09 Eylül 2011

,

Mısır’da Ordu ve Devrim


Birçok Mısırlı, Silâhlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’nin Mübarek rejiminin politik retoriğine benzer bir dil tutturmasını dikkatle izliyor. SKYK’nin iddiasına göre, o “halk” güçleri arasında “tarafsızlığı” sağlıyor ama görünüşe göre, her cephede de başarılı olamıyor.

Esasında gerçekleştirdikleri isyanı hakiki bir devrime dönüştürmek niyetinde olan Mısırlılar, SKYK’nin mevcudiyetine silâhlı kuvvetlerin kimliğine ilişkin tanımın inceltilmiş bir biçimi ile yaklaşıyorlar. Eğer Mübarek karşıtı ayaklanmanın o ünlü şiarı, ordunun rejimi karşısında ve halkın safında ise, mevcut şiar, SKYK ile orduyu akıllı bir hamle ile ayrıştırıyor ve böylelikle devrimcilerle askerleri halkın safında olmaya çağırıyor, bu noktada SKYK, Mübarek’siz gerçekleştirilen bir dizi reform aracılığıyla Mübarek rejimini sürdürmenin yollarını arayan bir politik hasım olarak temsil ediliyor.

Ordu ve Devrim

Ordu ile devrimciler arasındaki ayrışma, Mübarek’in devrilmesinden de önce, gösterilerin kim oldukları bilinmeyen, muhtemelen Mübarek’in elindeki güvenlik güçleri ile asker üniforması giymiş kişilerce alevlendirildiği günlerde gerçekleşti. Sonradan subayların da onayladığı biçimiyle, çok sayıda gösterici tutuklandı, kadınların “bekâret” testine tabi tutulduğu bu tutuklamalarda ağır işkenceler yapıldı. Dahası Mısırlı göstericilerin ana talebi, tutukluların askerî mahkemeler yerine sivil mahkemelerde yargılanması ve asker eliyle gerçekleştirilen işkencelerin acilen son bulmasıydı.

Bunların yanı sıra (hepsi değilse de) birçok Mısırlı devrimci, uluslararası insan hakları üzerine çalışma yürüten gruplarca da onaylanan, ordunun karıştığı bu tip suistimallere ilişkin raporları inkâr etmek konusunda ısrarcı oldu. Bunların amacı, orduyla, özellikle yozlaşmış diktatöryel rejim ile halk arasında “tarafsız” kalıp sürece müdahale etmeyen ve orduda otuz yıldır çalışan, üst kademe ile dayanışma içinde olmaktı. Aslında ordu liderliğinin Mübarek’in devrilmesinden beri kullandığı retorik, ordunun “muhafaza edilen” ve hâlâ devrimi “muhafaza eden” taraflardan birisi olduğu tespiti üzerine kuruluydu.

On dokuz üyeli SKYK’nin başkanı, Mübarek’in eski savunma bakanı Mareşal Muhammed Hüseyin Tantavi, yanına Mısır Ordusu Genelkurmay Başkanı General Sami Anan’ı alarak, geçen Ocak ayında, Mübarek karşıtı on sekiz günlük ayaklanmanın sürdüğü günlerde, Washington’a gitti ve burada ABD’li subaylarla görüştü (Anan, ikinci ayaklanmanın başladığı şu günlerde ABD’de bulunuyor, muhtemelen ileriki günlerde Tantavi de ona katılacak.). Tantavi’nin ısrarla belirttiği üzere SKYK, demokratik seçimlere kadar, tüm politik, hukukî ve anayasal hazırlıklar tamamlanana dek sürecek geçiş sürecinde iktidarda kalacak ve bu süre zarfında ilgili hazırlıklar, SKYK’nin gerçekleştireceği düzenlemelerle uyumlu sivil bir kabine tarafından yapılacak.

Mübarek döneminden kalma ilk kabinenin devrimciler eliyle dağıtıldığı günlerde ordu iktidarın devrilmesinden yana oldu ve halkın yanında olan “yozlaşmamış” bir başbakan olarak İsam Şeref’i koltuğa oturttu. Ancak Şeref, son dört aylık pratiği ile devrimciler nezdindeki güvenirliğini yitirdi, zira o gerçek bir rejim değişikliğini işaret eden geçişsel değişimlere imkân verecek müdahalelere alan açmayan SKYK’nin dayatmalarını hiç mi hiç sorgulamadı.

Şeref, bu nedenle hükümetteki bakanlarını eskiden Mübarek rejimine verdikleri hizmetlere göre atadı. Geçen ay belirlediği ikinci kabinedeki bir dizi bakan da aynı şekilde tayin edilmişti. Ancak 8 Temmuz’dan beri Tahrir’de oturma eylemi yapan devrimcilerin basıncı ile bu bakanların bir kısmı Mübarek’in kapatılan Ulusal Demokratik Parti’sine hiç üye olmamış kişilerden seçildi. Öte yandan tayin ettiği içişleri bakanı ise devrimcilere utanmadan saldırmaya devam etti.

SKYK’yi Rüşvetle Satın Almak

Bu esnada ABD ve Suudi Arabistan, yanlarına muavinleri Birleşik Arap Emirlikleri’ni alarak, Mübarek’in yargılanmasına ilişkin SKYK üzerindeki baskıları kaldırdı ve yozlaşmış rejimin emir erlerinin yargılama sürecini karartmaya çalıştı. Suudiler, Mısırlı devrimcilerin karşı çıktıkları IMF’in önerdiği aynı miktarda bir parayı reddetme teşebbüsüne yardımcı olmak için SKYK’ye dört milyar dolar yardımda bulundu.

IMF’e, Dünya Bankası’na ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’na hiçbir zaman “hayır” dememiş olan Mübarek idaresi yoksulları otuz beş yıl boyunca mahvetti. Bugün ise Mısır, ABD hükümetinin izin verdiği görece daha geniş bir alanda hareket ediyor. ABD ülkeyi Arap Dünyası’ndaki devrimci kitlelerin ön cephesi olarak görüyor.

Amerikan emperyalizmi ellilerde ve altmışlarda Tayvan ve Güney Kore’ye kimi imtiyazlar bahşederek onları emperyal sermaye ile rekabetindeki ulusal kapitalist düzenlerinin gelişmesine izin vermiş bir güç. Üçüncü dünyadan her daim esirgenmiş olan bu imtiyazlar, söz konusu ülkelerin komünist komşularından görece daha müreffeh bir modele sahip olabilmeleri için verilmiş. Bu ise onların uluslararası komünizmin safına geçmemeleri için yapılmış.

Üçüncü dünya ülkelerinin emperyal sermayenin ülke ekonomilerine nüfuzuna engel olabilmek adına ortaya koydukları gayretler CIA destekli askerî darbelerle sonuçlanmış. Kimi örneklerde ABD’nin doğrudan müdahalelerine tanık oluyoruz.

Benzer bir mantık Mısır’da da işliyor. Mısır’daki ayaklanmanın isyan hâlindeki komşu Arap ülkeleri için bir işaret fişeği hâline gelebilecek bir dönüştürücü devrim olma ihtimali Amerikalıları korkutuyor ve bu korku ile ABD Mısır’a özel kimi izinler veriyor. Birleşik Arap Emirlikleri kaynaklı paranın IMF parasının yerini alması bu stratejik imtiyazın bir boyutu.

Mübarek Yöntemleri Şeklen Değişti Özde Her Şey Aynı

Bu para, daha fazla fon aktarımına ilişkin vaatler ve SKYK’nin devrimcilerin taleplerini engelleyip değişime direnmesi noktasında ABD’den aldığı destek, SKYK üyelerini yüreklendiriyor. Bu cesaretle SKYK, politik, ekonomik ve hukukî taleplerin ezilmesi adına, Mübarek’e benzer bir biçimde, muhalefetin gayrımeşru kılınmasına dönük benzer bir politik retorik devreye sokuyor.

Bir yandan Mısırlı gazeteciler ve muhalif isimler “yıkıcı” ve “yabancı” unsurlar olarak lanse edilirken, bir yandan da Tahrir Meydanı’nı işgal eden devrimciler, Mübarek’e karşı gerçekleştirilmiş ayaklanmaya önderlik eden devrimcilere “benzemedikleri” iddiası üzerinden, ayrıştırılıp gayrımeşru ilân ediliyorlar. Bu devrimciler, Mübarek’in devrilmesi öncesi Tahrir’e saldıran çeteleri ifade eden “baltacılar” olarak nitelendiriliyorlar. Böylesi bir retorik, 28 Ocak sonrasında toplanan göstericileri 25 Ocak’taki gösterilerde yer alan unsurlardan ayrıştırıp onları “ajan” olarak nitelendiren Mübarek’in retoriğine çok benziyor.

Birkaç hafta önce Abasiye mahallesinde yürüyüş yapanlara saldırıp yüzlerce insanı yaralayan çeteler SKYK üyelerince adı sanı bilinmeyen “halk komiteleri” olarak nitelendirildiler. Mareşal Tantavi ise bu çeteleri Mısır “halk”ı olarak tanımladı ve bunların SKYK’nin müdahalesine gerek kalmadan göstericilerin savunma bakanlığına ulaşmasına mani olduklarını söyledi. Oysa askerler mahallede yürüyüş kolunu dikenli tellerle kesip bir yandan da çetelerin saldırısını seyretmişlerdi.

Tantavi’nin iddiası gerçeklere aykırı. TV’de Ahir Kelâm isimli bir sohbet programı yapan gazeteci Yusri Fuda’nın gözlemleri de bu yönde. Fuda, Abasiye çetelerinin esasta başka mahalleden, Ayn Şems’ten geldiklerini, çete liderinin de Mübarek’in Cumhuriyet Muhafızları’nın bir üyesi olduğunu, bu ismin Mübarek ve SKYK yanlısı gösterilerde boy gösterdiğini, hatta eski diktatörü öven bir şarkı yazdığını söylüyor.

Arap Karşıtı Mısırlılık Şovenizmine Geri Dönüş

Bu gerçeklerin ötesinde, SKYK’nin gayrımeşrulaştırma gayreti en çok, zayıf bir halka olarak kabul ettiği, ayaklanmayı desteklemiş bir Mısırlı-Filistinli şairi hedef gösterdiği noktada yoğunlaşıyor. Böylelikle SKYK, devrimcilerin “yabancı” olduklarına dair iddiasına destek bulduğunu sanıyor, bu iddia ile devrimcileri gayrımeşrulaştıracağını düşünüyor. Ama bir yandan da SKYK, Sedat-Mübarek döneminde Mısır’ın çevre ülkeler tarafından tecrit edildiğini söylüyor. Oysa ayaklanma, ülkenin Arap dünyası ile yeniden entegrasyonu noktasında önemli adımlar atmış görünüyor.

Geçenlerde ünlü Mısırlı romancı ve edebiyat profesörü Radva Aşur’un oğlu, doğma büyüme Kahire’li olan Tamim Barguti, TV’de katıldığı bir sohbet programında, General Hasan Ruvayni tarafından hedef gösterildi. Merkezî Askerî Saha Komutanı ve SKYK üyesi olan Ruvayni, Barguti’nin “yabancı aksanı ile konuştuğunu ve devrimi desteklediğini, yabancı bir isme sahip olduğunu hiç de Mısırlılara benzemediğini” söyledi. Oysa babası ünlü Filistinli şair ve yazar Murid Barguti olan Tamim, Mısır aksanını anadili olarak konuşuyor.

Sohbet programını yöneten gazeteci şairin kimliği konusunda bilgi verdiğinde Ruvayni, Mübarek dönemine özgü bir üslupla, Sedatçı ve Mübarekçi anti-Arap Mısırlılık şovenizmine uygun olarak, şairin Filistinli kimliğine saldırıyor. Ruvayni ise “Filistinliler hususunda ulusal mutabakatı taahhüt eden tarafın Mısır” olduğunu ve “Mısır’daki 86 milyonluk nüfusun henüz tümüyle bitkin” düşmediğini, onun “büyük bir ülke” olduğunu söylüyor. Ruvayni ise yarı Filistinli bir Mısır vatandaşının Mısır’ın iç meselelerine burnunu sokmasına kızıyor. Ama o aynı öfkeyi, ülke ile ilgili alınan ABD menşeli kararlar için göstermiyor. ABD’nin Mısır’a müdahalesi ve bu ülke üzerindeki nüfuzu öfkenin hedefi olmuyor.

Filistin ve Arap karşıtı bu zehirli dil hukukî kovuşturmaya uğramıyor. Sedat döneminden kalma şovenizm ve tecrit siyaseti Mısırlılar arasında Arap ve Filistin düşmanlığını körüklüyor. Ulusal güvenlik adına Mısır’ın birlik ve beraberliği için bir tehdidin olduğunu söyleyen bu şahıs konsey üyelerince hiçbir şekilde eleştirilmiyor.

Düşmanı Geri Püskürtmek

Bu olay ardından üç yüz ünlü Mısırlı aydın Barguti’yi destekleyen ve Ruvayni’yi kınayan bir bildiri kaleme aldı. Ayaklanma yanlısı gazeteci Yusif Fuda da gazetedeki köşesinde Ruvayni’ye saldırarak, onun Filistin karşıtı tiradını ülkede devrimci değişimler talep eden tüm politik güçlere doğru genişlettiğini söyledi. Mübarek’i deviren gösterilerin önde gelen örgütlerinden biri olan 6 Nisan Hareketi, Ruvayni tarafından yabancılar tarafından finanse edilen bir güç olmakla suçlandı. Ruvayni, ayrıca bu örgütün üyelerinin Sırbistan’da eğitildiklerini, Kifaya (“Yeter!”) isimli demokrasi yanlısı hareketin de dış mihrak ürünü bir hareket olduğunu iddia etti.

Geçen ay SKYK tarafından yayımlanan Askerî Tebliğ dergisinin 69. sayısında 6 Nisan Hareketi’nin stratejisinin “ordu ile halk arasına nifak sokmak” olduğu söylendi. SKYK’nin devrimcileri gayrımeşrulaştırma operasyonunun başındaki isim olarak öne çıkan Ruvayni’ye karşı Kifaya’nın liderlerinden Corc İshak bu türden onur kırıcı iddiaların ispatı için kendisinden delil istedi ve bu delilin savcılığa teslim edilip kendisinin yargılanmasını talep etti. 6 Nisan Hareketi liderleri ise Ruvayni’yi mahkemeye vermeye hazırlanıyorlar. Ancak askerler onun sivil mahkemede yargılanamayacağını, kendisinin sadece askerî hukuka tabi olduğunu söylüyorlar. Esasında Kifaya ve 6 Nisan onur kırıcı bu saldırı hususunda tüm SKYK’ye dava açmak niyetindeler.

Önde gelen muhalif aydınlardan Profesör Hasan Nafah gazetedeki köşesinde SKYK’nin aldığı yabancı fonların ve fon kaynaklarının listesini yayınlayarak onun devrimci harekete yönelik suçlamalarından vazgeçmesini istedi. Yazısında çetelerle, SKYK’nin sonradan icat ettiği bir ifade ile, “halk komiteleri” ya da bizatihi “halk”la savunma bakanlığına yürüyen devrimciler arasında tarafsız kaldığı iddiasının yalan olduğunu, söz konusu tarafsızlığın karşı devrime hizmettiğini söyledi.

Ruvayni, SKYK ve tüm Mısır ordusunun, en büyük anti-demokratik güç olan ABD’nin eline baktığı artık bilinen bir gerçek. Böylesi bir destek, ordunun “tarafsız” kalışını izah ediyor. Mısır’daki karşı devrimci iki odak olarak Suudilerle ABD öne çıkıyor.

Mısır’da günlük yayınlanan gazete El-Masriyü’l-Yevm’deki köşesinde ünlü Mısırlı romancı Âlâ Asvani SKYK’ye saldırarak onun Mübarek’i deviren ayaklanmanın tek bir talebini bile yerine getirmediğini söylüyor ve SKYK’nin “devrimin safında” olup olmadığını sorguluyor.

ABD ve SKYK

Tüm bunlar olup biterken, bir diğer SKYK üyesi ve savunma bakanı yardımcısı Muhammed Assar, ABD’li ortakları ile “iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi” amacıyla, son on yıldır düzenli olarak yapılan ve her yıl iki kez gerçekleştirilen bir toplantı için Washington’a gidiyor. Bu esnada AFRICOM (ABD Afrika Komutanlığı) komutanı General Carter F. Ham Kahire’yi ziyaret ediyor ve SKYK üyeleri ile görüşüyor. Bu görüşmelerde Afrika’daki, özellikle Libya’daki güvenlik meseleleri ve ABD-Mısır arası “eğitim işbirliği” konuşuluyor.

AFRICOM, ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı dokuz Birleşik Savaş Komutanlığı’ndan biri. İlk altı komutanlık sadece bölge odaklı. AFRICOM bunlardan biri. Mısır bu komutanlığın odaklandığı saha dışında. Doğrudan ABD Merkez Komutanlığı’na bağlı olan AFRICOM, “Afrika’nın güvenliği” ile ilgili olarak Mısır’a danışıyor.

AFRICOM 2007’de, küçük Bush tarafından, başkanlığın doğrudan talimatı ile kuruldu. 2008’de tam anlamıyla operasyonel kılındı ve o günden beri Güney Afrika’nın muhalefetine rağmen Afrika kıtasında üslenmeye çalışıyor. Almanya’nın Suttgart kentinde olan karargâh binası söylentilere göre Obama tarafından, ülkedeki isyancıların iktidarı almaları ardından, Libya’ya taşınacak.

ABD’nin Mısır’ı bölgesel düzeyde sınırlandırma ve içerme gayretleri devam ederken, Amerika bir yandan da ülke içinde de faaliyetlerini yoğunlaştırıyor. Yakın dönemde Mısır’a atanan ABD büyükelçisi Ann Patterson’un itiraf ettiği üzere, ABD ülkenin politik hayatına katılımı için bir dizi sivil toplum kuruluşuna 105 milyon dolar verdi. Oysa Mısırlılar bu türden bir desteğe karşı çıkıyorlar. Bu muhalefet SKYK mensubu General Assar’ın “Mısır sokaklarındaki kafa karışıklığı”nın böylesi desteklerle oluştuğunu iddia etmesine neden oluyor. Esasında ortada yaşanan bir kafa karışıklığından sözetmek mümkün görünmüyor. Aksine Mübarek rejimi süresince ve onun yıkılması sonrası, ülkede ABD’nin oynadığı rol ile ilgili net bir fikir oluşmuş durumda. ABD parasını alanlar, SKYK tarafından hainler ya da dış güçlerin ajanları olarak etiketlendiriliyorlar.

Parayı Takip Et

SKYK’ye karşı aydınlardan ve devrimcilerden yükselen sesin iyice güçlenmesi ile birlikte SKYK’nin en önemli müttefiki aşırı zenginler oluyor. Bunların bir kısmı laik bir kısmı İslamcı. Her iki kesim de Mısırlılara en düşük asgarî ücretin (aylık 1200 Mısır Lirası, 200 Dolar civarı) verilmesi noktasında ortaklaşıyorlar. Bu kervana Müslüman Kardeşler ve çeşitli Selefî gruplar da katılıyor. 26 Temmuz’da İhvan’ın ve Selefîlerin de olduğu bir dizi güç arasında anlaşma yapılıp Tahrir’in “birliği” için gösterilerde beş talebin dillendirilmesi kararlaştırılmasına karşın, söz konusu kesim Tahrir’de, 29 Temmuz’da düzenlenen oturma eylemine saldırıyorlar ve orduyu destekliyorlar.

Ayaklanmaya sonradan, tereddüt ederek, duhul eden İhvan, görece daha kapsamlı bir role sahip olmaya çalışıyor. Bugün ABD yönetimi (8 Temmuz’daki oturma eylemine katılmayı reddeden) İhvan’ı açıktan muhatap alıyor. İhvan, SKYK ve burjuvazi ile ilişkilerinde yabancılık çekiyormuş gibi görünse de paranın kaynağını geriye doğru takip ettiğimizde, Suudi Arabistan ve ABD üzerinden arada bir dostluğun mevcut olduğu görülüyor. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, yeni muhafazakâr Cumhuriyetçilerin İslamcılar Mısır’da iktidara geldiği ABD yardımlarının kesilmesi önerisini Obama eliyle veto ettirmekle tehdit ettiğinde, kendi ülkesindeki dış siyaset stratejisi ile çatışacağını görmüyor.

Gelecekteki bir ayaklanmaya, kısmen korkuya ve kısmen de üstlerinin bulaştığı çürüme süreci tarafından lekelenmemiş, onlar gibi eski rejime tabi olmayan orta kademe milliyetçi subaylar eliyle gerçekleştirilecek bir darbeye ilişkin tüm söylentiler, devrimci anlamda açılacak yeni bir sayfaya işaret ediyor. Seçimlerin Kasım’a ertelenmesi ile durum iyice gergin bir hâl alıyor ve İslamcılarla diğer devrimci güçler, devrimci güçlerle ordu arasında ya da ordu içinde kimi çatışmaların oluşma ihtimalini artırıyor. Tüm bu olup bitenlerde Amerikalıların ve Suudilerin oynadığı rol, resmî retoriğe rağmen, aşikâr hâle geliyor. Mısır ve Mısırlıların geleceği ise belirsizliğini hâlâ muhafaza ediyor.

Joseph Massad
28 Temmuz 2011

Kaynak

02 Eylül 2011

,

İslam’ın İlk Büyük Generali: Hz. Muhammed


Büyük bir dinin kurucusunun hayatı ile ilgili nesnel bir yaklaşımda bulunabilmek her daim güç bir mesele olagelmiştir. Muhammed’in şahsiyeti mucizevî bir aura ile kuşatılmış, bu aura, O’na iman eden müminlerin kaçınılmaz gayretleri sonucu pekiştirilmiştir. O’nun hayatta olduğu döneme yakın tarihlerde yaşamış ve hayat hikâyesini kaleme almış ilk yazarlar ise çoğunlukla tarihsel gerçekle meşgul olmak yerine, Allah’ın Elçisi, hatta Allah’ın bizatihi kendisi olduğuna inandıkları bir şahsın hatırasını mümkün olan her yoldan yüceltmek için çabalamışlardır. Bu da sonuçta diğer dinlerin ve geleneklerin geride bıraktığı tortuya ait efsanelerin, mucizelerin, gizemli alametlerin ve semavi işaretlerin birikmesini getirmiştir.

