29 Ekim 2026

,

ABD-İsrail İlişkileri ve Marksizm



Giriş

Marksist sol çevrelerde, ABD ile İsrail arasındaki ilişki üzerine önemli tartışmalar yaşandı. Ancak bu diyalog, şimdiye dek her iki taraf için de pek verimli geçmedi. Bunun başlıca nedeni, bu tartışmaların neredeyse tamamının, ABD’nin İsrail’e verdiği desteğin “makul” olup olmadığı veya daha geniş anlamda, jeopolitikadaki rasyonellik tartışması etrafında yoğunlaşmış olmasıdır. Ben de bu konuda fazlasıyla suçlu olduğumu kabul etmeliyim. Daha önce rasyonellik meselesinin o insanı durağan kılan siperlerinde sıkışıp kalmıştım. Bu durum, sonraki tartışmalarda da devam etti. Aslında, “Siyonist Devletimsi Yapı” (SDY) ve özel ilişki etrafında dönen tartışma, tamamen “Uçak Gemisi Tezi” (UGT) ile “Siyonist Lobi Tezi” (SLT) arasındaki eskimiş söylemin neredeyse bir tekrarına, yani Siyonist teşekküle desteğin Amerikan çıkarlarına uygun olup olmadığı sorusuna dönüştü.

Tüm bu teoriler, ağaca takılıp ormanı göremiyordu. Sorulması gereken soru rasyonellik değil; özel ilişkiyi özel kılan şeyin ne olduğu olmalıdır. Sonraki tartışmalarda, İsrail’in uçak gemisi olduğuna ilişkin tezi savunanlar, bu soruyu cevapsız bırakmış, İsrail’in Siyonist devletimsi yapı olduğunu söyleyenlerle Siyonist Lobi Tezi’ni savunanlar, bu konuda bir açıklama sunmaya çalışsalar da, bunların iddialarını eksik veya geçersiz kılan, aynı zamanda “rasyonellik tuzağına” düşmelerine neden olan önemli kusurlara sahip oldukları görülmüştür.

Soru

Yukarıda sorduğumuz, cevap sunmaya çalıştığımız soru, yukarıdaki tezlerin çeşitli savunucularının cevaplamaya çalıştığı sorudur. Göreceğimiz üzere, hepsi de kapsamlı bir katkıda bulunma konusunda başarısız olmakla kalmıyor, ayrıca “rasyonellik” tartışmasının tuzağına düşüyor. Bana göre, İsrail’in Amerika’nın diğer tüm müttefiklerine kıyasla neden ayrıcalıklı bir konumda olduğunu, Batılı elitlerin neden Siyonist ideolojinin çeşitli biçimlerine bu denli bağnazca bağlı kaldıklarını idrak etmek, sosyalist hareketin çözmesi gereken temel bir sorundur.

İmparatorluğun kalbinde örgütlenen ilkeli bir proleter enternasyonalist açısından, ABD-Siyonist ekseninin barbarlığının “bizim” egemen sınıfımız için rasyonel olup olmamasından çok, bu tür özel bir ilişkinin neden var olduğunu anlamak daha önemlidir. Esas olan, düşmanı tanımaktır.

Rasyonellik etrafında dönen, bitmek bilmeyen tartışma, soruyu cevaplamaya yaklaşmıyor, bunun yerine, bizi emperyalizmin hizmetindeki bürokratların bakış açısı üzerinden, ABD hegemonyasına dair tartışmaya itiyor. Bu tür “rasyonel devlet yönetimi”yle ilgili sorunları burjuva uluslararası ilişkiler teorisyenlerine bırakalım. Kendi katkımı özetlemeden önce, her birinin başarısızlıklarını daha iyi görebilmemiz için yukarıda bahsedilen teorilerin eksikliklerini incelemek istiyorum.

Uçak Gemisi Tezi

UGT’yi, bizzat bu tabiri kullanan Ronald Reagan’ın Dışişleri Bakanı Alexander Haig’in şu sözleriyle özetlemek mümkün:

“İsrail, batırılamayan, tek bir Amerikan askeri bile taşımayan, Amerikan ulusal güvenliği için kritik bir bölgede bulunan, dünyanın en büyük Amerikan uçak gemisidir.”

Buradan hareketle, özel ilişkiyi yönlendiren şeyin bu olduğu savunulmaktadır. Bu teori, Corç Habaş gibi Marksistlerden Hasan Nasrallah gibi İslamcılara kadar birçok kesimden destek bulmuştur. Birçok Troçkist ve resmi komünist/ML de bu tezin ana hatlarına bağlı kalmaktadır. Başka bir örnek olarak, belge, açıkça aksini iddia etse de, kabul edilen 2026 tarihli Marksist Birlik Örgütünün Görevleri ve Perspektifleri başlıklı çalışmanın ilgili bölümü, ABD’nin İsrail’i “emperyalist dünya düzeninin mevcut yapılanmasını destekleyen, petrolle beslenen birikim sisteminin en önemli merkezinde azalan ABD hegemonyasına karşı bir kale” olarak desteklediğini savunan Uçak Gemisi tezini savunuyor[1] (Bu noktada kıyaslama için yoldaş Adam Hanieh’deki[2] UGT’ye bakılabilir.)

Öncelikle, güçlü yönlerden bahsedelim. Şüphesiz ki, İsrail artık Soğuk Savaş döneminde radikal pan-Arabizm ve SSCB’ye karşı nispeten basit bir vekalet devleti olarak oynadığı aynı işlevi görmüyor. Bununla birlikte, İsrail’in bugün ABD emperyalizmi için gerçekten bir rol oynadığı düşüncesindeyim.

Marksist Birlik Örgütünün Görevleri ve Perspektifleri’nde de belirtildiği üzere, İsrail’in “bölgede ABD liderliğinde işletilen ekonomik ve politik entegrasyon süreci”nin merkezinde yer aldığı doğru olsa da, bu, eksik ve çok soyut bir ifadedir. İsrail rejiminin bölgedeki Amerikan emperyalizmi için daha acil, belki de daha büyük faydası, bekçi köpeği olmaktan ziyade saldırı köpeği olarak işlev görmesidir.

Mike Macnair’in isabetli bir şekilde belirttiği gibi, Amerika’nın nispeten zayıfladığı bir sürece girdiği günden beri, imparatorluğun daha “düzenli” bir şekilde yönetilmesinin artık mümkün olmadığı göz önüne alındığında, ABD’nin emperyalist stratejisi; yıkım, ülkeleri geri bıraktırma, Balkanlaştırma, mezhepçilik, savaş ağalığı, soykırım vs. politikasıyla yönlendirilmiştir.[3]

Çin gibi ortaya çıkan “denk rakipler” veya Rusya gibi ortaklar, bölgesel karşı hegemonlar veya ABD’yi sadece “eleştiren” zayıf devletler/devlet dışı aktörler nezdinde tek amaç var: yıkım.

Bu yıkım pratiği, “büyük İsrail” denilen yerleşimci sömürgecilik projesinin binyılcı Yahudi üstünlükçülüğünü esas alan amaçlar güden, bölgeye yıkım getirme konusunda doğalında bir vekil güç olarak iş gören Siyonist teşekkülün kurgularıyla örtüşmektedir. Bu, nihayetinde yıkıcı sonuçlar doğuracak, süreci tırmandırma girişimlerine ve istikrarsızlığa yol açabilecek riskli bir kumardır. Örneğin, bölge çapında cereyan edecek bir kara savaşı, Körfez rejimlerinin ve ABD’ye bağlı diğer vekil güçlerin çöküş sürecini tetikleyebilir. Akılcı burjuva devlet eylemi ile akıl dışı eylem arasındaki çizgi, sunulduğu kadar basit değildir, bu durum, bu konu etrafındaki kısır döngüye dönüşmüş tartışmanın anlamsızlığını daha net biçimde ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, İsrail’in savaşı sürekli kışkırtması yetmişlerden beri ABD stratejisinin genel izleğini takip etmektedir.

İsrail’in emperyalizm dâhilinde oynadığı rolle hem politik hem de ideolojik/kültürel düzeyde sahip olduğu ayrıcalıklı ilişki arasında doğrudan bir bağ olduğu imasının hatalı olduğunu görmek gerek. Uçak Gemisi tezinde Amerikan egemen sınıfının tamamen rasyonel aktörler olduğu, kendi çıkarlarının bilincinde oldukları, bu doğrultuda hareket ettikleri fikrinin zımnen onaylandığını görüyoruz. “Rasyonellik tuzağı” kendini burada belli ediyor. Bu nedenle UGT, genellikle kaba materyalizme kurban gidiyor, ideolojinin rolüne ciddi anlamda önem vermiyor, bu da teoriyi çok soyut, mekanik ve yarım yamalak kılıyor. Bunun günümüzün Marksist jeopolitik analizlerde yaygın olarak görülen bir hata olduğunu söylemek gerekiyor. Burada tarihsel bir durum, esasen mantıklı bir ekonomik belirleyici olması gerektiği gerçeğini baz alarak, geriye doğru okunuyor.

İdeolojiyle ciddi bir şekilde ilgilenmemesinin sonucu olarak Uçak Gemisi tezi, İsrail’in (ve Siyonizmin) diğer tüm ABD müttefiklerine kıyasla politika yapıcıların zihninde neden orantısız bir etkiye ve öneme sahip olduğunu açıklayamıyor. Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi ülkeler, neden bölgedeki ABD hegemonyasının sürdürülmesinde merkezde yer almalarına rağmen, aynı türden bir himayeye nail olamıyorlar? ABD polisi ve diğer içe dönelik baskı aygıtları, neden Ukraynalılar veya Tayvanlılarla değil de İsraillilerle düzenli eğitim faaliyetleri yürütüyor?

Amerika’nın elitleri, Çin’e yönelme politikası bağlamında, Ukrayna’daki vekâlet savaşını desteklemenin faydası hakkında önemli tartışmalar[4] yürütürken, Matthew Petti’nin belirttiği gibi, “ABD ordusunun Ortadoğu’da tükettiği uzaktan kumandalı mühimmat[5] ve füze savunma sistemlerinin[6] Ukrayna’nın kullandığı topçu ve zırhlı araçlardan Pasifik çatışması için çok daha önemli” olduğu gerçeğine rağmen, İsrail’in yerleşim projesinin ABD’yi Ortadoğu’ya daha da derinden çektiği konusunda neden böyle bir tartışma yürütülmüyor?[7]

Neden özellikle Siyonizm karşıtları, yabancı müttefik güçler içinde kendi hükümetlerini eleştirenlere kıyasla daha fazla baskıyla yüzleşiyorlar? Neden İsrail, ABD elitleri tarafından pratikte ABD’nin bir uzantısı olarak görülürken, başka hiçbir ülke, aynı bakış açısıyla karşılanmıyor? Eğer mesele, sadece ABD’nin İsrail ile neden ittifak kurduğu olsaydı, Uçak Gemisi tezi kâfi gelirdi. Ancak asıl sorumuz, buna bağlı olarak, yukarıda sorduğumuz tüm sorular konusunda bu tez, tatmin edici cevaplar sunmuyor. Sonuç olarak, Siyonist Lobi Tezi ile Siyonist Devletimsi Yapı tezleri, Uçak Gemisi tezinin ABD’nin İsrail’le kurduğu özel ilişkinin özgünlüğünü analiz edemediği konusunda ciddi eleştiriler getiriyor. Kısacası, bu Uçak Gemisi tezi, İsrail’in özgünlüğünü izah edemiyor.

“Siyonist Lobi” Tezi ve “Siyonist Devletimsi Yapı” Tezi

Eleştirilen üç teori içinde Siyonist Lobi tezi, en popüler tez. Aynı zamanda teorik olarak en az gelişmiş olanı. Özel ilişkiye dair anlaşılması kolay ve nispeten tutarlı bir teori sunuyor fakat bu cevap tümüyle yüzeysel bir nitelik arz ediyor. Herkesin görebildiği şeyi, yani İsrail Lobisinin gücünü gözlemleyen basit ama politik olarak etkili bir anlatıdan ibaret. Uçak Gemisi tezine kıyasla tek bir SLT yok. Sol da sağ da onu benimsiyor. Bu nedenle, aşırı sağ, Yahudi milyarderlerden oluşan bir grubun ABD dış politikasını kontrol ettiğini iddia edebilirken, muhalif liberaller ve devlete sadık sol, İsrail Lobisinin Amerika’daki sözde “demokrasi”yi kirlettiğini söyleyebiliyor. Bununla birlikte, SLT, ABD-Siyonist aksının özgüllüğü sorusunu ele almaya çalıştığı için açıklama becerisi açısından Uçak Gemisi tezine kıyasla ona bir avantaj sağlıyor.

Siyonist Lobi tezini ortaya atan (aslında İsrail lobisinden söz eden) John Mearsheimer ve Stephen Walt, Lobiyi “ABD dış politikasını İsrail yanlısı bir yöne doğru hareket ettirmek için çalışan bireyler ve kuruluşlardan oluşan, amacı İsrail’in davasını ABD içinde savunmak olan, hem Yahudilerden hem de Yahudi olmayanlardan oluşan güçlü bir çıkar grubu” olarak tanımlıyorlar.[8] Bu gözlem doğrudur, çünkü gerçekten de bu tür bir Siyonist Lobi vardır ve muazzam bir etkiye sahiptir. Ancak SLT’nin daha yeni yönü, Lobinin kendisinin Güneybatı Asya’daki özel ilişkinin ve ABD politikasının arkasında olduğu iddiasıdır. Bunun, seçim kampanyalarının, düşünce kuruluşlarının, Siyonist saldırı örgütlerinin ve benzerlerinin muazzam finansmanı (veya rüşvet, şantaj vs.) aracılığıyla organize edildiği öne sürülmektedir.

SLT’nin birçok sorunu var. Amerikan siyaseti ve ekonomisindeki elitlerin eyleme geçme becerilerini ortadan kaldırarak, onların Siyonizmin ırkçı ilkelerine gerçekten inanıp inanmadıkları veya sadece rüşvetle mi yönlendirildikleri konusunda şüphe uyandırıyor. Sıklıkla, bağnaz bir Siyonist dünya görüşünü destekleyen diğer yapılara, yani basına, yüksek öğrenime, dini kurumlara, kitle iletişim araçlarında kültürel normalleşmeye, yerli Amerikan beyaz üstünlüğüne, kıyametçi Hristiyan Siyonizmine vs. pek dikkat etmiyor. Aynı şekilde, devletin eylemlerindeki irrasyonellik sorusu konusunda da ana zemini kaydırıyor. Bu noktada, Mearsheimer ile Walt’un Siyonist Lobi’nin ABD dış politikasını ABD’nin amaçlarına karşı İsrail’in farklı amaçlarına hizmet edecek şekilde yeniden yönlendirdiği ile ilgili temel iddiasına bakılabilir.

Siyonist teşekkül, ABD’li ideologların tam olarak anlayıp anlamamasına bakılmaksızın, gerçekten de önemli bir emperyalist rol oynamaktadır. Ancak, SLT savunucularının Lobi’nin 21. yüzyıldaki gerçek amacını, elitleri “satın almak” gibi adımlardan ziyade, Batı'da fiilen bir devlet ideolojisi olan şeye yönelik her türlü tehdidi dışlarken veya bastırırken, ABD egemen sınıfı nezdinde Siyonist statükoyu yeniden üretme amacını nasıl yanlış anladıklarını da göz önünde bulundurmalıyız. ABD elitleri, uzun zamandır Siyonist bağnazlardır; Lobi, bu Siyonizmi korumayı amaçlamaktadır.

Geleneksel SLT’nin sığlığını başkaları da ele aldı. Birçok açıdan Siyonist Devletimsi Yapı tezi, SLT’nin geliştirilmiş hali. Rob Ashlar, tezini şu şekilde ortaya koyuyor:

“Batılı elitlerle İsrail halkı tek bir ulusötesi politik teşekkül bünyesinde birleştiriliyor. Bu teşekkül, Batı emperyalizmini Yahudi yerleşimci-sömürgeciliğinin onun sırtına yüklediği maliyetlere bakmaksızın araçsallaştırmak gibi bir amaca sahip.”[9]

Bu görüşe göre, bu Siyonist Devletimsi Yapı, imparatorluğun bağrından çıkmış, “İsrail Lobisinin ortaya çıkışı ve güçlenmesinin maddi temeli”ni emperyalizm teşkil etmiştir. Bu tespit üzerinden şu söylenmektedir: “Amerikan siyasetindeki elitler, katı jeopolitik değerlendirmeden ziyade, Siyonist ideolojik inançlarından dolayı İsrail’i giderek daha fazla desteklemeye başlamıştır.”

SDY tezi, izahat ve öngörü açısından önemli bir güce sahip. Anlaşılması gereken birçok önemli noktaya değinmektedir. En önemli husus ise Batılı ve İsrailli elitlerin “kültürel açıdan iç içe geçmiş, sıkı” ilişkisi ve Batılı yönetici sınıfın Siyonist yerleşimci sömürgecilik projesine olan sarsılmaz bağlılığıdır. SDY, Uçak Gemisi tezinin yapamadığını yapmakta, İsrail’in özgüllüğüne dair bir izahat sunabilmektedir.

Bununla birlikte, SDY teorisi de ciddi kusurlara sahip. Yukarıda alıntılanan pasajlardan da görüldüğü gibi, Ashlar, rasyonellik sorusuna çok fazla odaklanarak, bunu SDY tezinin sunduğu tanımın merkezine yerleştirmiştir. Bu aşırı odaklanma, teori etrafında dönen tartışmaların özel ilişki meselesine yoğunlaşmak yerine rasyonellikle alakalı sorunlara kapanmasına sebep olmuştur.

Bu “devletimsi” teriminin pek işlevsel olmadığını görmek gerekiyor. Bu terim, ABD imparatorluğunu “ele geçiren”, onu ABD ve diğer Batı ülkelerinden neredeyse ayrı bir devlet varlığı haline getiren, çok katı ve görünüşte yabancı bir yapıyı ima ediyor. Göreceğimiz gibi, Batılı elitlerin Siyonist davaya bağnazlıkla bağlı oluşlarını ya da kültürel açıdan kaynaşmış ilişkilerini, Amerikan emperyalizmi üzerinde duran bir “devletimsi yapı”nın (veya İsrail’in) kontrolüne bağlamak yanlış.

İsrail emperyalizm bünyesinde halen daha belirgin bir role sahip, ancak bu rol sürdürülürken dili daha çok kesiliyor, giderek bu rol daha da riskli hale geliyor. Ashlar, İsrail’in kışkırttığı (ABD-Siyonist Aksı’nın İran’a karşı yürüttüğü son savaşı türünden) savaşların Ortadoğu’da yıkıcı bir bölgesel savaşın, ABD'nin Arap müttefiklerinin ve Filistin’i işgal eden Siyonist yerleşimci rejimin çöküşünü beraberinde getirebileceği gerçeğine tekrar tekrar atıfta bulunmakta haklı (İsraillilerin kendilerinin de peşinde oldukları kıyametvari fetihe dair gayelerinin bilhassa rasyonel/kendini koruyucu nitelikte olmadığını da belirtmekte fayda var). Ancak, yukarıda belirtilen ABD emperyalist stratejisi, Amerika’nın gücünün zayıfladığı süreci hızlandırdığı düşünülen hedefleri tahrip etme riskini de beraberinde getiriyor.

Macnair’in belirttiği gibi,

“21. yüzyıl, milliyetçilik ve irrasyonalizme doğru derinleşen bir eğilime ve daha büyük, daha tehlikeli savaşlara, devrimci bir proleter direnişin gerçekleşme ihtimalinin zayıflamasına tanıklık etti. Bu yüzyıl muhtemelen, ABD’nin daha fazla savaş açmasına yol açacak ve bu savaşlar genele teşmil edilmiş nükleer çatışma yoluyla insanlığın yok olmasına yol açacak.”[10]

Burjuva devletinin rasyonel eylemine dair fikriyatı besleyecek daha çok görüş öne sürülecekmiş gibi görünüyor.

Göreceğimiz üzere, Siyonist ideoloji özel ilişkinin temel itici gücü olsa bile, ABD politikasını ele geçirmemiştir.

Emperyalizm, İdeoloji ve Dışlananların Kolonisi

ABD siyasetinin ve ekonomisinin elitlerinin alabildiğine Siyonist olduklarını söylemek yetmez. Filistin’i işgal eden yerleşimci İsrail rejimini Amerikan egemen sınıfı, Amerika'nın pratik bir uzantısı olarak görüyor. Kurumsallaştırma çabaları, uygulamalar ve savunma pratikleri açısından Siyonizm, birçok farklı biçim alsa da, ABD’de her açıdan bir devlet ideolojisidir.

İsrail ve ABD’nin neden eşi benzeri olmayan özel bir ilişki sürdürdüğü sorusuna yönelik üç ciddi teoriye baktık, ancak gene de bu konuda somut ve eksiksiz bir katkı elde edemedik. Uçak Gemisi tezi bu soruya cevap sunmuyor. Siyonist Lobi tezi fazla kaba, Siyonist Devletimsi Yapı tezinin sunduğu “devletimsi” olana vurgusu ile “rasyonellik tuzağı”na odaklanan yaklaşımı, ciddi sorunlara yol açıyor. Gelgelelim, tüm bu teoriler doğru yanlar barındırıyor. Gördüğümüz gibi, İsrail halen daha emperyalizm içre bir rol oynuyor, Siyonist Lobi muazzam bir güç uyguluyor, ABD’deki burjuva siyasetinde faal olan partiler Siyonist ideolojiye bağnazlıkla bağlı, hatta kendilerini onunla özdeşleştiriyorlar. Peki ama bu durumu nasıl açıklamalıyız?

İdeoloji, İsrail kolonisinin arkasındaki “büyük güç” desteğinde önemli bir rol oynar. Siyonizm, Theodor Herzl’in sözleriyle, Batı emperyalizmine her zaman “Asya’ya karşı Avrupa’nın kalesi” olarak pazarlanmıştır, ancak Amerikan/Batı yönetici sınıfında, bilhassa ABD himayesi döneminde Siyonizme yönelik sorgusuz sualsiz bir bağlılık gelişmiştir.[11]

Batı Evanjelizminin/Hristiyanlıının sunduğu ideolojik destek, İngiliz Mandası döneminde fazlasıyla önemliydi, ancak aynı zamanda Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasına karşı çıkan İngiliz yönetici sınıfı içinde her zaman bir anti-Siyonist fraksiyonun var olduğu da doğru. Muhtemelen bu bakış açıları, İngiliz siyasetçilerinin Siyonistlerin tahammül edilemeyecek kadar fazla sorun çıkardığına karar vermesinin ardından Yahudi yerleşimini kısıtlayan 1939 tarihli hükümet raporunda doruk noktasına ulaşmıştır. ABD’de, özellikle ilk dönemde, ABD askeri ve dış politika kurumlarındaki derin Arap yanlısı sempati nedeniyle, Siyonizme destek hiçbir şekilde garanti değildi.

ABD-İsrail ortaklığı, altmışların başlarından 1973 Arap-İsrail Savaşı’na kadar uzanan dönemde Soğuk Savaş’ın belirli hesaplara dayanan gerçekçi politikasından doğdu. Bu dönemde Siyonist teşekkül, Fransız himayesinden Amerikan himayesine geçti. Amerikan yönetimi, Tel Aviv rejiminin anti-emperyalist Arap milliyetçiliğine, hatta SSCB’ye karşı etkili bir şekilde mücadele ederek, Washington’a askeri-siyasi açıdan faydalı olduğunu göstermesinin ardından, yerleşimci devletin başlıca emperyalist destekçisi olmaya başladı. Böylece ABD ve İsrail, yakın müttefik haline geldi, bu bağın sağlamlaştırılması için ideoloji seferber edilmeye başlandı. Amerika’da Siyonizmin iki potansiyel önemli müttefiki vardı: Siyonist bir kadro tabanına dönüştürülebilecek büyük Yahudi topluluğu ve özellikle Soğuk Savaş’ın anti-komünizminin sonucu olarak kilisenin yükselişiyle birlikte, oldukça etkili ideolojik haçlı güçleri meydana getirebilecek büyük Evanjelik Hristiyan nüfusu. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Siyonist kışkırtma, Hasbara’nın (Siyonist propaganda faaliyetlerinin) kitlelere yayılması, Soğuk Savaş ideolojisi, Siyonist Lobisinin gelişmesi, kültürel normalleşme, Nazi Yahudi soykırımının duygusal düzeyde maniple edilmesi vs. yoluyla bu toplulukların ötesine yayıldı. Ancak özellikle yetmişlerde ve seksenlerde daha derinlerde başka bir şey yaşandı.

İran’da 1979’da gerçekleşen İslam Devrimi’nin Amerikan siyasetçilerini epey derinden etkiledi. ABD’nin o zamanki başlıca bölgesel müttefiki Muhammed Rıza Pehlevi’nin İran’ıydı. Şah’ın kanlı rejimi ABD’nin büyük desteğiyle hükmünü yürüttü. Neticede Şah, 1953’teki İngiliz-Amerikan darbesiyle iktidara gelmişti. Ancak bu noktada Amerika, ciddi bir tepkiyle yüzleşti: En tepede bir müttefiki olmasına rağmen, İran halkı, derin Amerikan karşıtı duygular geliştirdi, bu da Şah’ın devrim yoluyla devrilmesi ve İslam Cumhuriyeti denilen Amerika’ya düşman bir hükümetin kurulmasıyla neticelendi. ABD’li stratejistler, bu deneyimden, temel sorumuza cevap vermeyle ilgili önemli bir ders çıkardılar: Ortadoğu’daki müttefikler, bölgedeki kitlelerin Amerika’ya karşı ne kadar kutuplaştığı göz önüne alındığında, yalnızca en tepedeyken güvenilirdi.

Mısır, yetmişlerden beri ABD yörüngesinde olmasına rağmen, her zaman halkın militan mücadelelerinin alevlendiği olaylara sahne olmuştu. Körfez ülkeleri, monarşileri aracılığıyla ABD’nin müttefikleridir, ancak özellikle büyük Arap işçi ve orta sınıflarına sahip Suudi Arabistan örneğinde olduğu gibi, potansiyel olarak kırılgandır. Bunu göz önünde bulunduran ABD’li siyasetçiler, Ortadoğu’daki neredeyse tüm müttefiklerine, nüfuslarının sadece güvenilmez değil, aynı zamanda tehlikeli olduğu varsayımıyla baktılar. Bu devletlerin her biri, halkın (İslamcı, milliyetçi veya demokratik siyaset üzerinden) harekete geçmesi halinde kendi içinde riskler taşımaktadır. Ancak bölge bu konuda özel bir istisnaya sahip.

Siyonist teşekkül, bu açıdan tümüyle farklı ve gerçekten özel. Diğer tüm devletlerin aksine, İsrail bir yerleşimci kolonisi, daha doğrusu beyaz, Batılı bir yerleşimci sömürge projesi. İsrail’in Yahudi yerleşimci nüfusunun büyük bir kısmı, doğrudan ABD’den gelmekte olup, birçoğu da Batı/Avrupa ülkeleriyle çifte vatandaşlığa sahip. İlk Siyonist düşünürlerin doğru bir şekilde anladığı gibi, yerleşimci nüfus, maddi olarak varlıklarını sürdürmek için ABD gibi emperyalist merkezlere bağımlı. ABD’nin herhangi bir vekil gücünün aksine, dışlananların kolonisi olarak İsrail’de yaşayan yerleşimci kitleler, bilhassa yerleşimci varlıklarını sürdürmek adına, ABD’nin yardımına bağımlı.

Esasında Siyonizm bizatihi Batı’nın evladı. Yerleşimci piyadeleri, maddi, kültürel, kişisel ve ideolojik olarak İngiliz-Amerikan güçlerinin ait olduğu “Batı”ya bağlı bir “Batılı” bakış açısı taşırlar. Bu nedenle, Yahudi İsrailli yerleşimcilerin Amerikan karşıtı, emperyalizm karşıtı bir ayaklanma gerçekleştirme ihtimalleri sıfır. Siyonist ideologlar R. Blackwill ve Washington Enstitüsü isimli düşünce kuruluşundan W. Slocombe’un açıkça belirttiği gibi:

“İsrail halkı ve politikacıları, İsrail halkı arasında yaygın biçimde kabul gören, derinlere kök salmış bir Amerikan yanlısı bakış açısına sahiptir. Dolayısıyla, İsrail’in ABD’nin ulusal çıkarlarına verdiği destek, İsrail’deki demokratik siyasi kültürün dokusuna sıkıca işlenmiştir. Bu, şu anda Büyük Ortadoğu’daki başka hiçbir ulusta bulunmayan, çok önemli bir özelliktir.”[12]

Sonuç olarak, İsrail, sadece bölgedeki ABD’nin gözde müttefiki olmakla kalmadı, aynı zamanda ABD emperyalizmi için en güvenilir vekil güç olarak özel bir rol oynamaya başladı. Bir anlamda, Maşrık’ta bir tür ABD kolonisi haline geldi. Bu, özel bir ideolojik bağa dönüşmeye devam edecekti.

Bölgede Amerikan hegemonyasının beyaz yerleşimci karakolu olarak benzersiz bir rol oynayan bu varlık ile Hristiyan Siyonistler ve (1967 savaşından sonra çoğunlukla Siyonizmi destekleyen) Yahudi Amerikan nüfusu arasındaki ilişki yeni bir şeyin filizlenmesi ve olgunlaşması için elverişli bir zemin oluşturdu. Yetmişli ve seksenli yıllarda, İsrail’in özel konumu, ABD’de zaten var olan Siyonist eğilimlerin derinleşmesini teşvik edip destekledi. Yahudi kurumları, Siyonizmin amaçlarına ulaşmak için kullanılacak birer mekanizmaya dönüştürüldü. Yahudilerin çektikleri acıları istismar eden girişimler, Siyonistlerin ideolojik telkinleri için temel bir unsur haline geldi. ABD’nin kuruluş ve genişlemesinin yerleşimci sömürgeci karakterinin ve Siyonist projenin karşılıklı olarak kabul edilmesi de bir faktör olarak göz ardı edilemez. Siyonist Lobi, Evanjelik fraksiyonlarıyla birlikte, İsrail’in özel ekmeğine yağ sürmek adına, son derece güçlü ve etkili siyasi aktörler haline getirildi. Bu dönemde lobi (oldukça başarılı bir şekilde) Siyonist dava için misyonerlik rolü üstlendi. ABD siyasetinde ve ekonomisinde etkili olan elitler, Siyonist inancın gerçek savunucuları haline geldiler. Bu durum, İsrail’in ABD nezdinde sahip olduğu özel statü ve ona bağımlı olduğu gerçeğiyle birleşince, ABD’nin yönetici sınıfı (ve genel kamuoyu) arasında İsraillilerin esasen Amerika’nın bir uzantısı olarak görülmesine yol açtı. Siyonist teşekkül, eski Avrupa’daki “büyük” güçler, kolonilerindeki yerleşimci nüfusa nasıl bakıyorsa o şekilde görülmeye başlandı.

Böylece, İngiliz-Amerikan egemen sınıfının Siyonizmle bağı geliştirildi, neticede pratikte bu bağ, kurumsallaşmış devlet ideolojisinin parçası haline geldi. ABD ve benzer olguların yaşandığı İngiltere, Almanya, Fransa ve diğer Batı ülkeleri, bu teşekkülün kendisiyle birlikte, bir tür Siyonist Blok oluşturuyor. Bu bloğu bir araya getiren, sadece stratejik askeri-politik ittifak değil, aynı zamanda bu bu ülkelerde devletin desteklediği ideolojilere Siyonizmin “resmi” ideoloji olarak dâhil edilmesine dönük adımlardır.

Bu “resmi Siyonizm”, biçimsel, birleşik bir politik yapıyı ifade etmez. Daha çok bize yukarıdaki tanıma uyan ülkelerin, İsrail’in yerleşimci sömürgeciliğine sundukları politik ve ideolojik destek üzerinden birer “Siyonist devlet” olarak görülebileceğini söyler. Bu demek değil ki ilgili devletler, İsraillilerin eline geçmiştir. Amerikalı elitler de diğer ülkelerin elitleri de kendince birer fail olarak, Siyonizme farklı düzeylerde bağnazca ilişki kurmaktadır. Daha önce ifade ettiğimiz üzere, İsrail, ABD için özel olarak faydalı bir güçtür. Bu noktada ABD’nin bu ilişkide nerede durduğunu anlamak gerekiyor.

Bana göre, en nihayetinde ABD-İsrail ilişkisini şekillendiren, emperyalizmdir. Siyonist teşekkül, hem sadık bir yerleşimci garnizonu olarak Amerikan çıkarlarına yönelik tehditlere karşı bir kale hem de bir yıkım aracıdır; bu da onu, ABD hegemonyasının nispeten gerilediği sürece girdiği günden bu yana büyük emperyalist stratejinin bir aracı kılıyor. Bu emperyalist temel üzerine, politik ve ideolojik bir üst yapı (yani, Amerikan Siyonist ideolojisinin birçok biçimi, lobiler, düşünce kuruluşları, kültürel ve dini kurumlar vs.) inşa edildi, bu da, İsrail’i ABD’nin bir uzantısı olarak gören, Siyonist ideolojinin bağnazlıkla benimsenmesine yol açan, tüm egemen sınıflar arasında bir özdeşleşmeye neden oldu. Siyonizm sorgusuz sualsiz kabul görüyor, bölgedeki ve ötesindeki tüm emperyalist strateji, bu açıdan ele alınıyor. Bir yandan, yukarıda özetlenen Amerikan kontrol stratejisi doğrultusunda, Amerika’nın Ortadoğu’daki herhangi bir rakibinin üzerine kuduz İsrail köpeğini salmak, Washington’daki siyasetçiler için kaçınılmaz bir durum. Öte yandan, Batı Şeria ve Gazze’de “iki devletlilik” esasına dayanan, Filistin Yönetimi’ne sırtını yaslayan bir komprador rejimi kurmak, Arap dünyasının Filistin ile normalleşmesini hızlandırabilirdi; ancak Washington’ın Oslo sürecine, teslim olan Arafat’a egemen bir geleceğe sahip olma şansı az olan sefil bir bantustandan başka bir şey verme niyeti olmadan girmesi göz önüne alındığında, bu baştan sona başarısız bir girişimdi. Her ikisi de Siyonist dünya görüşünün yol açtığı sonuçlar.

Amerika’nın “kurucu ideoloji”sine benzer şekilde, yönetici sınıf arasında tek bir Siyonizm biçimi yok. Petti’nin açıkladığı gibi, gelişen ilişki türü sayesinde İsrail, “Amerikan elitlerinin ve halkın büyük bir bölümünün liberalizm, muhafazakârlık, güvenlik, güç, İslam, İncil, Yahudi-Hristiyan ilişkileri, İkinci Dünya Savaşı, emperyalizm, sınır ve daha fazlası hakkındaki tüm duygularını yansıtabileceği bir yer” işgal etmektedir.[13] Bu, iç Siyonizmin dinamiklerini kavrayan bir yaklaşımdır.

Siyonist Blok ve 7 Ekim Sonrası Dünya

7 Ekim 2023’te duvarların yıkılması, ardından gelen Gazze Soykırımı ile normal dünyanın jeopolitiği büyük bir kırılma yaşadı. 7 Ekim öncesi bir dünya vardı, şimdi ise “büyük güç” jeopolitiğinin işlediği arenada tüm pervasızlığıyla devam eden soykırımın yeniden normalleşmiş bir kontrol aracı haline geldiği bir 7 Ekim sonrası dünya var. Bu tartışmanın ve benim ortaya koyduğum teorinin bu bağlamdan ayrılamayacağını göz önünde bulundurarak, neticede “Siyonist Blok”un ve genel olarak benim katkımın şu anki halimizde nasıl bir rol oynadığını ele almak gerekiyor.

7 Ekim 2023’te Gazze’deki atılımla birlikte patlak veren olay, uzun süredir yüzeyin altında kaynayan, Gazzelilerin sürekli maruz kaldığı sefil koşullar, İbrahim Anlaşmaları ile normalleşme eğiliminin artması ve “uluslararası toplum” denilen şeyin Filistin meselesini (ve Filistinlileri) göz ardı etmesi gibi muhtelif faktörlerin neticesiydi.

Bununla birlikte, o dönemde ılımlı Hamas kanadının esasen iflas etmiş olan siyasi-stratejik çizgisi yerini, bu açmazdan kurtulmak için stratejik bir kumar oynayan radikal Kassam Tugayları’nın çizgisine bıraktı.

7 Ekim’in ardından, İsrail işgalcileri, Filistin sorununun nihai çözümü için neredeyse oy birliğiyle bir imha politikası, yani soykırım politikasına karar verdiler. Birçok aktivist, ABD’nin soykırıma “suç ortaklığı” veya “desteğinden” bahsetti, ancak bu yerinde bir tespit değil. Bu, ABD destekli bir soykırım değil, İsrail soykırımı olduğu kadar Amerikan soykırımıdır da.

Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, 7 Ekim, nesnel olarak statükoya karşı bir isyan, bölgedeki Amerikan hegemonyasına karşı gerçekleştirilmiş militan bir ayaklanmaydı. Burada iki önemli faktör söz konusu.

1. Soykırım politikası, ABD’nin emperyalist stratejisinin genel eğiliminin, yani Washington’a uzaktan bile olsa hakaret olarak algılanan her şeye yıkım ihraç etme eğiliminin, felâketlere yol açacak şekilde radikalleşmesidir ki 7 Ekim operasyonu kesinlikle böyleydi.

2. Direniş savaşçılarının 1948’de işgal edilen Filistin’e girmeleri, Biden ya da Trump gibi ABD’li siyasetçilerin zihninde, yerleşimci nüfusun fiilen Amerikan sömürgecileri olarak görülmesi nedeniyle, doğrudan ABD’ye yönelik bir saldırı olarak algılandı.

Her iki faktör, Gazze'yi ortadan kaldırmayı amaçlayan “intikam”da somutluk kazanıyor. Bu “intikam”, Filistin sorunuyla ilgili olarak ABD’nin politik çizgisini güçlendirmeye ve yönlendirmeye devam ediyor.

ABD içinde, yukarıda belirtilenler haricinde, halkın Siyonist proje karşısında yaşadığı hüsranın, ayrıca Filistin davasına verilen desteğin yarattığı, kuşatıldıklarına dair hissiyat yönetici sınıf, daha da Siyonistleşti daha da radikalleşti. Bununla birlikte egemen sınıf içinde, çatlaklar da oluşmaya başladı. Tüm dünyada telefon ekranlarında tüm çıplaklığıyla yayınlanan ve cüretkâr bir şekilde icra edilen Gazze soykırımı, Siyonist hegemonyaya onarılamaz zararlar verdi. Soğuk Savaş’tan bu yana ilk kez, genel olarak iki çizgide ilerleyen, süreci eleştiren, azınlık bir yönetici sınıf/elit fraksiyonu oluştu: Kendi amaçları doğrultusunda milliyetçi duyguları körüklemek için özel ilişkiye laf olsun torba dolsun diye karşı çıkan sağcı “popülist” fraksiyon ile İsrail politikasını eleştiren, ABD-İsrail arasındaki özel ilişkiye “ilerici” bir yerden, temkinli bir tutumla karşı çıkan liberal/”sol popülist” fraksiyon.

Şunu belirtmek gerekir ki, bu tiplerin çoğu (Tucker Carlson, Thomas Massie, Chris Van Hollen, Ro Khana gibi isimler) gerçek anlamda Siyonizm karşıtı olarak nitelendirilemez; zira ya reforme edilmiş bir Siyonist yapıyı ya da ABD-İsrail ilişkisinin yeni şartlarda yeniden kurulmasını savunuyorlar. Bununla birlikte, bu azınlık fraksiyonun varlığına rağmen, “Siyonist Blok” güçlü kalmaya devam etmekte, burjuva siyaseti yelpazesinin tamamında Siyonizm, çoğu zaman daha da yoğunlaşmış, gülünç ve aşırı biçimlerde varlığını sürdürmektedir.

Filistin’in tam anlamıyla, hiçbir taviz vermeden özgürleşmek için verdiği mücadele, Filistin’i işgal eden İsrail varlığı kadar, Amerikan rejimine ve onun yönetici sınıfına karşı da verilmektedir.

İlyas Şemes
9 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
1. Tasks and Perspectives, MU.

2. Adam Hanieh, “Framing Palestine: Israel, the Gulf states, and American power in the Middle East”, 13 Haziran 2024, TNI.

3. Mike Macnair, “From Order to Kaos”, 23 Mart 2023, WW.

4. Hudson Institute, “Winning in Ukraine Is Critically Important for Deterring a War in Taiwan”, 24 Nisan 2023, Hudson.

5. Eric Schmitt, Edward Wong ve John Ismay, “U.S. Strikes in Yemen Burning Through Munitions With Limited Success”, 4 Nisan 2025, NYT.

6. Jake Epstein, “The US fired $500 million in top interceptors defending Israel from missile attacks”, 17 Eylül 2025, Business Insider.

7. Matthew Petti, “Aircraft carrier or lobby: more thoughts on U.S.-Israeli relations”, 21 Eylül 2025, PM.

8. John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt, The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy, (Farrar, Straus and Giroux, 2007), s. 5.

9. Rob Ashlar, “On the Zionist Para-State”, 13 Mart 2026, Cosmonaut.

10. Mike Macnair, “Capitalism as a star fort”, 5 Haziran 2025, WW.

11. Theodor Herzl, “The Jewish State”, Historymuse.

12. Robert D. Blackwill ve Walter B. Slocombe, “Israel: A Strategic Asset for the United States”, 2011, PDF.

13. Matthew Petti, “What does the Israel Lobby actually do?”, 26 Haziran 2024, MP.

,

Filistin’de Adalet Mücadelesi



Filistinliler kazanıyor. Bu söz kulağa kibirli, hatta duygusuzmuş gibi gelebilir. Ama önce şunu söylemem lazım: birçok yönden bakıldığında artık hiçbir şey eskisi kadar kötü değil. Bu kelimeleri yazdığım günlerde, Gazze Şeridi’denki bir milyon yedi yüz bin insan en karanlık günlerini yaşıyordu. İsrail kuşatması ve savaşla geçen onca yılın ardından, birçok insan, günde on sekiz saat elektrik kesintileriyle baş etmeye çalışıyor. Boru namına bir şey kalmadığından, tüm kanalizasyon sokaklara akıyor. Su içilmez halde, İsrail ve müttefiki olan Mısır’daki askerî rejim, Gazze sınırlarını kapattığı için kaçacak bir yer de yok.

Biraz mesafe alıp baktığınızda, işgal altındaki Batı Şeria’da da durumun nispeten biraz daha iyi olduğunu görüyorsunuz. Kendisini muzaffer gören ve açıktan beyan ettiği biçimiyle, aşırı sağcı olan bir partinin yönettiği İsrail, Filistin toprağından arta kalanları “Yahudileştirmek” için yerleşim politikasını şiddet yoluyla, tüm acımasızlığı ile uyguluyor. Son yirmi yıl içerisinde İsrail işgalinin eksiklerini kapatan, nispeten daha sinsi bir şey daha çıktı karşımıza: Filistin Yönetimi’nin tatbik ettiği işbirlikçi neoliberal rejimi, daha “devlet olma”dan bile önce, halkın sahip olduğu, ekonomik açıdan kendisine yeterli olmaya dair beceriyi ve kontrol yeteneğini onun elinden aldı.

Öte yandan, bugün İsrail vatandaşı Filistinlilerse kendilerini “Yahudi devleti”nde istenmeyen birer casus olarak gören İsrailli liderlerin tahrik ve saldırılarına maruz kalıyorlar. 1948’den beri sürgünde çileler çekmiş Filistinli mülteciler için hayat daha ümitsiz. Filistinli mültecilerin neredeyse yarısının yaşadığı Suriye’deki korkunç iç savaşta yerinden yurdundan olmuş milyonlar içinde iki yüz binden fazla Filistinli de var. Mısır’da Hüsnü Mübarek’in 2011’de devrilmesinden sonra Mısır-İsrail barış anlaşmasının yürürlükten kaldırılmasını tehdit edecek boyuta varan Filistinlilerin haklarına dönük devrimci ifadeler, Filistinlileri günah keçisi ilân eden özel medya ve darbe rejimi eliyle hükmünü yitirdi. Anavatanlarına geri dönmesine mani olunan Filistinliler, bir kez daha üzerinde hiçbir kontrol imkânlarının bulunmadığı, şiddetin hüküm sürdüğü jeopolitikanın insafına kaldılar. Zerre etkisi olmayan, her türden vizyondan mahrum liderlerin yükünü çeken Filistinlilerin kaderi, görünüşe göre, ummanın ortasında salınıp duran kibrit çöpünün kaderine benziyor.

Kimsenin inkâr edemeyeceği tüm bu gerçeklere karşın, kendi kaderini tayin etme hakkı ve kurtuluş için mücadele eden bir halk olarak Filistinliler, politik projelerinin meşruluğundan ve bu projelerin uzun süre varlığını koruyacaklarından hiç şüphe etmiyorlar, hatta içlerinde bu konuda en ufak bir kaygı bile yok. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, “Bugün İsrail’in nispeten güvende ve müreffeh olduğu gerçeği, mevcut statükonun yarın varolmayacağı gerçeğini hiçbir şekilde değiştirmez” uyarısında bulunuyor.[1] Kerry’nin krize bulduğu çözümse, seleflerinin geliştirdikleri çözümler kadar kıt bir muhayyileye dayanıyor ve gerçekdışı bir nitelik arz ediyor. Onun “yaşama ihtimali olan, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ve İsrail’in de Yahudi halkının anavatanı olarak kabul edilmesi” fikrine dayanan iki devletli çözümünün hiçbir temeli bulunmuyor.

Bu vizyonun gerçekleştirilebileceğine inananların sayısı giderek azalıyor. Kimse artık barışa veya adalete bu formülle kavuşulacağını düşünmüyor. Kerry’nin dile getirdiği “çözümler”e dair ezberler, sıklıkla yerini Filistin’deki “sorun”a yönelik, giderek baskın hâle gelmiş tanımları tefekkür edip bunlarla boğuşmaya, ilgili sorunun nasıl çözüleceği üzerine kafa patlatmaya bırakıyor. Bu açmazı sürdürmek için harcanan her türden çabaya ümit bağlarsak, Filistinlilerin geleceği de birçok kişinin bugün yaşadığı mevcut koşullar kadar iç karartıcı olacaktır. Bana kaç kez “tek çözüm iki devlet, onsuz hiçbir şey değişmez” denildiğini hatırlamıyorum bile. Oysa devletlere ve sınırlara dair takıntımız, her şeyin değiştiği gerçeğini çoğunlukla gölgeliyor, bu görülmeli.

Bugün “Yahudi devleti olarak varolmak İsrail’in hakkı” sözü, artık herkesin itiraz ettiği bir husus hâline geldi. Bu, on yıl öncesinde bile kimsenin aklına gelmeyecek bir gelişmeydi. Bugün İsrail’deki Filistinli gençler, dedelerinin, ninelerinin sürgün edildikleri topraklara geri dönmek için kimseden izin dahi beklemiyorlar. Gençler, Celile’deki Küfr Birim ve İkrit gibi köylere dönmeye başladılar bile. Hayfa’da bulunan Arap Gençliği Derneği Beledna direktörü Nedim Naşif’in ifadesiyle, “gençliğin öncülük ettiği bu halk hareketi, ülkeye geri dönüş hakkı için verilen mücadelenin tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durum” ve bu hareket, İsrail devletinin Filistin karşıtı, ırkçı temellerini sarsıyor.[2] Filistinlilerin İsrail’in kudretiyle başa çıkmaları ve onu yenmeleri mümkün. Daha önce yazdığım üzere, örgütlü ve kararlı bir itirazla karşılaştığında, İsrail hükümetinin on binlerce Filistinli bedeviyi topraklarından zorla etmeyi öngören “Prawer Planı”nı geri çekmek zorunda kaldığına dair haberlere tanık olunuyor.[3] İster İsrail geçici süre geri adım atmış olsun isterse sonunda zafere ulaşmak ucu açık bir mesele olarak görülsün, Filistinlilerin sürmekte olan mücadelede kararlı adımlarla ilerlemeleri gerek.

Bugün İsrail, tüm dünya genelinde yeni yoldaşlar edinen, her geçen gün yeni başarılar kazanan BDS (Boykot, Tecrit, Yaptırımlar) hareketine karşı yürüttüğü mücadeleye eşi benzeri görülmemiş miktarlarda kaynak aktarıyor. Birkaç yıl önce akademi birliklerinin, sendikaların, kiliselerin ve emeklilik fonlarının Filistin halkına karşı işlenen suçların ortağı olan yabancı şirketlerin ve İsrail kurumlarının tecrit edilmesine dönük politikaları tartışıp benimseyecek noktaya gelmeleri hayal bile edilemezdi.

Akademik boykota yönelik itirazını bir biçimde terk eden, Amerikalı önde gelen Yahudi felsefeci Judith Butler bugün şunları yazıyor: “Son iki yıl içerisinde bireylerin ve grupların nasıl o dilsiz korkularını ve kaygılarını geride bırakıp çekinerek de olsa konuşmaya karar verdiklerine tanık oldum.”[4] BDS, aradaki diyalogu kestiği iddiası üzerinden eleştiriliyor, oysa o aslında eskisine nazaran daha fazla tartışmaya ve eyleme yol açıyor. Bu hareket, İsrailli Yahudiler arasında bile henüz küçük, ama sayıca giderek çoğalan bir kitleye kavuşuyor ve yeni destekler bularak ilerliyor. Filistinlilerin yürüttükleri BDS kampanyasını destekleyen İçeriden Boykot grubunun kurulmasına katkı sunan Ronnie Barkan, desteğini şu şekilde izah ediyor: “Bugüne dek tek derdi, suni yollardan yaratılmış Yahudi çoğunluğun muhafaza edilmesi olan, etnik temizlik ve etnik ayrımcılık üzerine kurulu bir ülkede, bu tarz bir fikriyata verilebilecek tek cevap, onu tümden reddetmektir.” Barkan, ayrıca Siyonizme itiraz etmenin “bu bölgede demokrasi için verilen mücadele”den ayrılamayacağını söyleyen bir isim.[5]

Bu çabaların bir sonucu olarak “Filistin”, sorun olmaktan çıktı, onun yerine, Siyonizmin ortaya koyduğu Filistin halkının tarihini, haklarını, hatta varlığını bile inkâr etme girişimleri ve yerleşimci-sömürgeciliğin kendisi bir sorun olarak görülmeye başlandı. Bu dönüşüm dâhilinde Filistinliler, artık kültürel ve ırksal üstüncülük ideolojisinden kaynaklanan sistematik şiddetle yüzleşen ABD ve dünyadaki başka insanlarla ortak bir mücadele yürütmenin gerekliliğini yeniden keşfediyorlar. Bunlar, hükümetlerin veya politikaların İsrail’e birden meydan okuma cüreti gösterebilmeleriyle değil, aksine bu cüreti gösterememeleriyle alakalı. Çünkü, örnek vermek gerekirse, Nelson Mandela anmasına katılan Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas, Güney Afrika’da “hayır, İsrail’in boykot edilmesine dönük çabaları desteklemiyoruz” diyor.[6] Ama milyonlarca insan, onunla asla aynı fikirde değil. Fiilî değişim, esasında tüm dünya genelinde, köylerinde, tarlalarında, balıkçı teknelerinde, mülteci kamplarında ve İsrail hapishanelerinde Filistinlilerin sergiledikleri direnişe ve kararlılığa cevap veren insanların İsrail’i yaptıklarının hesabını vermeye zorlamak amacıyla örgütlenmesi sayesinde gerçekleşiyor. Filistinliler, dünya halklarının desteğini her zaman arkalarında hissettiler, ama bu destek dönem dönem sokaklarda yapılan, önemli kimi gösterilerle sınırlı kaldığından veya temsil gücü zayıf hükümetler eliyle kanalize edildiğinden, kolayca etkisiz kılındı. Oysa bu sefer Filistinliler ve dünya genelinde hüküm süren dayanışma hareketi, bu desteği İsrail’in kendisini “hâkimiyetine dönük varoluşsal bir tehdit” olarak tanımladığı, uzun soluklu bir kampanyada vücut buluyor.

Artık ana iddiama geçebilirim: Filistinliler, süren tartışmada kazanıyorlar, Siyonistlerse kaybediyorlar. İsrail, bu kitabın ana konusunu teşkil eden güçlü bir karşı saldırı gerçekleştiriyor. Panikleyen İsrail’in bu saldırısı da gösteriyor ki Filistin’deki adalet mücadelesi, her zaman olduğu gibi bugün de öncelikle bir fikirler mücadelesidir. Mücadelenin bir tarafında “Siyonizmin Filistin’e yerleşmeye, orada yaşayan yerli halkı kovmaya ve kalanların haklarını inkâr etmeye hakkı vardır, Yahudiler Filistin’de hak iddia eden bir kolektiftirler, Siyonizmin Filistin’i ele geçirmesine direnmek ‘aşırıcılık’ ve ‘terörizm’, bu duruma rıza göstermek ‘ılımlılık’ ve ‘barışçıllık’tır, taksim ve ayrışma dışında bir sürece yer yoktur, sömürge olmaktan kurtulma ve herkesin tarihsel Filistin’de adil bir geleceğe kavuşmasının ihtimali yoktur” diyenler durmaktadır.

Neyin mümkün neyin imkânsız, neyin adil neyin adaletsiz, neyin istenilir neyin istenilmez olduğu, bu türden görüşlerle ve bu görüşlerin ne ölçüde “gerçekçi” ve meşru olduğu ile alakalıdır. Mevcut fikirlerin dayatılmışlığından kopmamıza mani olunmaktadır. Bunun için İsrail ve lobileri, tartışmaya mani olmak için, bilhassa İsrail’in vazgeçilmez destekçisi olan ABD’de, çok yoğun bir çaba ortaya koymaktadırlar.

Gelecekte neler olacağının bir garantisi yok. Bugün Filistin civarındaki bölgede birçok insanın felâketlerle yüzleşmesi karşısında ümitsizliğe kapılmaksa kolay bir yol. Ama tam da bu kitap dâhilinde ortaya konulan sebeplerden ötürü, ben, birkaç yıl içerisinde köklü bir dönüşüm yaşanmasına dair açık uçlu, ümit verici ve insanı heyecanlandıran ihtimallerin bulunduğuna inanıyorum.

Kanaatimce, Filistinlilerin ve müttefiklerinin İsrail’deki ırk ayrımcılığına, yerleşimciliğe ve ırkçılığa karşı kazanacakları zafer sadece onların bir zaferi olmayacak, o, eşitliğe ve adalete inanan, bu değerler için mücadele eden herkesin zaferi olacaktır.

Ali Ebunima
Aralık 2013

KitaPDF

Dipnotlar:
1. John Kerry, “Remarks at the Saban Forum”, ABD Dışişleri Bakanlığı, 7 Aralık 2013. State.

2. Nadim Nashef, “Palestinian Youth Assert Right of Return with Direct Action,” 11 Eylül 2013, Electronic Intifada, EI.

3. Adalah, “The Government’s Decision to Cancel the Prawer Plan Bill Is a Major Achievement,” 12 Aralık 2013, Adalah.

4. Judith Butler, “Academic Freedom and the ASA’s Boycott of Israel: A Response to Michelle Goldberg,” Nation, 8 Aralık 2013, Adalah.

5. Cecilia Dalla Negra, “‘I Can’t Dictate Methods of Palestinian Struggle’: Israeli Boycott Activist Interviewed,’ Electronic Intifada, 8 Ağustos 2012, EI.

6. Peter Fabricius, “Palestinian Head Rejects Boycott of Israel,” The Star (South Africa), 11 Aralık 2013.

28 Ekim 2026

, ,

Katip Yasin



Cezayirli olan Katip Yasin, 6 Ağustos 1929'da Konstantin yakınlarındaki Smondo adlı bir kasabada dünyaya geldi. Doğduğunda kendisine Yasin adı verildi. Katip soyadıydı. Ama sonrasında bunu terse çevirmeyi tercih etti. Sonrasında Katip Yasin olarak tanındı.

Babası avukattı. Zübeyde Şarki ile evlendi. En büyük oğluna Berbericede “özgür insan” anlamına gelen Amazik adını verdi.

Sekiz yaşında şiir yazmaya başladı. Kısa bir süre Kur’an okuluna gittikten sonra Setif’teki Fransız okuluna başladı ve orada Nerval, Baudelaire ve Verlaine gibi şairlerle tanıştı.

On altıncı doğum gününden önce, 8 Mayıs 1945’te Fransız işgaline karşı düzenlenen Setif protestolarına katıldı. Gösterilerde tutuklandı, hapse atılan Katip’in okulla ilişiği kesildi.

Hapisten çıktıktan sonra Cezayir’de ve çöllerinde dolaştı, şiirler yazdı. İlk şiir derlemesi olan “Solilokuy, münacat” 1946’da yayımlandı.

1947'de Cezayir Komünist Partisi'ne katıldı, 1951’de Sovyetler Birliği’ne bir ziyaret gerçekleştirdi. Cezayir’den Fransa'ya gitti. 1948-1951 arası dönemde Fransız yazar Albert Camus tarafından kurulan Alger Républicain [“Cumhuriyetçi Cezayir”] gazetesinde muhabir olarak çalıştı.

1955’te Avrupa'ya seyahat etti. Bertolt Brecht ile tanıştı. Fransa’dan İtalya’ya gitti ve bir süre orada yaşadı.

Vietnam’ı iki kez ziyaret etti, ilki 1967’de, ikincisi ise 1970’te.

Cezayir’deki Fransız işgaline karşı ve ulusunun davasını savunmak için romanlar, oyunlar ve şiirler yazdı. En ünlü oyunu, yayınlandığında Fransa’daki kültür ortamında büyük yankı uyandıran “Kuşatma Altındaki Ceset” (Le Cadavre encerclé) idi. Ayrıca “Yıldız” [Necm] adlı romanını da yayımladı. Her iki roman da Cezayir’e ve çektiği acılara göndermeler içeriyordu.

1970’te Cezayir'e döndü, Fransızca yazmayı bırakıp Cezayir’de konuşulan Arapça lehçesiyle yazmaya başladı. Cezayir şehirlerinde ve Avrupa başkentlerinde oyunlarını sahneleyen bir tiyatro grubu kurdu. Şöyle diyordu: “Fransız Cezayir’ine karşı isyan ettiğim gibi, Arap Müslümanların Cezayir’ine de isyan ediyorum. Ben Arap ya da Müslüman değilim. Ben Cezayirliyim.”

1963’te Floransa’da Jean Amroush Ödülü, 1975’te Lotus Ödülü ve Paris’te Büyük Ulusal Edebiyat Ödülü de dâhil olmak üzere birçok edebiyat ödülüne layık görüldü. 28 Ekim 1989'da Grenoble'da lösemi nedeniyle altmış yaşında hayatını kaybetti.

Kaynak

* * *

Aşağıda Katip Yasin’in anti-emperyalist mücadelenin kronolojisi üzerine yazdığı kısa makalenin çevirisine yer veriliyor. Arapçadan İngilizceye çevirisini Muhammed Velid Grine yaptı.

Abdülkadir’e[1] ihanet eden feodal beyler mücadeleden vazgeçtiklerinde, daha önce Türklere veya Romalılara hizmet ettikleri gibi Fransızlara da hizmet ettiler. Bir asırlık kölelik, görünüşte isimsiz ve tarihsiz olan, sömürgecilerin ve petrol tankerlerinin cenneti haline gelmeden önce “Roma’nın buğday sepeti” olarak adlandırılan bu topraklarda, Cezayir halkının bin yıllık direnişine son vermiş gibi görünüyordu. Kaidler (reisler) ve Başağalar[2] onların bekçiliğini yaptılar.

İhanet etmek, işgalcinin meydana getirdiği burjuva ve küçük burjuva “elitler”e düştü. Bu beyler, doktorlar ve eczacılar, ulusun bayrağını yeniden göndere çekme onuruna sahip değillerdi. Sanki Cezayir ölmüş gibi, başında oturup ağıt yaktılar, o, yitip gitmiş yanılsamaların suçlayıcı mezarlığında gömülmüş gibi ağladılar.

Ulusun bayrağı, bin yıllık bir savaş olan, bazen açıktan ve ayan beyan, bazen gizli ve yeraltında yürütülen, topraksız köylünün, anavatansız proletaryanın günlük savaşı olan halk savaşıyla bir kez daha göndere çekildi. Yurtdışındaki işçiler, ulusun bayrağını ilk ve son kez göğe yükselttiler.

Onlar, Paris’te L’Etoile Nord-Africaine’i [“Kuzey Afrika Yıldızı”] isimli örgütü kuran ve Fransa’da topraklarımızın bağımsızlığı için savaşan ilk örgüt olan Ho amcanın[3] arkadaşlarıydı.

Fransa’daki büyük emperyalist güce meydan okumaya cüret eden bu örgütün mütevazı kurucuları, uluslararası proletaryanın yeni güçleriyle birleştiler. İşte bu sayede Ekim sosyalist devrimi, Dien Bien Phu’yu[4] doğurdu, işte bu sayede Dien Bien Phu, 1 Kasım 1954’ü[5] doğurdu. Küba, Şili ve Nikaragua bu sayede doğdu.

Ho amcanın şiirinde şöyle deniyor:

Ard arda gelen gök gürültüsü
Sis perdelerini kaldırır
Tohumları filizlendirir.

Katip Yasin
1960
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Emir (Prens) Abdülkadir (1808-1883): 1830’da Cezayir’i işgal eden Fransız sömürgeci ordusuna karşı gerçekleşen Cezayir ulusal direnişinin en büyük liderlerinden biri. Emir Abdülkadir, batı ve orta Cezayir’de bir devlet (Abdülkadir Emirliği) ve bir ordu kurdu. 1832’den 1847’deki teslimiyetine dek Fransız sömürgecileriyle savaştı. -çevirmenin notu.

[2] Cezayir’deki feodal beylerin unvanları. Cezayirli köylüleri ezen ve köleleştiren kişilerdi. Sömürge dönemi boyunca Fransız işgal yetkilileriyle işbirliği yaptılar. -çn.

[3] Ho Chi Minh. -çn.

[4] Mayıs 1954’te Vietnam’daki Fransız sömürgeci birliklerine karşı Viet Minh’in elde ettiği nihai zafere atıfta bulunulmaktadır. Dien Bien Phu, Vietnam’ın ulusal bağımsızlık savaşındaki önemli bir muharebenin adıdır. -çn.

[5] Cezayir’in ulusal bağımsızlık savaşı (1954-1962) 1 Kasım 1954’te başladı. -çn.

27 Ekim 2026

,

Halk Karşıtı Hükümetin Yerini Halk Karşıtı Muhalefet Aldı



Yeni Yugoslavya Komünist Partisi (YYKP), 25 Ekim’de yapılan meclis seçimlerinin ardından gerçekleşecek hükümet değişikliğinin, Sırbistan’daki emekçilerin epey kötü olan halinde en ufak bir iyileşmeye yol açmayacağını belirtiyor.

Sebebi basit. Sırp İlerici Partisi ve koalisyon ortaklarının emperyalizm yanlısı burjuva hükümetinin yerini emperyalizm yanlısı burjuva muhalefet partisi “Öğrenci Listesi” aldı. Bu gerici oluşum, Batı emperyalizminin 5 Ekim 2000’deki karşı-devrimci darbesinden sonra Sırbistan’da iktidara getirdiği, ülkemizin sosyalist inşa döneminden kalan kazanımlarını da ortadan kaldıran ünlü Sırbistan Demokratik Muhalefeti’nin (SDM) halk karşıtı politikasının halefidir.

Sonuç olarak ortada, Sırbistan’ın emekçi halkına umut vaat eden hiçbir şey yok, çünkü halk karşıtı hükümetin yerini halk karşıtı muhalefet aldı.

On dört yıldır iktidarda olan Sırbistan İlerici Partisi, Sırbistan Demokratik Muhalefeti’nin 2001’de başlattığı özelleştirme sürecini sürdürerek, mümkün olduğunca fazla kâr elde etmek için yabancı şirketlere sübvansiyon sağladı, onları bölgemizdeki en düşük kurumlar vergisi oranıyla ödüllendirdi. SİP, şirket sahibi işverenleri bir dizi vergi dışı yükümlülükten muaf tutarak, sağlık ve eğitim bütçesine akan fonları azalttı, hastalık izni onay koşullarını sıkılaştırdı, son gününe kadar ticaret çalışanları için Pazar gününü tatil günü ilan etmeyi inatla reddetti. Sırbistan, eski Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nde tüccarların kapitalist patronları için kâr elde etmek amacıyla Pazar günleri çalışmak zorunda olduğu tek ülkedir. İlericilerin iktidarı döneminde, tamamen işçi karşıtı olan İş Kanunu değişiklikleri yapıldı, böylece SDM döneminde başlayan, iş mevzuatında yapılan, büyük sermaye lehine olan, sömürüyü perçinleyen değişiklikleri devam ettirdi.

SİP hükümeti, pratikte, Sırbistan’ın güneyindeki Kosova ve Metohija eyaletinin işgalini ve Arnavut ayrılıkçısı kukla emperyalist rejimin bu bölgedeki Sırp halkına karşı uyguladığı terörü görmezden gelmiştir. SİP, amacı zenginleri daha da zengin, fakirleri daha da fakirleştirmek olan bir uluslar hapishanesi olan Avrupa Birliği’ne Sırbistan’ın gerici bir şekilde katılım sürecini sürdürmüştür. Sırp ordusu ayrıca, Batı emperyalizminin vurucu yumruğu olan, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ni parçalayan, topraklarında kanlı bir kardeş katli savaşına neden olan, 1999’da Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne saldıran, Kosova ve Metohija’yı işgal eden, daha sonra Sırbistan-Karadağ ortak devletini parçalayan NATO ile “Barış İçin Ortaklık” çerçevesinde işbirliğini sürdürmektedir. SDM’nin 10 yıllık gerici iktidarı boyunca yaptığı her şeyi, SİP, 2012’den günümüze kadar sürdürmüştür.



Öte yandan, hükümet, propaganda mekanizması aracılığıyla, yüksek yaşam standardı ve ortalama 1000 avro civarındaki maaşlar hakkında masallar anlatarak halkı öfkelendirdi, oysa gerçekte bu maaş, Avrupa’nın en düşük maaşları arasında yer alıyor. Ülkedeki çalışanların yarısının bu maaşı ancak hayal edebildiğini, çünkü ortalama maaş olan 794 avrodan daha az kazandıklarını da eklemek gerekiyor.

Ocak ayından itibaren asgari ücret 600 avro olacak. Ortalama tüketici sepetinin 943 avro değerinde olduğu, (Ocak ayından itibaren artacak olan) asgari ücretin ise 485 avro olduğu gerçeği, bunun ne kadar düşük olduğunu gösteriyor. Aleksandr Vuçiç liderliğindeki hükümet, ayrıca tarihin en yüksek emekli maaşlarıyla övünmüştü; ancak gelecek yılın Ocak ayından itibaren ortalama emekli maaşının değeri sadece 520 avro civarında olacak. Tüm bunlar, Sırbistan İlerici Partisi’nin iktidarı kaybetmesinin ve en önemli koalisyon ortağı olan Sırbistan Sosyalist Partisi’nin yeni tamamlanan seçimlerde barajın altında kalmasının nedenleridir.

Eski Demokrat Parti yetkililerinin önderliğinde ve parlamentoda daha önce temsil edilmiş tüm burjuva emperyalist partilerin desteğiyle, Sırbistan Demokratik Muhalefeti’nin ideolojik halefi olan halk karşıtı “Öğrenci Listesi”nin Sırbistan vatandaşlarının çıkarları doğrultusunda iktidarda kalacağı dönem, SİP hükümetinden bile daha kötü olabilir.

AB’ye katılma politikası devam edecek, NATO ile askeri işbirliği de öyle; Kosova ve Metohija’nın Batı emperyalizmi tarafından işgal altında olması da göz ardı edilmeye devam edecek, ancak Brüksel’in baskısıyla dost Çin ile işbirliği de sonlandırılacak. Ayrıca, “Öğrenci Listesi”nin bazı liderleri, Rusya’ya yaptırım uygulanmayacağını iddia etse de, bu gerici oluşumun liderleri arasında bu konuda bir uzlaşmaya varılıp varılamayacağı büyük bir soru işareti.

Yeni Yugoslavya Komünist Partisi ve gençlik örgütü Yugoslavya Komünist Gençlik Birliği; AB, NATO, kardeş Rusya ve BRICS ile işbirliği ve anti-faşist mücadele konularında ortak görüşleri paylaştıkları Rus Partisi’nin listesinden Sırbistan Ulusal Meclisi seçimlerine katıldı. Liste, medyada eşitsiz muamele görmesine, Sırbistan’daki en büyük burjuva emperyalist partilere kıyasla kampanya için önemli ölçüde daha az paraya sahip olmasına rağmen, oyların yüzde 0,2’sini alarak mükemmel bir seçim sonucu elde etti. Bu iyi sonuca, YYKP ile YKGB’nin çağrısı üzerine listeyi destekleyen komünistlerin oyları da katkıda bulundu.

YYKP, seçim kampanyasının, işçi sınıfının sömürüye ve Batı emperyalizmine karşı mücadelesini güçlendirmek için mümkün olan en geniş ölçüde kullanıldığını değerlendirmektedir.

YYKP, bu vesileyle, seçimlerden bir gün sonra gerçekleşen ve “Öğrenci Listesi”ni destekleyen sözde “vatandaş meclislerinin” Informer televizyon kanalına yönelik utanmaz ve vahşi saldırısını en sert şekilde kınamaktadır. Gençlik ve öğrenci örgütümüzün lider kadrosundan bir üye, daha önce bu televizyon kanalı tarafından hedef alınmış olsa da, YYKP ve YKGB’nin faaliyetlerini tamamen görmezden gelen ve yayın politikasına ciddi itirazlarımız olan, zararlı bulduğumuz bu televizyon kanalına saldırılsa da biz bu saldırıyı kınıyoruz, bizim bu olay konusunda da tavrımız budur.

Son olarak, YYKP, işçi sınıfını, kır proletaryasını, öğrencileri, emeklileri, gençleri, işsizleri, Yugoslavları ve dürüst aydınları, başkalarının emeğinin sömürülmesine ve Batı emperyalizmine karşı mücadelede tüm ilerici, anti-faşist ve sol güçleri kapsayacak bir seçim cephesi oluşturmaya çağırıyor.

YYKP Sekreterliği
Belgrad
27 Ekim 2026
Kaynak

,

2005 İsyanı: Kaçırılmış Fırsat



Bu makalede Vissam Bengerbi ile Selim Nadi, 29 Mayıs 2005’teki referandumda “hayır” oylarının zaferiyle sonuçlanan Avrupa Anayasası Antlaşması’na yönelik halk protestosu ile (polis tarafından takip edilirken bir trafoya sığınan ve burada can veren gençler) Zeyd Benna (17) ile Bouna Traoré'nin (15) ölümünün ardından işçi sınıfı ve göçmen mahallelerinde çıkan isyanları birlikte ele alıyor.

* * *

 

2005, iki halk ayaklanmasının ardı sıra yaşandığı yıldı. İki kopuş anı, iki öfke patlaması, iki isyan, ikisini birbirinden görünmez bir duvar ayırıyor. Bu çifte isyan, farklı biçimlerde de olsa, aynı stratejik unsura, hem ulusal hem de Avrupa’daki tezahürüyle ırksal ve neoliberal devlete işaret ediyor. Sadece yönetmekle kalmayıp, hukuk, eğitim, polis ve şimdi de uluslarüstü kurumlar aracılığıyla ırk ve sınıf hiyerarşilerini aktif olarak üreten bir devlet bu. Yaygın kanaatin aksine, bu, mahalleleri veya ötekileştirilmiş kesimleri “unutan” bir devlet değil; onları ötekileştirilmiş kesimler olarak örgütleyen bir devlet.

29 Mayıs 2005’te Fransız vatandaşlarının büyük çoğunluğu, Avrupa Anayasası Antlaşması’nı (ECT) referandumda reddetti. Bu, kitlesel ve halk tarafından ortaya konulan ret, piyasa ekonomisine, rekabete ve toplumsal yıkıma dayalı bir Avrupa’ya karşı bir haykırıştı. İşçiler, güvencesiz işlerde çalışanlar ve işsizler, neoliberal düzenin yasalarla güvence altına alınmasına “Hayır” dediler. Bu, siyasi acizliği anayasallaştıran bir antlaşmanın reddiydi. Daha geniş anlamda, elitist, anti-demokratik ve otoriter bir neoliberal düzenin reddiydi. Bu antlaşma ayrıca, eski sömürgelere dayalı imparatorluğun bağrından çıkmış ülkelerden veya sömürgecilik sonrası dönemin göçmenlerinin torunları tarafından yönetilen toplumsal hareketlerden gelebilecek her türlü itiraza ve başkaldırıya karşı Avrupa’nın ekonomik düzenini kalıcı olarak koruma altına almayı amaçlıyordu.

Birkaç ay sonra, nüfusun başka bir kesimi sahneye çıktı ve tamamen farklı bir dil konuştu. Ekim ve Kasım 2005’te, Clichy-sous-Bois’de polis tarafından takip edilen Zeyd ile Bouna’nın ölümlerinin ardından, işçi sınıfı mahalleleri ayaklandı. İsyan, üç hafta sürdü. 27 Ekim-16 Kasım arasında Paris alev alev yandı.

Yangınlar, çatışmalar, geceler boyu sürdü. Gençler, Siyahlar ve Araplar, ezilenlerin torunları, Cumhuriyetin kıyısına köşesine itilmiş olanlar, ayaklandılar. Bu, zillete, devlet ırkçılığına, polis şiddetine ve her gün aşağılayan tavırlara karşı bir isyandı. Onur için bir isyandı bu.

Biri sandık başında, diğeri sokaklarda gerçekleştirilen bu iki ayaklanma, özünde müşterek bir düşmanı hedef alıyordu. Her biri kendi yöntemleriyle aynı tahakküm sistemini mahkûm ediyordu: sömürgeci küresel yönetimin mantığından miras kalan neoliberal, ırkçı ve emperyalist bir Avrupa düzenini. Bu düzen, bugün göç politikalarında, Küresel Güney ile sürdürülen ticaret ilişkilerinde ve iç sınırların kontrolünde bu uygulamaları yeniden kullanıyor. Rekabet adına toplumsal hakları yok eden ve beyaz olmayanları polislik, sınır kontrolleri ve hapis yoluyla yöneten bir düzen.

Fakat ne var ki bu iki başkaldıran kesim, hiç buluşmadı. Tam tersine. “Hayır” oyu verenler, isyan eden insanlarla konuşmadılar. O zamanlar bugün olduğundan daha çok beyaz ırkına bağlı olan toplumsal sol, alevleri anlamadan oturup izledi. Bu anlama güçlüğü, onları şüpheci olmaya, hatta kınamaya bile yöneltti. Kenar mahalle sakinleriyse “Hayır” oyuna karşı olmasalar da, Avrupa Anayasası etrafındaki tartışmalara gerçekten dâhil olduklarını hiç düşünmediler. İki isyan birbirine karşı sessiz ve dilsizdi.

Şimdi bu sessizliğin kırılması gerekiyor. Çünkü ciddi bir halk stratejisi, yalnızca ulus devletin politikalarından değil, aynı zamanda mevcut toplumsal düzeni yapılandıran ve pekiştiren Avrupa kurumlarından da kopulması fikrini benimsemeli. Çünkü bu kurumlar, hâlâ üzerimizde ağır bir yük oluşturuyorlar. Bugünkü mücadelelerimizde ağır bir yük oluşturuyorlar. Ülke içindeki gerçek ayrışmalardan, yani sınıf ve ırk temelli ayrışmalardan yola çıkmadan, “bir halk yaratacağını” iddia eden herhangi bir siyasi stratejide ağır bir yük oluşturuyor.

Burada önerdiğimiz şey, 2005’e nostaljik bir bakış değil. Bundan stratejik dersler çıkarmaya yönelik bir çaba. Bir hipotez ortaya atıyoruz: Peki ya 2025’te, son yıllardaki halk mücadelelerinin sunduğu dersler, iki kesim arasındaki farklılıkları bir kenara bırakarak veya silerek değil, aralarında siyasi diyalogu teşvik ederek. siyasi ırkçılık karşıtlığının bize öğrettikleriyle birleşerek, konuştukları, yaşadıkları, direndikleri yerlerden başlayarak, bu iki grubun siyasi birliğini gerçekten “bir halk oluşturmak” için nihayet mümkün kılarsa?

2005 yılında iki tür öfkeye tanıklık ettik. 2025 yılında ise bunları stratejik olarak ele almalıyız. Bu strateji, teorik ve politik çalışmalarla başlamalı, bu çalışmaların, bu yakınlaşmayı yapısal olarak zorlaştıran, hatta imkânsız kılan kurumsal çerçeveyi de incelemesi gerekiyor: Avrupa Birliği’nin hukuki ve politik mimarisi, toplumsal çatışma biçimleri ile sömürgecilik tarihinden kaynaklananlar arasında kalıcı ayrımı muhafaza ediyor. Anayasa Antlaşması’nın gerçekte ne olduğunu anlamalıyız; isyanların gerçekte ne olduğunu anlamalıyız; bu iki öfke biçiminin yakınlaşmasının neden başarısız olduğunu ve bu yakınlaşmayı bugün nasıl mümkün kılacağımızı anlamalıyız.

2005 Ayaklanmaları: İçimizdeki Lanetlilerin İsyanı

Anayasa Anlaşması’na verilen “Hayır” oyu duyulmuş olsa da saygı görmemişken, Ekim-Kasım 2005’teki isyanlar ise dinlenmemiş, sadece kınanmıştır. Beyaz işçi sınıfının sandıkta verdiği tepkiyi, işçi sınıfı mahallelerinden gelen şiddetli tepki takip etmiştir. Her iki durumda da devlet, inkâr ederek karşılık vermiştir.

Clichy-sous-Bois, Aulnay, La Courneuve, Villiers-le-Bel, Toulouse, Lyon… Bunlar kanunsuz bölgeler, “Cumhuriyetin kayıp toprakları” değil, tam tersine! Bunlar Cumhuriyetin en çok kontrol edilen, en sıkı polis gözetimi altında olan, en çok gözetlenen bölgeleri. Bu yerler, sistemin dışında değil: sistemin arka yüzü, sistemin entegre etmeyi reddettiği kişileri dışarı attığı sınır bölgeleri.

2005 isyanları, salt münferit bir olay değildi. Aracılar olmadan gerçekleşen siyasi bir ayaklanma, programsız bir isyandı, ama sebepsiz de değildi. İmparatorluğun çocuklarının çığlığıydı; toplumun en alt tabakasına itilmiş, ses çıkarmadan yerlerinde kalmaları emredilmişti, oysa şimdi herkes gibi vatandaş olduklarına inandırılmışlardı.

İnsanlar, vandalizm, nefret ve barbarlık sakızlarını çiğnemek istiyorlardı. Sosyolog Gérard Mauger bile bu isyanların politik niteliğini küçümseyerek, onları “ön-politik” bir olay olarak nitelendiriyordu. Oysa bir halkın “Artık böyle yönetilmek istemiyoruz” demesinden daha politik ne olabilir ki?

Açık konuşalım: 2005 isyanları, hakikatin konuştuğu momentti. Kendini duyurmak için şiddetle ifade edilen politik bir hakikat: yapısal ırkçılığın, polisin ırksal disiplin aracı olarak kullanılmasının, kenar mahallelerin sömürgeci yönetime ait bölgeler olduğu hakikati. Bu, bir kriz değil, bir alametti. Politik krizin alametiydi, bu krizin diğer yüzü de Avrupa Anayasası’nın reddiydi.

Gene de bu isyan, sol kesimde hiç yankı bulmadı. Ne partilerde, ne sendikalarda, ne de Avrupa Anayasası’na karşı yapılan gösterilerde. Bu isyan, beyaz solu rahatsız etti. Çünkü bu isyan, Araplar ve Siyahlar tarafından yönetiliyordu. Çünkü solun bir kesiminin sınıf sorunlarına dair sahip olduğu karikatürden dışına akan, tümüyle sınıf mücadelesinin parçası olan, ama kıyıdan köşeden, ezilenlerin bakış açısından ele alınan bir isyandı bu.

“Hayır” oyu verenlerle isyan edenler arasındaki bağ kurulmadı. Bu eksiklik, salt yanlış anlamayla ilgili bir mesele değil. Bu, hukukta, mekânda ve tarihte örgütlenmiş yapısal bir ayrışmanın ürünü. Avrupa kurumları da bu ayrılığı güçlendirdi: işçi sınıfının bir kesimini ekonomik vatandaşlık kurgusuna entegre ederken, ırkçı saldırıya maruz kalan işçileri kalıcı bir güvenlik istisnası biçimine mahkûm etmişlerdir.

İki İsyan: Tek Düşman

2005’te gerçekleşen ayaklanma, öncelikle eşit derecede meşru olarak tanınmadıkları için bir araya gelmedi. Avrupa Anayasası’na verilen “hayır” oyu, daha sonra etkisiz hale getirilmiş olsa bile, demokratik bir ifade ve bir dereceye kadar meşruiyete sahip bir endişe ifadesi olarak değerlendirildi. Öte yandan, isyanlar, hemen göz ardı edildi: toplumsal bir patolojiye indirgendi, siyaset dışına atıldı, suç ilân edildi.

Oysa bu iki hareket, aynı tarihsel dizgenin parçası. Halk egemenliğini sadece bir süs eşyasına indirgeyen uluslarüstü bir ekonomik gücün yükselişi ve ötekileştirilmiş kesimler için ırksal olarak kontrol edilen bir aygıtın pekişmesiyle işaretlenen bir dizge bu. Aynı mülksüzleştirme sürecinin farklı bakış açılarından deneyimlenen iki somut ifadesi.

Avrupa Anayasası eleştirisi, katı bir ekonomik düzenin yasalara yerleştirilmesine yönelikti. Ancak imparatorluktan miras kalan ırk ayrımcılığını ve hiyerarşileri ağzına alamadı. Tersine, isyanlar dışlanma, kontrol ve devlet şiddetinin günlük deneyiminden yola çıkarak konuştular. Ancak klasik solun kategorileriyle yapılandırılmış siyasi alanda seslerini duyurmayı başaramadılar.

Az önce de belirttiğimiz gibi, onları birleştirememek, sadece politik değil, yapısal bir sorundur. Bu, içinde faaliyet yürüttüğümüz çerçeve hakkında bir şeyler ortaya koyuyor. Bu, meşru toplumsal çatışmaları, demokrasinin sınırları dışında sayılan protesto biçimlerinden ayıran bir çerçeve. Şikâyetleri hiyerarşik bir düzene sokan bir çerçeve. Avrupa Birliği, en gerçek anlamıyla ırk temelli bir devlet gibi işlev görüyor: uluslarüstü düzeyde, farklılaşmış vatandaşlık biçimleri arasındaki ayrışmayı organize ediyor, bazı yaşamları yönetilebilir kılarken, bazılarını polis, sınır veya insani yardım yönetimine bırakıyor. Demokratik rasyonelliği temsil ettiği iddiasını dile dökerken, sömürgeci hiyerarşileri miras alıyor. Ekonomik çatışmaları siyaset dışı bırakıyor, ırksal çatışmaları görünmez kılıyor. İki kademeli bir vatandaşlık üretiyor ve işçi sınıfının farklı kesimleri arasında politik sentez kurma ihtimalini tümüyle ortadan kaldırıyor.

Bunu kabul etmek, “bir halk yaratma” fikrinden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, bölünmelerden doğan, bölünmelere karşı değil, bölünmelerden doğan gerçek bir halkın temellerini atmaktır. Saflığıyla değil, içinden geçen çatışmaları organize etme kapasitesiyle tanımlanan bir halk. İşte bizi bekleyen görev bu.

Bir Halk Yaratmak: Stratejik Koşullar

2005’in ortaya koyduğu gerçekleri ciddiye alırsak, sadece olayları gözlemlemekle yetinmemeliyiz. Basit bir soru sormalıyız: Irksal çizgiler boyunca örgütlenmiş, parçalanmış bir ülkede bugün “bir ulus inşa etmek” ne anlama geliyor? Sadece bir sözden ibaret değil, stratejik bir görev olarak. Zor ama elzem bir görev.

Birden fazla adaletsizliğin varlığını kabul etmek ve onları kınamak yeterli değil. Onları yok etmeden, birlikte anlamayı başarmalıyız. 2005 ayaklanmalarının bize öğrettiği şey, mülksüzleştirme deneyiminin tek tip olmadığıdır. Tek bir güvencesizlik veya dışlanma biçimi yok. Farklı edinilmiş deneyimler, belirli baskı biçimleri var ve bunlar, belirli koşullarda nesnel olarak birleşebilirler.

Dolayısıyla soru şu değil: “Sınıf ve ırk arasında seçim yapmak zorunda mıyız?” Bu yanlış bir ikilem. Soru şu: Müşterek hedefler ve net politik amaçlar belirleyerek, çok sayıda koşuldan nasıl kolektif bir özne inşa edebiliriz?

Bir halk inşa etmek, “çeşitliliği” yüceltmekle ilgili değil. Bu, egemen bir toplumsal bloğun içindeki çelişkileri politik olarak örgütlemek ve onları saldırgan bir güce dönüştürmekle ilgili. Bu, düşman hakkında netleşmeye ihtiyaç duyar, yani bugün ekonomik, hukuki ve güvenlikle alakalı kurumlarda ifadesini bulan kapitalist düzen yanında halk kesimleri içindeki ilişkiler, proletaryanın fraksiyonları arasındaki güvensizlik, rekabet ve bazen de tahakküm ilişkileri hakkında da netlik gerektirir. Bu nedenle bir halk inşa etmek, kendi kampımızın bile “somut durumunun somut tahlili”ni yapmayı gerektirir.

Bu nedenle, bu durum, en güçlü anlamıyla politik bir çalışmaya ihtiyaç duyar. Sıklıkla birbirinden ayrı toplumsal dünyalar arasında analiz, örgütlenme ve çeviri pratiği içeren bir çalışma. Bu, sadece kınama veya öfke ifade etmekle kalmayıp, önceliklerin, ittifakların ve koordineli müdahale biçimlerinin oluşturulduğu çerçeveler gerektirir.

Bu bağlamda, bir şeyi kabul etmek gerek: 2025’in koşulları 2005’inkilerle aynı değil. Çatışma ortamı değişti. Toplumsal atomizasyon, işçi hareketinin dağılması ve bazı eylemci çevrelerin kimlik temelli veya ahlaki ideolojilere örgütlenmesi, zaten bölünmüş olanı daha da parçaladı. Ancak bu, her yeniden yapılanma stratejisinin başarısızlığa mahkûm olduğu anlamına gelmez. Özellikle de ırk meselesinin sol örgütler içindeki yeri başta olmak üzere, birçok ilerleme kaydedilmiştir. Jean-Luc Mélenchon’un Nail Merzuk’un 27 Haziran 2023 günü ölümünün ardından çıkan isyanlar sırasındaki tepkisi buna bir örnek. Sakinliğe çağrı yapmak yerine, adalet çağrısında bulunmayı tercih etti! Bu duruş, 2005’te sol örgütlerin suç ortaklığı içeren sessizliğiyle tam bir tezat oluşturuyor.

Dolayısıyla, çalışma sürecinin ucu hâlâ açık. Her şeyi sıfırdan icat edecek değiliz. Mevcut düzenle yüzleşme temelinde ittifakların kurulabileceği gerilim noktalarını, olası kırılma noktalarını belirlemek gerek.

Burada bir halk inşa etmek, zayıf bir uzlaşma aramak anlamına gelmez. Bu, çatışmacı, heterojen ancak örgütlü bir toplumsal blok oluşturmak, ulusal anlatıdan dışlananlar adına konuşabilmek ve gerçek siyaset sahnesinde etki yaratabilmek anlamına gelir. Bu, savunma reflekslerinden kopmayı gerektirir. Bu, birliği kendi başına bir amaç değil, kolektif gücün bir koşulu olarak aramak anlamına gelir.

2025: Kritik Bir Moment

Yirmi yıl sonra, 2005 ayaklanmalarının mesajı her zamanki kadar güçlü kalmaya devam ediyor. Bu ayaklanmalar, birbirini tamamlayan iki gerçeği ortaya koydu: halkın iradesine karşı inşa edilmiş bir Avrupa projesinin tükenmişliği ve sürekli olarak dışladığı kişileri tanımaktan aciz bir cumhuriyetçi modelin çıkmazı. Bunlar, krizlere rağmen kendini yeniden örgütlemeyi bilmiş aynı (ekonomik, politik, ırksal) düzenin iki ifadesi.

2025’in bizden talep ettiği, anma törenleri düzenlemek ya da aynı analizleri tekrarlamak değil. İki yana bakarak yapılan gözlemi stratejik bir yöne kavuşturmak. Çünkü tek başına vuzuh, hareket yaratmaz. O, bir proje, bir yöntem, bir temel ile desteklenmelidir.

Bu anlamda stratejik ufkumuz, yapısal dışlamayı esas alan Avrupai mekanizmanın içeriden reforma tabi tutulamayacağı gerçeğini kabul etmek zorundadır. Ciddiyetle inşa edilmiş her türden halkçı politika, er ya da geç, AB’yi oluşturan bu genişlemiş ırkçı devletin ortadan kaldırılması ihtimalini gündeme getirmek zorunda kalacaktır, bu, toplumsal çatışmaların politik olarak gerçekten ifade edilebileceği tek çerçeve olan ulusal çerçeveye geri dönmek anlamına gelse bile.

Bugün bir halk inşa etmek, gerçekten özgürleştirici bir politik çerçeve tasavvur etme potansiyeline sahip birleşik bir cephe oluşturmak anlamına gelir. Bu da nihayetinde Avrupa Birliği’nden ayrılma meselesini ulusal bir geri çekilme biçimi olarak değil, halkçı, toplumsal ve sömürgecilik karşıtı bir projenin gerçekten var olabilmesi için stratejik bir koşul olarak ele almayı gerektirir. Bu, politik bileşime, bir girişim kapasitesine ihtiyaç duyar. Mevcut çıkmazlardan, yönetimsellikten, azınlık konumundan ve ahlaki geri çekilmeden kurtulmak anlamına gelir.

Selim Nadi
Vissam Bengerbi

Kaynak