22 Ocak 2026

, ,

Dişleri Sökülmüş Gramsci


Emperyalizm, Komünist Stratejisti Kültürel Simgeye Nasıl Dönüştürdü?

 

Gramsci, Emperyalizmin Seminer Salonunda

Emperyalizme bağlı akademide Antonio Gramsci, hem her yerde hem de hiçbir yerde. Alıntılarda, ders programlarında, konferans başlıklarında ve kültür teorisi dipnotlarında onun adına rastlamak mümkün. Gelgelelim, iktidara karşı gerçek bir mücadelenin yürütüldüğü yerlerde, örgütlerin kurulduğu, kadroların eğitildiği, stratejinin zulüm koşullarında biçimlendirildiği, “dünyayı nasıl yorumlayacağız?” değil, “dünyayı sahiplerinden nasıl alacağız?” sorusunun sorulduğu yerlerde, onun adı hiç anılmıyor. Bu çelişki, önemsiz bir akademik merak konusu değil. Bu, bizim yaramızdır ve bu yara, Hapishane Defterleri’ni okumazdan evvel, Gramsci’nin başına bir şeyler geldiğini söyler.

Egemen sınıf, kurumları düşmanlarına silah dağıtmak için finanse etmez. O, düşmanları yönetmek için kurumları finanse eder. Emperyalizm, sadece toprak fethetmekle kalmaz, aynı zamanda insanların içinde yaşadığı zihinsel tertibatı da üretir. Size neyin düşünülebilir, neyin saygın, neyin “karmaşık” ve neyin “aşırı” olduğunu öğretir. Dolayısıyla, devrimci bir komünist, emperyalizmin meşruiyetini yeniden üretmekle görevli kurumların gözdesi haline geldiğinde, doğru soru, “Ona neden hayranlar?” değildir. Doğru soru şudur: “Onun hangi versiyonunun dolaşıma girmesine izin verdiler?”

Çoğu akademik ortamda Gramsci, dişleri sökülmüş bir halde takdim edilir. “Sivil toplum” teorisyeni, “hegemonya” analisti, kültürel eleştirinin koruyucu azizi olarak tanıtılır. Kopuş nedir bilmeyen bir Marksizmin imal edilmesinde kullanılan Gramsci, devletle yüzleşmeyi, disiplinli örgütlenmeyi veya iktidarı ele geçirmeyi gerektirmeyen, tahakkümden bahsedip duran bir dile indirgenir. Seminer salonları bu Gramsci’ye bayılır, çünkü bu Gramsci, seminer salonunun temellerini tehdit etmez. O, profesyonel-yönetici solun güvenliğine halel getirmeyen bir “uzman”dır: havayı koklamak için faydalı, savaş kazanmak içinse işe yaramazdır.

Dolayısıyla, Gramsci’nin hep yanlış anlaşıldığını söylemenin bir anlamı yoktur. O, hep bir konuma hapsedilmiş, o konum üzerinden kullanılmıştır. Düşüncesi, birçok devrimci gelenekte olduğu gibi, emperyalist bilgi mekanizması aracılığıyla işlenir: bağlılıklarından arındırılır, devrimci amacından kopartılır, kavramları elemenin ardından namluya sürülür, bu sayede özgürce dolaşma imkânı bulur.

Emperyalizm, bir düşünürü kirlerinden, çapaklarından arındırabiliyorsa onu yasaklamaya gerek duymaz. Gramsci’nin ünlü olmasına izin vermek daha hayırlıdır, yeter ki ünleri insanları silahsız bıraksın.

Öyleyse bilimsel sorgulama, zevk veya yorum meselesi değil, siyasi ekonomi ve ideolojik işlev meselesidir. Faşizmin hapsettiği, siyasi çalışmalardan uzaklaştırdığı bir komünist örgütçüyü liberal kurumlar, nasıl bir kültür teorisyeni olarak ambalajlayabilmiştir? İktidar sorununu kendisine dert edinen bir Leninist, iktidardan korkan bir solun maskotu haline nasıl gelebilir? Mücadele içinde şekillenen bir teori, muhalefeti yönetmek için nasıl bir araç haline gelir?

Bu makale, işte bu soruyu ciddiye alıyor, çünkü mesele, sadece Gramsci ile ilgili değil. Düşünce alanında süren daha geniş bir dünya savaşıyla ilgili. Bizim örgütlü yapı olarak emperyalizmin merkezinde neden inşa edildiğimizle ilgili. Tarihin yüzeyiyle ilgilenen tarafsız “okumalarla” uğraşmıyoruz. Karşımızda, fikirlerin ya silaha ya da terapiye dönüştürüldüğü bir savaş alanı var. Gramsci, bu alandaki en büyük ödüllerden biridir, çünkü geliştirdiği görüşler, devrimci amaçlarına yeniden kavuştuklarında, kapitalist yönetimin nasıl istikrar kazandığını ve nasıl ortadan kaldırılabileceğini açıklamaya katkıda bulunacaklardır. Akademi, onu kültür teorisyeni olarak görmeyi tercih ediyor çünkü bu hali zafer kazanamaz. Buradaki görev, zafere yazgılı Gramsci’yi yeniden kazanmaktır.

Zincirlenmiş Düşünme Pratiği: Baskı Altında Üretilen Teori

Antonio Gramsci, bir kafede, bir burs programında veya sonuçlarından izole edilmiş sessiz bir üniversite ofisinde kalem oynatmadı. Gözetim, sansür, fiziksel yıpranma ve kasıtlı izolasyon altında yazdı. Bu gerçek, biyografik bir süs değil, teorisinin maddi koşuludur. Gramsci’yi bilimsel olarak anlamak için, faşist devletin onun nefesini kesmek istediği yerden başlamalıyız: hapishaneden, siyasi çalışmalardan kopuk, kitaplardan, mektuplardan, hatta temel sağlık hizmetlerinden mahrum halde yaşadığı, her sözü gardiyanları tarafından denetlendiği yerden.

İtalyan faşistleri, Gramsci’yi kültürel eleştirisinden korktukları için hapse atmadılar. Onu, işçileri örgütleyebilen, strateji geliştirebilen, Marksizmi İtalya koşullarında canlı bir siyasi güce dönüştürebilen bir komünist lider olduğu için hapse attılar. “Bu beynin çalışmasını durdurun” şeklindeki ünlü emir, mecazi bir ifade değildi. Burada, devrimci bir zihne uygulanan kontrgerilla mantığı devredeydi. Hapishane, mücadeleden geri çekilme değil, mücadelenin başka yollarla devam ettirilmesiydi.

Gramsci’nin en ünlü yazılarının parça parça, defter sayfalarına yazılmış olması, felsefi bir tercih değildi. Esasında bu hal, yüzleştiği baskının bir tezahürüydü. Gramsci, devrim, parti veya devletle ilgili görüşlerini açıktan dile getiremezdi, aksi takdirde, daha fazla cezayla yüzleşir veya yazılarına el konulurdu. Düşüncelerini şifreli ifadelerle aktardı, bazılarını dolambaçlı yollardan aktarmak zorunda kaldı, bazı düşüncelerine geri döndü ve onları revize etti. Onları okuyanların belirsizlik dediği şey, esasında kısıtlamanın bıraktığı izdi. Hapishane Defterleri’ni özgürce yazılmış denemelermiş gibi okumak, onları şekillendiren şiddeti siler.

Devrimci teori, her zaman baskı altında şekillenmiştir. Lenin, sürgünde, polis tacizi ve sürekli yer değiştirme zorunluluğunun hüküm sürdüğü koşullarda yazdı. Mao, o uzun soluklu mücadele teorisini, kuşatma altında, düşmanın nefesini ensesinde hissettiği koşullarda, maddi yoksunluk içindeyken geliştirdi. Cabral, kültür ve özgürleşme meselesiyle ilgili analizlerini sömürgeci güce karşı silahlı mücadele yürütürken kaleme aldı. Bu vakaların hiçbirinde baskı, geri çekilmeye yol açmadı. Aksine, zorunlulukla keskinleşen stratejik bir düşünceye yol açtı. Gramsci, bu çizgiye aittir. Hapishane yazıları, devrimci politikadan uzaklaşma çabası değil, devrimin emperyalizmin merkezde neden durakladığını ve nasıl mümkün kılınabileceğini anlamaya yönelik bir girişimdir.

Gramsci’nin mektupları, bu maddi gerçekliği şüphe götürmez bir şekilde ortaya koyuyor. Sağlığının bozulmasından, hapis hayatının monotonluğundan ve acımasızlığından, konsantre olmanın zorluğundan, okuma-yazma imkânları konusunda getirilen sınırlamalardan bahsediyor. Burada romantik hiçbir şey yok. Bu, devletin siyasi bir düşmana karşı aheste aheste uyguladığı şiddettir. Hapishane Defterleri’ni bu koşullardan kopuk soyut düşünceler olarak ele alan her türden Gramsci yorumu tarafsız değildir, ideolojiktir. Böylesi yorumlar, zorla dayatılan sessizliği felsefi bir seçime dönüştürerek, faşist devletin nihai zaferini yeniden üretirler.

Öyleyse, ilk metodolojik düzeltme basit ama belirleyicidir: Parçalılık, teoriyi koşullayan ana husus değildir. Bu parçalılık, özünde baskının açtığı yaradır. Gramsci’nin düşüncesi, tıpkı baskı altında yazan her devrimci düşünürde olduğu gibi, üretildiği koşullara sürekli dikkat edilerek yeni bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu gerçeği göz ardı ettiğimizde, onu baştan yanlış anlarız, emperyalist kurumların onun eserini belirsiz, esnek ve asla Gramsci’nin kabul etmeyeceği projelere uyarlanabilir şeylermiş gibi takdim etmelerini sağlarız.

Bu somut temel oluşturulduktan sonra, soracağımız soru da değişir. Gramsci’yi yüzer gezer bir kültür teorisyeni olarak ele almayı bırakıp, onu zincirlenmiş bir komünist tefekkür olarak anladığımızda, ancak o noktada, şu soruyu sorarız: “Gramsci, aslında neyi çözmeye çalışıyordu?” Onun asli meselesi, soyut manada kültür değildi. İktidardı. Onun derdi, bilhassa Batı Avrupa’nın gelişmiş kapitalist toplumlarında iktidarı ele geçirmenin neden bu kadar zor olduğu sorusuna cevap bulmaktı. Teorisinin çıkış noktası, iktidardı.

İktidar Terk Edilmedi, Sadece Gecikti: Leninist Stratejist Olarak Gramsci

Gramsci’nin teorik çalışmasının gerçek içeriği, ancak özgürce konuşup duran bir kültür eleştirmeni değil de, zorla susturulmuş bir komünist örgütçü olarak anlaşıldığında netliğe kavuşturulur. Gramsci, devrimin arzu edilir olup olmadığını ya da Marksizmin güncel hassasiyetlere göre yumuşatılması gerekip gerekmediğini sormuyordu. Daha zor, daha tehlikeli bir soruyla boğuşuyordu: “Devrim, kapitalizmin çevresinde neden başarılı oldu da merkezinde tıkandı?”

Gramsci, Ekim Devrimi’nden hiç kopmadı. Onu ciddiye aldı. Bolşevik Devrimi, onun için açıklanması gereken bir anormallik ya da yas tutulması gereken bir trajedi değildi. Marksizmin iktidara gelebileceğinin kanıtıydı. Ancak Gramsci, İtalya’nın Rusya olmadığını da anlamıştı. Batı Avrupa, işçi sınıfını mevcut düzene, yalnızca kaba kuvvetle açıklanamayacak şekillerde bağlayan (parlamentolar, sendikalar, kiliseler, okullar, gazetelerden oluşan, sıkı bir şekilde dokunmuş) bir kurumlar ağı üzerine kuruluydu. Egemen sınıf, sadece güç değil, liderlik yoluyla da hüküm sürüyordu.

Gramsci, bu yaklaşımıyla Lenin’den ayrılmaktan ziyade, onun yolunu genişletiyordu. Lenin, zaten devrimci bilincin ekonomik mücadeleden kendiliğinden ortaya çıkmadığını, örgütlenmesi, eğitilmesi ve yönlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Gramsci, bu görüşü alıp, kapitalizmin hem rıza hem de zor yoluyla istikrara kavuştuğu toplumlara uyguladı. Sorun, krizin yokluğu değil, krizi iktidar için fırsata çevirecek devrimci bir gücün yokluğuydu.

Gramsci’nin teorik çerçevesinde parti, merkezî konumunu korur. “Modern Prens” kavramı, edebi bir süs veya mecazi bir laf oyunu değil. O, yeni tarihsel koşullarda, Leninist partinin kolektif iradenin örgütleyicisi olarak kavuştuğu yeni ifade biçimidir. Disiplinli örgütlenme olmadan strateji olmaz. Strateji olmadan iktidar ele geçirilemez. Gramsci’nin tüm projesi bunu söyler. Partinin karşısına yeni alternatifler çıkartmaz. Tahakkümün yalnızca devlette yoğunlaşmak yerine toplumun her alanına yayıldığı durumlarda, partinin nasıl işlemesi gerektiği üzerine teorik çalışma yürütür.

Bu nedenle, Gramsci’yi iktidar sorusundan geri adım atan biri olarak okumak, temel bir çarpıtmadır. O, tam tersini yapar. Gelişmiş kapitalist toplumlarda iktidarın ele geçirilmesinin daha zor olduğunu, çünkü onun daha iyi gizlendiğini savunur. Egemen sınıf, sadece emretmekle kalmaz, kitlelere liderlik eder. Sağduyuyu şekillendirir. İttifaklar kurar. Çıkarlarını herkesin çıkarıymış gibi takdim eder. Böyle bir sistemi devirmek, cesaret veya kendiliğindenlikten daha fazlasına ihtiyaç duyar. Toplumsal yaşamın tamamında liderliğe meydan okuyabilecek örgütlü bir karşı gücün oluşması gerekir.

Gramsci’nin analizi, bu nedenle, kötümserlikten değil, stratejik ciddiyetten doğar. Kapitalizmin kendi çelişkileriyle çökeceğine dair o insanın içini rahatlatan hayali reddeder, salt iradenin kökleşmiş iktidarı alt edebileceğini söyleyen, aynı ölçüde konforlu olan hayali de çöpe atar. Gramsci’nin Marksizmi ölçülü, disiplinli ve duygusuzdur. Devrim gecikir ama imkânsız değildir. Teorinin görevi, bu gecikmeyi açıklamak, böylece bu durumun üstesinden gelinebilmesini sağlamaktır.

Bu ayrım önemlidir. Gramsci’yle, daha sonra Batı Marksizmi olarak bilinen akım arasındaki çizgi, bu ayrımda aranmalıdır. Batı Marksizmi, genellikle yenilgiyi nihai, iktidarı ise doğası gereği yozlaştırıcı olarak görürken, Gramsci, yenilgiyi incelenmesi gereken bir sorun, iktidarı ise fethedilmesi gereken bir zorunluluk olarak ele alır. Eseri, kesintisiz muhalefeti savunmaz. Onun eseri, muhalefetin iktidara dönüşebileceği koşulları inşa etme kılavuzudur.

Gramsci’nin o en ünlü görüşlerini kendi oluştuğu şartlar içerisinde değerlendirebilmek için Leninist yönelim tekrar devreye sokulmalıdır. Bu görüşler, siyasetten kopuk kültür eleştirisi araçları değil, burjuva iktidarının kendini nasıl koruduğunu, devrimci bir gücün onu nasıl ortadan kaldırabileceğini anlamaya yönelik araçlardır. Gramsci, bu probleme “hegemonya” adını verir. Şimdi sıra hegemonya konusunda doğru bir anlayışa sahip olmada.

Hegemonya Sözle Değil, Yönetimle İlgili Bir Mesele

Gramsci’nin elinde hegemonya, mesaj vermenin, söylem üretmenin veya kültürel etkilerin teorisi değil, bir yönetim teorisidir. Egemen sınıfın, egemenliğin yalnızca çıplak kuvvete dayanamadığı toplumlarda, iktidarını güvence altına alma ve istikrara kavuşturma biçimini tanımlar. Hegemonyayı devletten ayrı bir kültürel olgu olarak ele almak, yaratıcı bir yorum değil, siyasetin silahsızlandırılmasıdır.

Gramsci, fikrini duru ve yalın bir biçimde ortaya koyar: hegemonya, rıza ve cebrin birleşimidir. Hegemonya, kurumlar, hukuk, eğitim, din ve burjuva egemenliğini doğal, kaçınılmaz ve hatta faydalı gösteren günlük uygulamalar aracılığıyla tatbik edilir. Rıza, sivil toplumda serbestçe gezinen bir şey değildir. Devletin zor aygıtı tarafından organize edilir, dayatılır ve desteklenir. Devlet kavramını hegemonya kavramından kopartırsanız, kavramın etkisini de ortadan kaldırmış olursunuz.

Gramsci’ye göre sivil toplum, iktidardan kaçış yeri değil, iktidarın başlıca alanlarından biridir. Okullar, sendikalar, gazeteler, kültür örgütleri ve kiliseler, fikirlerin sadece rekabet ettiği tarafsız alanlar değildir. Bunlar, egemen sınıfın liderlik etme imkânlarını yeniden ürettiği, devrimci güçlerin başarılı olmak istiyorlarsa dövüşmek zorunda oldukları savaş alanlarıdır. Sivil toplumda devlet iktidarı hedefi olmaksızın yürütülen faaliyet, savaşın kazanmayı hedeflemeden sonsuza dek sürdürüldüğünün ispatıdır.

Gramsci’nin akademideki yanlış kullanımlarının en tehlikeli hale geldiği nokta burasıdır. Hegemonya, anlatı kontrolüne veya kültürel temsile indirgendiğinde, liberal çoğulculukla uyumlu hale gelir. Siyaset, söyleme, mücadele, sembolik çekişmeye, devrim, kesintisiz eleştiriye dönüşür. Gramsci’yi bu şekilde anlayanlar, mevcut güç ilişkilerini tehdit eden hiçbir talep dillendirmedikleri için yüceltilirler.

Oysa Gramsci’nin teorisi, böylesi bir kaçışa izin vermez. Rıza, kendi kendisini sürdürebilen bir şey değildir. Sürekli olarak yasa, polis, mahkemeler ve hapishaneler tarafından pekiştirilir. Egemen sınıfın liderlik edebilme becerisi, yönetilmeyi reddedenleri cezalandırabilme becerisine bağlıdır. Cebir yoksa hegemonya çöker, aynı şekilde, rıza yoksa cebir de istikrarsızlaşır. Burjuva iktidarını dirençli kılan da devrimci mücadeleyi bu denli zorlaştıran da rıza ile cebir arasındaki birliktir.

Gramsci’nin analizine göre, devrimci güçler, iktidarın karşısına onu burjuvazi kadar önemseyen bir hegemonya çıkartmalıdırlar. Bu, tek başına tartışmaları kazanmak anlamına gelmez. Bu, toplum genelinde burjuva egemenliğine karşı koyabilecek ve nihayetinde onu ortadan kaldırabilecek örgütsel kapasite, ideolojik tutarlılık ve kitlesel liderlik oluşturmak anlamına gelir. Kültür önemlidir, çünkü insanları otoriteyi kabul etmeye veya ona direnmeye hazırlar. Önemi, otoritenin yerini almasından kaynaklanmaz.

Bu anlayış, Gramsci’yi, ideolojiyi özerklikle karıştırmayan, onun merkezi önemini kavramış diğer devrimci düşünürlere bağlar. Mao'nun politik iktidarın mücadeleden neşet edeceği konusundaki, Cabral’ın kurtuluş hareketlerinde kültürü bir silah olarak vurgulaması ve Lenin’in liderliğe odaklanması bu hatta bir araya gelir. Bu isimlerin hiçbirisinin ağzından, kültürün insanları tek başına özgürleştirebileceğine dair bir laf dökülmedi. Hepsi de fikirlerin ancak örgütlenip namluya sürüldiklerinde somut bir güç haline geldiğini gördü.

Gramsci’yi farklı bir şekilde okuyanlar, onu yanlış anlamakla kalmazlar, teorisini acizliğin bir bahanesi haline getirirler. Devlete asla karşı çıkmayan bir hegemonya, hiçbir şekilde karşı-hegemonya değildir. Burada, yenilgi haline uyum sağlamış düşünsel pratik söz konusudur. Gramsci hegemonyayla ilgili görüşünü, burjuva iktidarının neden var olduğunu ve nasıl aşılabileceğini açıklamak için geliştirmiştir, hiçbir sonuca ulaşmayan, bitmek bilmeyen bir muhalefete dil temin etmek için değil.

Hegemonyanın asıl zeminine geri dönmesiyle stratejik soru daha da netleşiyor. Burjuva egemenliği, kurumlar ve rıza yoluyla yerleşmişse, devrimci mücadele, her zaman sadece doğrudan saldırı yoluyla ilerleyemez. Taktiklerini tarihsel koşullara uyarlamak zorundadır. Gramsci bu sorunu, mevzi savaşı ve manevra savaşı arasındaki ayrım yoluyla dile getiriyor. Bu ayrım, her daim kötüye kullanılmış ve nadiren anlaşılmıştır. Tartışmamızın bir sonraki aşamasında bu ayrım ele alınacak.

Tahkim Edilmiş Kapitalizm Koşullarında Strateji: Mevzi Savaşı Teslimiyet Değil

Gramsci’nin manevra savaşı ile mevzi savaşı arasındaki ayrımı, eserinin en çok alıntılanan, ancak en az anlaşılan unsurlarından biridir. İlgili ayrım, akademik solun elinde, kopuş pratiğini içermeyen, sonsuza dek sürecek kültürel emeğin gerekçesi, devrimin her zaman beklemesi gerektiğini kibarca söylemenin bir başka yolu haline gelmiştir. Gramsci’nin teorisinde ise bu ayrım, daha net ve daha tehlikeli bir anlama sahiptir.

Manevra savaşı, devlet gücünün açığa çıktığı, kırılganlaştığı ve doğrudan saldırıya karşı savunmasız kaldığı anları tanımlar. 1917’deki Rusya, böyle bir andı. Çarlık devleti, savaşın, ekonomik krizin ve halk ayaklanmasının ağırlığı altında çöktü. Bu koşullarda, hızlı hareket, kararlı eylemlilik ve merkezi liderlik, eski düzeni paramparça etme imkânına kavuştu. Gramsci, bu modeli asla reddetmedi. Bunun neden işe yaradığını ve nerede işe yaradığını anlamaya çalıştı.

Fakat Batılı kapitalist toplumlar farklı bir şekilde inşa edilmişlerdi. Bu toplumlar, şokları emen, devrimci açılımlara dönüşmeden önce krizleri etkisiz hale getiren kurumlarca korunuyordu. Parlamenter sistemler, devlete entegre olmuş sendikalar, kitle iletişim araçları, eğitim sistemleri ve dini kurumlar, burjuva iktidarını koruyan siperler gibi işlev görüyordu. Bu koşullarda cepheden bir saldırı girişiminde bulunmak, devrimci cesaret değil, stratejik körlüktü.

Burada ortaya çıkan mevzi savaşı, devrime bir alternatif olarak değil, tahkim edilmiş kapitalizme bir cevap olarak ortaya çıkıyor. Bu savaş, sivil toplum içerisindeki burjuva liderliğini aşındırmak, işçi sınıfının kapasitesini geliştirmek, alternatif bir ahlaki ve siyasi otorite oluşturmak için verilen uzun ve sabırlı mücadeleyi ifade ediyor. Bu, pasif bir bekleyiş değil, henüz iktidarın ele geçirilemeyeceği koşullarda yürütülen aktif bir hazırlık faaliyetidir.

Gramsci, stratejinin tarihsel olarak özgün olduğunu açıkça belirtir. Koşullardan bağımsız olarak geçerli olan ebedi bir yöntem, evrensel bir formül yoktur. Önemli olan, devrimci güçlerin araziyi okuyup hedeften sapmadan, uyum sağlayabilme yeteneğine sahip olup olmadıklarıdır. Hedef asla değişmez. İktidar ele geçirilmelidir. Değişen şey, bu hedefe nasıl ulaşılacağıdır.

Akademik çarpıtma, mevzi savaşı bu stratejik ufuktan koparıldığı vakit başlar. Akademik âlemde mevzi savaşı, aşamacılığı esas alan bir ahlaka, söylem, temsil ve reform üzerine kurulu bir yaşam tarzı politikasına dönüşür. Bu versiyonda manevra, otoriterlikle eş anlamlı hale gelir, kopuşsa ahlaki bir başarısızlık olarak ele alınır. Sonuçta ortaya zaferi sessizce reddeden, sabretmekle övünüp bir politika çıkar.

Gramsci, asla bu hamleyi yapmaz. Mevzi savaşı, manevra savaşının yerini almaz, ona yönelik hazırlıktır. Koşullar değiştiğinde kararlı bir şekilde hareket edebilecek devrimci bir güç inşa etme çalışmasıdır. Bu hazırlık yoksa, kriz anları heba edilir veya gerici güçler tarafından ele geçirilir. Bu hazırlıkla birlikte, kopuş felaket olmaktan ziyade mümkün hale gelir.

Bu anlayış, Gramsci’yi olumsuz koşullarda uzun soluklu mücadelelerle karşı karşıya kalan diğer devrimci stratejistlerle aynı çizgiye taşır. Mao’nun uzun soluklu halk savaşı anlayışı, iktidarı ele geçirmenin bir alternatifi değil, onu mümkün kılan yöntemdi. Cabral’ın silahlı mücadeleyle birlikte siyasi eğitime verdiği önem de aynı amaca hizmet ediyordu. Her durumda, sabır felsefi değil, taktikseldi.

Mevzi savaşını, örgütsel tahkimat olmaksızın sonsuza dek süren kültür çalışmaları için bir bahane olarak görmek, Gramsci’nin amacını tersyüz etmektir. Bu, stratejiyi teslimiyete dönüştürür. Gramsci’nin teorisi, bunun tam tersini yapar. Disiplin, duru bilinç ve koşulların sürekli değerlendirilmesini gerektirir. Devrimin ne yakın ne de imkânsız olduğunu, ancak devrimci güçlerin burjuva iktidarının en güvenli göründüğü yerde güç oluşturma yeteneğine bağlı olduğunu savunur.

Bu stratejik açıklama yapıldıktan sonra, başka bir sorun daha ortaya çıkıyor. Gramsci’nin görüşleri, örgütlenme ve iktidarla bu kadar sıkı bir şekilde bağlantılıysa, nasıl oldu da belirsiz, muğlak ve alabildiğine esnek görüşler okundular? Cevap, Gramsci’nin teorisinde değil, yazılarının nasıl üretildiği, düzenlendiği ve dolaşıma sokulduğunda yatıyor. Parçalara ayırma politikası, yüzleşmemiz gereken bir sonraki alandır.

Parçalar Koruma Altında: Belirsizlik Nasıl İmal Edildi?

Gramsci'nin “açık”, “muğlak” veya her şeye uyarlanabilir olduğu yönündeki yaygın iddianın hiç de masum olmadığını belirtmek gerekiyor. Bu, baskının siyasi yankısıdır. Gramsci, parçalılığı bir yöntem olarak seçmedi. Bu ona, devrimci düşünceyi kesintiye uğratmak için tasarlanmış bir hapishane rejimince dayatıldı. Hapishane Defterleri’ni bağımsız denemeler dizisi gibi ele almak, her sayfayı şekillendiren şiddeti yanlış anlamaktır.

Hapishanede yazmak, sansür, gözetim ve sürekli el konulma tehdidi altında yazmak demekti. Gramsci, düşmanlarının adını doğrudan söyleyemiyor, parti veya devlet hakkında açıkça konuşamıyor, argümanlarını tam olarak geliştirmek için gerekli kaynaklara erişemiyordu. Notlar alıyor, kavramlara tekrar tekrar dönüyor, sansürden kurtulmak için dilini şifreliyordu. Sonrasında okurlarına felsefi belirsizlikmiş gibi görünen şey, çoğu zaman bir kısıtlamanın geride bıraktığı bir izdi. Hayatta kalmak için teori, yan yollara sapmak zorunda kalıyordu.

Gramsci’nin vefatından sonra, bu mecburi parçalılık hali, ikinci bir operasyonun hammaddesi haline geldi: editör müdahalesi. Hapishane Defterleri, üretildikten çok sonra bir araya getirildi, tercüme edildi, düzenlendi. Konular gruplandırıldı, sıralandı ve politik açıdan sivri yanları törpülendi. Sonuçta Gramsci, baskı koşullarında düşünen bir komünist stratejistten ziyade, kültür üzerine düşünceler sunan, tefekkür eden bir teorisyene dönüştürüldü.

Bu yayın süreci tarafsız değildi. Sıralama, vurgu ve çeviri ile ilgili kararlar anlamı şekillendirdi. Leninizme, parti liderliğine veya devrimci kopuşa yapılan göndermeler önemsizleştirildiğinde, Gramsci’nin eseri, koşullar tarafından kısıtlanmış olmaktan ziyade, tasarım gereği belirsizliklerle malulmüş gibi görünmeye başladı. Belirsizlik bir yara değil, bir özellik haline geldi. Hapishane metinden silindi, onunla birlikte, parçaları ilk aşamada üreten devlet iktidarı da ortadan kayboldu.

Kitaba yönelik olarak gerçekleştirilen dizin analizi, bu süreci görünür kıldı. Defterler kronolojik olarak, mektuplarla ve hapis koşullarıyla bağlantısı dâhilinde okununca, tutarlı bir siyasi yönelim ortaya çıktı. Gramsci’nin kaygılarının ve dertlerinin birbirleriyle tutarlı oldukları görüldü: liderlik, örgütlenme, kolektif iradenin oluşumu ve gelişmiş kapitalist toplumlardaki iktidar sorunu arasındaki düşünsel bağlar açığa çıktı. Değişen şey, onun çizgisi değil, herhangi bir anda kullanabileceği diliydi.

Gramsci’nin belirsiz metinler ortaya koyduğuna dair efsane, ideolojik bir işlev görür. Tamamlanmamış ve sonsuz derecede esnek görünen bir düşünür, neredeyse her projeye uyarlanabilir biriymiş gibi takdim edilir. Baskının ve düşünce sürecinin işlediği koşullar nisyana gömüldüğü vakit Gramsci, siyasi görüşlerine bağlı kalmadan belirli görüşlerin devşirilebileceği bir kaynakmış gibi görülür. Böylelikle devrimci bir komünist, sıradan bir kültür teorisyenine dönüşür.

Hapishane Defterleri’nin yazıldığı maddi koşullara yönelik vurgu, yorum yapma imkânını ortadan kaldırmaz, bilâkis, yorum pratiğini disipline eder. Okurlar, belirsiz görünen şeyin sansürün kalıntısı, soyut görünen şeyin zorla susturulmanın ürünü olabileceği gerçeğiyle yüzleşirler. Hapishane gerçeği metne yeniden dâhil edildiğinde, Gramsci’nin düşüncesi yumuşamaz, aksine daha sertleşir.

Bu yapay belirsizlik ortaya çıktığında, Gramsci’nin tutsak edilmesine giden yol daha da netleşir. Parçalara ayrılmış bir düşünürü benimsemek daha kolaydır. Stratejiden kopuk görüşler daha rahat yayılırlar. Bu nedenle, bir sonraki adımda, Gramsci’nin fikirlerinin devrimci bağlamından nasıl kopartıldığına, Batı Marksizmi denilen geleneğe güvenli, uzmanlığın konusu kılınmış bir eleştiri olarak nasıl entegre edildiğine bakılacak. Bu süreç, ne tesadüfi ne de bir sırdır. Emperyalizmin bilgi üretiminin mantığı uyarınca işler.

Devrimci Cephanelikten Akademideki Taş Ocağına

Gramsci’nin düşüncesi parça pinçik edildi, belirsiz hükümler ortaya koyduğu söylendi. Üretildiği koşullardan kopartılıp güvenli bir alana kapatıldı. Böylelikle Gramsci’nin düşüncesi ele geçirilecek kıvama getirildi. Bu noktada devreye, Gramsci’nin ait olmadığı, onu yutup etkisiz kılan düşünsel teşekkül olarak Batı Marksizmi girdi. Süreç, hepimizin aşina olduğu emperyalist model uyarınca işledi: emperyalizmin işine gelen alındı, tehlikeli yönler budandı, geriye kalan, mevcut iktidarla uyumlu bir biçimde yeniden kullanıma sokuldu.

Batı Marksizmi, Gramsci’yi yoldaşı değil, bir kaynak olarak gördü. Onun kavram ve görüşleri, örgütlenme ve devlet iktidarı alanından alınıp, her ikisini de reddeden bir siyasetin emrine verildi. Artık hegemonya, cebir olmadan tartışılabilirdi. Sivil toplum, devrim olmadan analiz edilebilirdi. Aydınlar, disiplin olmadan teoriyle meşgul olabilirlerdi. Geriye, kendisine güç katan stratejiden kopmuş eleştiri pratiğine ait kelimeler yığını kaldı.

Bu tutsak etme, el koyma pratiği, politik ekonomiye yönelik devrimci eleştirisi felsefi bir sisteme dönüştürülen Marx’ın ve kurtuluş teorisi silahlı mücadeleden arındırılıp kimlik söylemine dönüştürülen Fanon’un da yüzleştiği bir meseleydi. Her iki durumda da, emperyalist kurumlar düşünürü yasaklama yoluna gitmediler. Güvenle dolaşıma sokabilecekleri versiyonunu kutsallaştırdılar. Düşünür, hayatta kaldı, ama tehdit, etkisiz hale getirildi. Onun dişleri birbir söküldü.

Bu operasyonun anahtarı, eksiltme işlemidir. İşlem dâhilinde parti de, devlet de, devrim de silinir. Geriye, tahakkümü nasıl devireceğine dair soru sormadan, tahakkümü ebediyete dek teşhis edebilen bir dil kalır. Gramsci’nin liderlikle ilgili tartışması, yerini örgütlenme pratiğinden kopuk “organik aydın” tartışmasına bırakır. Rıza teorisi, güç meselesinden kopuk, kültürel nüfuzla ilgili değerlendirmelere dönüşür. Strateji analizi ise sabrı esas alan ahlaka evrilir.

Gabriel Rockhill’in sunduğu teori, bu dönüşümü daha da anlaşılır kılıyor. Emperyalist bilgi üretimi, teşviklerden istifade ettiği sürece sansüre ihtiyaç duymaz. Akademisyenler, kurumsal normlarla uyumlu okumalar için ödüllendirilirken, devrimci süreklilikte ısrar ettiklerinde dışlanırlar. Zamanla, Gramsci’nin ele geçirilmiş versiyonu, sağduyu haline gelir. Onu farklı şekilde okumak, tuhaf, ideolojik veya naif görünmeye başlar.

Bu nedenle, Gramsci’yi “Batılı Marksist” olarak tanımlamak yanıltıcıdır. Bu yafta, kopuşun olduğu yerde süreklilik, sahiplenmenin olduğu yerde ise soy bağı imasında bulunur. Batı Marksizminin kapısını çalan Gramsci değildi; faşizmin onu mücadele alanından uzaklaştırmasından çok sonra Gramsci’nin kapısını Batı Marksizmi çaldı. O, Batı Marksizminin kurucularından biri değil, ama en değerli ganimetlerinden biridir.

Bu el koyma ve tutsak etme pratiğini anlamak, akademik bir hesaplaşma talimi değildir. Bu anlama çabası, devrimci teorinin emperyalist merkezde nasıl etkisiz hale getirildiğini açıklığa kavuşturur. Politik görüşler, örgütlenmeden ve iktidardan koparıldığında daha da karmaşıklaşmazlar. Karşı çıktıklarını iddia ettikleri sistem için kullanışlı hale gelirler. Gramsci’nin kaderi, bu süreci alışılmadık bir netlikle göstermektedir, çünkü o, asıl amacı apaçık ortada olan bir devrimciydi.

Gramsci’nin Batı Marksizmine entegre olduğu sürecin izini sürdükten sonra, şimdi de emperyalist kurumların onu neden bu kadar büyük bir istek ve hevesle benimsedikleri sorusunu ele alalım. Bu soruya yalnızca fikirler düzeyinde cevap verilemez. Bu noktada, bazı teorilerin sınırlılıklarına rağmen değil, tam da sınırlılıkları nedeniyle yüceltildikleri akademi alanının politik ekonomisini incelemek gerekmektedir.

Emperyalizm Gramsci’ye Neden Hoşgörü Gösteriyor?

Gramsci’nin emperyalizmin akademisinde sahip olduğu önem, çoğu zaman onun güncelliğinin veya düşünsel olgunluğunun kanıtı olarak ele alınır. Gerçekte ise bu, başarılı bir tarafsızlaştırmanın kanıtıdır. Emperyalizm, kendi kurumları içerisinde serbestçe dolaşan teoriden korkmaz, kendisine karşı örgütlenen teoriden korkar. Gramsci, parti, devlet ve devrimci kopuşlardan arındırıldığında, sadece hoşgörülebilir değil, aynı zamanda faydalı hale gelir.

Günümüzde üniversite, hakikat arayışı dâhilinde tarafsız olan bir alan değildir. Mevcut düzenin yeniden üretilmesinde çıkarı olan vakıflar, devlet fonları ve şirket sermayesi tarafından finanse edilen, emperyalizmin politik ekonomisinin ürünü olan bir ideoloji fabrikasıdır. Bu ortamda, teori, tahakkümü sona erdirme tehdidinde bulunmayıp onu açıklayabildiğinde ödüllendirilir. Gramsci’den çalınan kelimeler, bu ihtiyacı kusursuz bir şekilde karşılamaktadır.

Vakıflar ve STK’lar, Gramsci’nin evcilleştirilmiş yaklaşımını büyük bir hevesle kullanarak, aktivistleri “sivil topluma katılımı”, “anlatı stratejisi” ve “karşı hegemonya” konularında eğitiyorlar; ancak bu yaklaşımlar, asla iktidar meselesine değinmiyor.

Gramsci’nin kavramları, reform, kapsayıcılık ve muhalefeti yönetme araçları olarak yeniden ambalajlanıyor. Bu kullanımın mümkün olabilmesi için proletarya diktatörlüğü, disiplinli örgütlenme, devlet iktidarının ele geçirilmesinden müteşekkil devrimci özün silinmesi gerekiyor.

Bu durum, Gramsci’nin kültür çalışmaları, siyaset teorisi ve liberal demokratik düşüncenin her noktasında neden karşımıza çıktığını, buna karşın, ciddi devrimci strateji tartışmalarında neden boy göstermediğini izah ediyor. Devrimci şiddeti, sosyalist devletleri ve rızanın yanı sıra zorun gerekliliğini açıkça savunan bir Gramsci, kurumlardan hemen dışlanırdı. Akademik meşruiyetin zımni koşulunu, yani anti-komünizmi ihlal ederdi.

Rockhill’in emperyalist bilgi üretimine dair analizi, bu dinamiği açıklığa kavuşturuyor. Aydınlar, devrime ihanet etmeleri emredilmiyor, devrimi unutmaya teşvik ediliyorlar. Kariyer basamaklarını tırmanma, yayın ve prestij, emperyalist normlarla uyumlu okumaları koşulluyor. Zamanla, ele geçirilen, gasp edilen Gramsci, çoğu insanın karşılaştığı, emperyalist tornadan çıkmış Gramsci’ye dönüşüyor. Alternatif okumalar, sansür değil, ihmal etme yoluyla marjinalleştiriliyor.

Bu koşullarda popülerlik, tarafsız bir ölçüt değil, hastalığı teşhis etmemizi sağlayacak bir emaredir. Emperyalist kurumların sahiplendiği devrimci bir düşünür, her daim sağı solu budanarak sahiplenilir. Geriye kalan, tehdit oluşturmayan kısımdır. Bu nedenle Gramsci’nin kabul görmesi, bize onun fikirlerinden çok, emperyalizmin merkezindeki kabul edilebilir eleştirinin sınırları konusunda bilgi verir.

Bu, sadece Gramsci’ye özgü bir durum değil. Bu, ideolojik kontrolün genel bir mekanizmasıdır. Emperyalizm, sadece düşmanlarını ezmekle kalmaz, onları yeniden ambalajlar. Belirli kavramların dolaşmasına izin verirken onların stratejik etkilerini kırar, ihtimalleri kontrol altına alır, bir yandan da çoğulculuk yanılsaması yaratır.

Gramsci’nin akademik bir süs eşyasından öte bir şey olarak yeniden sahiplenilebilmesi için bu dinamiği anlamak şarttır. Mesele, onun fikirlerinin ilginç olup olmaması değil, tehlikeli olup olmamasıdır. Gramsci, emperyalizm için güvenli bir kişi olarak kaldığı sürece, kurtuluşun hiçbir yarasına merhem olmayacaktır. Devrimci gücünü yeniden kazanması için, akademinin ötesine, teorisinin hizmet ettiği mücadelelere bakılmalıdır.

Gramsci’yi gerçekten ait olduğu yere teslim edecek süreç, dersliklerde değil, anti-emperyalist mücadele alanında başlar. Bu alanda rıza, liderlik ve iktidar, birer teorik bilmece değil, beka sorunudur. Gramsci’nin düşüncesi, işte tam da orada sahip olduğu özgün netliğe yeniden kavuşur. Şimdi bu alana bakalım.

Merkezin Ötesinde Gramsci:
Hegemonya, Anti-Emperyalizm ve Çok Kutuplu Mücadele

Gramsci, emperyalist akademinin dışında, kariyer teşviklerinin, STK yapılanmalarının ve profesyonelleşmiş radikalizmin ötesinde okunduğunda, çalışmaları çok farklı bir görünüm kazanır. Küresel Güney’de, sosyalist ve anti-emperyalist hareketlerde Gramsci, öncelikle bir kültür teorisyeni değil, bir iktidar stratejistidir. Kavramları ve görüşleri, mücadeleyi yumuşattıkları için değil, kuşatma koşulları altında onu netleştirdikleri için yankı bulur.

Sömürgecilik karşıtı ve sosyalist hareketler, akademinin unutmayı tercih ettiği şeyi uzun zaman önce idrak etmiştir: Hâkimiyet, sadece güç kullanılarak sürdürülemez, kurtuluş da sadece güce dayanamaz. Mücadele, her zaman hem maddi hem de ideolojiktir. Gramsci’nin egemen sınıfların rızayı yönetimin bir koşulu olarak örgütlemesi gerektiği konusundaki ısrarı, emperyalist propaganda, STK nüfuzu ve “sivil toplum”un manipülasyonunun hedef aldığı toplumlara doğrudan hitap etmektedir. Burada hegemonya bir metafor değil, emperyalizmin günlük olarak kullandığı bir silahtır.

Bu bağlamda, Gramsci’nin analizi, siyasi eğitimi, kültürü ve ideolojiyi devrimci mücadelenin yerini alması gereken değil de onun ayrılmaz bir parçası olarak gören, Cabral, Mao ve Ho Chi Minh gibi figürlerin analiziyle doğal olarak örtüşür. Bu isimlere göre rıza imalatı, asla mevcut bir düzene dâhil olmakla değil, onu yok etmek için gerekli olan kolektif iradeyi oluşturmakla ilgiliydi. Gramsci’nin teorisi, bu alanı göz ardı eden devrimlerin neden sıklıkla çöktüğünü veya içeriden ele geçirildiğini açıklamaya yardımcı olur.

Bu durum, emperyalist iktidarın artık doğrudan egemen olamadığı devletleri zayıflatmak için giderek daha fazla yumuşak güç operasyonlarına başvurduğu mevcut çok kutuplu dönemde özellikle önem taşımaktadır. Yaptırımlar, bilgi savaşı, STK ağları ve elitlerin işbirliği, yukarıdan konuşlandırılan karşı hegemonyanın araçları olarak işlev görmektedir. Gramsci’nin teorisi, bu operasyonları insani sapmalar veya talihsiz yan etkiler değil, yönetim stratejileri olarak ortaya koymaktadır.