Kurtarıcıların ve Mesihlerin biyografileri genelde bir tarih olarak geçiştirilemezler; bunlar, giderek yaygınlaşan bir imanın propagandasından ibarettirler.[1] Tarihçinin görevi, efsanenin ardında yatan hakikati belirlemek ve izah etmektir. İlgili gayretin kökünde, tarihçinin, görevin tümüyle ifa edilmesine imkân veren imanı yatar.

Muhammad: Islam’s First Great General [“Muhammed: İslam’ın İlk Büyük Generali”] isimli bu kitabımız, büyük bir dünya dini olan İslam’ın kurucusu Muhammed’in askerî hayatı ile ilgilidir. Muhammed ile ilgili tüm teorik çalışmalar, yukarıda bahis konusu edilen meselelerle bir biçimde yüzleşmişlerdir. Onca önemli askerî başarıya imza atmış bir isim olmasına karşın, bu büyük insanın askerî hayatını ayrıntılı bir biçimde inceleyen herhangi bir biyografiye rastlanmamaktadır. O’nunla ilgili biyografilerin ekseriyeti, İslam dininin kurucusu olarak sahip olduğu peygamberlik rolüne, O’nun sosyal bir devrimci olarak elde ettiği başarılara ya da Arabistan halklarını yönetmek için yeni kurumlar icat eden bir devlet adamı ve idareci olarak sahip olduğu becerilere odaklanır.[2] Elimizde Muhammed’in İslam’ın ilk büyük generali ve başarılı bir isyanın lideri olarak sahip olduğu role ilişkin herhangi bir biyografi bulunmamaktadır.

Muhammed’in askerî başarılarına temas eden biyografiler çoğunlukla yüzeyseldirler; bu biyografiler, ya O’nun ehil bir askerî komutan olarak sahip olduğu rolü gözden kaçırırlar ya bu rolün tali bir öneme sahip olduğunu söylerler ya da Müslim ekolünden gelen yazarlarda görüldüğü üzere, ilgili rolü mucize ve ilâhî rehberlik düzeyinde ele alırlar.[3] Oysa Muhammed komutan olarak kimi başarılara imza atmamış olsaydı, İslam belli bir coğrafî durgunluk içinde sıkışıp kalacak, muhtemelen Bizans ve Pers imparatorlukları Arap ordularınca fethedilemeyecekti. Samuel P. Huntington’ın da işaret ettiği üzere, Muhammed büyük bir dini kurmuş olan bir komutandır. Batılı akademisyenlerin geçmiş kuşakları sıklıkla Muhammed’in askerî bir isim olduğu üzerinde durmuşlardır. James L. Payne, 1899’da, şu tespiti yapmaktadır: “Muhammed, güçlü bir savaşçı ve yetenekli bir komutan olarak hatırlanır.”[4]

Bu hafıza, modern mücahidlerin zihinlerinde varlığını sürdürür. Bu çalışma, Muhammed üzerine kaleme alınmış ilk askerî biyografi olma özelliğine sahiptir, kitap, O’nun askerî hayatını ve Arap ordularıyla toplumu dönüştüren müdahalelerini ayrıntılarıyla inceler. İlgili dönüştürme işlemi, antik dünyanın iki büyük imparatorluğunun İslam ordularınca birkaç yıl içinde fethedilmesini mümkün kılmıştır.

Askerî bir biyografi olarak Muhammad: Islam’s First Great General, Muhammed’in içinde yaşadığı ve kendi askerî hayatına tesir eden sosyal, ekonomik ve kültürel koşulları da izah eden bir çalışmadır. Elbette bu Muhammed’in dinî tecrübesini de ihtiva etmektedir. Ancak aynı zamanda bu tecrübe askerî tarih bağlamında ele alınmaktadır. Örneğin Muhammed’in her erkeğin dört kadınla evlenmesine izin veren evlilik yasaları ile ilgili reformunu kısmî de olsa koşullayan, Bedir Savaşı’nda şehid düşenlerin dul eşlerine ve yetimlerine bakacak kocalar bulma ihtiyacıdır.[5] Kitap, genel anlamda Peygamber ile ilgili biyografileri partizanca ve güvenilmez kılan kimi dinî analizlerden ve çıkarımlardan da uzak durmaktadır.

Muhammed’i bir asker olarak düşünmek birçoklarına yeni bir tecrübe olarak görünecektir. Oysa Muhammed gerçekte büyük bir generaldir. On yıl içinde sekiz büyük savaşa katılmış, on sekiz akına önderlik etmiş ve bir kısmı kendi komutasında bir kısmı ise kendi talimatları ve stratejik yönlendirmesi altında cereyan eden otuz sekiz askerî operasyon planlamıştır. İki kere yaralanmış, yenilgilere maruz kalmış, iki kez elindeki birlikler tam zafere ulaşırken karşı güçlerce mevcut konumları ele geçirilmiştir.

Ancak Muhammed büyük bir saha generali ve taktikçiden öte bir isimdir. O bir askerî teorisyen, örgüt reformcusu, strateji düşünürü, operasyonel savaş komutanı, politik ve askerî bir lider, kahraman bir asker, bir devrimci, ayaklanma teorisinin mucidi ve tarihin ilk başarılı pratikçisidir. Musa, Subotay ve Vo Nguyen Giap gibi tarihteki diğer kimi büyük komutanlar gibi Muhammed de sahada bir orduya komuta etmezden önce herhangi bir askerî eğitime tabi tutulmamıştır. Araplarda askerî eğitim genelde baba aracılığıyla verilmekte ise de yetim olan Muhammed, Arap olan babası elinden askerî bazı becerilere sahip olma şansı bulamamıştır. Savaş sanatı ile ilk teması, on dört yaşında tanık olduğu iki kabile arasındaki çatışma esnasında amcasının katkısıyla eline aldığı ok sayesinde olmuştur. Ancak gene de Muhammed, mükemmel bir saha komutanı ve taktikçi, daha da önemlisi, zeki bir politikacı ve askerî stratejist olmayı bilmiştir.

Muhammed savaşta bir istihbarat ustası olduğunu ispatlamış, elindeki istihbarat servisi Roma ve Persya’nın istihbarat gücüne rakip olabilecek düzeye gelmiş, O, özellikle politik istihbarat alanında önemli kazanımlar elde etmiştir. Zamanın önemli bir bölümünü taktik ve politik stratejiler üzerine çalışarak geçiren Muhammed, Sun Tzu’nun “savaş tümüyle hileden ibarettir” vecizesini hatırlatacak biçimde, “savaş tümüyle kurnazlıktır” demiştir. Muhammed’in her daim politik hedeflere hizmet edecek şekilde güç kullanmasını bilen bir kişi olması sebebiyle O’nun fikirde ve amelde Clausewitz ve Machiavelli’den müteşekkil bir terkibe denk düştüğünü söylemek mümkündür. O, feraset sahibi büyük bir stratejist olarak, askerî olmayan yöntemlere de başvurur (ittifaklar, politik suikast, rüşvet, dinî hitap, merhamet ve hesaplı kırım). Bu yöntemler sonuçta O’nun uzun vadeli stratejik konumunu güçlendirirler ve kimi vakit kısa soluklu askerî mülahazalar pahasına gerçekleştirilirler.

Muhammed’in İslam’a ve Allah’ın Elçisi olarak sahip bulunduğu role dönük sarsılmaz imanı Arabistan’daki savaşı birçok yönden devrimcileştirmiştir, O, tutarlı bir ideolojik iman sistemi aracılığıyla, antik dünyadaki ilk ordunun inşa sürecini motive etmiştir. Cihad ideolojisi ve iman yolunda şehadet, İspanya ve Fransa’daki Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında cereyan eden savaşlar esnasında Batı’ya taşınmış, burada ilgili ideoloji Hıristiyanlık’taki geleneksel pasifist savaş fikrini değiştirmiş, Hıristiyan savaşçı azizler zümresinin oluşmasını koşullamış ve Haçlı Savaşları’na ilişkin gerekli ideolojik kılıfı Katolik Kilisesi’ne temin etmiştir.[6] Dinî ya da laik farklılığa dayalı ideoloji, askerî maceranın temel unsuru olarak varlığını sürdürmüştür.

Muhammed, o güne dek Arabistan’da bilinmeyen, tümüyle yeni bir ordu tipini vücuda getirmiş, vefatı ardından bu ordu Arapların fetih faaliyetlerinde askerî bir araç olarak kullanılmıştır. Askerî bir mucit olarak Muhammed Arabistan’da savaşa giren orduları dönüşüme tabi tutan sekizden fazla askerî reform gerçekleştirmiştir. Halefi İskender’in fetihlerde kullanacağı Elen ordularını önceden dönüşüme tabi tutan Makedonyalı Philip misali Muhammed de haleflerine Pers ve Bizans ordularını mağlup edip İslam İmparatorluğu’nu tesis etmelerini sağlayacak bir çekirdek ordu miras bırakmıştır. Ordu böylesi bir dönüşüme maruz kalmasa idi Arap fetihleri tam manasıyla imkânsız birer teşebbüs olarak tarihteki yerlerini alırlardı.

Bir İsyancı Olarak Muhammed

Gerçekleştirdiği reformlar ve elde ettiği askerî başarılar O’nu antik dünyanın büyük generalleri ile ortaklaştırsa da Muhammed esasında geleneksel bir saha generali olarak görülemez. O aslında antikitede eşine rastlanmayan, yeni tipte bir savaşçıdır. Her şeyden önce Muhammed, ancak çağımıza ait kimi kavramlarla kavranabilecek türde, antikitenin ilk gerçek millî isyanına önderlik eden coşkulu ve devrimci bir dinî gerilla lideridir. İlgili gerçek, sık sık Kur’an’dan alıntı yapıp kendi mücadelelerinde uyguladıkları şiddeti Muhammed’in şiddet kullanımı ile meşrulaştıran günümüz mücahidlerinde varlığını sürdürmektedir. Geleneksel generallerden farklı olarak Muhammed’in hedefi, yabancı bir düşmanı ya da işgalciyi yenmek değil, mevcut Arap toplumsal nizamının yerine radikal manada farklı bir ideolojik dünya görüşüne yaslanan tümüyle yeni bir nizamı tesis etmektir. Devrimci hedeflerine ulaşmak adına Muhammed, günümüz analizcilerinin başarılı bir isyan için gerekli kabul ettikleri ve böylesi bir isyanın aslî özellikleri olarak tanımladıkları tüm araçlardan istifade etmiştir. Başlangıçta yeni nizam için verilen mücadelede Muhammed’in elinde sadece ancak vur-kaç saldırılarına müsait, küçük bir gerilla birliği mevcuttur, ancak bu birlik, on yıl içinde geniş ölçekli askerî operasyonlar düzenleyebilecek, süvari ve piyade birliklerine sahip, geleneksel bir askerî güç hâline gelmiştir.

Muhammed’in haleflerinin ileriki dönemde büyük bir imparatorluk kurmalarını sağlayan, işte bu geleneksel askerî aygıttır. Bu ordu, Arap tarihindeki ilk gerçek ulusal askerî güçtür. Küçük bir mümin topluluğu ile işe koyulan Muhammed, düşmanın iktidarına ait iktisadî ve siyasî temeli yıpratacak baskınlar ve pusular tertipleyen bir gerilla savaşı yürütmüştür. O askerî insan gücünü artırıp, görece daha geniş askerî güçleri saflarına katarak ve bunları mevzilendirerek, başkalarını kendi davasına çekecek yeni sosyal programlar ve politik-dinî ideolojiyi takdim etmiştir.

Gerilla savaşı ile geçen yılların ardından Muhammed, düşmanını bir dizi çarpışma ardından nihaî olarak mağlup etmiş ve sonunda da Mekke’yi ele geçirmiştir. Düşmanı elindeki askerî insan gücünden mahrum bırakan ve onun halk desteğini yıpratan politik ittifaklarla askerî mücadele isyanın kimi politik boyutları ile desteklenmiştir. Politik manevralar, görüşmeler, istihbarat, propaganda ve terörle suikast faaliyetlerine dönük adaletli başvurular, henüz kendi çıkar hesabını yapamamış ve ideolojik manada dönüşmemiş muhtemel muhalefet odaklarına karşı yürütülen psikolojik savaş dâhilinde kullanılmıştır.

Kanaatimce Muhammed’in iktidara yükselişi tarihte görülen ilk başarılı isyan örneğidir ve ders kitaplarına konu olacak niteliktedir.[7] Mao Zedong, Ho Chi Minh, Jomo Kenyatta, Fidel Castro ve muhtemelen George Washington gibi günümüz isyancılarının devrimci mücadelelerinde başvurdukları stratejiler ve yöntemler Muhammed’in stratejisine ve yöntemine kesinlikle uzak değildirler. Batı, Muhammed sonrası gerçekleşen Arap fetihlerini saf anlamda geleneksel askerî terimlerle izah etmeye yatkındır. Oysa sözkonusu fetihleri gerçekleştiren ordulara Muhammed öncesinde Arabistan’da rastlanmamaktadır. Bahsi geçen orduları vücuda getiren, Muhammed’in başarılı, geleneksel olmayan gerilla operasyonları ve isyanıdır. Dolayısıyla ileriki dönemde, hem strateji anlayışı hem de askerî yöntemin aygıtları bağlamında kurulan yeni ordular eliyle gerçekleştirilen Arap fetihleri, Muhammed’in öncesinde bir isyan lideri olarak elde ettiği askerî başarıların sonucudur.

Muhammed’in askerî hayatının isyancı bir gerilla olarak sahip olduğu bu yönü okurun merakını celbedecek ve aynı zamanda ayrıntısı ile keşfedilmesi gereken bir husus olarak kıymetli addedilecektir. İsyanı karakterize etmek için modern askerî analizcilerin kullandığı araç ve yöntemler analizin kategorileri olarak devreye sokulursa görülecektir ki Muhammed İslam’ı tüm Arabistan geneline yaymak için yürüttüğü kampanyasında analize ait tüm ölçütleri kullanmıştır. Başarılı bir isyan için ilk gereklilik, müritlerin kendisini kimi yönlerden özel kabul ettiği ve onu takip etmenin anlamlı olduğunu düşündükleri kararlı bir liderin mevcudiyetidir. Muhammed örneğinde O’nun sahip olduğu etkileyici kişilik, Allah’ın Elçisi oluşuna dair imanla ve Muhammed’i takip etmenin Allah’ın bizatihi kendisine ait emirlere teslim olma anlamına geliyor oluşu ile pekiştirilmiştir. Ayrıca isyanlardaki bir diğer gereklilik de bir mesiyanik ideolojinin tesisidir. Bu ideoloji, genelde adaletsiz kabul edilen mevcut sosyal, siyasî ve iktisadî nizama nazaran daha iyi, yeni ve âdil bir nizama dönük, tarih ya da Tanrı tarafından takdir edilmiş tutarlı bir itikada ya da plana dayanır. Muhammed, Arapların zalim, dine aykırı ve yıkılmaya değer olan merkezî ve geleneksel sosyal kurumlarına meydan okumak için yeni dinî itikadı kullanmıştır. Bu sonuca ulaşmak adına O ümmeti, yani Allah’ın yeryüzündeki halkı olan müminler cemaatini teşkil etmiş, bu sayede geleneksel Arap toplumunun temeli olan kabile ve aşiretlerin yerine mesiyanik bir müdahale ile bu cemaati koymak istemiştir. Muhammed’in en önemli başarılarından biri, eski Arap sosyal nizamını değiştirecek, kimi mevzularda onu tümüyle ortadan kaldıracak yeni sosyal kurumları tesis etmiş olmasıdır.

Başarılı isyanların ihtiyaç duyduğu diğer bir husus da hakiki müminlerden müteşekkil, disiplinli bir kadro hareketinin oluşturulup, bu hareketin yeni üyelerin örgütlenmesi ve saflara katılması için kullanılmasıdır. Muhammed’in devrimci kadroları Mekke’de yanına alıp Medine’ye götürdüğü küçük bir gruptan müteşekkildir. Bu grubun adı göçmenler ya da muhacirundur. Medine kabileleri arasında ilk ihtida edenlere Yardımcılar ya da Ensar denilmektedir. Bu devrimci kadronun beyin takımı ehil kişilerden meydana gelir. Bunların bir kısmı sonradan İslam’a girmiştir. Abdullah ibn-i Übey ve Halid bin Velid gibi kimi isimler askerî uzmanlık hususunda gerekli kaynakları temin etmiş tecrübeli saha komutanlarıdırlar. Muhammed’in beyin takımı O’na kimi tavsiyelerde bulunur ve verdiği talimatların yerine getirildiğine dair malumat verir. Bu danışmanların bir kısmı Peygamber’in ömrü boyunca kilit konumlarda olmuş ve O’nun vefatı ardından iktidarı elde etmek amacıyla kendi aralarında mücadele etmiştir.

Muhammed devrimci kadrolarını teşkil eder etmez, hasımlarına karşı askerî operasyonlar yürütmek amacıyla bir üs belirler. Bu operasyonlar ilk başta baskınlar ve pusular biçimde cereyan ederler. Amaç, düşmanın ana üssü olan Mekke’yi ve kendisine muhalif olan diğer ticaret şehirlerini tecrit etmektir. O dönemde altı Arap’tan sadece biri şehir ya da kasabada ikamet etmektedir. Diğerleri “taşra”da ya da göçebe olarak çölde yaşamaktadır.[8] Muhammed operasyon üssü olarak Medine’yi seçer. Bu şehrin konumu, iktisadî manada ayakta kalmak için kervan ticaretine bağımlı olan Mekke ile diğer vahalar ve kasabaların iktisadî hayatları için zaruri olan, Mekke-Suriye arasındaki ana kervan güzergâhına kısa bir mesafede olması sebebiyle, oldukça stratejiktir. Ayrıca Medine, Muhammed’in kervan güzergâhı boyunca yaşayan bedevi kabilelerini İslam’a kazanma gayretinde elini rahatlatacak ölçüde yakın bir yerde konumlanmıştır. Muhammed için bedevilerin ihtidası ve onlarla yapılan politik ittifaklar askerî bir bağlantı gereği değil, ilk başarının anahtarı olduğu için önemlidir.

İsyanlar silâhlı bir güce ve bu gücün idamesi için insan gücüne muhtaçtırlar. İçinden zamanla geleneksel bir ordunun çıkacağı küçük kadro birliğinin ürünü olan gerilla savaşı, uygun zamanda ve politik koşullarda düşmanlarını yüz yüze çarpışmalara zorlayacaktır. Muhtemelen Muhammed, “halk savaşı ve halk ordusu”ndan dem vuran General Vo Nguyen Giap’ın öğretisini kavrayıp uygulamaya sokan tarihteki ilk komutandır.[9] O, müritlerin kafasına, Allah’ın tüm Müslümanların ortak amacı ve mülkiyetini askerî mücadele için el koyduğu ve Müslümanların da yegâne sorumluluğunun imanları için savaşmak olduğu fikrini yerleştirir. Kadın, erkek, hatta çocuklar, imanın ve Allah’ın yeryüzündeki seçilmiş halkı olan ümmetin müdafaasında askerî hizmette bulunmaya mecburdurlar. Eğer bu fikir gerekli şekilde kavranmaz ise o vakit, geniş ölçekli mücadeleler vermeye muktedir geleneksel bir silâhlı gücün eldeki küçük devrimci kadro birikimi eliyle üretilmesine imkân veren insan gücünü bir araya getirenin, İslam ideolojisinin cazibesi olduğu tespitini anlamak gayet zor olacaktır.

Muhammed’in isyan ordusunun büyümesine ilişkin bir delil olarak kimi rakamlar verilebilir. Bedir Savaşı’nda (624) savaş alanında sadece 314 kişi vardır. İki yıl sonraki İkinci Bedir Savaşı’nda (626) alanda 1.500 Müslüman savaşmaktadır. 628’deki Hayber Savaşı’nda Müslüman ordusu 2.000 kişiye ulaşmıştır. Muhammed Mekke’ye saldırdığında (630) elde bu sefer 10.000 savaşçı vardır. Birkaç ay sonra cereyan eden Huneyn Savaşı’nda asker sayısı 12.000’dir. Kimi kaynaklara göre, Muhammed’in aynı yıl içinde Tebuk’a gerçekleştirdiği seferde 30.000 asker ve 10.000 süvari görev almıştır, ancak muhtemelen bu rakamlar abartılıdır.[10] Ancak gene de bu rakamlar, Muhammed’in isyanının, sahip olduğu askerî insan gücü toplama becerisi bakımından, hızla büyüdüğünü göstermektedir.

Tüm diğer isyan orduları gibi Muhammed’in elindeki güçler de ilk başta silâhları esirlerden ve ölen düşman askerlerinden temin ederler. Silâhlar, miğferler ve zırhlar görece fakir olan Arabistan coğrafyası için pahalı şeylerdir. İlk Müslümanlar genellikle fakirdir, yetimdir, duldur ya da toplumun kıyısına atılmış kişilerdir. Bu insanların sözkonusu askerî malzemeleri tedarik etmeleri mümkün değildir. Düşman ordusu ile ilk karşılaşma olan Bedir Savaşı’nda ölen küffar ordusu askerlerinin kılıçları ve diğer askerî ekipmanı alınmıştır. Bu pratik ileriki dönemde de yaygınlaştırılmıştır. Muhammed de esirlerden hürriyetleri karşılığı para değil, askerî ekipman talep etmiştir. Bedir’de ele geçirilen ve silâh tüccarı olan bir esirden hürriyeti karşılığında binlerce mızrak temin etmesi istenmiştir.[11] Medine’ye hicret ettiği ilk günlerde Muhammed silâh imalatçısı olan bir Yahudi kabilesinden silâh satın almıştır. Sonrasında bu kabileyi şehirden kovduğu vakit onların âlet edevatını yanlarında götürmelerine mani olmuş, böylelikle imalatın Müslümanlar eliyle yapılmasını sağlamıştır. Nihayetinde O Mekke’ye yürümezden önce, elindeki on bin kişilik ordu için gerekli silâhları, miğferleri, zırhları ve kalkanları temin etmeyi bilmiştir.

Muhammed’in gerekli silâhları ve ekipmanı temin etme becerisinin bir başka avantajı daha mevcuttur. Bedevi kabileleri arasından İslam’a geçenlerin önemli ölçüde fakir olmalarına ek olarak halkın da bu silâhları ve zırhları temin etmeleri mümkün değildir. Muhammed bu muhtedilere pahalı askerî ekipman temin etmiştir. Söz konusu muhtediler İslam itikadına tam olarak bağlılık içinde olmasalar da Peygamber’e eksiksiz bir sadakatle bağlıdırlar. Bedevi aşiretlerinin liderleri ile yapılan görüşmelerde Muhammed onlara pahalı silâhlar hediye etmiştir. İslam’a ihtida etmeseler de birçok pagan kabile isyan sürecine bu sayede kazanılmıştır. Atlar ve develer de askerî pratikte aynı ölçüde önemlidirler. Onlarsız uzun yolların katedilmesini gerektiren akınların ve operasyonların gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Muhammed, diğer silâhların temininde gösterdiği beceriyi bu tip hayvanların temininde de gösterir. Bedir’de isyancıların elinde sadece iki at mevcuttur. Altı yıl sonra yapılan Huneyn Savaşı’nda Muhammed’in ordusunda sekiz yüz süvari mevcuttur.[12]

Bir isyanın savaşan unsurları destekleyecek belli bir halk desteğine de ihtiyacı vardır. Bu desteği elde edebilmek amacıyla Muhammed akınlarda ele geçirilen ganimetlerin paylaşılmasına ilişkin eski gelenekleri değiştirme gereği duymuştur. Geleneksel tarzda kabile ya da aşiretin lideri ganimetin dörtte birini almaktadır. Muhammed ise beşte birini almış, bu payın da ümmet adına alındığını buyurmuştur. Eski yöntemde şahıslar ganimetten aldıkları payları kendi ellerinde tutmakta iken, Muhammed tüm ganimetin ortak havuza konulmasını ve akına iştirak eden tüm savaşçıların toplanan miktarı paylaşmalarını emretmiştir.

Daha da önemlisi Muhammed, savaşta şehit düşen askerlerin dul ve yetimleri ile ümmetin fukara kesimini ganimet üzerinde öncelikli hak talebinde bulunacaklar olarak belirlemiştir. Ayrıca o görece daha büyük payın bedevi kabilelerle yapılacak ittifaklara tahsis etmiştir. Bu kabilelerin bir kısmı, pagan birer unsur olarak, İslam yerine esasta yağmaya sadıktırlar. Muhammed’in ileriki dönemde vahalara, şehirlere ve kervanlara yönelik askerî eylemlerindeki başarıları, hayatî ihtiyaçların giderilmesi bağlamında, isyanın halk desteği için gerekli refah kaynaklarının temini noktasında işlevli olmuştur.

Bir isyan lideri, dışarıdan ve içeriden gelecek saldırılara karşı elindeki gücü korumak zorundadır. Muhammed’in de düşmanları vardır ve O her daim hayatına kastedecek her türden teşebbüse karşı tetiktedir. Diğer isyan liderleri gibi Muhammed de emirlerini sorgusuz sualsiz yerine getiren, kendisine sadık bir fedai birliği tarafından korunmaktadır.

Muhammed’in suffa ismi verilen eğitim kurumunu tesis etmesinin en önemli nedeni budur. Suffa, Muhammed’in evinin yanındaki mescidde yaşayan küçük bir çekirdek kadrodur. Bu kişiler, en mütedeyyin, şevkli ve mutaassıp olan müridler arasından seçilirler ve genelde başka bir geçim yolu bulunmayan, fakir müminlerdirler. Suffa üyeleri zamanlarını İslam üzerine çalışma yapıp ruhani bir meşguliyetle geçiren insanlardır. Muhammed’e bağlı bu kişiler, sadece O’nun korumasını üstlenmekle kalmazlar ayrıca Peygamber’in kendilerine verdiği görevleri ifa eden bir gizli polis gibi çalışırlar.

Bunlar, suikast ve terör gibi görevlerdir. Hiçbir isyan, etkin bir istihbarat aygıtı olmaksızın varlığını sürdüremez. Müslümanların isyanı da bu konuda istisna değildir. Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde Muhammed güvendiği bir ajanını, amcası Abbas’ı, geride bırakmıştır. Abbas, Mekke’deki durumla ilgili kendisine sürekli rapor göndermiştir. Bu görev, Mekke düşene dek, yani bir on yıl kadar sürmüştür. Başlarda Muhammed’in gerçekleştirdiği operasyonlar, taktiksel istihbarat noktasında, mevcut eksiklikler sebebiyle ciddi sorunlar yaşamıştır. Müridleri çoğunlukla şehirli insanlardır ve çölde yolculukla ile ilgili hiçbir tecrübeleri yoktur. Bu noktada Muhammed, kimi vakit bedevi rehberler kiralamak zorunda kalmıştır. Ancak isyan hareketinin büyümesi ile istihbarat teşkilâtı da daha örgütlü ve derinlikli bir nitelik kazanmıştır. Bu teşkilât belli yerlere ajan yerleştirmiş, ticarî kimi faaliyet alanlarında casuslara başvurmuş, esirleri sorgulamış, muharebe keşif kolları kullanmış ve istihbarat toplama gayesi ile keşif harekâtlarında bulunmuştur.

Ayrıca Muhammed, kabile ileri gelenleri ve isyan hareketinin düzenleyeceği operasyon sahalarındaki politik durumla ile ilgili ayrıntılı bilgiler toplamış, bu bilgileri bedevilerle yapacağı ittifak görüşmelerinde faydalı bir unsur olarak kullanmıştır. Sözkonusu faaliyetin bir yönü de O’nun savaşacağı savaş sahasına dair gelişkin bir keşif çalışması yapmasıdır. On yıllık askerî pratik içinde sadece bir kez baskına maruz kalmıştır. Zira O, her türden askerî çatışmadan önce düşmanın konumu ve niyetleri ile ilgili genel bir malumata sahip olmayı bilmiştir. Ancak bu istihbarat teşkilâtının nasıl örgütlendiği ve nerede konuşlandığı hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Muhtemelen ilgili teşkilât suffanın bir parçası olarak faaliyet yürütmektedir.

İsyanların mağlubiyetleri ve zaferleri, hedefe ulaşma gayretindeki asilerin bağımsız unsurları ne ölçüde davaya bağlayabildiğine bağlıdır. Bağımsız unsurların kalplerine ve akıllarına yönelik propagandanın mücadele içinde elzem olduğunu gören Muhammed, mesajının kamusallaşması ve geniş çevrelerce bilinmesi için uğraşmıştır. Çoğunluğu okuma yazma bilmeyen Arap toplumunda şair, politik propagandanın taşıyıcısı olarak, iş görmüştür. Muhammed kendisini methedip, düşmanlarını karalamaları için civarın en iyi şairlerini kiralamıştır. Allah’ın Elçisi olarak aldığı vahiyler üzerinden kimi bildiriler yayımlayıp halka dağıtmış, böylelikle müridleri ve İslam’a kazanmak istediği kesimler karşısında cennet vaadini ve yeni nizam anlayışını her daim canlı tutmuştur. O, yeni imanı pagan kabilelere öğretmeleri için her yana “misyonerler” göndermiş, bunların insanlara okuma-yazma öğretmelerini istemiştir. Muhammed, esas çelişkinin, mevcut sosyal nizam ve onun bariz adaletsizliği ile kendi gelecek tasavvuru arasında cereyan ettiğini görmüş, Arap halkının sadakatini ve desteğini kazanma mücadelesinde, kendi tasavvurunu yayma aşamasında, hasımlarını alt etmeyi bilmiştir.

Başarılı bir isyanda terör kaçınılmaz bir unsurdur. Bu, Muhammed’in isyan hareketi için de geçerlidir. O, esasta iki yoldan teröre başvurmuştur. İlki, hainlerle dinden dönenler üzerinden müridlerine ders verme ve onları disipline etme amacına dönüktür. Muhammed döneminde İslam’ı inkâr edip O’ndan çıkmanın suçu, ölümdür. Peygamber ayrıca aralarında kendisi ile alay eden şair ve şarkıcıların da bulunduğu politik düşmanlarına suikastlar düzenlenmesi emrini vermiştir. Ordusu Mekke’ye girdiğinde suffanın elinde, yakalanıp idam edilecek eski düşmanların bir listesi mevcuttur. Ayrıca Muhammed, geniş bir ölçek dâhilinde, düşmanlarının zihinlerinde korku yaratmak için de teröre başvurmuştur. Medine’deki Yahudi kabileleri hususunda Muhammed, müttefiklerinden birinin lideri ile müzakere etmeden, tüm Beni Qaynuqa kabilesinin katledilmesi, çocuk ve kadınlarının köle olarak satılması emrini vermiştir. Diğer bir örnekte de gene Medine’deki bir Yahudi kabilesinin tüm yetişkin erkeklerinin, kimi iddialara göre dokuz yüz kişinin, şehir meydanında başlarının kesilmesini, kadın ve çocuklarının köle olarak satılmasını, mallarının da Müslümanlar arasında dağıtılmasını emretmiştir. O, Mekke’nin fethinden sonra geri kalan tüm putperestlere karşı “acımasız bir savaş” açmış, müridlerine karşılarına çıkan her türden paganı öldürmelerini buyurmuştur! Bu şiddetli ve merhametsiz eylemler tüm isyanlarda görüldüğü üzere, Muhammed’in muhalifleri ve müttefikleri ile görüşmelerinde elini güçlendirmiştir.

Bir isyanın karakterize edilmesinde modern analizcilerin kullandığı ölçütler üzerinden bakıldığında görülecektir ki Muhammed’in Arabistan’da İslam’ı tesis etmek amacıyla yürüttüğü askerî kampanya, ilgili ölçütleri her yönden karşılamaktadır. Sonuç olarak söylenmelidir ki, bu, İslam’ın bir din olarak sahip olduğu öze ve değere halel getirmeyecektir. İlgili tespit, İsraillilerin Kenan’ı fethetme amacıyla yürüttükleri askerî kampanya için de geçerlidir. Bu kampanya da Yahudiliğe halel getirmez.

Zaman içinde dinin şiddete dayalı kökleri unutulmaya yüz tutmuştur. Geriye sadece iman kalmış, sonuçta dinî itikatların kurucuları tarihsel kayıtlara ait şiddet pratiğinin renginden arınmışlardır. Muhammed örneğinde görüldüğü üzere, zamanla O’nun hayatındaki askerî yön ve önemli askerî başarılar göz ardı edilmiştir. Bu kitabın bir amacı da, Muhammed’in askerî hayatına ait tarihî kayıtlara tekrar ışık tutmaktır. İslam’ın ilk büyük generaline ait dinî tarihi de başkalarına bırakıyoruz.

Richard A. Gabriel

[Kaynak: Muhammad: Islam’s First Great General, C&C, 2007, s. xvii-xxvii.]

Dipnotlar:
[1] Dinî simaların hayatlarına ilişkin araştırmalardaki güçlükleri aşma noktasında Michael Edwards’ın Ibn Ishaq’s Life of Muhammad, Apostle of Allah (1964) isimli eserindeki fikirlere çok şey borçluyum. Bu eser, İbn-i İshak’ın hacimli kitabının özetidir ve hayli faydalı bir kaynaktır.

[2] Watt, Muhammad: Prophet and Statesman, s. 237.

[3] Bu türden atıflara Hamidullah’ın Battlefields of the Prophet isimli eserinde rastlanmaktadır. Hamidullah, dindar bir seyirci olarak Peygamber’in askerî faaliyetlerini dinî unsurlarla perdelemesi dışında, iyi bir âlimdir. Bu anlamda onun Muhammed’in yaptığı savaşlara ilişkin tasvirlerini ele aldığı ilk çalışma pek bir kıymet taşımaz. 1939’daki Hac ziyaretinde sahayı incelemiş, savaş alanlarına ait haritalar temin etmiş, İbn-i İshak’ta karşımıza çıkan gözlemlerle bu bulgularını kıyaslama imkânı bulmuştur.

[5] Huntington, Clash of Civilizations, s. 263; ayrıca bkz.: Payne, Why Nations Arm, s. 125. Huntington’ın Payne’e yönelik tefsiri yanlıştır. Musa mükemmel bir askerî komutandır. Buda olmazdan önce Siddhartha Gautama Hindistan’daki savaşçı sınıfın prensidir ve bu sınıf savaşmak dışında bir iş bilmediğine göre büyük ihtimal Buda da savaş sanatı üzerine eğitimli bir kişidir. Ancak onun herhangi bir savaşa girip girmediği hususunda elimizde hiçbir bir kayıt bulunmamaktadır. Musa’nın bir komutan olarak sahip olduğu savaş pratiği ile ilgili daha fazla bilgi için bkz.: Gabriel, Military History of Ancient Israel, “Exodus” başlıklı bölüm, s. 221.

[6] Watt, Muhammad at Medina, s. 276.

[7] Askerî ve politik açıdan “ideoloji” terimi Almancada Weltanschauung sözcüğü ile karşılanır ve “bütünsel bir dünya görüşü”nü temin eden, sistematik fikirler kümesini ifade eder. Genel bir inançlar kümesinin ötesinde o, kişinin hayatını, ilişkilerini ve yükümlülüklerini dinî bir itikada ait öğretiye benzer yoldan izah eden, mantıksal açıdan karşılıklı bağlantı noktalarına sahip, sistematik bir kümedir. Etnik ve dinî farklılıklar bir ideoloji teşkil etmezler. Bu, İslam hususunda Muhammed’in müridleri için de geçerlidir. Müslümanların ileriki dönemde Hıristiyan savaş öğretileri ve Haçlı Seferleri üzerindeki etkisi için bkz.: Gabriel, Empires at War, Cilt 3: s. 792.

[8] Genel kanaatin aksine, kırk yıldan fazla bir süredir, antik dünyanın askerî tarihinin MS 450’de sona ermediğini iddia ediyorum. Bu tarih, 1453’teki Konstantinopol’ün fethine dek uzanır. Konuyla ilgili bir tartışma, yukarıda alıntılanan, Empires at War, Cilt 1: s. 15’te bulunabilir. Bu bağlamda Muhammed, askerî tarihin antik dönemine ait bir isimdir. Umarım okur, sözkonusu argümanın geçerliliği ile ilgili belli bir hüküm vermek suretiyle bahsi geçen tespite müsamaha ile yaklaşır.

[8] Hitti, History of the Arabs, s. 17.

[9] Bir isyan hareketinin örgütlenip eyleme geçmesi için gerekli yöntemler için bkz.: Giap, People’s War, People’s Army.

[10] Watt, Muhammad at Medina, s. 257.

[11] Hikâyeyi anlatan: Hamidullah, Battlefields of the Prophet, s. 40, aktaran: Ibn Hajar Isabah, sayı. 8336.

[12] Watt, Muhammad at Medina, s. 257.

31 Ağustos 2011

Babailiğin İsyankâr Şeyhi: Müslüm Gürses


Babailiğin İsyankâr Şeyhi: Müslüm Gürses


Sırlı Tuğlalar’da yer alan bir öykümün konusu bu idi:

“Babailiğin iki kolundan biri Orhanilik, öteki Müslimiliktir ki, ikincisinin postnişini Müslüm baba bir gün, yoksulların parasını alıp zenginlerin bankalarına aktaran bir zalime rastgelince fena halde sinirlenerek, ‘yav’ dedi, ‘sen yılan mısın baykuş musun? Dokunduğunu zehirliyor, konduğun yeri yıkıyorsun?’ Zalim, Baba’nın sözlerine çok kızdı, ‘sen bu işe karışma moruk’ diyerek çekip gitti. O günün gecesi, adamın şirket binasında yangın çıktı, hisse senedi, dolar, euro, frank ne varsa yanıp kül oldu. Müslüm Baba, bir yakınının düğününden dönüyordu ki, Etiler’deki görkemli binanın yandığını görünce, ‘çek oraya’ dedi şoföre. Tefeci saçını başını yoluyor, ‘anlamıyorum nasıl olur, onca güvenliğe rağmen, bu ateş ocağıma nasıl düşer!’ diye dövünüyordu. ‘Yaklaş oğlum’ dedi şoföre Müslüm Baba. Camdan sarkarak, sızlanıp dövünen adama, ‘yoksulların ahından düşmüştür’ dedi ve uzaklaştı.”

Müslüm Baba, bize gene yapacağını yaptı ve “aşkın tesadüfleri sevdiğine” (favorim Sebahat Abla) ilişkin inançlarımızı gözden geçirmemize neden olmakla kalmadı, sesinin imkânlarının bu yaşta, bu yıpranmış gırtlakla dahi ne kadar geniş olduğunu gösterdi. Heidegger’in, bir Japon dostu Hisamatsu’nun katıldığı kollokyum sonrasında yapılan sohbette belirttiği üzere, “Sanat” için geleneksel dönemlerde başka bir kelime vardı; bu, Avrupalı anlamından etkilenmemiş, daha derin bir anlamı olan eski Japonca bir sözcüktü. Bu, “gei-do” idi: Sanatın yolu. “Do” Çince “Tao”dur, sadece yöntem olarak yol anlamına gelmez; hayatla, özümüzle derin ve içsel bir ilişki içinde bulunur. Yani sanat, hayatın kendisi için belirleyici bir önemi haizdi. Bu, inisiye edilmiş (olmuş mu demeliyim?) insanlardan oluşan geleneksel “toplum”larda böyleydi. İnisiyatik geleneğin izlerini taşıyan “kültür”lerde bunun kısmen sürdüğünü söylemek mümkündür.

Müslüm Baba’nın kişiliğini (kimliğini), icra tarzını, sözlerini, bu sözleri yorumlama biçimini anlayabilmek için, meseleye bu zaviyeden bakmak yerinde olabilir.

Geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında, kendisine su getiren görevliye, “su gibi aziz ol” deyince, sunucu, “aziz ne demek baba?” diye sormuş, Müslüm Gürses de, “aziz... aziz... yani sevgiliden de üstün olan” diye cevap vermişti. “El-Aziz”, Allah’ın isimlerindendir ve “her şeyden üstün olan” anlamına gelir. Müslüm Gürses’te bu türden ihsasların yanı sıra inisiye olmuş insanlara özgü bir “edep ve erkân” hali gözlemek her zaman mümkündür.

Milyonlarca “hayran”ı bulunan, her konserinde izdiham yaşanan, plakları, kasetleri, cd'leri on milyonlarca satan, hakkında onlarca fan kulübü açılan biri olarak öncelikle mütevazı olması için belirli bir kemal yaşamış olması gerekir. Bu olgunluğu, sadece Müslüm ve Orhan Baba’lar gösterir. Onların meselesi, “derin”dir ve “ezelden ebed”edir. Müslüm Baba’nın iki “golden” şarkısından birisi, “Meselem”dir. Diğeri için bir kestirime ihtiyaç yoktur: Tartışmasız, “İsyankâr”dır.

Müslüm Gürses’in bizatihi kendisi bir isyandır. Varlığı ve gördüğü kabul, özel yaşamlarında klasik Türk musikisi dinleyip on yıllarca yerli müziği yasaklayanların zihniyetine bizatihi isyankârlıktır. Bu muazzam boşluğun içinden büyüyen dip dalgalarıyla gelmiştir. “Arabesk müziği” horlayanlar, bir yandan bu gayr-i meşru çocuğun tanınmak istemeyen ve muhtemel babalık/velayet davalarından, nafaka mecburiyetlerinden, en önemlisi bir yüzkarası niteliğinden korkanlardır; diğer yandan, “kendi” gei-do’larını keşiften mahrum olanlardır. Müslüm Gürses’lerin (Orhan Gencebay ve birkaç nitelikli yorumcu-bestecilerin) önümüze getirdiği müzikal birikim, gecekondulaşmayla, yirmi milyona vuran İstanbul’un yönetimini, giderek merkezi yönetimi üstlenmiş dindar/ köylü/ taşralı/ demokrat/ elit/ devrimci/ muhafazakâr yeni kadrolarla, AB ile müzakereleri yürüten bir dindar/muhafazakâr iktidarla, birinci ligde fırtınalar estiren bir Gençlerbirliği veya Eskişehirspor’la birlikte düşünülmelidir.[*]

Düşünülmesi unutulan bir başka “mesele”, Müslüm Gürses'in Frank Sinatra gibi nice icracıyı cebinden çıkaran olağanüstü yorum yeteneğine ve ses aralığına sahip oluşudur. Özellikle İsyankâr’da ve Aşk Tesadüfleri Sever’deki şarkılarında, Ortaçgil bestesinde, Teoman’ın şarkısında, Cohen’in pabucunu dama atmıştır Müslüm Gürses. Okuduğu sözlere ruhuyla yaklaşan, eleştirildiğinin aksine son derece sağlıklı bir kader inancına sahip olan (ki bunu Yeşilçam sinemasında da görürüz. Bizim geleneksel filmlerimizdeki ahlakçı tutum, kader anlayışı, edep-erkân, sıcak insan ilişkileri, kardeşlik ve dostluk temaları bugün gereksinim duyduğumuz şeylerdir.)

Gürses’i üç Türkiyeliden birinin sevmesi, sevenlerin “niteliksizliğiyle, banalliğiyle ve köylülüğüyle” açıklanabiliyorsa, bu ülkede meşru bir iktidara muhalefet etmenin biricik yolunun “askeri göreve çağırmak” oluşuna ve bunu eski Maocuların, sosyal demokrat ana muhalefet partisinin yapmasına şaşmamalı.

Ciğerinden yükselen havanın yüreğindeki bütün damarları dolaştıktan sonra gırtlağına çarparak buğulu ve ıstıraplı bir edayla çıktığı bu büyük şarkıcı, “talih bizi yazmış kara deftere/gideceğiz bir gün o meçhul yere/rastladın mı hiç geri gelene/sen de boyun eğersin bir gün ecele” derken, “her nefis ölümü tadıcıdır” gerçeğini ama sadece sözle değil, adeta bir “gei-do” üzerinde yürüyormuşçasına anlatır ki, bunu hiçbir klasik batı, rock, pop müzikçisi yapamaz. Bunu biraz Bob Dylan yapar, biraz Cohen. Bizde Divriği-Çamşıhı türküleri böyledir, barak ağıtları, Türkmen/Dadaloğlu bozlakları, Arguvan havaları ve Yemen üzerine yakılmış ağıtlar... Müslüm Gürses bu alanda da yetkindir ve “fincanın etrafı yeşil”i, “bu dağlarda kar olsaydım”ı, “bir şuh-ı sitemkar yine saldı beni derde”yi ve “Meyrik"i onun gibi kimse söyleyemez.

Müslüm Gürses'in bize söylediği en değerli şey, “Garipler” şarkısında ifadesini bulan ve Babaileri, Şeyh Bedreddin’i hatırlatan, mazlumların, mağdurların, haksızlığa dûçar olmuşların sesi olan, “Hor görülenlerin Tanrım, isyanıdır bu / Sevip sevilmeyenlerin isyanıdır bu / Düzensiz dünyanın günahıdır bu / Yakarsa dünyayı garipler yakar” haykırışıdır.

Meselesi, “alın yazısı” olan bir Babaidir Müslüm Gürses. Şeyh Bedreddin, Ekberi irfanının güzide bir bilgesi idi. Onu da Molla Lütfi gibi Bizans entrikaları boğdu. Nazım Hikmet ve diğerleri kendi görmek istedikleri Bedreddin’i yazdılar. Hiç kimse, O’nun Bayezid-i Bistami’den, İbn Arabi’den aldığı feyiz ve tasarrufun mahsulü Varidat’ına bakmayı, hele hele inisiyatik sözlüğün içinden okumayı düşünmedi, düşünemedi. Bu, düşünmekle olacak bir şey de değildi gerçi. Varidat’ındaki Şeyh Bedreddin’le, iktidarı köktenci biçimde dışlayan Bedreddin aynı kişilerdi. Sufilerin dünya ile ve dünyanın hükümranlarıyla araları hiç hoş olmamıştır.

Tarihi kronolojik dedikodular biçiminde okuyan kimi araştırmacılar, metinleri kendi menkıbesi olan bu bilgeleri doğru yorumlamakta acziyet içindedirler. Onlardan kalan “metin”ler, bizatihi kendi menkıbeleridir. Onlar, “kendi derdim söylerem/gayri hikayet etmezem” diyen şair gibi, kendi seyr-i süluklarını, ruhi seyahatlerini anlatmışlardır.

Müslüm Gürses de böyledir ve bu yönüyle de inisiyatik bir koku tüter. İsyankar, âlemin “hayal” oluşuyla başlar: “bir bir kapandı ümit kapısı/ içimde vardır benim gönül yarası/ gözyaşlarımın yoktur faydası/ yaşadığımız âlem hayal dünyası”

Neşet Ertaş’ı dinleyenler, “nasıl bir derttir bu böyle!” demekten kendini alamaz. Aşk söyletir, dert ağlatırmış. Öyledir, gönül yarası olmayandan hayır gelmez. Bir belgesel çekimlerinde Pazar’ın bir dağ köyünde, doksanına yaklaşan bir nine, ekipteki arkadaşlara birer birer sormuştu : “Evli misun?” Birisi, “değilim” dedi. “Sevdan var midur?” diye sordu. “Yok” dedi arkadaş. “Uyy sevdasız adam mi olur?” diye ünledi. Merhum Fethi Gemuhluoğlu da, Türk Petrol Vakfı’na burs için başvuran gençlere, “âşık olup olmadığını” sorardı. Bir gönül yarası olmayana burs vermezdi. Bu toprağın çocuklarının gönlündeki yaradır onları anlamlandıran. Müslüm Gürses, bu yaraya dokunmaktadır, böylesi bir yaradan seslenmektedir.

Baba İshak’la arasında kuşkusuz pek çok fark vardır, lâkin dünyanın bir köprü oluşuna, oraya yerleşilemeyeceğine, dolayısıyla, bu geçici âlemde iktidar için insanların vicdanlarını kirletmelerinin asli doğalarına ihanet anlamına geleceğine, sevdasız insanın beş para etmeyeceğine ilişkin inançları bakımından benzeşirler.

Müslüm Baba da, tıpkı Geyikli Baba gibi, Duğlu Baba gibi, İlyas Baba gibi, Üsküdari Horoz Baba gibi, “Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş” inancındadırlar. Sözü yol arkadaşı Muhterem Nur’a bırakıyorum: “Müslüm’den önce, Müslüm’den sonra. Allah bana ‘sonradan gül’ demiş. O benim için bir piyango gibi.”

Sadık Yalsızuçanlar
31 Ağustos 2011
Kaynak

[*] İştirakî’nin Notu: Sadık Yalsızuçanlar, genelde tasavvufun, özelde Nursîliğin ak bulutundan inip politik gerçeğe ayak bastığında, tufanı görüp hemen o AK gemisine biniveriyor. Bugüne dek “dindar, köylü, taşralı, demokrat, elit, devrimci ve muhafazakâr” oluşun kaymağını yiyenlerden birer çiftin bindiğini, geride kalanların zulme ve sömürüye terk edildiğini, bu gemide dümenin neoliberalizmin elinde olduğunu, rotanın “Müslüman âlem içre batı ajanlığına” kilitlendiğini “görmüyor”.

Faşizm ulus-devletlerin liberalizmi ise, neoliberalizmi de ulusötesi şirketlerin faşizmi olarak anlamak gerekiyor. Sadık Hoca, devlete karşı şirketlerin amelindeki demokrasiyi, hürriyeti ve hukuku seviyor. Esasta şirketlerin hür ve pervasızca (hürriyet) hüküm sürdüğü, çeşitlilik arz eden (demokrasi), piyasanın hukukundan bahsediliyor. Mazlum ve sömürülen kitlelerden bir kesim, zalim ve sömüren olmak isteyenler, belli bir kesitte, bu demokrasiye, hürriyete ve hukuka ikna ediliyorlar. Eskiden bu ikna yöntemini zorla işleten faşizmin gölgesindeki Müslümcüler, bugün liberalizm ağacının gölgesine çağırılıyorlar, aynı amaçla kullanılmak üzere.

Sadık Hoca yazısında, son şike kovuşturması içinde adı geçen iki kulüpten dem vurarak, iktisadî ve politik açıdan kendilerinin efendilerin süper ligine adam yollamayı başardıklarını ima ediyor. “O localarda oturmak bizim de hakkımız” diyerek, fukara Müslümcüleri kandırmak istiyor.

Özcesi hoca, Müslüm’e Etiler’deki barlarda şarkı söylettirenlerin izinden gidiyor. Laila’ya karşı “La ilahe illallah” diyen teknik direktör Bülent Uygun’un şike parası ile Sivas’ta cami yaptırmasını olumluyor. O caminin hâlâ Allah’ın evi olduğunu fukara Müslüman’a yutturmak istiyor. Müslüm, iktidarın pekiştiği momentte, “iktidar için mücadele etmeyin” fetvasına âlet ediliyor. Oysa, yazarın da andığı şarkısında, “Yakarsa dünyayı garipler yakar” diyen Müslüm, en çok bugün Londra’yı, Madrid’i, Berlin’i ve Atina’yı yakan gençlerin safına yakışıyor, “AB müzakereleri yürüten dindar/muhafazakâr iktidar”a değil.

05 Ağustos 2011

Vicdanın İsyanı

1.

Vicdanı “alt-akıl” olarak tanımlamak mümkün mü?

Alttakilerin bir nevi aklî tepkisi biçiminde kavrandığında, mümkün. Ama bu bağlamda, aklın da “üst-vicdan” olarak tanımlanabiliyor olması gerekmez mi?

2.

Mahzuni, 17 Mayıs 2002’de Hakka yürüdü. 

Berçenekli hemşerilerinin iddiasına göre, aslında köyüne gömülmeyi vasiyet etmiş, kimi ellerin müdahalesi ile eşi, na’şın Hacı Bektaş’a gömülmesini kararlaştırmış. Bu ellerin yüklü miktarda ABD doları transferinde bulunduğu da söyleniyor. 

Bu iddia doğru ise, İlhan Selçuk’un na’şının aynı yere gömülmesi manidar hâle geliyor.

3.

Şah’ın İran’ında ve başka yerlerde kutsal mekânlar iktidarı konsolide eden, besleyen güç odakları olarak örgütlenebiliyorlar. Bilindiği üzere, mollalar, Meşhed’in kutsiyetine karşı Kum kentini muhalif bir ocak olarak yeniden kuruyorlar.

4.

Jeopolitika, devletin nüfus ve iskân siyasetiyle ilgili. Biyopolitika, “devletin sağlığı savaştır” diyor; ekonomi-politika ise para-pula, mala-mülke dair her daim.

5.

Geçen yüzyılın başlarında Rus Kürdologların çizdikleri haritanın batı hattında Kızılbaş-Alevî Kürdlerin konuşlandığı görülüyor. Bu zorunlu göçlerin, devletin nüfus ve iskân siyasetinin doğal bir sonucu.

Latin Amerika’nın “küçük savaşlar”ı Latin Avrupa’da “küçük kılıç” sahipleri eliyle teorize edilip, bizim gayrinizamî harp uzmanlarının masasına sunulduğu vakit takvim yapraklarından 12 Eylül, dünyadan onlarca can dökülüyor. Bu masadaki analizlerde Samsun-Hatay arasında çizilen çizginin doğusu “tehlikeli ve tehditkâr” bulunuyor. Bu çizginin orta yeri, Sivas, doğal bir üs, bir kamal, olarak yeniden kuruluyor. 2 Temmuz 1993’ün sebeplerini biraz da burada aramak gerekiyor.

6.

Osmanlı’da ekalliyet, güç açısından, şu şekilde sıralanıyor: Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler. İttihat-Terakki’nin 1908’i, beynelmilel tüm Yahudi kaynaklarında “Judaik bir devrim” olarak nitelendiriliyor. Yahudi’yi sembolize eden yılan, Avrupa’dan çıkıp İstanbul’u, 1917 Şubat Devrimi ile Moskova’yı aşarak Kenan ellerine uzanıyor. Aynı Yahudiler, Doğu’da Ermenilere, Batı’da Greklere karşı verdikleri mücadelelerde Türkî dostlarına bir tür kutsiyet ve bir tür kavmiyet öğretiyorlar. Bu kutsiyet ve kavmiyetin judaize nitelikler arz etmesi kaçınılmaz. 1923, bunların mahsulü.

7.

1920’lere kadar Sivas, ağırlıklı olarak bir Ermeni şehri. Bu kitleye Alevîler eşlik ediyor. Katliamlar, ilgili kavmiyete ve kutsiyete ikna edilmiş Türkler eliyle gerçekleşiyor. Mülk el değişiyor. Aynı şekilde bir simitçi yüzünden başlayan kavga bahane edilerek şehir alevlendiriliyor ve 1967’deki futbol faciası ile Sivas merkezdeki Kayserili esnaf tasfiye ediliyor.

Jeopolitik fay hattındaki Sivas ve benzeri şehirler, kendilerine kerhen ve emaneten teslim edilen mülkü muhafaza eden bir milliyetçilik ve Müslümanlık tarifi yapıyorlar. Son dönemde ülkedeki üç ana siyasetin -milliyetçiliğin, İslamcılığın ve cehepeciliğin- bu şehirde bölünme yaşaması manidar.

8.

Sivas Katliamı’ndaki “simitçi”, Aziz Nesin. Gayrinizamî harp üstatları, şehrin dağlarına çıkan küçük savaşçıları büyük bir yangında boğmak için oteli ateşe veriyorlar.

Ve her dönemde ihtiyaca binaen yeniden tarif edilen Alevîliğin, bu sefer Kürd ve devrimci düşmanı olarak formüle edilmesi için gerekli zemin tertip edilmiş oluyor. O, “profan bir iktidar dini” olarak anlam bulacağı bir yere hapsediliyor. Bu noktada Pir Sultan, yerini Hızır Paşa’ya bırakıyor. 2 Temmuz’lar sadece ailelerin ve yakınların acısına hapsediliyor, başka kimsenin bu derde ortak olmasına izin verilmiyor, Alevîliği ticarîleştirenler böyle buyuruyorlar zira.

9.

Kur’an’da, Vâkıa suresinde ve başka yerlerde “Ashabı Meymene” tabiri geçiyor. “Bereket ve uğur sahipleri” anlamındaki bu tabir, Türkçe Kur’an meallerinde “sağdakiler” ya da “sağcılar” olarak çevriliyor. “Ashabı Meşeme” de “solcular” oluyor. Beti bereketi kaçırdığı, uğursuzluğun temsili olduğu için katlediliyor solcular biraz da. Oysa Meşeme, “Ma ağna anni maliyeh” (Hakka:28) diyerek mal sahipliğinin kıymetsizliğini göremeyene ve yoksulla ilgilenmeyene işaret ediyor. Meymenetsiz olan, aslında her devirde devlet ve devletin mâlikleri oluyor.

10.

Dücane Cündioğlu, bir itiraz olarak, şu cümleyi sarfediyor: “Camilerin yerini AVM’ler aldı.” Gazeteler yazıyor: “Konya’da helâl AVM açıldı.”

Zihin kontrolü ile ilgili araştırma yapan isimler, bugün bu tür araçların en fazla AVM’lerde kullanıldığını söylüyorlar. İnsanlar çıkmak istemiyorlar, huzurla, tüketimin verdiği güce biat ediyorlar. Tüketim tanrısı, kulaklara “tüketin, daha fazla tüketin” diye fısıldıyor sürekli.

11.

“Huzur İslam’da” denildi yıllarca ama şu aksi soru sorulmadı: “Bugün İslam kimlerin huzurunda?”

Bu sözü propaganda sakızı olarak çiğneyenin “Sizleri rahatsız etmeye geldim” diyen Şeriati’yi silmesi kesin değil mi?

Huzur, vicdanı susturmak, değil mi?

12.

Kürd’ü var olana teslim almak, AVM’ler cumhuriyetinin bir reyonu kılmak isteyenler, “bu paşalar çok yedi, biraz da bizim polisimiz semirsin, bu savaş rantından” diyorlar. Rantı okuyup üfleyecek imamları, vaizleri var nasılsa. Devletin bekası için bu savaş borazanları hiç susmamalı. Canlılığın siyaseti bunu emrediyor zira.

Zalim, bıçağı saplıyor, bıçaklanan mazlum feryat ediyor, bu sefer zalim “niye feryat ediyorsun” deyip bir kez daha saplıyor bıçağı. Her darbede vicdanın damarları kesiliyor, kürd kanıyor bu turab. (innehu la yuflihuz zalimûn, En’am:135)

13.

“Anadolu’da halkımız iki şey yere düştüğünde alır, öper ve yukarıya koyar. Bunlardan bir tanesi ekmektir, diğeri de Kur’an-ı Kerim’dir.”

Casper işçilerini ziyaretinde İhsan Eliaçık söylüyor bunları.

Yeminimiz de böyle değil mi? “Ekmek Mushaf çarpsın ki…”

Ama Kur’an’ın nazil, Muhammed’in gazi olduğu topraklarda bereketsiz, uğursuz kabul edilenleri arşa yükselten, yücelten Allah, para ve meta tanrısına doğru kapatılınca, din-iman, hayatın tüm kılcal damarlarından çekilince, o fukarayı, mazlumu bereketsiz-uğursuz gören kafa “mutlak akıl” olup tekrardan şirki-cahiliyeyi İslamî kisveye büründürmedi mi? Burada ekmeği bahşettiklerini zannedenler, ekmeğe köle ettikleri insanların ellerine silâh verip kendi mülklerini korumayı bilmediler mi? O ekmek ve o Mushaf’la paralı askerler yapılmadı mı cemaat-ı müslimin?

Yani İhsan Hocam, “Anadolu bilgeliği” Mushaf’ı ve ekmeği baş tacı etti ama o baş, kalbi inkâr ettikçe, furkanı, farkları silip ol Mushaf’ın ve ekmeğin zalimlerin, müstekbirlerin iktidarını beslediğini göremedi.

Yani İhsan Hocam, teslimiyetle değil, hesap-kitap ile oruç tutuldu, namaz kılındı, hacca gidildi, çünkü mantık, “kaz gelecek yerden tavuğu esirgememeyi” emrediyordu. Şifa, bereket, huzur ve muktedirlik için örgütlenmiş bir Ekmek ve Mushaf vardı elimizde. Güç için, güç içre bir araçtan ibaretti din. Böyle bir ekmek, böyle bir Mushaf, mevcut üretim ilişkilerini ab-ı dest ile paklamak zorundaydı.

Yani İhsan Hocam, ateş bildi bir insan bilemedi, değil mi?

14.

Vicdan, mızrak uçlarına takılan Mushaf sayfalarına ve midenin (“bahşedilen” ekmeğin) hükmüne teslim olmuş beyne karşı meydan okumadır.

O, açlığı, mazlumiyeti ve mahrumiyeti silâhlandırmaktır.

15.

Boğaz Köprüsü’nün hizmete açılış tarihi, 29 Ekim 1973. Cumhuriyetin ellinci yıldönümünü ihtişamlı kılmak için böylesi bir tarih seçilmiş.

Alman ve İngiliz şirketlerine yaptırılan köprünün paralı oluşuna dair gerekçe, yıllarca “köprü giderlerinin karşılanması” idi. Halka onca zaman bu yalan söylendi. Aradan kırk yıl geçti, köprü hâlâ paralı. Kaç milyar Dolar harcanmış ki bu kadar uzun sürüyor maliyetin karşılanması?

Bugün yeni zenginler doğanın yağmalanması sürecinin ürünleri. “Allah’ın suyunu kimse satamaz” diyen bir öğretmen öldürülüyor ve Anadolu Müslümanlığı, seviniyor, ölen solcu diye.

Ücretlerinin nasıl azaldığını, köprünün, yolların vs. neden hâlâ paralı olduğunu, altyapı yeterli olmasına rağmen meselâ elektriğin neden ücretsiz olmadığını sormuyor o ekmek, o Mushaf. Öpülmüş, kendilerine bahşedenlere teslim edilmiş çünkü. O baştakiler, zaten sömürü ve zulmün bekçileri. O başların ihtişamlı hedefi 2023. Bakalım o ihtişam için ne kadar kan dökülecek ekmeğin ve Mushaf’ın üzerine…

16.

“İnsan, mülk sahipliğiyle kendisini, kendine yeterli, sınırlardan muaf, hür ve kudretli zannederek şımarır, azar.” (Alâk:6-7)

Mutlak aklın “tamamsın” deyip kandırdığı noktada eksikliği fısıldayan ince bir sızıdır vicdan.

Akıl, dıştaki hakikatin sesine ortak olmaksa, vicdan içteki hakikatin sesine teslim olmaktır.

17.

Sonunda bu da oldu: Nihat Hatipoğlu, kendisi gibi Peygamber’i de TV yıldızı yaptı! Alternatif Fettullah, bugün yaşasa, Peygamber’in de TV’de program yapacağını söyledi. Tüm mallarını infak eden Ebubekir TV patronu, Ömer, koruma müdürü, Ali alternatif Acun Ilıcalı, Osman da Rasim Ozan olurdu herhâlde. “Köyün delisi” niyetine, arada bir İhsan Hoca’yı çıkartırlardı, Ebuzer yerine.

Şakası bile kötü!

Bu, müşrike, küffara karşı verilen mücadelenin bittiğini söylemek, bugünün müşriklerini ve küffarını korumak, kendilerinin şirke ve küfre köle olduklarını gizlemek demek oysa.

18.

(…) Alta inmemiş akıl, vicdansızlaşır. Bastırılıp üste çıkamayan vicdan ise akılsızlaşır. Her altüst oluş sonrası, kuruluşu, sürekliliği, bekayı, hayatı, bereketi, bolluğu işaret edenler, zamanla alttakilerin alt aklı olan vicdanı kendinden menkul, salt akıl olarak mutlaklaştırıp üste çıkartırlar. Ama üste, yukarıya çıkmış bu akıl “üst-vicdan” değildir, eski muktedirlerin süregiden saf aklıdır sadece.

Aydınlanma ile Kilise’nin otoritesi, iktidarı ve aklı burjuvazinin eline geçmiştir. Kilise yerine okul, engizisyon yerine mahkeme, şövalye yerine ordu, toprak yerine makine geçer. Bu akıl, “her mahallede bir milyoner var ama bu milyonerliğin ardı arkasında, önünde bıraktığı ölüler ne olacak?” diye sormaz, sorsa bile kurdukları şehirlerin dış yüzlerine nisyan mezarları inşa ederler. Her zenginliğin bedeli olan ölümler, bir süre yüceltilip övülerek, unutulmak istenir zira.

Biraz daha fazla para kazanan, eşini aldatmayı düşünmek zorundadır. Komşusunu, akrabasını, hemşerisini, ecdadını el kılmak durumundadır.

Cinsellik, esasta verimsiz, bereketsiz ve semeresizse günahtır. Verim, bereket ve semere, mal sahiplerinin mülkî iradeleri ile tarif edilince, bu günah ortadan kalkacaktır. Zira dördüncü eşe harcanacak olan para hatırlatır, İslam’ın dört eş “emrettiğini”.

“Malın kanı” olarak para, damarda durmaz. O başörtülü kadını lükse alıştırır. Kendisine ve karşısındakine olan saygısından ötürü para verirken arkasına dönüp cüzdanını çıkartan Anadolu müslümanı, bugün içi kredi kartları ile dolu “yürüyen cüzdan” olmak zorundadır. AKP, temelde kapitalizmin giremediği yerlerin piyasaya dâhil edilmesidir. Halk tabiriyle, vicdan cüzdana teslim olmuştur artık.

19.

Devrimler depremler gibidir. Benzetme tutarlı ise şu söylenebilir: Devrimcilik öncü, devrim’cilik artçı depremdir. Geçmiş devrimin hatırda tutulmasının bir ömrü vardır ve bu kısadır. Mesele, geleceğin devrimini bugünden örmektir. Devrimcinin o devrimin bugündeki muştusu, habercisi, müjdecisi olması gerekir.

20.

İsyanlar, devrimlerin ruhudur. Bugün gerekli olan elbette ekmeğin ve Mushaf’ın vicdanın isyanına yoldaş olmasıdır. Ama ekmek ve Mushaf da devrimin tevhidine ve tefrikine tabidir.

Eren Balkır
5 Ağustos 2011