gibi cahil eşekler, insanın kanını donduran tüm o cıyaklamalarına ve sattıkları o insancıl cakalarına rağmen, sadece burjuvazinin hüküm sürdüğü toplumsal koşulları nihai ürün, tarihin ulaşılabilecek en yüksek noktası olarak kabul etmekle yetinirler, dolayısıyla onlar, aslında burjuvazinin hizmetkârlarıdırlar. Bu eşekler, burjuva rejimin büyüklüğünü ve geçici gerekliliğini ne kadar az anladıkça, onların hizmetkârlıkları, o denli mide bulandırıcı bir hâl alırlar.” [marxists.org]
Yani burjuva düzen vakidir ama geçicidir. Proletarya diktatörlüğü, tarihsel bir zorunluluk olarak, Lenin’in vurguladığı biçimiyle, komünizmin alt aşaması, sosyalizm formunda fiilîleşmek zorundadır.
Sovyet eleştirileri, hepten bu mesele etrafında dönmektedir. II. Dünya Savaşı sonrası solun içine girdiği krizdeki yönelim su yüzüne çıkmış, daha doğrusu, Sovyetler’in çöküşüne zemin hazırlayan sol liberal söylem, ideolojik zaferini ilân ederek, çöküş sonrası, kapitalizmden komünizme doğrudan geçişi tartışmıştır. Ortalığı “cahil eşekler” kaplamış, bu eşekler, proletarya diktatörlüğünün Marx ve Lenin denilen “liberal” ya da “jakoben” gevezelerin bir uydurması olduğunu iddia etmiş, böylelikle, esasında burjuvazinin hâkimiyetini tarihin ulaşabileceği en son nokta olarak ele almışlardır. Aslında burjuvazi, varlığını ve kudretini bu şahıslar üzerinden kabul ettirmiş, söz konusu pratikler, burjuvaziyle uzlaşan, ondan öğrenen ve ona benzeyen ara formlara kapatılmıştır. Sovyetler’in çöküşüne emperyalizmin bir dizi ideolojik bombardımanı eşlik etmiştir. Burada "iktisadî yanlış" meselesi, en önemli leitmotive’dir.
Bu, tabii ki küçük burjuvalar eliyle işleyen bir süreçtir. Tarihin kendisinden başlaması için küçük burjuva öznenin tarihsel koşullardan azade olması gerekir. Yeni başlayacak süreç, ancak onun varlığında tanımlı olmalıdır. Bu noktada yeni bir Nutuk illaki yazılacak, kardeşlik ve dayanışma üzerine kurulu bir millet, ancak o yüce şahıs özelinde bedenlenecektir. Marx’ın bu türden sol pratikleri eleştirdiği düşünülürse, onun “liberal” ilân edilmesi ve kenara itilmesi kaçınılmazdır. Zira marksizmin toplam hikâyesi, bu tür pratiklerin inkâr ve tasfiye edilmesi ile ilgilidir. Lenin’in vurgusuyla, “marksizm öncesi sosyalizm, revizyonizm formunda yeniden hortlamıştır.” [Lenin, Karl Marx ve Doktrini, s. 94.]
Kendi varlığını başa yazdığı bu pratik dâhilinde küçük burjuva, kendisini fiiliyatta, zaten, hâlihazırda ari, temiz ve “komünist” olduğunu vehmeder. Bu vehim, komünizme doğrudan öznel çabayla geçilebileceğini iddia eder, ama onca özne ve öznellik vurgusu, dolaylı olarak, nesneye ve nesnelliğe kul olmayla sonuçlanır. Kemalist cumhuriyet de aynı şekilde Osmanlı nizamına kapanmalıdır.
Yani küçük burjuva sol pratik, kapitalizmden komünizme geçiş aşaması hususunda bir direnç geliştirmektedir. Altmışların yazarlarının, felsefecilerinin doksanlarda ülkeye ithal edilmesi, bu dirençle ilgilidir. Batı, “direnmeyin, teslim olun” demiş, buranın solcuları da kimi Batılı yazarları aracı kılarak, bu emri yerine getirmiştir. Kapitalizmden komünizme dolaysız, doğrudan geçişi öngören teoriler, bu amaçla kullanılan birer beyaz bayraktırlar. Geçiş aşaması, kapitalizmle mücadele ve onun nesnel imkânlarının yönetilmesi meselesidir. Bu kavgaya gözü kesmeyenler, bugünde de kavgasızlığı telkin edeceklerdir. Kapitalizmin kirinden-pasından arınmak, komünizmin olmazsa olmazıdır. Kendisini kapitalizm dışı, mutlak, arınmış özneler olarak görenlerin böylesi bir mücadeleyi öngörmeleri mümkün değildir.
Cengiz Baysoy gibiler için rahim görevi gören ÖDP ve türevlerinin bugün çocuklara meyli de bununla ilgilidir. Kirden-pastan azade bir varlık olarak özne, geleceğe uzanmakta, bu amaçla, çocukları imgesel manada istismar etmektedir. Çocuğa vurgu, zaten saf ve ari olunduğuna dair bir yalana işaret eder. Bu saf ve ari özne, geleceğin “komünizm”ine ulaşmak için bugün, özel, ari alanlarda geleceğin kadrolarını üretme peşindedir. Çocuklara vurgu, Birleşik Haziran Hareketi’nin politik program maddesi hâline getirdiği, çocukları okula göndermeme, Soma’daki bisiklet kampanyaları, çocuklara özel yeni halkevleri modeli, bugünün zaruretlerinden kaçmakla ilgilidir. Çocuk istismarı politik bir mevzudur. Bu, aynı zamanda, geleceğin “yeni insan”ını bugünde üretme gayretleriyle de bağlantılıdır.
Aynı yaklaşım, Türkiye Meclisi konuşmalarında dile getirildiği biçimiyle, “Kürdlerin elinden tutacağız” demekte, dolayısıyla Kürd’ü çocuk olarak gördüğünü kabul etmektedir. Çulhaoğlu, hâlâ ulusal sorun analizleri yapmakta, bu tikel konunun tümel çözümler öneremeyeceğini söylemektedir. Aslında o kendi tıkızlığını Kürd üzerinden aşmak istemektedir. Kendi terazisini öne çıkartarak, mevcut sıkletini gizlemektedir.
Kürd hareketi, çatlaklardan ilerlemesini, mevzilenmesini, geri çekilip atılım yapmasını bilir, onun diyalektiği kavgayla kurulur. Ondan rol çalmak, onu kendi küçük burjuva hülyalı dünyası için istismar etmek, kıymetsizdir. Bir geri çekilme, ödün verme momentinin ideolojik yönelimini en ileri uç teori olarak takdim etmek, yenilgiyle alakalı bir durumdur.
Son haberleşme teknolojilerini kendi amacı için kullanan IŞİD’ci bile, onun ifadesini kullanırsak, Baysoy’un ilerisindedir. Liberalizm, kapitalizmin nesnel seyrine dair ideolojik bir yönelimdir, bu açıdan ona ait kimi gerçekleri dile döker. Marx’ın “sınıf mücadelelerini öğrendim” dediği, bu isimlerdir. Liberal iktisatçılardaki kavramları, Hegel’e layık gördüğü yöntemle, baş aşağı çevirir, maddî ilişkiler temeline oturtur. Bugün maddî ilişkilerden ve tarihten azade olduğunu düşünenlerin amuda kalkması ve Marx’ı tasfiye etmesi zorunludur. Baysoy, açıktan Marx’ı liberal kavramlara atıfta bulunuyor diye "liberal", kendisini "komünist" ilân etmektedir. Oysa bu, Zizek’in bir ara vurguladığı gibi, “liberal komünizm”dir.
Birikim dergisinin geçmişte, AKP destekçiliği dâhilinde, Marx’ın “yaşasın serbest ticaret” demesini manşete taşımasında ya da Marx’ın Hindistan meselesi ile ilgili değerlendirmelerinde hep liberallere yönelik politik eleştiri mevzubahistir. Burada Marx’ın maddî, yapısal olana vurgusunun politik-ideolojik vurgularıyla bir tutulması gibi bir sorun söz konusudur. Yani Marx, Komünist Manifesto’da “sadece iki sınıf var” der ama altı ay sonra Alman komünistleri adına yazdığı bildiride, bir dizi ara sınıftan ve politik ittifak meselelerinden dem vurur.
Marx, “devleti görmezden gelirsek, o ölür gider” diyen anarşistleri eleştirir. Yani onların maddî zeminde olmamalarını, maddî bir pratikten kaçınmalarını karşıya atar. Bugün de kimileri, bulunduğu durum itibarıyla, aynı mantık üzerinden, “Marx kapitalizmden bahsederek, onun varlığının süreklileşmesine katkı sunmuştur” demektedir. Bu, fikre, kafanın içindekilere fazla değer verilmesi ile ilgili bir marazdır. Yani tarihi kendisinden başlatan, toplumu kendisine göre kafasının içerisinde kuran, tarihten ve toplumun yasalarından azade sanmaktadır kendisini. Buraya kaçmak için Marx’a ve Lenin’e küfretmek, sadece teslimiyetin kendisini dışavurmasıyla mümkündür.
Baysoy’daki güdük emek-değer teorisi eleştirisi, Marx’a yönelik ad hominem saldırısıdır. Marx burada şahsîleştirilmekte ve şahsîleştirerek aşılmak istenmektedir. Marx, “görmezden gelirsek aşarız” diyenlerin nahifliğini, “gör” diyerek ezer oysa. Temel mesele, kapitalizmin üç-beş burjuvanın ideolojik salgısı zannedilmesidir. Kendisinden önce böyle zannedenlerin argümanlarını dışavurum, temsil, mecaz olarak ele alan Marx’ı o kavramları kullandı diye, o liberallerle aynı derekede görmek, “cahil bir eşek” olmaktan başka bir şey değildir.
Cengiz Baysoy söze: “Kavramlar saf, naif ve bilimsel değildir. Kavramlar, güç istencinin söylemleridir. Söylemler güç istencinin düzenekleridirler. Soy kütük çalışmasının en önemli özelliklerinden biri, saflığın, naifliğin arkasına sığınarak ifadelendirilen söylemlerin arkasındaki güç istencinin açığa çıkarılmasıdır.” diyerek başlamaktadır. Buradaki Niçe-Fuko kırması yaklaşımla Baysoy, sosyalizm kavramının arkasındaki proletaryanın güç istencine düşman olduğunu beyan etmektedir. O, sınıflar mücadelesinden azade olduğunu zannetmekte, iyi niyet taşlarını döşeme derdine düşmektedir. “Kavramlar, güç istencinin güç istencine ait düzenekleridir” gibi zırva cümleler kurmak, doksanlardaki yenilginin Baysoy şahsında, seksenlerin yenilgisine bağlanması ile ilgilidir. Orada sol, “hiçbir ideoloji için ölmeye değmez” söylemine yenilmiştir. Bireye seslenen, onu yücelten, kolektif hareketi bireyden çözen ideolojik salgıdan bizi, gene kolektif mücadele kurtaracaktır.
Eren Balkır

Hiç yorum yok: