Giriş
Marksist
sol çevrelerde, ABD ile İsrail arasındaki ilişki üzerine önemli tartışmalar
yaşandı. Ancak bu diyalog, şimdiye dek her iki taraf için de pek verimli
geçmedi. Bunun başlıca nedeni, bu tartışmaların neredeyse tamamının, ABD’nin
İsrail’e verdiği desteğin “makul” olup olmadığı veya daha geniş anlamda, jeopolitikadaki
rasyonellik tartışması etrafında yoğunlaşmış olmasıdır. Ben de bu konuda
fazlasıyla suçlu olduğumu kabul etmeliyim. Daha önce rasyonellik meselesinin o
insanı durağan kılan siperlerinde sıkışıp kalmıştım. Bu durum, sonraki
tartışmalarda da devam etti. Aslında, “Siyonist Devletimsi Yapı” (SDY) ve özel
ilişki etrafında dönen tartışma, tamamen “Uçak Gemisi Tezi” (UGT) ile “Siyonist
Lobi Tezi” (SLT) arasındaki eskimiş söylemin neredeyse bir tekrarına, yani
Siyonist teşekküle desteğin Amerikan çıkarlarına uygun olup olmadığı sorusuna
dönüştü.
Tüm
bu teoriler, ağaca takılıp ormanı göremiyordu. Sorulması gereken soru
rasyonellik değil; özel ilişkiyi özel kılan şeyin ne olduğu olmalıdır. Sonraki
tartışmalarda, İsrail’in uçak gemisi olduğuna ilişkin tezi savunanlar, bu
soruyu cevapsız bırakmış, İsrail’in Siyonist devletimsi yapı olduğunu
söyleyenlerle Siyonist Lobi Tezi’ni savunanlar, bu konuda bir açıklama sunmaya
çalışsalar da, bunların iddialarını eksik veya geçersiz kılan, aynı zamanda
“rasyonellik tuzağına” düşmelerine neden olan önemli kusurlara sahip oldukları
görülmüştür.
Soru
Yukarıda
sorduğumuz, cevap sunmaya çalıştığımız soru, yukarıdaki tezlerin çeşitli
savunucularının cevaplamaya çalıştığı sorudur. Göreceğimiz üzere, hepsi de kapsamlı
bir katkıda bulunma konusunda başarısız olmakla kalmıyor, ayrıca “rasyonellik”
tartışmasının tuzağına düşüyor. Bana göre, İsrail’in Amerika’nın diğer tüm
müttefiklerine kıyasla neden ayrıcalıklı bir konumda olduğunu, Batılı elitlerin
neden Siyonist ideolojinin çeşitli biçimlerine bu denli bağnazca bağlı kaldıklarını
idrak etmek, sosyalist hareketin çözmesi gereken temel bir sorundur.
İmparatorluğun
kalbinde örgütlenen ilkeli bir proleter enternasyonalist açısından, ABD-Siyonist
ekseninin barbarlığının “bizim” egemen sınıfımız için rasyonel olup
olmamasından çok, bu tür özel bir ilişkinin neden var olduğunu anlamak daha
önemlidir. Esas olan, düşmanı tanımaktır.
Rasyonellik
etrafında dönen, bitmek bilmeyen tartışma, soruyu cevaplamaya yaklaşmıyor,
bunun yerine, bizi emperyalizmin hizmetindeki bürokratların bakış açısı
üzerinden, ABD hegemonyasına dair tartışmaya itiyor. Bu tür “rasyonel devlet
yönetimi”yle ilgili sorunları burjuva uluslararası ilişkiler teorisyenlerine
bırakalım. Kendi katkımı özetlemeden önce, her birinin başarısızlıklarını daha
iyi görebilmemiz için yukarıda bahsedilen teorilerin eksikliklerini incelemek
istiyorum.
Uçak
Gemisi Tezi
UGT’yi,
bizzat bu tabiri kullanan Ronald Reagan’ın Dışişleri Bakanı Alexander Haig’in
şu sözleriyle özetlemek mümkün:
“İsrail, batırılamayan,
tek bir Amerikan askeri bile taşımayan, Amerikan ulusal güvenliği için kritik
bir bölgede bulunan, dünyanın en büyük Amerikan uçak gemisidir.”
Buradan
hareketle, özel ilişkiyi yönlendiren şeyin bu olduğu savunulmaktadır. Bu teori,
Corç Habaş gibi Marksistlerden Hasan Nasrallah gibi İslamcılara kadar birçok
kesimden destek bulmuştur. Birçok Troçkist ve resmi komünist/ML de bu tezin ana
hatlarına bağlı kalmaktadır. Başka bir örnek olarak, belge, açıkça aksini iddia
etse de, kabul edilen 2026 tarihli Marksist Birlik Örgütünün Görevleri ve
Perspektifleri başlıklı çalışmanın ilgili bölümü, ABD’nin İsrail’i “emperyalist
dünya düzeninin mevcut yapılanmasını destekleyen, petrolle beslenen birikim
sisteminin en önemli merkezinde azalan ABD hegemonyasına karşı bir kale” olarak
desteklediğini savunan Uçak Gemisi tezini savunuyor[1] (Bu noktada kıyaslama
için yoldaş Adam Hanieh’deki[2] UGT’ye bakılabilir.)
Öncelikle,
güçlü yönlerden bahsedelim. Şüphesiz ki, İsrail artık Soğuk Savaş döneminde
radikal pan-Arabizm ve SSCB’ye karşı nispeten basit bir vekalet devleti olarak
oynadığı aynı işlevi görmüyor. Bununla birlikte, İsrail’in bugün ABD
emperyalizmi için gerçekten bir rol oynadığı düşüncesindeyim.
Marksist
Birlik Örgütünün Görevleri ve Perspektifleri’nde de belirtildiği üzere, İsrail’in
“bölgede ABD liderliğinde işletilen ekonomik ve politik entegrasyon süreci”nin
merkezinde yer aldığı doğru olsa da, bu, eksik ve çok soyut bir ifadedir.
İsrail rejiminin bölgedeki Amerikan emperyalizmi için daha acil, belki de daha
büyük faydası, bekçi köpeği olmaktan ziyade saldırı köpeği olarak işlev
görmesidir.
Mike
Macnair’in isabetli bir şekilde belirttiği gibi, Amerika’nın nispeten zayıfladığı
bir sürece girdiği günden beri, imparatorluğun daha “düzenli” bir şekilde
yönetilmesinin artık mümkün olmadığı göz önüne alındığında, ABD’nin emperyalist
stratejisi; yıkım, ülkeleri geri bıraktırma, Balkanlaştırma, mezhepçilik, savaş
ağalığı, soykırım vs. politikasıyla yönlendirilmiştir.[3]
Çin
gibi ortaya çıkan “denk rakipler” veya Rusya gibi ortaklar, bölgesel karşı
hegemonlar veya ABD’yi sadece “eleştiren” zayıf devletler/devlet dışı aktörler
nezdinde tek amaç var: yıkım.
Bu
yıkım pratiği, “büyük İsrail” denilen yerleşimci sömürgecilik projesinin
binyılcı Yahudi üstünlükçülüğünü esas alan amaçlar güden, bölgeye yıkım getirme
konusunda doğalında bir vekil güç olarak iş gören Siyonist teşekkülün
kurgularıyla örtüşmektedir. Bu, nihayetinde yıkıcı sonuçlar doğuracak, süreci
tırmandırma girişimlerine ve istikrarsızlığa yol açabilecek riskli bir kumardır.
Örneğin, bölge çapında cereyan edecek bir kara savaşı, Körfez rejimlerinin ve
ABD’ye bağlı diğer vekil güçlerin çöküş sürecini tetikleyebilir. Akılcı burjuva
devlet eylemi ile akıl dışı eylem arasındaki çizgi, sunulduğu kadar basit
değildir, bu durum, bu konu etrafındaki kısır döngüye dönüşmüş tartışmanın
anlamsızlığını daha net biçimde ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, İsrail’in
savaşı sürekli kışkırtması yetmişlerden beri ABD stratejisinin genel izleğini
takip etmektedir.
İsrail’in
emperyalizm dâhilinde oynadığı rolle hem politik hem de ideolojik/kültürel düzeyde
sahip olduğu ayrıcalıklı ilişki arasında doğrudan bir bağ olduğu imasının hatalı
olduğunu görmek gerek. Uçak Gemisi tezinde Amerikan egemen sınıfının tamamen
rasyonel aktörler olduğu, kendi çıkarlarının bilincinde oldukları, bu
doğrultuda hareket ettikleri fikrinin zımnen onaylandığını görüyoruz. “Rasyonellik
tuzağı” kendini burada belli ediyor. Bu nedenle UGT, genellikle kaba
materyalizme kurban gidiyor, ideolojinin rolüne ciddi anlamda önem vermiyor, bu
da teoriyi çok soyut, mekanik ve yarım yamalak kılıyor. Bunun günümüzün
Marksist jeopolitik analizlerde yaygın olarak görülen bir hata olduğunu
söylemek gerekiyor. Burada tarihsel bir durum, esasen mantıklı bir ekonomik
belirleyici olması gerektiği gerçeğini baz alarak, geriye doğru okunuyor.
İdeolojiyle
ciddi bir şekilde ilgilenmemesinin sonucu olarak Uçak Gemisi tezi, İsrail’in
(ve Siyonizmin) diğer tüm ABD müttefiklerine kıyasla politika yapıcıların
zihninde neden orantısız bir etkiye ve öneme sahip olduğunu açıklayamıyor.
Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi ülkeler, neden bölgedeki ABD hegemonyasının
sürdürülmesinde merkezde yer almalarına rağmen, aynı türden bir himayeye nail
olamıyorlar? ABD polisi ve diğer içe dönelik baskı aygıtları, neden Ukraynalılar
veya Tayvanlılarla değil de İsraillilerle düzenli eğitim faaliyetleri yürütüyor?
Amerika’nın
elitleri, Çin’e yönelme politikası bağlamında, Ukrayna’daki vekâlet savaşını
desteklemenin faydası hakkında önemli tartışmalar[4] yürütürken, Matthew Petti’nin
belirttiği gibi, “ABD ordusunun Ortadoğu’da tükettiği uzaktan kumandalı
mühimmat[5] ve füze savunma sistemlerinin[6] Ukrayna’nın kullandığı topçu ve
zırhlı araçlardan Pasifik çatışması için çok daha önemli” olduğu gerçeğine
rağmen, İsrail’in yerleşim projesinin ABD’yi Ortadoğu’ya daha da derinden
çektiği konusunda neden böyle bir tartışma yürütülmüyor?[7]
Neden
özellikle Siyonizm karşıtları, yabancı müttefik güçler içinde kendi
hükümetlerini eleştirenlere kıyasla daha fazla baskıyla yüzleşiyorlar? Neden
İsrail, ABD elitleri tarafından pratikte ABD’nin bir uzantısı olarak
görülürken, başka hiçbir ülke, aynı bakış açısıyla karşılanmıyor? Eğer mesele, sadece ABD’nin İsrail ile neden ittifak kurduğu olsaydı, Uçak Gemisi tezi kâfi
gelirdi. Ancak asıl sorumuz, buna bağlı olarak, yukarıda sorduğumuz tüm sorular
konusunda bu tez, tatmin edici cevaplar sunmuyor. Sonuç olarak, Siyonist Lobi Tezi
ile Siyonist Devletimsi Yapı tezleri, Uçak Gemisi tezinin ABD’nin İsrail’le
kurduğu özel ilişkinin özgünlüğünü analiz edemediği konusunda ciddi eleştiriler
getiriyor. Kısacası, bu Uçak Gemisi tezi, İsrail’in özgünlüğünü izah edemiyor.
“Siyonist
Lobi” Tezi ve “Siyonist Devletimsi Yapı” Tezi
Eleştirilen
üç teori içinde Siyonist Lobi tezi, en popüler tez. Aynı zamanda teorik olarak
en az gelişmiş olanı. Özel ilişkiye dair anlaşılması kolay ve nispeten tutarlı
bir teori sunuyor fakat bu cevap tümüyle yüzeysel bir nitelik arz ediyor.
Herkesin görebildiği şeyi, yani İsrail Lobisinin gücünü gözlemleyen basit ama
politik olarak etkili bir anlatıdan ibaret. Uçak Gemisi tezine kıyasla tek bir
SLT yok. Sol da sağ da onu benimsiyor. Bu nedenle, aşırı sağ, Yahudi
milyarderlerden oluşan bir grubun ABD dış politikasını kontrol ettiğini iddia
edebilirken, muhalif liberaller ve devlete sadık sol, İsrail Lobisinin Amerika’daki
sözde “demokrasi”yi kirlettiğini söyleyebiliyor. Bununla birlikte, SLT,
ABD-Siyonist aksının özgüllüğü sorusunu ele almaya çalıştığı için açıklama
becerisi açısından Uçak Gemisi tezine kıyasla ona bir avantaj sağlıyor.
Siyonist
Lobi tezini ortaya atan (aslında İsrail lobisinden söz eden) John Mearsheimer
ve Stephen Walt, Lobiyi “ABD dış politikasını İsrail yanlısı bir yöne doğru
hareket ettirmek için çalışan bireyler ve kuruluşlardan oluşan, amacı İsrail’in
davasını ABD içinde savunmak olan, hem Yahudilerden hem de Yahudi olmayanlardan
oluşan güçlü bir çıkar grubu” olarak tanımlıyorlar.[8] Bu gözlem doğrudur,
çünkü gerçekten de bu tür bir Siyonist Lobi vardır ve muazzam bir etkiye
sahiptir. Ancak SLT’nin daha yeni yönü, Lobinin kendisinin Güneybatı Asya’daki
özel ilişkinin ve ABD politikasının arkasında olduğu iddiasıdır. Bunun, seçim
kampanyalarının, düşünce kuruluşlarının, Siyonist saldırı örgütlerinin ve
benzerlerinin muazzam finansmanı (veya rüşvet, şantaj vs.) aracılığıyla
organize edildiği öne sürülmektedir.
SLT’nin
birçok sorunu var. Amerikan siyaseti ve ekonomisindeki elitlerin eyleme geçme becerilerini
ortadan kaldırarak, onların Siyonizmin ırkçı ilkelerine gerçekten inanıp
inanmadıkları veya sadece rüşvetle mi yönlendirildikleri konusunda şüphe
uyandırıyor. Sıklıkla, bağnaz bir Siyonist dünya görüşünü destekleyen diğer
yapılara, yani basına, yüksek öğrenime, dini kurumlara, kitle iletişim
araçlarında kültürel normalleşmeye, yerli Amerikan beyaz üstünlüğüne, kıyametçi
Hristiyan Siyonizmine vs. pek dikkat etmiyor. Aynı şekilde, devletin
eylemlerindeki irrasyonellik sorusu konusunda da ana zemini kaydırıyor. Bu noktada,
Mearsheimer ile Walt’un Siyonist Lobi’nin ABD dış politikasını ABD’nin
amaçlarına karşı İsrail’in farklı amaçlarına hizmet edecek şekilde yeniden
yönlendirdiği ile ilgili temel iddiasına bakılabilir.
Siyonist
teşekkül, ABD’li ideologların tam olarak anlayıp anlamamasına bakılmaksızın,
gerçekten de önemli bir emperyalist rol oynamaktadır. Ancak, SLT
savunucularının Lobi’nin 21. yüzyıldaki gerçek amacını, elitleri “satın almak” gibi
adımlardan ziyade, Batı'da fiilen bir devlet ideolojisi olan şeye yönelik her
türlü tehdidi dışlarken veya bastırırken, ABD egemen sınıfı nezdinde Siyonist
statükoyu yeniden üretme amacını nasıl yanlış anladıklarını da göz önünde
bulundurmalıyız. ABD elitleri, uzun zamandır Siyonist bağnazlardır; Lobi, bu
Siyonizmi korumayı amaçlamaktadır.
Geleneksel
SLT’nin sığlığını başkaları da ele aldı. Birçok açıdan Siyonist Devletimsi Yapı
tezi, SLT’nin geliştirilmiş hali. Rob Ashlar, tezini şu şekilde ortaya koyuyor:
“Batılı elitlerle İsrail
halkı tek bir ulusötesi politik teşekkül bünyesinde birleştiriliyor. Bu teşekkül,
Batı emperyalizmini Yahudi yerleşimci-sömürgeciliğinin onun sırtına yüklediği
maliyetlere bakmaksızın araçsallaştırmak gibi bir amaca sahip.”[9]
Bu
görüşe göre, bu Siyonist Devletimsi Yapı, imparatorluğun bağrından çıkmış, “İsrail
Lobisinin ortaya çıkışı ve güçlenmesinin maddi temeli”ni emperyalizm teşkil etmiştir.
Bu tespit üzerinden şu söylenmektedir: “Amerikan siyasetindeki elitler, katı
jeopolitik değerlendirmeden ziyade, Siyonist ideolojik inançlarından dolayı
İsrail’i giderek daha fazla desteklemeye başlamıştır.”
SDY
tezi, izahat ve öngörü açısından önemli bir güce sahip. Anlaşılması gereken
birçok önemli noktaya değinmektedir. En önemli husus ise Batılı ve İsrailli
elitlerin “kültürel açıdan iç içe geçmiş, sıkı” ilişkisi ve Batılı yönetici
sınıfın Siyonist yerleşimci sömürgecilik projesine olan sarsılmaz bağlılığıdır.
SDY, Uçak Gemisi tezinin yapamadığını yapmakta, İsrail’in özgüllüğüne dair bir izahat
sunabilmektedir.
Bununla
birlikte, SDY teorisi de ciddi kusurlara sahip. Yukarıda alıntılanan
pasajlardan da görüldüğü gibi, Ashlar, rasyonellik sorusuna çok fazla
odaklanarak, bunu SDY tezinin sunduğu tanımın merkezine yerleştirmiştir. Bu
aşırı odaklanma, teori etrafında dönen tartışmaların özel ilişki meselesine
yoğunlaşmak yerine rasyonellikle alakalı sorunlara kapanmasına sebep olmuştur.
Bu
“devletimsi” teriminin pek işlevsel olmadığını görmek gerekiyor. Bu terim, ABD
imparatorluğunu “ele geçiren”, onu ABD ve diğer Batı ülkelerinden neredeyse
ayrı bir devlet varlığı haline getiren, çok katı ve görünüşte yabancı bir
yapıyı ima ediyor. Göreceğimiz gibi, Batılı elitlerin Siyonist davaya bağnazlıkla
bağlı oluşlarını ya da kültürel açıdan kaynaşmış ilişkilerini, Amerikan
emperyalizmi üzerinde duran bir “devletimsi yapı”nın (veya İsrail’in)
kontrolüne bağlamak yanlış.
İsrail
emperyalizm bünyesinde halen daha belirgin bir role sahip, ancak bu rol
sürdürülürken dili daha çok kesiliyor, giderek bu rol daha da riskli hale
geliyor. Ashlar, İsrail’in kışkırttığı (ABD-Siyonist Aksı’nın İran’a karşı yürüttüğü
son savaşı türünden) savaşların Ortadoğu’da yıkıcı bir bölgesel savaşın,
ABD'nin Arap müttefiklerinin ve Filistin’i işgal eden Siyonist yerleşimci
rejimin çöküşünü beraberinde getirebileceği gerçeğine tekrar tekrar atıfta
bulunmakta haklı (İsraillilerin kendilerinin de peşinde oldukları kıyametvari
fetihe dair gayelerinin bilhassa rasyonel/kendini koruyucu nitelikte olmadığını
da belirtmekte fayda var). Ancak, yukarıda belirtilen ABD emperyalist
stratejisi, Amerika’nın gücünün zayıfladığı süreci hızlandırdığı düşünülen
hedefleri tahrip etme riskini de beraberinde getiriyor.
Macnair’in
belirttiği gibi,
“21. yüzyıl, milliyetçilik
ve irrasyonalizme doğru derinleşen bir eğilime ve daha büyük, daha tehlikeli
savaşlara, devrimci bir proleter direnişin gerçekleşme ihtimalinin zayıflamasına
tanıklık etti. Bu yüzyıl muhtemelen, ABD’nin daha fazla savaş açmasına yol
açacak ve bu savaşlar genele teşmil edilmiş nükleer çatışma yoluyla insanlığın
yok olmasına yol açacak.”[10]
Burjuva
devletinin rasyonel eylemine dair fikriyatı besleyecek daha çok görüş öne
sürülecekmiş gibi görünüyor.
Göreceğimiz
üzere, Siyonist ideoloji özel ilişkinin temel itici gücü olsa bile, ABD
politikasını ele geçirmemiştir.
Emperyalizm,
İdeoloji ve Dışlananların Kolonisi
ABD
siyasetinin ve ekonomisinin elitlerinin alabildiğine Siyonist olduklarını
söylemek yetmez. Filistin’i işgal eden yerleşimci İsrail rejimini Amerikan egemen
sınıfı, Amerika'nın pratik bir uzantısı olarak görüyor. Kurumsallaştırma
çabaları, uygulamalar ve savunma pratikleri açısından Siyonizm, birçok farklı
biçim alsa da, ABD’de her açıdan bir devlet ideolojisidir.
İsrail
ve ABD’nin neden eşi benzeri olmayan özel bir ilişki sürdürdüğü sorusuna
yönelik üç ciddi teoriye baktık, ancak gene de bu konuda somut ve eksiksiz bir
katkı elde edemedik. Uçak Gemisi tezi bu soruya cevap sunmuyor. Siyonist Lobi tezi
fazla kaba, Siyonist Devletimsi Yapı tezinin sunduğu “devletimsi” olana vurgusu
ile “rasyonellik tuzağı”na odaklanan yaklaşımı, ciddi sorunlara yol açıyor. Gelgelelim,
tüm bu teoriler doğru yanlar barındırıyor. Gördüğümüz gibi, İsrail halen daha emperyalizm
içre bir rol oynuyor, Siyonist Lobi muazzam bir güç uyguluyor, ABD’deki burjuva
siyasetinde faal olan partiler Siyonist ideolojiye bağnazlıkla bağlı, hatta
kendilerini onunla özdeşleştiriyorlar. Peki ama bu durumu nasıl açıklamalıyız?
İdeoloji,
İsrail kolonisinin arkasındaki “büyük güç” desteğinde önemli bir rol oynar.
Siyonizm, Theodor Herzl’in sözleriyle, Batı emperyalizmine her zaman “Asya’ya
karşı Avrupa’nın kalesi” olarak pazarlanmıştır, ancak Amerikan/Batı yönetici
sınıfında, bilhassa ABD himayesi döneminde Siyonizme yönelik sorgusuz sualsiz
bir bağlılık gelişmiştir.[11]
Batı
Evanjelizminin/Hristiyanlıının sunduğu ideolojik destek, İngiliz Mandası
döneminde fazlasıyla önemliydi, ancak aynı zamanda Filistin’de bir Yahudi
devletinin kurulmasına karşı çıkan İngiliz yönetici sınıfı içinde her zaman bir
anti-Siyonist fraksiyonun var olduğu da doğru. Muhtemelen bu bakış açıları,
İngiliz siyasetçilerinin Siyonistlerin tahammül edilemeyecek kadar fazla sorun
çıkardığına karar vermesinin ardından Yahudi yerleşimini kısıtlayan 1939 tarihli
hükümet raporunda doruk noktasına ulaşmıştır. ABD’de, özellikle ilk dönemde,
ABD askeri ve dış politika kurumlarındaki derin Arap yanlısı sempati nedeniyle,
Siyonizme destek hiçbir şekilde garanti değildi.
ABD-İsrail
ortaklığı, altmışların başlarından 1973 Arap-İsrail Savaşı’na kadar uzanan
dönemde Soğuk Savaş’ın belirli hesaplara dayanan gerçekçi politikasından doğdu.
Bu dönemde Siyonist teşekkül, Fransız himayesinden Amerikan himayesine geçti.
Amerikan yönetimi, Tel Aviv rejiminin anti-emperyalist Arap milliyetçiliğine,
hatta SSCB’ye karşı etkili bir şekilde mücadele ederek, Washington’a
askeri-siyasi açıdan faydalı olduğunu göstermesinin ardından, yerleşimci
devletin başlıca emperyalist destekçisi olmaya başladı. Böylece ABD ve İsrail,
yakın müttefik haline geldi, bu bağın sağlamlaştırılması için ideoloji seferber
edilmeye başlandı. Amerika’da Siyonizmin iki potansiyel önemli müttefiki vardı:
Siyonist bir kadro tabanına dönüştürülebilecek büyük Yahudi topluluğu ve
özellikle Soğuk Savaş’ın anti-komünizminin sonucu olarak kilisenin yükselişiyle
birlikte, oldukça etkili ideolojik haçlı güçleri meydana getirebilecek büyük
Evanjelik Hristiyan nüfusu. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Siyonist
kışkırtma, Hasbara’nın (Siyonist propaganda faaliyetlerinin) kitlelere
yayılması, Soğuk Savaş ideolojisi, Siyonist Lobisinin gelişmesi, kültürel
normalleşme, Nazi Yahudi soykırımının duygusal düzeyde maniple edilmesi vs.
yoluyla bu toplulukların ötesine yayıldı. Ancak özellikle yetmişlerde ve seksenlerde
daha derinlerde başka bir şey yaşandı.
İran’da
1979’da gerçekleşen İslam Devrimi’nin Amerikan siyasetçilerini epey derinden
etkiledi. ABD’nin o zamanki başlıca bölgesel müttefiki Muhammed Rıza Pehlevi’nin
İran’ıydı. Şah’ın kanlı rejimi ABD’nin büyük desteğiyle hükmünü yürüttü. Neticede
Şah, 1953’teki İngiliz-Amerikan darbesiyle iktidara gelmişti. Ancak bu noktada Amerika,
ciddi bir tepkiyle yüzleşti: En tepede bir müttefiki olmasına rağmen, İran
halkı, derin Amerikan karşıtı duygular geliştirdi, bu da Şah’ın devrim yoluyla devrilmesi
ve İslam Cumhuriyeti denilen Amerika’ya düşman bir hükümetin kurulmasıyla neticelendi.
ABD’li stratejistler, bu deneyimden, temel sorumuza cevap vermeyle ilgili
önemli bir ders çıkardılar: Ortadoğu’daki müttefikler, bölgedeki kitlelerin
Amerika’ya karşı ne kadar kutuplaştığı göz önüne alındığında, yalnızca en
tepedeyken güvenilirdi.
Mısır,
yetmişlerden beri ABD yörüngesinde olmasına rağmen, her zaman halkın militan
mücadelelerinin alevlendiği olaylara sahne olmuştu. Körfez ülkeleri, monarşileri
aracılığıyla ABD’nin müttefikleridir, ancak özellikle büyük Arap işçi ve orta
sınıflarına sahip Suudi Arabistan örneğinde olduğu gibi, potansiyel olarak
kırılgandır. Bunu göz önünde bulunduran ABD’li siyasetçiler, Ortadoğu’daki
neredeyse tüm müttefiklerine, nüfuslarının sadece güvenilmez değil, aynı
zamanda tehlikeli olduğu varsayımıyla baktılar. Bu devletlerin her biri, halkın
(İslamcı, milliyetçi veya demokratik siyaset üzerinden) harekete geçmesi
halinde kendi içinde riskler taşımaktadır. Ancak bölge bu konuda özel bir istisnaya
sahip.
Siyonist
teşekkül, bu açıdan tümüyle farklı ve gerçekten özel. Diğer tüm devletlerin
aksine, İsrail bir yerleşimci kolonisi, daha doğrusu beyaz, Batılı bir
yerleşimci sömürge projesi. İsrail’in Yahudi yerleşimci nüfusunun büyük bir
kısmı, doğrudan ABD’den gelmekte olup, birçoğu da Batı/Avrupa ülkeleriyle çifte
vatandaşlığa sahip. İlk Siyonist düşünürlerin doğru bir şekilde anladığı gibi,
yerleşimci nüfus, maddi olarak varlıklarını sürdürmek için ABD gibi emperyalist
merkezlere bağımlı. ABD’nin herhangi bir vekil gücünün aksine, dışlananların
kolonisi olarak İsrail’de yaşayan yerleşimci kitleler, bilhassa yerleşimci
varlıklarını sürdürmek adına, ABD’nin yardımına bağımlı.
Esasında
Siyonizm bizatihi Batı’nın evladı. Yerleşimci piyadeleri, maddi, kültürel,
kişisel ve ideolojik olarak İngiliz-Amerikan güçlerinin ait olduğu “Batı”ya bağlı
bir “Batılı” bakış açısı taşırlar. Bu nedenle, Yahudi İsrailli yerleşimcilerin
Amerikan karşıtı, emperyalizm karşıtı bir ayaklanma gerçekleştirme ihtimalleri
sıfır. Siyonist ideologlar R. Blackwill ve Washington Enstitüsü isimli düşünce
kuruluşundan W. Slocombe’un açıkça belirttiği gibi:
“İsrail halkı ve
politikacıları, İsrail halkı arasında yaygın biçimde kabul gören, derinlere kök
salmış bir Amerikan yanlısı bakış açısına sahiptir. Dolayısıyla, İsrail’in ABD’nin
ulusal çıkarlarına verdiği destek, İsrail’deki demokratik siyasi kültürün
dokusuna sıkıca işlenmiştir. Bu, şu anda Büyük Ortadoğu’daki başka hiçbir
ulusta bulunmayan, çok önemli bir özelliktir.”[12]
Sonuç
olarak, İsrail, sadece bölgedeki ABD’nin gözde müttefiki olmakla kalmadı, aynı
zamanda ABD emperyalizmi için en güvenilir vekil güç olarak özel bir rol
oynamaya başladı. Bir anlamda, Maşrık’ta bir tür ABD kolonisi haline geldi. Bu,
özel bir ideolojik bağa dönüşmeye devam edecekti.
Bölgede
Amerikan hegemonyasının beyaz yerleşimci karakolu olarak benzersiz bir rol
oynayan bu varlık ile Hristiyan Siyonistler ve (1967 savaşından sonra
çoğunlukla Siyonizmi destekleyen) Yahudi Amerikan nüfusu arasındaki ilişki yeni
bir şeyin filizlenmesi ve olgunlaşması için elverişli bir zemin oluşturdu. Yetmişli
ve seksenli yıllarda, İsrail’in özel konumu, ABD’de zaten var olan Siyonist
eğilimlerin derinleşmesini teşvik edip destekledi. Yahudi kurumları, Siyonizmin
amaçlarına ulaşmak için kullanılacak birer mekanizmaya dönüştürüldü. Yahudilerin
çektikleri acıları istismar eden girişimler, Siyonistlerin ideolojik telkinleri
için temel bir unsur haline geldi. ABD’nin kuruluş ve genişlemesinin yerleşimci
sömürgeci karakterinin ve Siyonist projenin karşılıklı olarak kabul edilmesi de
bir faktör olarak göz ardı edilemez. Siyonist Lobi, Evanjelik fraksiyonlarıyla
birlikte, İsrail’in özel ekmeğine yağ sürmek adına, son derece güçlü ve etkili
siyasi aktörler haline getirildi. Bu dönemde lobi (oldukça başarılı bir
şekilde) Siyonist dava için misyonerlik rolü üstlendi. ABD siyasetinde ve
ekonomisinde etkili olan elitler, Siyonist inancın gerçek savunucuları haline
geldiler. Bu durum, İsrail’in ABD nezdinde sahip olduğu özel statü ve ona bağımlı
olduğu gerçeğiyle birleşince, ABD’nin yönetici sınıfı (ve genel kamuoyu)
arasında İsraillilerin esasen Amerika’nın bir uzantısı olarak görülmesine yol
açtı. Siyonist teşekkül, eski Avrupa’daki “büyük” güçler, kolonilerindeki
yerleşimci nüfusa nasıl bakıyorsa o şekilde görülmeye başlandı.
Böylece,
İngiliz-Amerikan egemen sınıfının Siyonizmle bağı geliştirildi, neticede pratikte
bu bağ, kurumsallaşmış devlet ideolojisinin parçası haline geldi. ABD ve benzer
olguların yaşandığı İngiltere, Almanya, Fransa ve diğer Batı ülkeleri, bu teşekkülün
kendisiyle birlikte, bir tür Siyonist Blok oluşturuyor. Bu bloğu bir araya
getiren, sadece stratejik askeri-politik ittifak değil, aynı zamanda bu bu ülkelerde
devletin desteklediği ideolojilere Siyonizmin “resmi” ideoloji olarak dâhil
edilmesine dönük adımlardır.
Bu
“resmi Siyonizm”, biçimsel, birleşik bir politik yapıyı ifade etmez. Daha çok
bize yukarıdaki tanıma uyan ülkelerin, İsrail’in yerleşimci sömürgeciliğine sundukları
politik ve ideolojik destek üzerinden birer “Siyonist devlet” olarak
görülebileceğini söyler. Bu demek değil ki ilgili devletler, İsraillilerin eline
geçmiştir. Amerikalı elitler de diğer ülkelerin elitleri de kendince birer fail
olarak, Siyonizme farklı düzeylerde bağnazca ilişki kurmaktadır. Daha önce
ifade ettiğimiz üzere, İsrail, ABD için özel olarak faydalı bir güçtür. Bu noktada
ABD’nin bu ilişkide nerede durduğunu anlamak gerekiyor.
Bana
göre, en nihayetinde ABD-İsrail ilişkisini şekillendiren, emperyalizmdir.
Siyonist teşekkül, hem sadık bir yerleşimci garnizonu olarak Amerikan
çıkarlarına yönelik tehditlere karşı bir kale hem de bir yıkım aracıdır; bu da
onu, ABD hegemonyasının nispeten gerilediği sürece girdiği günden bu yana büyük
emperyalist stratejinin bir aracı kılıyor. Bu emperyalist temel üzerine, politik
ve ideolojik bir üst yapı (yani, Amerikan Siyonist ideolojisinin birçok biçimi,
lobiler, düşünce kuruluşları, kültürel ve dini kurumlar vs.) inşa edildi, bu
da, İsrail’i ABD’nin bir uzantısı olarak gören, Siyonist ideolojinin bağnazlıkla
benimsenmesine yol açan, tüm egemen sınıflar arasında bir özdeşleşmeye neden
oldu. Siyonizm sorgusuz sualsiz kabul görüyor, bölgedeki ve ötesindeki tüm
emperyalist strateji, bu açıdan ele alınıyor. Bir yandan, yukarıda özetlenen
Amerikan kontrol stratejisi doğrultusunda, Amerika’nın Ortadoğu’daki herhangi
bir rakibinin üzerine kuduz İsrail köpeğini salmak, Washington’daki siyasetçiler
için kaçınılmaz bir durum. Öte yandan, Batı Şeria ve Gazze’de “iki devletlilik”
esasına dayanan, Filistin Yönetimi’ne sırtını yaslayan bir komprador rejimi
kurmak, Arap dünyasının Filistin ile normalleşmesini hızlandırabilirdi; ancak Washington’ın
Oslo sürecine, teslim olan Arafat’a egemen bir geleceğe sahip olma şansı az
olan sefil bir bantustandan başka bir şey verme niyeti olmadan girmesi göz
önüne alındığında, bu baştan sona başarısız bir girişimdi. Her ikisi de
Siyonist dünya görüşünün yol açtığı sonuçlar.
Amerika’nın
“kurucu ideoloji”sine benzer şekilde, yönetici sınıf arasında tek bir Siyonizm
biçimi yok. Petti’nin açıkladığı gibi, gelişen ilişki türü sayesinde İsrail,
“Amerikan elitlerinin ve halkın büyük bir bölümünün liberalizm, muhafazakârlık,
güvenlik, güç, İslam, İncil, Yahudi-Hristiyan ilişkileri, İkinci Dünya Savaşı,
emperyalizm, sınır ve daha fazlası hakkındaki tüm duygularını yansıtabileceği
bir yer” işgal etmektedir.[13] Bu, iç Siyonizmin dinamiklerini kavrayan bir
yaklaşımdır.
Siyonist
Blok ve 7 Ekim Sonrası Dünya
7
Ekim 2023’te duvarların yıkılması, ardından gelen Gazze Soykırımı ile normal
dünyanın jeopolitiği büyük bir kırılma yaşadı. 7 Ekim öncesi bir dünya vardı,
şimdi ise “büyük güç” jeopolitiğinin işlediği arenada tüm pervasızlığıyla devam
eden soykırımın yeniden normalleşmiş bir kontrol aracı haline geldiği bir 7
Ekim sonrası dünya var. Bu tartışmanın ve benim ortaya koyduğum teorinin bu
bağlamdan ayrılamayacağını göz önünde bulundurarak, neticede “Siyonist Blok”un
ve genel olarak benim katkımın şu anki halimizde nasıl bir rol oynadığını ele
almak gerekiyor.
7
Ekim 2023’te Gazze’deki atılımla birlikte patlak veren olay, uzun süredir
yüzeyin altında kaynayan, Gazzelilerin sürekli maruz kaldığı sefil koşullar,
İbrahim Anlaşmaları ile normalleşme eğiliminin artması ve “uluslararası toplum”
denilen şeyin Filistin meselesini (ve Filistinlileri) göz ardı etmesi gibi muhtelif
faktörlerin neticesiydi.
Bununla
birlikte, o dönemde ılımlı Hamas kanadının esasen iflas etmiş olan siyasi-stratejik
çizgisi yerini, bu açmazdan kurtulmak için stratejik bir kumar oynayan radikal
Kassam Tugayları’nın çizgisine bıraktı.
7
Ekim’in ardından, İsrail işgalcileri, Filistin sorununun nihai çözümü için
neredeyse oy birliğiyle bir imha politikası, yani soykırım politikasına karar
verdiler. Birçok aktivist, ABD’nin soykırıma “suç ortaklığı” veya “desteğinden”
bahsetti, ancak bu yerinde bir tespit değil. Bu, ABD destekli bir soykırım
değil, İsrail soykırımı olduğu kadar Amerikan soykırımıdır da.
Yukarıda
ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, 7 Ekim, nesnel olarak statükoya karşı bir
isyan, bölgedeki Amerikan hegemonyasına karşı gerçekleştirilmiş militan bir
ayaklanmaydı. Burada iki önemli faktör söz konusu.
1.
Soykırım politikası, ABD’nin emperyalist stratejisinin genel eğiliminin, yani
Washington’a uzaktan bile olsa hakaret olarak algılanan her şeye yıkım ihraç
etme eğiliminin, felâketlere yol açacak şekilde radikalleşmesidir ki 7 Ekim
operasyonu kesinlikle böyleydi.
2.
Direniş savaşçılarının 1948’de işgal edilen Filistin’e girmeleri, Biden ya da
Trump gibi ABD’li siyasetçilerin zihninde, yerleşimci nüfusun fiilen Amerikan
sömürgecileri olarak görülmesi nedeniyle, doğrudan ABD’ye yönelik bir saldırı
olarak algılandı.
Her
iki faktör, Gazze'yi ortadan kaldırmayı amaçlayan “intikam”da somutluk
kazanıyor. Bu “intikam”, Filistin sorunuyla ilgili olarak ABD’nin politik
çizgisini güçlendirmeye ve yönlendirmeye devam ediyor.
ABD
içinde, yukarıda belirtilenler haricinde, halkın Siyonist proje karşısında
yaşadığı hüsranın, ayrıca Filistin davasına verilen desteğin yarattığı,
kuşatıldıklarına dair hissiyat yönetici sınıf, daha da Siyonistleşti daha da
radikalleşti. Bununla birlikte egemen sınıf içinde, çatlaklar da oluşmaya
başladı. Tüm dünyada telefon ekranlarında tüm çıplaklığıyla yayınlanan ve
cüretkâr bir şekilde icra edilen Gazze soykırımı, Siyonist hegemonyaya
onarılamaz zararlar verdi. Soğuk Savaş’tan bu yana ilk kez, genel olarak iki
çizgide ilerleyen, süreci eleştiren, azınlık bir yönetici sınıf/elit fraksiyonu
oluştu: Kendi amaçları doğrultusunda milliyetçi duyguları körüklemek için özel
ilişkiye laf olsun torba dolsun diye karşı çıkan sağcı “popülist” fraksiyon ile
İsrail politikasını eleştiren, ABD-İsrail arasındaki özel ilişkiye “ilerici” bir
yerden, temkinli bir tutumla karşı çıkan liberal/”sol popülist” fraksiyon.
Şunu
belirtmek gerekir ki, bu tiplerin çoğu (Tucker Carlson, Thomas Massie, Chris
Van Hollen, Ro Khana gibi isimler) gerçek anlamda Siyonizm karşıtı olarak
nitelendirilemez; zira ya reforme edilmiş bir Siyonist yapıyı ya da ABD-İsrail
ilişkisinin yeni şartlarda yeniden kurulmasını savunuyorlar. Bununla birlikte,
bu azınlık fraksiyonun varlığına rağmen, “Siyonist Blok” güçlü kalmaya devam
etmekte, burjuva siyaseti yelpazesinin tamamında Siyonizm, çoğu zaman daha da
yoğunlaşmış, gülünç ve aşırı biçimlerde varlığını sürdürmektedir.
Filistin’in
tam anlamıyla, hiçbir taviz vermeden özgürleşmek için verdiği mücadele,
Filistin’i işgal eden İsrail varlığı kadar, Amerikan rejimine ve onun yönetici
sınıfına karşı da verilmektedir.
İlyas Şemes
9
Nisan 2026
Kaynak
Dipnotlar:
1. Tasks and Perspectives, MU.
2. Adam Hanieh, “Framing
Palestine: Israel, the Gulf states, and American power in the Middle East”, 13
Haziran 2024, TNI.
3. Mike Macnair, “From Order to
Kaos”, 23 Mart 2023, WW.
4. Hudson Institute, “Winning in
Ukraine Is Critically Important for Deterring a War in Taiwan”, 24 Nisan 2023, Hudson.
5. Eric Schmitt, Edward Wong ve
John Ismay, “U.S. Strikes in Yemen Burning Through Munitions With Limited
Success”, 4 Nisan 2025, NYT.
6. Jake Epstein, “The US fired
$500 million in top interceptors defending Israel from missile attacks”, 17 Eylül
2025, Business Insider.
7. Matthew Petti, “Aircraft
carrier or lobby: more thoughts on U.S.-Israeli relations”, 21 Eylül 2025, PM.
8. John J. Mearsheimer ve Stephen
M. Walt, The Israel Lobby and U.S. Foreign Policy, (Farrar, Straus and
Giroux, 2007), s. 5.
9. Rob Ashlar, “On the Zionist
Para-State”, 13 Mart 2026, Cosmonaut.
10. Mike Macnair, “Capitalism as
a star fort”, 5 Haziran 2025, WW.
11. Theodor Herzl, “The Jewish
State”, Historymuse.
12. Robert D. Blackwill ve Walter
B. Slocombe, “Israel: A Strategic Asset for the United States”, 2011, PDF.
13. Matthew Petti, “What does the Israel Lobby actually do?”, 26 Haziran 2024, MP.






