Pendik-Kadıköy Hattı

Yıl 1968. Bir minibüs şoförünün aracına “proleter” ismini verdiği öğreniliyor. Yaşar Kemal gidip bu kişiyle röportaj yapıyor ve röportaj Ant dergisinde yayınlanıyor. İsmi neden koyduğunu soran Yaşar Kemal’e şoför şunları söylüyor:
Ben bu kelimeyi çok severim. Kelimeyi değil de anlamını çok severim. Ben proletaryadan bir kişiyim. Ve proletarya, insan soyunun en namuslu, en sıcak, en insan sınıfıdır. Kimseyi sömürmez, kimseye hükmetmez, kimseyi ezmez… Dünyayı yaratan, proletaryanın elleridir. Proletaryanın elleri olmasa, dünya olmazdı. Ben proletaryaya hayranım… Şu dünyada yapılmış güzel olan, faydalı olan ne varsa, proletaryanın güzel ellerinin eseridir.
Elli yıl geçti. Solun bir elli yıllık faaliyet dönemi sona erdi. O gün “proleter” kelimesinin anlamını öğreten, o anlama örgütlenen insanları kalmadı. Devrimci ama “proleter devrimci” olunduğu günler nostaljinin konusu hâline geldi. Bugün proleter, işçi, tiksinilecek, uzak durulacak şeyler. En fazla birey kelimesinin karşılığı olarak anlam kazanabiliyor.
Bir vakitler bu yazıyı yazan fakir, (fanzin) bir dergiye yazı kaleme aldı. O günlerde geçici süre tersanede çalışan bir arkadaş, “ben bu yazıya dergide yer veremem, çünkü onu işçiler anlamaz” dedi. İşçiyi mi hor görüyor, yazıyı mı anlaşılamadı ama ben “yazı çıksın o vakit” diyebildim ancak.
“Yazı girmesin” diyen arkadaş, o dönemde üniversiteden atılmıştı. Sonrasında kendi bireysel siyaset yolunu yürümeye başladı. Bu yolda Darıca’dan çıkış aldı. Önce Ahmet Davutoğlu af çıkarttı, bu sayede okul bitirildi, cübbe giyildi, Bostancı’ya oradan da Kadıköy’e taşınıldı. İşçiden, tersaneden, sosyalizmden bahseden arkadaş, başında rengârenk ponponu, Kadıköy sokaklarında dans eder hâle gelmişti. Hatta Gezi sürecinde oğlunu kaybetmiş olan bir babayı turistik ziyaretlerinde çekilmiş bir fotoğrafta, bu genç ve arkadaşlarının neşe ve keyif içerisinde şarap şişelerini ve kadehlerini havaya kaldırdıklarına tanık oluyorduk. Fotoğrafın hüzünlü yanı ise bir kenarda boynu büyük ve hüzünlü oturan babanın hâli idi.
Şimdi bu genç arkadaş ne yapıyor? Bana “işçiler anlamaz” diye 19 Aralık ve sonraki sürece dair yazıyı dergiden çıkartan bu arkadaş, şimdilerde köstebeğin maceralarından bahsediyor. Hiyerarşi yaratmamaktan, devlet iktidarını almamaktan, proletaryayı “sınıf”a dâhil etmekten, Zizek’ten, feminist siyasetten, kapitalizme yönelik postmodern tepkilerden söz ediyor. İşçilere okuttuğu bu yazılarla çeşitli noktalarda yer altından başını gösteren işçi direnişlerini tetikliyor, ne güzel!
Bu işçi direnişlerinden biri, o gencin rengârenk ponponlu hâlinin, proto-feminist duruşunun eseri. Flormar direnişçileri, bu tür arkadaşlara çok şey borçlu! Ama garip olan şu ki “kadınlar birlikte güçlü” diyorlar ama Flormar işçileriyle birlik olmuyorlar. Galiba onları kadından da saymıyorlar. Kadın tasavvurları esasen aileye, erkeğe düşman sadece. Patron milletini fazla seviyorlar ama.
Öyle ki bugün şampuan, makyaj malzemesi, ped gibi ürünlerin reklâmlarında feminizmin geçit törenine şahitlik ediliyor. Yani Flormar işçilerinden tiksiniliyor ama Flormar’ın hizmet ettiği sektöre reklâm jingle’ları, reklâm sloganları armağan ediliyor. Feminizmin bu ülkedeki hâl-i pürmelali bu: ivroşeye yoldaş, Flormar işçilerine soğuk.
Üstelik ülkenin en “işçi” örgütü olan EMEP bile bugünlerde Selin Sayek Böke ile geziyor. Sosyalizm dışı seçenekleri yaldızlamakla meşguller. Bunlar, hep o “proleter” kelimesini seven şoförün, Yaşar Kemal’in ve devrimcilerin yerini başkalarının almasının bir sonucu.
Elbette bir kesim de bu yönelimi meşrulaştıracak tavır içerisinde. “Toplumdaki tek devrimci kesim, işçilerdir” diyorlar, her şeyin merkezine bir işçi putu yerleştiriyorlar ama putun üzerindeki yaldız kazındığında, putu imal edenin bireyliği günışığına çıkıveriyor. Bizim kendi bireyliklerine, benliklerine tapmamızı istiyorlar. “Tek devrimci kesim” diyerek ama işçi de olmayarak devrimcilik yapmayacaklarına dair birilerine sözler veriyorlar. Siyaset ve devrimcilik, bir tür bireye bağlanıyor, ona indirgeniyor. Böylelikle başkalarıyla, başka dinamiklerle nefes alamaz hâle geliyor. Dert de bu zaten. Yani işçiyi 19 Aralık’tan habersiz kılmak, sadece kendi meselesini görmesini sağlamak isteyenle, işçiden habersiz işleri yapanlar yan yana yürüyorlar ve bu yürüyüşten gayet memnunlar.
Sonuçta arkadaşın yürüdüğü yol, bireysel bir yol değildi. Bilhassa 2007 sonrası bu tür gençlere, “bireyliğin, kariyerin, kişisel hazların, zevklerin, algın, bilgin bizim için çok önemli” denildi. Aynrandizm bir tür Marksizmin yerini aldı. Şeytan her yüzünü gösterdiğinde, yürüyüş kolundan birileri ayrıldı. Darıca’dan Pendik’ten Kadıköy’e göç edildi. Orası kimsenin kimseye karışmadığı, zevklerin, hazların havada uçuştuğu bir yerdi. Sonuçta arkadaş, bu birey partisine örgütlendi.
Bugün devlet ve AKP birilerine saldırdığı noktada kolektif ve tarihsel olan değil, bireysel olan havalanıyor, şahlanıyor. Yani örneğin faşistlerin üniversitede şiire, şaire, aydınlanmaya, bilgiye saldırdıkları söyleniyor ama Ahmet Telli “saldıranlar beni tanımıyorlardı” diyerek bu haberleri boşa düşürüyor. Sol, mesleği, kariyeri, bireysel meziyetleri, AKP kitlesine göre sahip oldukları üstünlükleri cepheye sürüyor, buradan örgütleneceğini sanıyor. İllaki gazeteciliğe saldırılıyor, illaki avukatlığa saldırılıyor ama nedense işçiliğe saldırıdan söz edilmiyor. O çünkü aşağı kabul ediliyor. Sonuçta önce Kadıköy’e oradan Avrupa’ya kaçanların ideolojisi, Flormar işçileri arasında dikiş tutmuyor. Çünkü o işçilerin gidecek bir yerleri yok! Ama onların var, hiç olmadı Selin Sayek’in yanına gidebiliyorlar.
“En namuslu, en sıcak ve en insan sınıf”, proletarya, kurtuluş yolu olarak sosyal demokrasiye ve liberalizme ya da ikisinin harmanı olarak sosyal liberalizme kul edilmeye çalışılıyor bugünlerde. Meslek sahipleri, meslekî ideolojiler, bireysel zevkler âlemi, bu sürecin papazları olarak rol oynuyorlar. Bu dine karşı işçilerin dindışı, din karşıtı hareketine örgütlenmek şart.
Eren Balkır

Hiç yorum yok: