10 Ekim 2021

, ,

John Maynard Keynes


Keynes bir lider, siyasetçi hatta vekil bile değil. O, sadece Manchester Guardian gazetesinin yayın yönetmeni ve Cambridge Üniversitesi’nde ekonomi profesörü. Buna karşın Avrupa siyasetinde önde gelen isimlerden biri.

Keynes, Spengler gibi Batı medeniyetinin çöküş sürecine girdiğini tespit eden biri değil, Einstein gibi görecelik kuramına benzer bir kuram da geliştirmedi ne de Serge Voronoff gibi maymun testisi nakletmek gibi ameliyatların altına imza attı. Ama kaleme aldığı Barışın Ekonomik Sonuçları kitabı ciddi bir başarı elde etti ve Keynes’in isminin 1919’da dünya genelinde duyulmasını sağladı.

Bu kitap, barış konferansını ve perde arkasını inceleyen, meseleyi özetleyen, sade bir çalışma. Kitap aynı zamanda, Versay Anlaşması’nın ve arkasındaki isimlerin eleştirisini de içeriyor. Kitapta Keynes, anlaşmadaki kusurları ve yanlışları ele alıyor ve Avrupa’daki mevcut durum konusunda yol açtığı sonuçları inceliyor.

Versay, bugün hâlâ gündemde olan bir konu. Avrupa’nın yeniden inşa edildiği süreçte öne çıkan siyasetçiler ve ekonomistler, bu anlaşmanın yeniden gözden geçirilmesini, düzeltilmesini, hatta iptal edilmesini istiyorlar. Bu anlaşma şartlı imzalanmıştı ve geçiciydi. ABD, desteğini ve imzasını çekti. İngiltere, anlaşmadan ayrılmak istediğini hiç saklamadı. Keynes bu koşullarda, anlaşmanın Almanya’nın teslim alınması için uygulamaya konulmuş geçici bir düzenleme olduğunu söylüyor.

Peki bu kusurlu, anormal ölçülere sahip anlaşma, nasıl gündeme geldi?

İmza edilme sürecine tanıklık eden zeki bir insan olarak Keynes, bu süreci gayet iyi izah ediyor. Buna göre; Versay Barış Anlaşması’nın altında üç adamın imzası var: Wilson, Clemenceau ve Lloyd George. İtalyan devlet adamı Vittorio Emanuelle Orlando tali bir rol oynuyor, isimler arasında arabuluculuk yapıyor, daha çok perde gerisinde duruyor. Bu süreçte sadece İtalya’nın haklarını savunuyor.

Wilson barış anlaşmasının, kendisinin geliştirdiği, demokrasi yanlısı ideolojisinden beslenen on dört maddelik programını temel almasını istiyor. Clemenceau ise Fransa’nın lehine olan, ağır koşullar içeren bir barış anlaşması için bastırıyor. Lloyd George’un da derdi, anlaşmanın İngiltere’nin anlayışına göre biçimlenmesini sağlamak. Bağlı olduğu çevreler, Almanya’ya merhamet edilmemesini söylüyorlar. İttifak devletleri, zaferin verdiği zevki ve hazzı yaşıyorlar. Bu ülkeler, milliyetçiliğin zirvede olduğu, bu yönde gerilimlerin açığa çıktığı bir dönemden geçiyorlar. Duygular akla galebe çalıyor.

Clemenceau ve Lloyd George, Almanya’yı acımasızca yağmalayıp ezme arzusu içerisindeki iki halkı temsil ederken, Wilson’ın temsil ettiği halk, gerçekte onun öğretisini benimsemiş değil, hatta o kutsal saydığı, demagojinin şekillendirdiği programına da sempatiyle yaklaşmıyor. Amerikan halkının büyük bir bölümü, esasen savaşın fazla külfete yol açmasına izin vermeden, daha pratik bir yoldan ortadan kaldırılmasıyla ilgileniyor. Bu nedenle halk, Wilson’ın programında hedef olarak konulmuş başlıklara sırtını dönme eğiliminde.

Müttefik kuvvetler içerisinde yer alan halkların ruh hâli, bu anlamda Wilson’ın ve fedakârlığı esas alan bir barış sürecinin karşısında yer alıyor. Savaşa çalan, kavgaların yaşandığı, nefret ve kin yüklü hava dumanıyla herkesi boğuyor. “Paris bataklığı”nda sunulan önerilerden ve oradaki isimlerin etkisinden Wilson da kaçamıyor.

Müttefik devletlerdeki ruh hâli, Wilson’ın ilhak veya tazminattan söz etmeyen barış programına karşı. Üstelik Wilson, bir diplomat ve siyasetçi olarak Clemenceau ve Lloyd George’a göre daha alt kademede. Keynes de Wilson’dan çok iyi bahsetmiyor. Onun barış konferansına yönelik tavrını gizemli ve biraz da rahip vaazlarından çıkma bir nutuk olarak görüyor. Lloyd George ve Clemenceau gibi ihtiyatlı, cesur ve cin fikirli politik stratejistlerin yanında Wilson, toy bir üniversite hocası, bir ütopyacı ve bir Presbiteryen kilisesi rahibi gibi duruyor.

Wilson nihayetinde barış konferansı konusunda genel ilkeler öneriyor, ama bu ilkelerin nasıl uygulanacağına ilişkin somut tek bir fikir bile sunmuyor. Aslında Wilson, hakkında ilkeler geliştirdiği Avrupa’nın meselelerini hiç bilmiyor. Dolayısıyla Müttefik devletlerin kendilerine uygun olan çözümü idealist bir kılıf altında kamufle edip gizlemeleri gayet kolay oluyor. Atik ve dış etkilere açık iki isim olarak Clemenceau ve Lloyd George’un arkasında teknisyenlerden ve uzmanlardan oluşan bir ordu var. Katı ve dışarıya kapalı bir isim olarak Wilson ise kendi heyetiyle neredeyse hiç temas kurmuyor. Maiyetindeki hiçbir ismin onun düşünce dünyası üzerinde herhangi bir etkisi yok.

Bazen kelimeleri zekice seçen, dille alakalı manevralara başvuran Wilson, niyetini zararsız gösteren ifadelerin arkasına saklanıyor. Ama konferanstaki arkadaşlarının ağır saldırıları karşısında nedense programını layıkıyla savunamıyor.

Wilson’ın programı ile Versay Anlaşması arasında belirli bir çelişki söz konusu. Wilson’ın programı, Almanya’nın toprak bütünlüğüne saygı gösteriyor, ceza veya tazminat içermeyen bir barış anlaşmasının imzalanmasını güvence altına alıyor ve halklara ayrılma hakkı bahşediyor.

Buna karşın anlaşma, gerçek manada Töton olan altı yüz bin insanın yaşadığı Saar bölgesini Almanya’dan kopartıyor. Bazı kısımları Polonya ve Çekoslovakya’ya veriyor. Altı milyon Alman’ın yaşadığı, Ren nehrinin batı yakasının on beş yıl süreyle işgal edilmesi konusunda gerekli yetkiyi veriyor. Ayrıca Fransa’ya Ruhr bölgesindeki kentleri işgal edip oraya yerleşmesi için gerekli bahaneyi sunuyor.

Anlaşma, Avusturya’nın varlığını inkâr ediyor, onu küçük bir devlet derekesine düşürüyor, Almanya’ya birleşme hakkını mahfuz tutuyor. Avusturya’nınsa bu hakkı Milletler Cemiyeti’nin izni olmaksızın kullanması mümkün değil. Milletler Cemiyeti ise bu izni ancak oybirliğiyle verebilir.

Anlaşma, Almanya’yı sivil halka verilen zararların ve yıkılan köy ve şehirlerin tazmin edilmesi dışında Müttefik devletlerdeki insanlara savaşla alakalı emekli maaşı vermesini zorunlu tutuyor. Elindeki tüm mülkleri, sömürgeleri, Saar bölgesindeki kömür madenlerini, ticaret filosunu, hatta Müttefik devletler bünyesinde yaşayan vatandaşlarının özel mülklerini alıyor. Fransa’daki kömür madenlerinde hâlihazırda üretilenle savaş öncesi üretilen miktar arasındaki fark kadar kömürü her yıl teslim etmesini istiyor. Ayrıca anlaşma, Müttefik devletlerin ürettiği malların en düşük gümrük vergisi ile alınmasını, bu konuda Müttefik ülkelerin herhangi bir tazminat ödememesini şart koşuyor. Özetle anlaşma Almanya’yı yoksullaştırıyor, kolunu bacağını kesiyor, silahsızlandırıyor, aynı zamanda ondan ağır bir savaş tazminatı talep ediyor.

Keynes, Müttefik devletlerin Almanya’ya diz çöktürmek için önerdiği barış anlaşması şartlarının ihlal edildiğini ortaya koyuyor. Esasen Almanya, Wilson’ın on dört maddelik programı temelinde teslim alınıyor. Dolayısıyla barış anlaşmasının şartlarının bu on dört maddeye aykırı olmaması, onlardan farklı bir nitelik arz etmemesi gerekiyor. Keynes’e göre Versay konferansı, kendisini anlaşmanın uygulanması, şartların somutlaşması ile sınırlı tutmalı. Versay konferansı, Almanya’ya Wilson’ın önerdiğinden farklı bir barış dayatıyor. Keynes, bu tavrı alabildiğine samimiyetsiz bir tavır olarak değerlendiriyor.

Almanya’yı harap eden ve sakat bırakan bu anlaşma, adaletsiz olduğu kadar mantıksız bir anlaşma. Tüm adaletsiz ve mantıksız hareketler gibi bu anlaşma da yazarları için tehlikeli ve ölümcül sonuçlar doğuracak ölçüde zararlı. Avrupa’nın aslında eski zenginliğine kavuşmak, üretimini yeniden organize etmek için uluslararası dayanışmaya ve işbirliğine ihtiyacı var. Buna karşın bahsi geçen anlaşma, Avrupa’yı anarşiye sürüklüyor, onu bölüyor, ateşe atıyor, milliyetçiliğin ve şovenliğin yayılmasına neden oluyor.

Versay Anlaşması, Avrupa’daki krizi derinleştiriyor. Bu tür uyarılar yapan Keynes krizin kapsamından ve ulaştığı derinlikten bahsediyor. “Çok fazla karmaşık, gereğinden fazla duygulara esir olmuş ve iyiden iyiye iyimser” olan yeniden inşa planlarına hiç inanmıyor. “Hasta adamın elinde ne ilâç ne de aşı var. Ona nekahet döneminde rahatça toparlanabileceği sağlıklı ve doğal bir ortam sağlanması lazım” diyor.

Buradan Keynes, iki temel öneri üzerine kurulu olan başka bir yeniden inşa planından bahsediyor. Buna göre borçlar iptal edilmeli, Almanya’nın ödeyeceği tazminat 36 milyar marka düşürülmeli. Ayrıca Keynes bu miktarın Almanya’nın ödeyebileceği azami miktar olduğunu söylüyor.

Ekonomist ve finansçı olarak Keynes’in düşüncesi, Avrupa kriziyle ilgili çözümü barış sürecinin ekonomik düzlemde düzenlenmesi önerisini temel alıyor. Ancak öte yandan ilk kitabında Keynes, “Batı Avrupa’nın son elli yıldır tecrübe ettiği ekonomik örgütlenmenin temelde sıra dışı, istikrarsız, karmaşık, belirsizlikle yüklü ve geçici” olduğunu söylüyor. Dolayısıyla krizin tazminatlarla ve ödenecek borçlarla kontrol altına alınması mümkün değil.

Barışın ekonomik sorunları krize sebep olmasa da onu derinleştiriyor. Krizin ana sebebi ise “istikrarsız, karmaşık, belirsizliklerle yüklü ve geçici bir nitelik arz eden” ekonomik örgütlenmenin ta kendisi.

Keynes, evrimci ideolojiye ve İngiliz psikolojisine sırtını yaslayan bir burjuva ekonomisti olduğu için esasen kapitalist toplumun ruhuna iyimserlik aşılamaya ve kapitalizme yönelik güveni tazelemeye çalışıyor. Bu sebeple barışın ekonomik sorunlarına akıllı, ferasetli ve ihtiyatlı bir çözüm bulunduğu takdirde bugün insanlığın ilerlemesi, saadeti ve esenliği önünde duran tüm engellerin kalkacağı konusunda o topluma güvence vermek zorunda kalıyor.

José Carlos Mariátegui
1925
Kaynak

Kitap PDF

09 Ekim 2021

,

Guevara’nın Ölümü


Sonradan yönetmenlik ve gazetecilik yapan Michèle Ray, Fransa’da ünlü bir manken ve otomobil yarışçısı iken 1966’da Vietnam’a gitti. Vietkong gerillalarının eline geçen Ray, 21 gün sonra serbest bırakıldı. Bu günlerini haberleştirdi, Vietnam Savaşı ve gerillalarla ilgili bir dizi makale kaleme aldı. Bir süre sonra, Che Guevara’nın ölümü üzerine Bolivya’ya gitti. Birkaç hafta kaldığı ülkede Che’nin ölümünü haberleştirdi. Aşağıda o dönemde konuyla ilgili yazdığı uzun makaleden bir alıntıya yer veriliyor.

* * *

 

Benim hiç gidemediğim ama Torrico’nun[1] gidip dört gün kaldığı köyde, 400 kadar kişi kiremit çatılı küçük kerpiç kulübelerde yaşıyor. Araba ya da cip yok orada. Taştan birkaç tane dar sokak ve köyün meydanında genişleyip ufak bir kare oluşturan bir patika yol var. O karenin üst kısmında iki kapısı da ufak olan bir okul yer alıyor. Okulun küçük iki sınıfının pencereleri, bambu çubuklarıyla kapatılmış.

Che, bu sınıflardan büyük olanında, bir sıranın üstünde, elleri bağlı ve sırtı duvara gelecek şekilde oturtulmuş. Onu oraya getiren asker, ayrılmadan önce onun için bir pipo hazırlayıp yakmış, Che'nin kibritlerini hatıra olarak saklamakta. Elektrik ya da fener yok. Mahkûmlar karanlıkta yalnızlar, dışarıdan kendilerine ulaşan seslerin uğultusunu dinlemekteler.

Ertesi gün öğlene kadar sürecek olan komutanların geçit töreni Albay Selnich[2] ile başlıyor. Güya erzak getirmek için bir helikopterle geliyor, ama aslında Albay Zenteno'nun[3] emri üzere, askerlerin mahkûmlarla çok fazla konuşmamasını sağlama ve üstlerinden bir karar beklerken ortalığı sakin tutma görevini yerine getiriyor.

Köy meydanında Prado[4], mahkûmların eşyalarını adamlarına dağıtıyor. Che, yaralandığında, iki gün sonra bir köylü tarafından bulunan, belgelerle dolu heybeyi çalıların içine attı ama sırt çantasını bırakmadı.

Sırt çantasının etrafında askerler, hatıra olsun diye bazı eşyaları alırken, kendi aralarında da değiş-tokuş yapıyorlar. Tartışmalar çıkıyor. Küçük bir kutuda kol düğmeleri var (onlar için Che'yi beyaz gömlek içinde hayal etmek zor). Teğmen Perez, kapıyı aniden açıp sınıfa giriyor ve Che'ye soruyor: “Bunlar senin mi?”

“Evet, bunların oğluma verilmesini istiyorum.”

Perez cevap vermeden ayrılıyor. Bir başka subay, Espinosa, pipoyu kendisi için istiyor. Sırt çantasındaki pipo çoktan alınmış. Birisiyle takas yapmak istiyor. Ne yapmalı? Okula gidip Che'yi saçından yakalıyor ve ağzındaki pipoyu alıyor.

“Ha! sen şu meşhur Che Guevara'sın!”

“Evet, ben Che'yim! Aynı zamanda da bir devlet bakanıyım! Ve sen bana böyle muamele edemezsin.” diye cevaplıyor mahkûm. Hızlıca bir tekme savurarak Espinosa'yı duvara yapıştırıyor. Bu noktada Albay Selnich müdahale ediyor. Che, Selnich'i tanıyor, daha önce kendisini sorgulamak için gelmişti. Fakat Che, onunla ya da diğer subaylarla konuşmayı reddediyor. Erlere ise sessizce cevap veriyor.

En sonunda kendisine bir doktor gönderiliyor. “Bütün öğleden sonrayı çatışma bölgesinde geçirip, akşam boyunca da bizim yaralılarımızın yanında kaldıktan sonra, Che'yi muayene etmeye gittim” diyor Doktor Fernando Sanco, gazeteci Jorge Torrico'ya. “Bacağında, sol bacağında tek bir yara var, hepsi bu. Bu yarayı dezenfektanla yıkadım.”

Che'yi beyhude yere sorgulamaya çalıştıktan sonra, onu yalnız bırakıyor Selnich ve kapının önündeki güvenliği takviye ediyor. Pazartesi sabahı Che, köyün öğretmeniyle görüşmek istediğini söylüyor.

Yirmi iki yaşındaki köy öğretmeni Julia Cortez, Peder Schiller'e şöyle anlatıyor: “Oraya gitmekten çekiniyordum, bana kabalık edeceğinden korktum. Ama oraya gittiğimde, yumuşak ve ironik bakışlı, hoş görünümlü bir adam buldum. Gözlerinin içine bakmak, benim için imkânsızdı.”

“Ah! Demek öğretmen sensin. Ya sé leer [zaten okumayı biliyorum] cümlesinde sé'nin aksansız olduğunu biliyorsun değil mi?” diyor duvardaki bir çizimi gösterirken. “Küba'da böyle okullar yok. Biz böyle bir yere ancak hapishane derdik. Köylülerin çocukları burada nasıl okuyabilir ki... Tamamen antipedagojik.”

“Yoksul bir ülkede yaşıyoruz” diyor köy öğretmeni.

“Ama devlet görevlileri ve generaller Mercedes arabalara ve daha nice diğer şeylere sahipler, değil mi? Biz buna karşı savaşıyoruz.”

“Bolivya'ya gelip savaşmak için epey yol kat ettiniz.”
“Ben bir devrimciyim ve pek çok yerde bulundum.”
“Buraya askerlerimizi öldürmeye geldiniz.”
“Bilirsiniz, bir savaş ya kazanılır ya da kaybedilir.”

Köy öğretmeni, Che ile konuşmasını Jorge Torrico'ya da anlattı: “Onunla konuşurken yere bakmak zorunda kaldım, bakışları dayanılmazdı. Delip geçen ve çok sakin bakışları vardı.”

Öğlene doğru, Che tekrar öğretmen ile konuşmak ister. Son anlarını yaşadığının farkındadır, bir saatten daha az vakti olduğu kesin. Ona ne anlatmak istiyor? Önemli bir şey mi? Köy öğretmeni onunla konuşmayı reddediyor. “Niye bilmiyorum” diye anlatıyor Schiller'e, “Şimdi pişmanım. Belki de gözleri yüzünden, bakışları yüzünden gitmedim.”

Michèle Ray
Mart 1968
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Jorge Torrico: Bolivyalı, o zamanlar genç olan ve La Higuera’da Che ile görüşen gazeteci.

[2] Andres Selnich: Amerikan yetiştirmesi Bolivyalı bir asker.

[3] Joaquin Zenteno Anaya: Che Guevara yakalandığı vakit Santa Cruz bölgesinden sorumlu olan Bolivyalı asker. Fransa’da Bolivya büyükelçisi olarak görev yaparken, 11 Mayıs 1976 tarihinde öldürüldü. Suikast, kendilerine “Uluslararası Che Guevara Tugayları” diyen örgütçe üstlenildi.

[4] Gary Prado Salmon: Che Guevara’yı yakalayan Bolivyalı asker.

08 Ekim 2021

,

Üstad

Muhammed Rıza Şeceryan [23 Eylül 1940-8 Ekim 2020] geleneksel İran müziği üstadı, İran klasik müziği şarkıcısı ve bestekârıdır. İran’ın en büyük klasik müzik üstadı olarak bilinmektedir. O, aynı zamanda hattat ve insanî yardım faaliyetlerinde bulunan bir isimdir.

İran’ın Meşhed kentinde dünyaya gelen Şeceryan, babasının destek ve yardımıyla, beş yaşında şarkı söylemeye başladı. On iki yaşından itibaren Redif olarak bilinen geleneksel klasik müzik repertuvarı ile ilgili dersler aldı. Şarkıcılık kariyerine 1959 yılında Radyo Horasan’da başlayan Şeceryan, altmışlarda özel şarkı söyleme tarzı ile öne çıktı. Ahmed İbadi, Abdullah Davami ve Nur Ali Borumend gibi hocalardan ders aldı. Aynı zamanda Rıza Goli Mirza Zelli, Feriborz Manuşehri, Kamerü’l Mülûk Veziri, İkbal Azer ve Tac İsfahani gibi önceki kuşağa mensup şarkıcıların vokal tarzlarını öğrendi. Kendisinin de aktardığı biçimiyle, efsanevi bir isim olan İranlı tar üstadı Celil Şahnaz, müzikal gelişiminde önemli bir rol oynadı, hatta Şeceryan, şarkı söylerken çoğu zaman onu taklit ettiğini söylüyor.

Şeceryan, Perviz Meşkatyan, Muhammed Rıza Lütfi, Hüseyin Alizade ve Faramarz Peyvar gibi isimlerle birlikte çalışmalar ortaya koydu. İcrası güç olan geleneksel Destgah tarzında en yetenekli isim kabul edilmektedir. 1999’da UNESCO, Fransa’da kendisine Picasso Ödülü, 2006’da ise UNESCO Mozart Madalyası vermiştir.

Mart 2016’da Şeceryan on beş yıldır böbrek kanseri tedavisi gördüğünü açıkladı. Nevruz kutlaması ile ilgili videoda tıraş edilmiş saçlarıyla göründü.

Şeceryan, İran geleneksel klasik müzik icrası konusunda ustalığı tartışma götürmeyecek bir isimdir. Müzisyenler ve müzik severler onu milli hazine olarak görmektedirler. Teknik açıdan şarkı icrası kusursuz, güçlü ve alabildiğine duygu yüklüdür. İran müziğinde geleneksel şarkıların icrası en güç sanatsal faaliyet sahası kabul edilir. Şeceryan, mükemmel bir şarkıcı ve en önemli ilham kaynağıdır.

İran’ın kuzeydoğusunda bulunan Meşhed kentinde 1940 yılında dünyaya gelen Muhammed Rıza Şeceryan babasının yönlendirmesiyle beş yaşında şarkı söylemeye başladı. Birkaç yıl sonra yeteneğini tüm Meşhed kenti öğrendi. Dindar bir ailede yetişmiş olmasına karşın on iki yaşında dinî müzik dışında geleneksel müziği de öğrenmeye başladı. İlk söylediği eser, Deştili Gamengiz Guşi’nin bir şarkısıydı. Şeceryan ayrıca Horasan ve diğer bölgelerin türkülerini de öğrendi. İlk başta kendi memleketi olan Horasan’ın türkülerine odaklandı. Ardından Redif olarak adlandırılan geleneksel müzik repertuvarına hâkim oldu.

Üniversite sonrası öğretmen olan Şeceryan, her türden geleneksel müzik biçimini öğrenme imkânı buldu ve zamanla dinî müzikten uzaklaştı. Böylelikle Şeceryan’ın sanatsal kariyeri önemli dönemeçlerden geçti. Tahran’a geldiği günlerde Ahmet İbadi ile tanıştı. Setar üstadı olan İbadi bugün ailesinin temellerini attığı müzik geleneğinin tek vârisidir. Merhum İsmail Mehrtaş’la tanışması sonrası geleneksel şarkı icrası yeni nüanslar edindi, halk ezgilerini paylaşmaya başlayan Şeceryan’ın sanatsal tekniği bu süreçte değişti.

Redif’in farklı versiyonlarının nasıl icra edileceğini, Rıza Goli Mirza Zelli, Kamerü’l Mülûk Veziri, İkbal Sultan Azer ve Tac İsfahani, Nur Ali Han Borumend ve Tahirzade İsfahani gibi önemli isimlerden öğrendi. Geleneksel müziği daha iyi anlamak ve icra edebilmek için Celil Ahbari’den santur dersleri aldı. 1960’ta tekniğini geliştirmek için santur ustası Faramarz Peyvar’ın öğrencisi oldu, bu sayede santurun sunduğu imkânları yorumuna ve icrasına aktarma konusunda gerekli ustalığı edindi.

En fazla ilham aldığı isim Gulam Hüseyin Benan’dı. Birkaç yıl boyunca onun şarkı söyleme tarzını benimsedi. Hayatındaki en önemli gelişme ise üstad Abdullah Han Davami ile tanışmasıdır. Bu isim sayesinde önceki yüzyılın büyük ustalarının aktardığı birçok eski şarkıyı (tasnifleri) ve Redif’in hakiki hâlini öğrenme imkânı buldu.

Şeceryan, şarkıcılık kariyerine 1959 yılında Radyo Horasan’da başladı. Altmışlarda özel şarkı söyleme tarzı sayesinde ünlendi. Tahran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi gibi okullarda dersler verdi. İran müziği üzerine araştırmalar yürüttü, ayrıca ulusal radyo televizyon kurumunda çalıştı. İran’da ve başka ülkelerde konserler verdi. Dünya genelinde üne kavuşan Şeceryan, kendi meslektaşları arasında önemli bir konuma sahip oldu.

O muazzam müzik yeteneğinin yanı sıra Şeceryan, İran hat sanatı sahasında yıllarca emek verdi. 1967’den itibaren başlayan hattatlığı, İbrahim Buzari ve Hüseyin Mirhani isimli iki İranlı hattattan aldığı derslerle derinleşmiştir. Bugün kendisine has tarzı ile başarılı bir hattat olarak görülmektedir.

Kaynak

07 Ekim 2021

,

Tarlakuşu ve Özgürlük Savaşçısı


Dedem bir gün bana, “tarlakuşunu kafese koymanın en büyük zulüm olarak görülmesi gerektiğini, çünkü bu kuşun özgürlüğün ve mutluluğun en önemli sembollerinden biri olduğunu” söylemişti.

Dedem hep bana, tarlakuşunun, sevdiği dostlarından birinin kafese konması üzerinden açığa çıkan ruhundan bahsederdi.

Bir gün sevdiği arkadaşının özgürlüğünü yitirdiğini gören tarlakuşu ötmemeye başlamış, artık hiçbir şey onu mutlu etmiyormuş. Bu zulmü ona reva gören adam, tarlakuşunun dilediği her şeyi yapmasını, tüm yüreğiyle şakımasını, isteklerini yerine getirmesini, çıkarına uygun hareket etmesini istemiş.

Tarlakuşu itiraz etmiş. Bunun üzerine adam öfkelenmiş. Tarlakuşuna ötsün diye baskı uygulamaya başlamış, ama hiçbir sonuç alamamış. Sonra kendince daha etkili olabileceğini düşündüğü adımlar atmış. Kafesin üzerine siyah bir örtü sermiş, kuşu günışığından mahrum bırakmış. Ona yemek vermemiş, pislik içindeki kafeste ölüme terk etmiş, ama gene de kuş uzlaşmamış. Bunun üzerine adam, kuşu öldürmüş.

Dedemin de dediği gibi, o tarlakuşunun bir ruhu vardı ve o ruh, özgürlüğe ve direnişe dairdi.

Özgürlüğe hasret olan kuş, kendisini işkence ve hapisle değiştirmeye çalışan zâlime boyun eğmeden, onunla uzlaşmadan ölmüştü.

Bugün o kuşla, gördüğü işkence, içinde olduğu zindan koşulları ve en nihayetinde maruz kaldığı cinayet üzerinden ortaklaştığımı düşünüyorum. Tarlakuşu, herkeste görülmeyen bir ruha sahipti. Üstün varlıklar olduğunu düşünen insanlarda bile böylesi bir ruha nadiren rastlanıyordu.

Adi mahkûmu ele alalım mesela. Onun tek amacı, hapiste kaldığı süreyi olabildiğince rahat ve kolay kılmaktır. Adi mahkûm, cezasından bir gün eksilsin diye, riskli hiçbir taşın altına elini sokmaz. Hatta bazıları, gardiyanların ve müdürün ayaklarına kapanır, onlara yaltaklanır, kendisini güvence altına almak ve daha erken çıkabilmek için başka mahkûmları gammazlar.

Bu tür insanlar, kendilerini tutsak edenlerin isteklerine göre hareket ederler. O tarlakuşundan farklı olarak, “öt” denilince öterler, “zıpla” dediklerinde en yükseğe sıçrarlar.

Her ne kadar adi mahkûm özgürlüğünü yitirmişse de o, esasen özgürlüğünü yeniden kazanmak ve insanlarını korumak adına asla çizgiyi aşmaz. Kısa zamanda hapisten çıkmak için uzlaşır. Nihayetinde yeterince hapiste tutulduktan sonra düzenin parçası hâline gelir, bir tür makineye dönüşür, kendisini değil, bedenini ve ruhunu hapsedenleri, onlara hükmedip zincir vuranları düşünmeye başlar.

Dedemin anlattığı hikâyede de tarlakuşunun alnına bu yazılmıştı ama o değişme ihtiyacı duymadı, bu konuda herhangi bir niyete bile sahip olmadı ve bunu tavrını ortaya koymak için de öldü.

Bu hikâye, içinde bulunduğum duruma dair çok şey söylüyor. O zavallı kuşla ortaklaşıyorum. Aldığım konum, uzlaşan adi mahkûmun konumuyla çelişiyor. Çünkü ben politik tutsağım, özgürlük savaşçısıyım.

Tıpkı tarlakuşu gibi ben de özgürlüğüm için dövüştüm, bu mücadeleyi etimin çürüdüğü şu anki hapishanede değil, dışarıda, esaret altındaki yurdumda da verdim.

Tutsak edildim, hapse atıldım ama o tarlakuşu gibi ben de tel kafesin dışını gördüm.

Şu an H Blok’tayım. Değişmeyi, beni insanlıktan çıkartmak isteyenlerin, zulmü ve işkenceyi reva görenlerin, bedenimi zindanlara atanların sözüne girmeyi reddettiğim yerdeyim.

Beni tutsak edenler, politik ideolojimi ve ilkelerimi değiştirmemi istiyorlar. Bedenimi ezdiler, onurumu ayaklar altına aldılar. Adi bir mahkûm olsaydım, beni umursamazlardı bile. Çünkü bilirlerdi, benim kurum olarak dile getirdikleri isteklerine göre hareket edeceğimi.

Cezam iki yıl uzadı. Umurumda değil. Kıyafetlerimi çıkarttım. Kir pas içinde, boş bir hücrenin içinde, mahpusum. Açım, dövülmüşüm, işkencelerden geçmişim. O tarlakuşu gibi hikâyenin sonunda öldürülmekten korkuyorum.

Ama o küçük dostum gibi ben de cüretle şunu söylüyorum: en ağır muamele, en korkunç işkenceler bile yok edemez bendeki özgürlük ruhunu.

Tabii ben de öldürüleceğim, ama ruhum canlı kalacak, politik savaş tutsağı olarak varlığımı koruyacağım, kimse değiştiremeyecek beni.

O küçük tarlakuşu sürüsü yeterince ispatlamadı mı bunu? O yürek paralayan tarihimiz, onların eseri değil mi?

MacSwiney’ler, Gaughan’lar ve Stagg’ler.

H Blok’un duvarları başkalarıyla da mı tanışacak?

Dedemin hikâyesini anlatmasam olmazdı. Bir keresinde ona, o tarlakuşunu kafese koyan, onca işkenceden sonra onu öldüren sefil adamın başına ne geldiğini sordum.

“Oğul” dedi “bir gün o adam, kendi kurduğu tuzaklardan birine düştü, kimse gelip onu kurtarmadı. Kendi insanı bile onu hor görürdü, ona sırtını dönmüştü. Giderek güçsüzleşti, en sonunda da tarlada tökezleyip yere düştü, kanı ıslattı toprağı. Kuşlar geldi, gözlerini oydular, arkadaşlarının intikamını alırcasına. O an tarlakuşları, daha önce hiç işitilmemiş bir sesle öttüler.”

Bu sözler üzerine dedeme şunu sordum: “O adamın adı John Bull[*] muydu?”

Bobby Sands

[Kaynak: Writing From Prison, Önsöz: Gerry Adams, Mercier Press, 1997, s. 80-82.]

Dipnot:
[*] John Bull, Amerikalılardaki Sam Amca’ya denk düşen ve İngilizleri ifade etmek için kullanılan bir tabirdir.

06 Ekim 2021

, ,

Komünistler ve Seçimler


Komünist parti, devrimci işçi sınıfının mücadelesini tarihsel planda kararlılıkla sürdüren politik partidir.

İşçi sınıfı var olduğu günden beri kendisini burjuva demokrasisi sahasında, anayasal ve parlamenter rejimin sunduğu çerçeve içerisinde örgütlüyor. Modern endüstrisinin devasa yapısı içerisinde sıkışıp kalmış, o büyük fabrikalarda arı gibi çalışan, ama kafası karışık kitle olarak işçi sınıfı, bir olduğunu, nereye yürüdüğünü, ancak en ağır tecrübeler, en acı hayal kırıklıklarından sonra, yavaş yavaş idrak edebildi.

Tam da bu sebeple, o gelişim süreci boyunca işçi sınıfı, herkesin aşina olduğu, artık sıradanlaşmış politik partilere destek sunmadı. Önce liberal partileri destekledi, bunu yaparken de kent burjuvazisiyle kol kola girdi; taşrada ekonomik feodalizmin kalıntılarını temizlemek için mücadele etti, sanayi burjuvazisi, gıda ürünleri üzerindeki tekeli bu sayede kırabildi, taşrayı ekonomik liberalizmle bu şekilde tanıştırabildi, hayat pahalılığını bu yolla hafifletebildi.

Ne var ki işçi sınıfı açısından tüm bu faaliyetler felâketle sonuçlandı. İşçiler, ortalama ücretlerinin önemli ölçüde düştüğüne tanık oldular. Sonra işçi sınıfı, küçük burjuvazinin kurduğu demokratik partilere destek verdi ve burjuva devletin çerçevesini genişletmek, yeni teşkilâtların kurulmasını sağlamak, zaten varolanları güçlendirmek için mücadele etti, ama bir kez daha aldatıldı.

Mücadele esnasında yanında yürüyenler, sonra muktedir olan tüm yeni isimler, burjuvazinin safına geçtiler; eski hâkim sınıfa taze kan oldular, bürokratik parlamenter devlete yeni bakanlar ve önemli görevliler temin ettiler. Kral Albert Kanunları’nda [1] belirlenmiş sınırlar içerisinde faaliyetine devam eden devletin niteliğinde hiçbir şey değişmedi, üstelik avam, gerçekte yeni tek bir özgürlüğe bile kavuşamadı. Kral, İtalyan toplumundaki yegâne gerçek güç olarak varlığını sürdürmeye devam etti, hükümet aracılığıyla yargı sistemine, meclise ve kendi iradesine tabi olan silâhlı kuvvetlere hükmetmeyi sürdürdü.

Komünist partinin kurulması ile birlikte işçi sınıfı, önceden sahip olduğu âdet ve geleneklerden koptu ve politik anlamda olgunlaşmış olduğunu dosta düşmana gösterdi. Artık işçi sınıfı, bürokratik parlamenter devletin geliştirilmesi ve değiştirilmesi konusunda başka sınıflarla çalışmak istemiyor. O, kendi sınıfının gelişimini başarıyla güvence altına almak için çalışmak istiyor. İşçi sınıfı, muktedir olabilmek için kendi adaylarını çıkartıyor ve tarihsel rolünü bürokratik parlamenter devletin önceden varolan bağlamı içinde değil, yeni devlet sistemi dâhilinde, cari olan kurumsal çerçeveden farklı bir çerçeve kapsamında oynayabileceğini ortaya koyuyor.

Komünist partinin kurulmasıyla birlikte işçi sınıfı, itici güç olarak öne çıkıyor ve politik mücadele başlatabileceğini herkese gösteriyor. Artık bu ülkede başka bir toplumsal sınıfın üst sistemince yönlendirilen bir kitle hareketi mevcuttur.

İşçi sınıfı, bugün ülkeyi yönetmek istiyor ve bunu yapabilecek tek sınıf olduğunu, elindeki araçlarla, ulusal ve uluslararası kurumlarla ortaya koyuyor. O, genel tarihsel durumun sebep olduğu mevcut sorunları çözebilecek tek sınıf olduğunu herkese ispatlıyor.

Peki işçi sınıfının elindeki gerçek güçler nelerdir? Bugün İtalya’da sınıfının tarihsel misyonunun bilincinde olan kaç proleter vardır? İtalyan toplumunda komünist partiye yönelik destek ne düzeydedir? Mevcut kargaşa ortamında, onca kafa karışıklığına rağmen, elimizde yeni tarihsel düzeni kurabilecek insan gücü var mı? İtalyan toplumunun farklı toplumsal güçleri, sınıfları ve kesimlerinin sürekli ayrışıp birleştiği, dağılıp yeniden farklı birliktelikler meydana getirdiği koşullarda, merkezî bir yapının inşa edildiğini söyleyebilir miyiz? Komünist Enternasyonal’in ve dünya devriminin ajandası ve fikirlerine sadık olan güçlü ve sağlam bir merkez mevcut mu? İşçi sınıfı, bu merkez etrafında yeni ve ama kusursuz bir politik ve yönetsel örgüt meydana getiriyor mu? Bunlar, seçimler üzerinden cevaplanması gereken sorulardır.

Bugün bu sorulara somut ve kat’i bir cevap verildi: gelecekte herkesin bir biçimde doğrulayacağı, artık belgeli olan bu cevap, komünist partinin seçimlere girecek olmasıdır.

Toplumsal güçlerin seçim sathı mahalinde ayrıştığı koşullarda komünist parti de kimlerin kendisine nefer olduğunu, arkasında duran insanların sayısını bilmek isteyecektir. Tarihsel süreçte bu, proletarya diktatörlüğüne ve işçi sınıfı devletinin kurulmasına yol açacak zaruri bir adımdır.

Komünistler açısından seçimler, günümüz toplumuna özgü birçok politik örgütlenme yolundan biridir. En iyi örgütlenme yolu ise partidir. Neticede sendikalar ve konseyler, örgütlenme sürecinin ara yollarıdır. Bu ara yollarda proletaryanın en bilinçli üyeleri, sermayeye karşı verilen mücadelede belirli bir konum alırlar ve sendikalara insan örgütlerler.

Seçimlerde kitleler, tüm politik gayelerini, devlete dair fikirlerini beyan ederler. İşçi sınıfının muktedir olması için uğraşan komünist parti, özünde devrimci proletaryanın, kentlerdeki sanayide çalışan işçilerin partisidir. Ama parti bilir ki, hedefine yoksul köylüler ve aydınlar gibi toplumun başka kesimlerinin desteğini ve onayını almaksızın ulaşamaz.

Asıl sorulması gerekense şudur: Bugün devrimci proletaryanın en büyük gücü hangisidir? Emekçi sınıflar içerisinde, proletaryayı yarın, hatta bugün muktedir sınıf olarak görmek isteyen kaç kişi vardır? Onca karışıklığa, hayal kırıklığına, gericilerin yaptıkları terör eylemlerine rağmen proletaryanın ortaya koyduğu çabalara destek sunmaya niyetli emekçi sayısı kaçtır?

Komünist parti, seçimlerde elde edeceği sonuçlar konusunda kimseyi boş bir beklenti içine sokmaz, zira parti, eskiden sosyalist partinin “kalabalıkları kendisine çekmek” için kullandığı arsızlıkla malul demagojiyi geride bırakmak niyetindedir.

İtalyan halkı, kargaşaya ve kafa karışıklığına doğru sürüklendikçe dün olduğu gibi bugün de inşa etmek için uğraştığı devrimci güçlerden o kadar insan kopmaktadır. Bu da bize, davaya sadık yoldaşları saflarımıza katmamız gerektiğini daha açık bir biçimde göstermektedir. Bize lazım gelen, dünya devrimi ve komünizm için mücadele edecek sadık neferlerdir.

Bu murat, acildir ve çok önemlidir. Mevcut durum daha da çalkantılı bir nitelik kazandıkça bu gerçek daha fazla idrak edilecektir. Hatta ileride partinin İtalya’daki genel siyaset alanında kendisine yer bulabilmesi için eldeki araçların yetersiz olduğunu daha fazla kişi görecektir.

Antonio Gramsci
12 Nisan 1921
Kaynak

Dipnot:
[1] Sardinya Kralı Charles Albert’in, 4 Mart 1848’de İtalya’daki Sardinya Krallığı için kabul ettiği anayasa. Metin, sonrasında Birleşik İtalya’nın anayasası hâline geldi.

05 Ekim 2021

, ,

Tan Malaka

Kasım-Aralık 1922’de Moskova’da düzenlenen Komintern kongresinin delegeleri. Arka sırada soldan üçüncü Tan Malaka; yanındaki M. N. Roy; Ön sıradaki ilk kişi Ho Chi Minh; üçüncü kişi Japonya Komünist Partisi kurucusu Sen Katayama.

Tan Malaka, 1897’de Batı Sumatra’nın Minangkabau bölgesindeki Suliki köyünde dünyaya geldi. Doğduğunda kendisine İbrahim ismi verildi. Tan Malaka ismini gençlik yıllarında kullanmaya başladı. İslamî eğitim de veren köy okulunu bitirdikten sonra Fort De Kock’taki Kweekschool denilen öğretmen okuluna girdi. “Kralların Okulu” olarak bilinen ve bölgenin prestijli okullarından olan bu okulda seküler Hollanda müfredatı üzerinden eğitim gördü.
Öğretmenlerin dikkatini çeken Tan Malaka’ya verilen burs artırıldı ve Hollanda’da eğitim görmesi sağlandı. 1913’te Hollanda sömürge hükümetinin “Birlik” dediği, Endonezyalılarla Avrupalıların bir arada okumasını öngören eğitim modelinin parçası hâline geldi. Hükümetin muradı, Batı tarzı düşünce ve davranış kalıplarının Doğu Hint Adaları’nda özümsenmesinin sağlanması ve bu eğitimin bölgenin gelişimine katkı sunması yönündeydi.[1]
İlk başlarda model işliyormuş gibi göründü. Tan Malaka çello çalmaya başladı, Avrupalılarla ilişki kurdu, öğretmenlerini hayran bırakacak ölçüde Hollanda müfredatındaki derslerden çok iyi notlar aldı.[2]
Ama bu ilerleme süreci, 1917’de yakalandığı hastalık ve kendisini politik açıdan bilinçlendiren Bolşevik Devrim’le birlikte kesintiye uğradı. Tan Malaka, bulabildiği tüm politik kitapları ve dergileri yalayıp yutuyordu. Marx, Engels, Lenin ve Kautsky’nin kitaplarını keşfetmeden, kendisini komünizm davasına bağlamadan önce ağırlıklı olarak Nietzsche ve Carlyle okudu.
1919’da Sumatra’ya döndüğünde eski Tan Malaka’dan eser yoktu. Bolşeviklere dönük beğenisini açıktan dile getiren Malaka, devlet okulunda öğretmen olmak yerine plantasyonlarda çalışan proleter amelelerin çocuklarına ders vermeyi tercih etti. Dünya genelinde bölgeye yönelik sermaye akışının gerçekleşmesiyle birlikte bu insanların sayısı da hızla artmıştı. Sonra Cava’daki Semarang kentine gidip burada yeni kurulan Hint Adaları Komünist Partisi’ne katıldı (1921).
İlk işi, şehirdeki çocuklara eğitim vermek için bir okul kurmak oldu. Ama büyük ölçüde Hollanda Sosyal Demokrat Derneği üyelerinden oluşan partinin yetenekli Endonezyalı liderlere ihtiyacı vardı. Bu sebeple Tan Malaka, hızla üst kademelere çıkartıldı ve 1922 yılında parti başkanı seçildi.
O dönemde parti, halkçı Müslüman hareket Sarekat Islam [İslam Birliği] ile birlikte çalışma yürütüyordu. Bu iki parti arasındaki ittifak üzerindeki baskılar, Sarekat Islam’ın Kızıl SI ve Yeşil SI olarak bölünmesiyle birlikte arttı. Tan Malaka, bu ayrışmaya son vermek için uğraştı fakat EKP içerisinde lider olarak öne çıktığını gören genel vali, onu 1922’de greve verdiği destek sebebiyle sürgüne gönderdi.
İlkin Tan Malaka, 1922 seçimlerinde partisinin adayı olarak girdiği seçimlerde başarısız olduğu yerlere gitti. Ardından radikal sol siyasetin yeni oluşan merkezleriyle temas kurmak için doğu illerini ziyaret etti. 1922 yılının ortalarında Berlin’e giden Tan Malaka, Komintern’in aynı yılın Aralık ayında düzenlenecek dördüncü kongresinde konuşma yapmak için Moskova’ya gitti. Bu kongreye Hintli Marksist M. N. Roy ve Vietnamlı komünist Nguyen Ai Quoc (Ho Chi Minh) de katıldı.
Moskova’da Tan Malaka, Komintern’in, her ne kadar EKP liderleri Semaun ve Henk Sneevliet son dönemde ziyarette bulunmuşsa da, kendisiyle yarım yamalak ve düzensiz bir ilişkiye sahip olan ve hızla büyüyen Endonezya Komünist Partisi’yle bağ kurmasını istedi.[3]
O dönemde Komintern’de asıl tartışma konusu, sömürge meselesiydi. Bu tartışma, esasen Asya’daki komünistlerin yabancı idaresine son vermek için kendi ülkelerindeki Panislamcılarla ve milliyetçilerle ittifak kurmasının gerekli olup olmadığı ile ilgiliydi.
Moskova’da olduğu dönemde bu tartışmaya dâhil olan Tan Malaka, Lenin ve Roy’un konuyla ilgili görüşlerini öğrenme fırsatı buldu. 1923 yılında Güneydoğu Asya bölgesinde Komintern adına çalışma yürütmeye başladı. Bu amaç doğrultusunda, yeni kurulan Kanton’a gönderildi.
Takip eden yirmi yıllık dönem boyunca Tan Malaka yeni bir ağ oluşturdu, birçok insanla ilişki kurdu, bu noktada Komintern çizgisinden uzaklaşmak zorunda kaldı. Emperyalistlerin elindeki polis güçlerince sınır dışı edilme veya tutuklanma ihtimali konusunda sürekli ikaz edilen Malaka, Asya’daki liman şehirleri arasında mekik dokudu, imparatorluk içindeki, Asyalı radikallerin toplaştığı çatlaklardan ilerledi.[4]
1926 yılına dek EKP ile bağlarını muhafaza eden Tan Malaka, Endonezya siyasetiyle ilgili kendi kaleminden çıkma kitapları gizlice, Singapur, Manila ve Kanton üzerinden ülkeye soktu.[5] Ancak aynı yıl Hollanda idaresine karşı planlanan isyanla bağlantılı olarak parti liderliğinden ayrıldı. Aralık ayında gerçekleşen isyan sonrası binlerce partili tutuklandı ve sürgüne gönderildi. Parti, bu süreçte gücünü epey yitirdi.
1927 sonrası polisin operasyonlarını yoğunlaştırması üzerine Tan Malaka, yeraltına çekildi, sahte isim ve kimliklerle Şangay, Amoy, Hong Kong ve Singapur’da kaldı. Bu dönemde faaliyetleriyle ilgili olarak elimizde pek bir bilgi bulunmuyor. Sınırlı bilgi de otobiyografisinde aktarılanlardan ibaret.
Çin’de kaldığı dönemde kendisini Çinli olarak takdim ettiğini, öğretmenlik yaptığını biliyoruz. Bu dönemde hapis korkusuyla pek bir şey yazmıyor.
Tan Malaka, 1942’de Japonların gelişi üzerine Singapur’dan ayrıldı ve gizlice Endonezya’ya gitti.
1913-1942 arası dönemde Tan Malaka, sadece üç yılını yurtdışında geçirdi. 1921 yılında Endonezya’daki siyaset sahnesine tüm coşkusuyla girmiş olan Malaka sürgünde silinip gitti. Mecburi olarak yeraltına çekildi, kitap yayınlamadı, onun faaliyetleri konusunda bir şey bilmiyor olmamızın sebebi bu. Bu süreçte onunla ilgili olduğu düşünülen Mine Çiçeği isminde bir roman kaleme alındı.
Bu tür romanlar, onun Ocak 1946’da ülke siyasetine dönüşünün etkisi olarak okunabilir. Sukarno’nun ülkenin bağımsızlığını ilân etmesinden beş ay sonra dönüş yapan Tan Malaka, savaş sonrası ortaya çıkan milisleri ve dağınık partileri örgütlemek için hemen kolları sıvadı. “Direniş Birliği” adını verdiği koalisyon, milliyetçilerin önerdiği barış anlaşmasına kıyasla devrimci bir anlaşma önerisinde bulunuyordu. Bu öneri, Hollandalılara ait tüm malların millileştirilmesi ve plantasyon arazilerinin köylüye dağıtılması talebini içeriyordu.
Malaka’nın geliştirdiği “yüzde yüz bağımsızlık”, “mücadele” gibi sloganlar, Sukarno ve başkan yardımcısı Muhammed Hatta’nın diplomasi siyasetini karşısına aldı. Malaka’nın meydana getirdiği koalisyon, ilk başta geniş kitleleri, bilhassa gençleri örgütledi. Ama kısa bir süre sonra Sukarno’nun cumhuriyetçi ordusu, Mart 1946’da herhangi bir suçlama yöneltmeksizin, rakip gördüğü Malaka’yı hapse attı.
Mahkemeye çıkartılmadan iki yıl hapiste kalan Tan Malaka, 1948 yılında, muhalefeti bölme umuduyla Doğu Cava’daki Madiun kentinde girişilen komünist darbenin ardından, serbest bırakıldı. Ancak Cumhuriyetçi askerler kendisini tekrar yakaladılar ve 1949’da Malaka’yı öldürdüler. Öldürüldüğü yer de nasıl öldürüldüğü de hâlen daha bilinmiyor.
Oliver Crawford
[Kaynak: The Political Thought of Tan Malaka, Trinity College, University of Cambridge, Aralık 2018, Felsefe Bölümü Doktora Tezi.]

04 Ekim 2021

, , ,

Vo Nguyen Giap ile Söyleşi


Amerikalılar Bozguna Uğruyor

Wilfred Burchett ve Roger Pic

13 Ocak 1967

 

1966 yılına, esas olarak yenilgiler... Güney Vietnam'da Amerikan işgal birliklerinin ağır yenilgileri damgasını vurdu. Bu savaşta, yeni sömürgeci girişimlerinin bozguna uğramasına mani olmak için savaşmak zorunda kalan ABD, ilk raundu kaybetti. Bu, Amerikalılar için stratejik bakımdan gerçek bir sürprizdi. Hedeflerinin hiçbirisine ulaşamadılar.

Amerikalıların niyeti, halk güçlerinin belkemiğini kırmak, yani bu anlamda Ulusal Kurtuluş Cephesi'ne bağlı güçlerin büyük bir bölümünü yok etmek, kontrollerinden çıkan önemli bir alanı yeniden zapt etmek, yaşananlar karşısında suratı asılmış olan Saygon rejimini ve bu rejimin ordusunu sağlamlaştırıp canlandırmaktı. Gelgelelim, bu amaçların hiçbirine ulaşılamadı. Tersine, Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne bağlı düzenli kuvvetler güçlendi, kurtarılmış bölgeler genişledi ve Saygon rejiminin krizleri durmaksızın daha da ağırlaştı.

* * *

 

Gerçekleştirilen bombardımanların Kuzey’e ne yönde etkisi olmuştur?

Bu bombardımanlar, tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Saldırılara karşı koyma ve Güney'deki kardeşlerimize mümkün olan en etkin şekilde yardım etme azmimizi hiçbir şey sarsamaz. Amerikan Hava Kuvvetleri akınlarını ne kadar fazlalaştırırsa, o kadar çok kayba uğrayacaktır. Şu anda (13 Ocak 1967), bin altı yüzden fazla Yanki uçağı düşürülmüş bulunmaktadır. Bizim haberleşme kanallarımız kesilmemiş olup, savunma kapasitemiz de zerre azalmamıştır, aksine artmıştır.

Amerikan birliklerinin on yedinci paralel civarında gerçekleştirdikleri eylemleri Kuzey Vietnam'ın işgaline dönük ilk adım olarak değerlendirebilir miyiz?

Bu hareket, Amerikan stratejisinin ne kadar pasif bir durumun içine hapsolduğunun delilidir. Amerikan birlikleri, yerelden devşirdikleri kuklalardan oluşan bir tümeni kurtarmak için gelip on yedinci paralelin civarındaki şehirlerde üslendiler ve ağır kayıplara uğradılar. Amerikalı komutanlar, geliştirdikleri maceracı planlar dâhilinde, bu operasyonu Kuzey'in işgaline yönelik ilk adım olarak gerçekleştirmek ve savaş sahasını genişletmek istediler. Bence bu gibi başlıklar üzerine düşünüyor olmalılar. Bizse arzuladıkları cinsten bir karşılamaya hazırlanıyoruz. İstilacılar yok edileceklerdir.

ABD genelkurmayı, Saygon askerlerini bölgede kontrolü sağlama görevi için elde tutmak ve muharebeyle ilgili tüm harekâtları Amerikan askerlerine teslim etmek istiyor. Bu hususta ne düşünüyorsunuz?

Demek ki ABD’nin Vietnamlılardan meydana getirdiği bu kukla birliklerin yenilgiler yaşamasına mani olamayacak ve ölü Amerikan askeri sayısı gidecek artacaktır. Bölgenin kontrolünü sağlama görevi, öyle kolay bir görev değildir. Saygon ordusu, son on iki yıldır Güney Vietnam'ın kontrolünü el geçirmek için uğraşmış, ama başarılı olamamıştır. Bugün de (sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi) moralini yitirmiş bir durumdadır, dolayısıyla bu ordu, savaşın zorluklarına bütünüyle alışmış bir halkın karşısında sadece felâketle yüzleşebilir.

Amerikalıların Mekong Deltası’nda yürüttükleri operasyonlar konusunda ne söylersiniz?

Bu operasyonlar sayesinde, Amerikalıların stratejisinin batağa saplandığı o en derin çelişkilerden biri açığa çıkmıştır. Her yerde olan ama darbe indirilebilecek en ufak bir parçasının bile bulunamadığı bir düşmanın içine askerleri gönderip onları etrafa saçmak zaruri bir hamle midir? Düşmana geniş bir alanı bırakmak için kuvvetleri bir araya toplamak gerekir mi? Şimdi Güney Vietnam'da olduğu gibi, halk savaşı ilerleme kaydettiği noktada saldırganların stratejisi doğru bir yol bulamadan, bir noktadan diğerine salınıp durmak zorunda kalmaktadır. Mekong Deltası’nda yaşayan halkın uzun bir silâhlı ve siyasi mücadele tecrübesi vardır. Düşmana ağır darbeler indireceklerine hiç şüphe yoktur. Kelime oyunu yapmadan şu söylenebilir: Mekong Deltası denilen bataklık, Amerikalıları tümüyle yutacaktır.

Askerî açıdan 1967'ye dair ne tür görüşler geliştirilebilir?

Washington, tabiatıyla barıştan söz ederken, savaşı hızlandırmada ve genişletmede ısrar edecektir. Jonhson’ın geçenlerde yaptığı konuşma, bunun ispatıdır. Amerikalı generaller daima, ilave tümenlerin, ilave gemilerin, napalm bombasının ve zehirli gaz bombalarının Vietnam halkını teslim olmak zorunda bırakabileceğini düşünmektedirler. Daha fazla bombardıman, daha fazla gaddarlıktan, Amerikalıların suçlarını çoğaltmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Fakat öte yandan da ABD'nin kesin yenilgisini o nispette daha yakınlaştıracaktır.

Vietnam halkı, Kuzey'den Güney'e hiç böylesine birleşmemiş, nihai zafere kadar savaşmaya böylesine azmetmişti. Savunma kapasitemiz, hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin itibarı, gerek ülke içinde gerekse uluslararası alanda hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Sosyalist ülkeler, bütün ilerici insanlık, bize yararlı ve etkin yardımlarda bulundu. Amerikan emperyalizmi, bugün dünyada her zamankinden daha fazla yalnızdır. Biz, ülkemizin özgürlüğü, bağımsızlığı, halkın kurtuluşu, sosyalizm ve barış için savaşıyoruz. Davamız haklı bir davadır; biz kazanacağız.

[Kaynak: The Military Art of People’s War: Selected Writings of General Vo Nguyen Giap, Yayına Hazırlayan: Russell Stetler, Monthly Review Press, 1970, 282-284.]

03 Ekim 2021

, ,

Amendola ve İtalyan Liberallerinin Mücadelesi

Giovanni Amendola’nın kişiliği bizi, sadece faşist sopa sayesinde dünya genelinde belirli bir şöhrete sahip olduğu değil, aynı zamanda faşizme muhalefet eden Aventine bloğunun bir lideri olarak, İtalyan liberalizminin önde gelen bir ismi olduğu için de ilgilendiriyor.

Amendola’ya göre demokrasi, temelsiz bir söylemin ürettiği bir formül değil. Üçüncü İtalya bloğu içerisinde dönüşümcü olan, yani aşırı sağı ve aşırı solu dışlayan merkezci birçok siyasetçiden bu anlamda ayrışan Amendola demokrasinin, faşizmdeki ilkel savaşçılıkla ve sönük mücadelecilikle çok az şey paylaşan, onunla çelişen dinamik bir fikir olduğunu düşünüyor.

Amendola, esasen Mussolini ve kara gömlekliler Roma’yı fethettiğinde faşizm karşısında kendi liberalizminden vazgeçmemiş küçük bir demokrat liberal kesimin bir üyesidir. Dönüşümcü siyasetin mensubu olan Giolitti ve Orlando gibi isimlerin mecliste özgürlükleri geç de olsa savunma gereği duyduğu, zamanla faşizmin safına geçtiği, eski siyasete ve onun geçersiz taleplerine karşı faşistlerin ne tür sert talepler dillendirdiğini unuttuğu koşullarda Amendola, inatla ve uzlaşmaz bir üslupla demokratik ilkeleri savunmayı tercih etti.

Amendola’nın politik hikâyesi, savaş sonrası döneme denk düşüyor. Amendola, politik düzlemde Giolitti’nin veya savaş öncesi demokratik işleyişin içindeki başka bir liderin gölgesinde yetişen biri değil. O, bugün İtalya’ya faal olan birçok ismi kazandırmış olan aydınlar kulübünün ve onun merkezindeki ekibin bir parçası.

Amendola’nın yazdığı 6 Nisan 1924 Sonrası Demokrasi isimli kitaba önsöz yazan Girolamo Lazzeri, “1904’te, onun yirmili yaşlarının başında iken Florentine Leonordo’nun ıslahatçı hareketinin içinde yer aldığını, dört yıl sonra La Voce [“Ses”] isimli ekibe dâhil olduğunu, burada ahlakî açıdan karmaşaya düşen veya faşist olan birçok dostuna karşı dengeli bir tutum sergilediğini” söylüyor.

Amendola, bu Ses denilen ekibin içinde en alttaki isimlerden biri olarak yer alıyor. Papini’nin rahatsız ve çelişkili hâli, Prezzolini’nin yüzeysel ifadeleri, Soffici’nin lirik empresyonizmi karşısında yalnız kalmayı tercih ediyor. Felsefi sorgusundaki ciddiyet ve katılıkla bu isimlerden ayrışıyor, sürekli gerçeklikle ilgileniyor, bu noktada karşımıza, bir edip değil berrak fikirlere sahip bir öğrenci olarak çıkıyor. Ses hareketi içerisindeki dostları arasında yenilenme talebi dizginsiz bir huzursuzluğa yol açıyor. Amendola, bu ruhsal sorunu felsefi ve tarihsel düzlemde ele alıyor.

Papini’nin çıkarttığı Anima [“Ruh”] dergisinde 1911 yılında çıkan inceleme dizisinin sonucunda ürettiği, ahlak sistemiyle ilgili felsefi çalışmasında Amendola, geleceğin politik insanının kişilik sahibi olma noktasında ihtiyaç duyacağı kilit unsurdan bahsediyor.

Kendisini demokrasi safına dâhil eden siyasi gazeteci olarak yürüttüğü önemli faaliyetin ardından Amendola, 1919’da meclise giriyor. Ardından faşistlerin iki kez sonlandırmaya çalıştıkları o siyasetçi kariyeri başlıyor.

Amendola’nın girdiği meclis, fırtınalı bir havaya sahip. İçinde 156 sosyalist, 101 de halkçı vekil var. Amendola, bu süreçte İtalyan burjuvazisinin reformist ve radikal kesimini ifade eden Nittici ekibin içinde konumlanıyor. Uzlaşma siyasetine destek sunuyor. Devrimin yürüyüşünü durdurmak ve burjuvaziyi kurtarmak için Nitti ile birlikte çalışıyor.

Burjuvazinin Giolitti hükümeti ile başlayan faşizme yönelme sürecinde Amendola faşistlere düşman kalmaya devam ediyor. Ama bir yandan da anayasadan yana ekiplerin son kurduğu hükümet olan Facta hükümetinde sömürgeler bakanı olarak görev alıyor. Lâkin bu, onun suçu değil. Zira Amendola, eğer demokrasi yanlıları mecliste ve hükümette sahip oldukları güçlü uyumlu hâle getirip belirli bir hedefe teksif etmezlerse faşistlerin iktidarı kaçınılmaz olarak alacağını öngörmüş bir isim. Dolayısıyla o güçlerin söz konusu adımı atamamış olmaları, Amendola’nın hatası olarak görülemez.

Liberallerin bu son mücadelesinde Amendola önemli bir role sahiptir. O, faşist saldırı karşısında meclisten çekilen Aventine muhalefetinin lideridir. Mussolini’ye göre bu muhalefet, “alacalı muhalefet”tir.

Aventine süreci tasfiyenin eşiğindedir. Meclisten çekilme kararı, faşist diktatörlüğün yıkılmasını sağlamamıştır. Eski alışkanlıkları uyarınca Aventine bloğunda yer alan parlamenterler, iktidar mücadelesinin sadece meclis içinde verileceğine inanmaktadırlar.

Demek ki bu deney sona ermiştir. Devrimci yolsa hiçbirisinin damağına uygun değildir. Amendola da o yola sıcak bakmamaktadır. Ama Amendola, o Aventine bloğundaki insanlar içerisinde liberalizmin silinen etkisi karşısında en azından ideolojik tutarlılığa ve kişisel bir mağrurluğa sahip az sayıda insandan biridir. O, Aventine bloğunun verdiği mücadelenin lideridir. Son ana kadar Amendola, meclise dönülmesine büyük bir güçle karşı çıkmıştır.

Amendola’yı diğer demokrat liberallerden ayıran ana husus, eski liberal düşüncenin teoride ve pratikte sahip olduğu savaşçılık ve öfkedir. Aventine bloğunun lideri, son iki yüzyıldır zirvede olan Batı medeniyetinin felsefesiyle beslenen demokrasiye, küçük burjuvaya has, eğilip bükülmez inatçılığıyla, gerçek manada inanmaktadır. Wilson “yeni özgürlük”ten söz ederken, Nitti’nin bu tilmizi ve yardımcısı “yeni demokrasi”den dem vurmaktadır.

Ondaki yanılsamanın kaynağı, tam da bu anlayıştır. Amendola’daki yeni demokrasi anlayışı, Wilson’ın yeni özgürlük anlayışı kadar boştur. Ne tür bir görünüm elde ederse etsin karşımızda, özde ve biçimde tüm o harap ve yaşlı hâliyle gene aynı kapitalist ve burjuva demokrasisi durmaktadır. Ona göre İtalya ve insanlık, gelecekte demokratik olacaktır. Ondaki fikriyat, tarihin tüm uyarılarına kulak tıkayan küçük burjuvanın inatçı zihniyetinin tezahürüdür.

Aventine deneyimi başarısız olmuş, fakat bu türden katı ama samimi liberaller için önemli bir ders sunmuştur. Deneyimin de ortaya koyduğu biçimiyle gerici yöntem karşısında demokratik yöntem hiçbir şey yapamaz. Mussolini, meclisteki her türden manevraya gülüp geçmiştir. Kara gömlekliler mecliste başa belâ olan Matteotti ve Amendola gibi isimlere silâhlarının kabzalarını göstermekten geri durmamışlardır. İki kez saldırıya uğrayan ve dayak yiyen Amendola, bunu şahsen bilen biridir.

O sezgisel düzeyde bu tür şeyleri hissetmiştir. Meclisten çekilme kararı, devrimci bir duruşun ve tavrın bir ürünüdür ama aynı zamanda Mussolini’yle mecliste, hukukî düzlemde artık mücadele edilmeyeceğini anlatır. Aventine isyancı bir yoldur, gelgelelim oradaki vekiller devrimci değildirler. Amaçları süreci normalleştirmekten ibarettir. Meclisten çekilme kararının arkasında, bu manevra ile azınlığın Mussolini’yi teslim olmaya yetecek bir güce kavuşacağına dair umut vardır. Bu umut suya düşünce tüm bu insanların önünde, kös kös meclise geri dönmekten başka seçenek kalmamıştır.

Reform ve uzlaşma yanlıları başka bir yol bulamamışlardır. Amendola, bu durumu kendisine izah etmekte zorlanmış, ondaki savaşçı psikolojisi ile parlamentodaki yazar olarak sahip olduğu ideoloji çelişmiştir.

İtalya’da Amendola’nın partisinin cebelleşip durduğu güçsüzlük hâli, dünya genelinde eski demokrasi için mücadele edenlerdeki hâl ile aynıdır. Doğrudur, Amendola’da demokrasinin yumruğu sıkılı ve zindedir. Ama bu hâl, onun mevcut güçsüzlüğünü alıp götüren bir şey değildir.

José Carlos Mariátegui
1925
Kaynak

Kitap PDF

02 Ekim 2021

,

Gorki’nin Mezarı İçin Kitabe



Burada
Kenar mahallelerin sefiri,
Halka işkence edenleri betimleyen,
O işkencecilerle dövüşen,
Eğitimini şose boylarında kurulmuş
Üniversitelerde almış,
İnsanı alttakiler ve üsttekiler diye
Bölen sistemi
Defetmek için mücadele eden o
Doğuştan altta olan adam,
Halkın
Halktan öğrenmiş öğretmeni yatıyor.

Bertolt Brecht

[Kaynak: Bertolt Brecht: Plays, Poetry and Prose, Yayına Hazırlayan: John Willett ve Ralph Manheim, Eyre Methuen Ltd., 1976, s. 269.]

01 Ekim 2021

,

Çin Halkı Ayağa Kalktı


Bütün ulus tarafından büyük bir merakla beklenen Siyasi İstişare Konferansı çalışmalarına bugün itibarıyla başladı.

Konferansımız, Çin'in tüm demokratik partilerini ve halk örgütlerini, Halk Kurtuluş Ordusu’nu, ülkenin çeşitli bölgelerini ve milletlerini ve başka ülkelerde bulunan Çinlileri temsil eden altı yüzden fazla delegeden oluşuyor. Bu da gösteriyor ki, bizimki tüm ülke halkının büyük birliğini somutlaştıran bir konferans.

ABD emperyalizmi tarafından desteklenen gerici Kuomintang hükümetini yenilgiye uğrattığımız için, tüm halkın bu büyük birliği sağlanmış oldu. Üç yıldan biraz daha uzun bir süre içinde, dünyanın nadiren tanık olduğu bir ordu olarak kahraman Çin Halk Kurtuluş Ordusu, ABD destekli gerici Kuomintang hükümetinin birkaç milyon askerinin başlattığı tüm saldırıları ezdi ve karşı saldırıya geçti. Şu anda Halk Kurtuluş Ordusu'nun birkaç milyon kişilik saha orduları, savaşı Tayvan, Kwangtung, Kwangsi, Kweichow, Szechuan ve Sinkiang yakınlarındaki bölgelere taşıdı, böylece Çin halkının büyük çoğunluğu kurtuluşu kazandı. Üç yıldan biraz daha uzun bir süre içinde tüm ülke halkı gerekli gücü topladı, Halk Kurtuluş Ordusu'nu desteklemek için toplandı, düşmanla savaştı ve zaferi kazandı. Bugün Halkın Siyasi İstişare Konferansı da bu temelde toplanıyor.

Konferansımızın adı Siyasi İstişare Konferansı, çünkü üç yıl kadar önce Çan Kay-şek'in Kuomintang'ıyla bir Siyasi İstişare Konferansı düzenlemiştik.[1] Bu konferansın sonuçları Çan Kay-şek'in Kuomintang'ı ve suç ortakları tarafından sabote edildi; Yine de konferans insanlar üzerinde silinmez bir etki bıraktı. Emperyalizmin av köpeği olarak Çan Kay-şek’e bağlı Kuomintang ve suç ortaklarıyla halkın yararına hiçbir işin başarılamayacağını ortaya koydu. Kararlar gönülsüzce kabul edildiğinde bile, hiçbir fayda sağlamadı, çünkü zaman olgunlaşır olgunlaşmaz, o kararlar yırtıldı ve halka karşı acımasız bir savaş başlatıldı. Bu konferanstan elde edilen tek kazanç, halka, emperyalizmin av köpeği Çan Kay-şek'in Kuomintang'ı ve suç ortaklarıyla uzlaşmaya kesinlikle yer olmadığına dair verdiği derstir. Bu dersse şunu söyler: “Ya bu düşmanları ezin ya da onlar sizi ezsin.” Başka seçenek yok. Üç yıldan biraz daha uzun bir süre içinde Çin Komünist Partisi liderliğindeki Çin halkı, hızla uyandı ve emperyalizme, feodalizme, bürokrat-kapitalizme ve onların genel temsilcisi, gerici Kuomintang hükümetine karşı ulus çapında bir birleşik cepheye dönüştü. Halk Kurtuluş Savaşı, temelde gerici Kuomintang hükümetini mağlup etti, Çin'deki emperyalizmin egemenliğini devirdi ve Siyasi İstişare Konferansı'nı yeniden topladı.

Mevcut Çin Halkının Siyasi İstişare Konferansı tümüyle yeni bir temelde toplandı; o, tüm ülke halkının temsilcisidir, onun güvenini kazanmıştır, halkın desteğini almıştır. Bu nedenle konferans, Ulusal Halk Kongresi'nin görev ve yetkilerini kullanacağını ilan etmektedir. Konferansta gündemine uygun olarak, Çin Halk Siyasi İstişare Konferansı Teşkilât Kanunu, Çin Halk Cumhuriyeti Merkez Halk Hükümeti Teşkilât Kanunu ve Çin Halk Siyasi İstişare Konferansı Ortak Programı; Çin Halk Siyasi İstişare Konferansı Ulusal Komitesi'ni ve Çin Halk Cumhuriyeti Merkezi Halk Hükümeti Konseyi'ni seçecek; Çin Halk Cumhuriyeti'nin ulusal bayrağını ve ulusal amblemini kabul edecek; Çin Halk Cumhuriyeti'nin başkentinin neresi olacağına karar verecek ayrıca dünyanın çoğu ülkesinde kullanılan kronolojik sistemi benimseyecek.

Sevgili Delegeler, hepimiz kaniyiz ki çalışmalarımız insanlık tarihine geçecek, insanlığın dörtte birini oluşturan Çin halkının şimdi ayağa kalktığına dair bir delil olarak iş görecek. Çinliler her zaman büyük, cesur ve çalışkan bir ulus olmuştur; Sadece modern zamanlarda geride kaldılar. Bu, tamamen yabancı emperyalizm ve yerel gerici hükümetlerin baskı ve sömürüsünden kaynaklanıyordu. Yüzyıldan fazla bir süredir atalarımız, Çin devriminin en büyük öncüsü olan Dr. Sun Yat-sen liderliğindeki 1911 Devrimi de dâhil olmak üzere, yerli ve yabancı zalimlere karşı inatçı mücadeleler vermeyi asla bırakmadı. Atalarımız, yerine getirilmeyen muratlarının yerine getirmemizi emretti. Biz de buna göre hareket ettik. Halk Kurtuluş Savaşı ve büyük halk devrimi ile saflarımızı sıklaştırdık, hem yerli hem de yabancı zalimleri yendik ve şimdi Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ilân ediyoruz. Bundan böyle milletimiz, dünyanın barışsever ve özgürlüğü seven milletlerinin topluluğuna ait olacak ve kendi medeniyetini ve refahını beslemek, aynı zamanda dünya barışını ve özgürlüğünü desteklemek için cesurca ve çalışkanlıkla çalışacaktır. Bizimki artık hakaret ve aşağılamaya maruz kalan bir millet olmayacak. Ayağa kalktık. Devrimimiz, tüm ülkelerin sempatisini ve beğenisini kazandı. Dünyanın her yerinde dostlarımız var.

Devrimci çalışmamız tamamlanmadı, Halkın Kurtuluş Savaşı ve halkın devrimci hareketi hâlâ ilerliyor, çaba harcamaya devam etmeliyiz. Emperyalistler ve içteki gericiler, yenilgilerini kesinlikle sessizce karşılamayacaklar; En son siper teslim edilene dek savaşacaklar. Ülke genelinde barış ve düzen sağlandıktan sonra, sabotajlara gireceklerinden ve şu ya da bu şekilde karışıklıklar yaratacaklar, her gün her dakika bir geri dönüş gerçekleştirmeye çalışacaklar. Bu kaçınılmazdır ve şüphe götürmez bir durumdur, dolayısıyla her koşulda uyanık ve tetikte olmalıyız.

Halkın demokratik diktatörlüğü olan devlet sistemimiz, halk devriminin zaferinin meyvelerini korumak ve yerli-yabancı düşmanların restorasyon planlarını engellemek için güçlü bir silahtır ve bu silahı sıkıca kavramamız gerekir. Uluslararası planda tüm barışsever ve özgürlüğü seven ülkeler ve halklarla, her şeyden önce Sovyetler Birliği ve Yeni Demokrasiler ile birleşmeliyiz ki bu zaferin meyvelerini koruma ve engelleme mücadelemizde tek başımıza kalmayalım, içteki ve dıştaki düşmanlarımızın geriye dönüş planlarını bozalım. Halkın demokratik diktatörlüğünde ısrar ettiğimiz ve yabancı dostlarımızla birleştiğimiz sürece, her zaman galip geleceğiz.

Halkın demokratik diktatörlüğü ve yabancı dostlarımızla kuracağımız dayanışma ilişkisi, inşa sürecinin hızla tamama ermesini sağlayacaktır. Hâlihazırda ülke çapında ekonomik inşa görevi ile karşı karşıyayız. Koşullar bizden yana: 475 milyonluk bir nüfus ve 9.600.000 kilometrekarelik bir alan var elimizde. Önümüzde gerçekten de zorluklar var ve bu zorlukların sayısı epey çok. Ama ülke halkının kahramanca mücadelesiyle hepsinin üstesinden geleceğimize inanıyoruz. Çin halkı zorlukların üstesinden gelme konusunda zengin deneyime sahiptir. Biz de atalarımız gibi uzun yıllar süren zorlukların üstesinden gelirsek, güçlü yerli ve yabancı gericileri yenebilirsek, zaferden sonra müreffeh ve gelişen bir ülke neden inşa edemeyelim? Yalın yaşam tarzımıza ve zorlu mücadele tarzımıza sadık kaldığımız sürece, birlik olduğumuz ve halkın demokratik diktatörlüğünde ısrar ettiğimiz ve yabancı dostlarımızla birleştiğimiz sürece, ekonomi cephesinde hızla zafere ulaşabiliriz.

Ekonomik inşa süreci hızlanacak, doğalında bu süreci kültür alanındaki inşa süreci takip edecektir. Çin halkının medeniyetsiz olarak görüldüğü dönem artık sona ermiştir. Dünya sahnesine gelişmiş bir kültüre sahip bir millet olarak çıkacağız.

Ulusal savunmamız güçlenecek, bir daha hiçbir emperyalistin topraklarımızı işgal etmesine izin verilmeyecek. Halkımızın silahlı kuvvetleri, temel olarak kahramanca ve çelikleşmiş Halk Kurtuluş Ordusu ile sürdürülmeli ve geliştirilmelidir. Sadece güçlü bir ordumuz değil, aynı zamanda güçlü bir hava gücümüz ve güçlü bir donanmamız olacak.

Karşımıza çıkan yerli ve yabancı gericiler tir tir titreyecek! Şu veya bu işte iyi olmadığımızı söyleyecek. Biz Çin halkı kendi yılmaz çabalarımızla hedefimize şaşmadan ulaşacağız.

Halk Kurtuluş Savaşı'nda ve halk devriminde hayatını veren halkın kahramanları, sonsuza dek bizim hafızamızda yaşayacak!

Selam olsun Halk Kurtuluş Savaşı'nın ve halk devriminin zaferine!

Selam olsun Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşuna!

Selam olsun Çin Halkının Siyasi İstişare Konferansı'nın zaferine!

Mao Zedong
21 Eylül 1949
Kaynak

Dipnot:
[1] “Smash Chiang Kai-shek's Offensive by a War of Self-Defence", Not 2, Selected Works of Mao Tsetung, Cilt. IV.