Bu şekilde okunduğunda, Gramsci, özellikle uzun süreli dış baskı koşullarında, devrimci projelerin iktidarın kullanımı için kitlesel rızayı neden güvence altına alması gerektiğini anlamak için vazgeçilmez hale gelir. Sosyalizm, kendisine düşman olan bir dünya sisteminde sadece baskıcı bir aygıt olarak varlığını sürdüremez. Kitlelere önderlik etmeli, onları eğitmeli ve örgütlemelidir, aksi takdirde düşman, onun içini kemirecektir. Bu, yirmi birinci yüzyılda anti-emperyalist devletlerinin yaşanmış gerçekliği haline gelmeden çok önce Gramsci’nin dert edindiği bir meseleydi.

Gramsci’yi akademide tersyüz eden yorumların hükümsüz kılınması önemlidir. Burada önerilen Gramsci okuması, sivil toplumu, hiçbir sonuca ulaşmayan, uçsuz bucaksız eleştiri sahası olarak görmek yerine, devrimci iktidarın varlığını sürdürebilmesi için emperyalist ideolojinin yenilgiye uğratılması gereken çatışmalı bir alan olarak ele alır. Gramsci’nin buradaki önemi soyut değil, pratiktir. Sivil toplum örgütleri tarafından yönlendirilen muhalefet hareketlerinin neden yenildiğini, güç kullanımının yetersiz kaldığı yerlerde, renkli devrim taktiklerinin neden başarı kazandığını, ideolojik netliğin neden beka sorunu olduğunu açıklamaya yardımcı olur.

Emperyalist hâkimiyete karşı savaşan hareketler Gramsci’yi kültürel Marksist olarak görmezler. O, bugünün koşullarında devrimci liderlik için bir rehberdir. Düşüncesi, emperyalist merkezin güvenli kucağından çıkartılıp, hizmet etmesi gereken mücadelelere iade edildiği vakit asıl işlevine tekrar kavuşur.

Bu yeniden sahiplenme işlemi tamama erdikten sonra, geriye bir tek hat oluşturma görevi kalır. Gramsci, hem devrimci bir komünist hem de liberal sivil toplum teorisinin sembolü olamaz. Hem emperyalizme hem de onun düşmanlarına hizmet edemez. Bu nedenle, son adım olarak, kopuş fikri üzerinde durulmalıdır. Gramsci’nin ne olmadığını, onu bugün yeniden sahiplenmenin ne anlama geldiğini net bir şekilde söylemek gerekmektedir.

Gramsci Kültürel Marksist Değildi

Antonio Gramsci, emperyalizmin muhalefeti yönetmesine yardımcı olmak için kalem oynatmadı. Emperyalizmin nasıl yönettiğini ve nasıl devrilebileceğini anlamak için yazdı. Adının günümüzde en rahat şekilde burjuva düzenini yeniden üretmeye adanmış kurumlarda gezinmesi, düşüncesinin esnekliğinin değil, emperyalizmin ele geçirme yönteminin etkili olduğunun kanıtıdır. Gramsci’yi tarih yumuşatmadı. Ama onun dişlerini yorumlayanlar, müfessirler söktü.

Batı Marksizmi, Gramsci’yi yaşayan bir mücadele geleneği olarak miras almadı. Onu yenilgiden, hapisten, ölümden sonra buldu, kendisindeki iktidardan kaçma eğilimiyle uyumlu şekilde onun fikirlerini yeniden bir araya getirdi. Bu süreçte kaybedilen şey, incelik ve küçük detaylar değil, yöndü. Parti, devlet ve devrim silinip gitti. Geriye, bir güç haline gelme tehdidi oluşturmadan, sürekli her yana dönen bir eleştiri dili kaldı.

Gramsci’yi yeniden sahiplenmek, yanlış okumaları düzeltmekten daha fazlasına ihtiyaç duyar. Taraf seçmeyi gerektirir. Gramsci, ya gelişmiş kapitalizm koşullarında devrimci yenilginin somut sorunuyla boğuşan bir Leninist komünist olarak okunur ya da çalışmalarıyla kopuş pratiğini içermeyen, bitmek bilmeyen hazırlık sürecini meşrulaştıran bir sivil toplum teorisyenine indirgenir. İki okuma bir arada var olamaz. Biri özgürlüğe götürür, diğeri, emperyalizmin güttüğü çoğulculuğa.

Bu seçim, Gramsci’nin kendisini de aşan sonuçlara yol açar. Böylesi bir seçim, Marksizmin emperyalizmin merkezinde kazanmasına izin verilen içeriğiyle aramızdaki tüm bağları kopartır. Örgütlenmeden, anti-emperyalizmden ve iktidardan yoksun bırakılmış bir Marksizm, daha güvenli bir Marksizm değildir. Ele geçirilmiş bir Marksizmdir. Böylesi bir Marksizm, dünyayı korumak için açıklar. Gramsci’nin kaderi, devrimci teori politik özünden arındırıldığında düşünsel bir süse ne kadar kolay dönüştürülebileceğinin kanıtıdır.

Weaponized Information [“Silahlandırılmış Bilgi”] sitesi, tam da bu kaderi reddetmek için var. Emperyalist merkezde, tarafsız bir zemin işgal ediyormuş gibi davranmıyoruz. Gramsci’nin anlamamıza yardımcı olduğu, düşünce alanında hüküm süren dünya savaşının içinden yazıyoruz. Görevimiz, teoriyi derlemek değil, onu keskinleştirmektir. Devrimci düşünürlere hayran olmak değil, onları kopartıldıkları mücadeleye yeniden ait kılmaktır.

Gramsci, seminer salonuna ait değildir. O, rıza, liderlik ve iktidar meselelerinin ölüm kalım meselesi haline geldiği, emperyalizme karşı uzun soluklu mücadeleye aittir. Gramsci’yi tekrar sahiplenmek, geçmişi yeniden yorumlamak değil, bugünü yeniden silahlandırmaktır. Artık mesele, Gramsci’nin nasıl okunması gerektiği değildir. Neticede bugün üzerinde durmamız gereken soru şudur: “Marksizm bir kurtuluş silahı olarak mı kalacak yoksa zaferden yoksun, kalıcı bir muhalefet diline dönüştürülmeye devam mı edecek?”

Prince Kapone
22 Aralık 2025
Kaynak

, ,

Barak Havası: Eser Miktarda Devrim


Suriye’de yaşanan gelişmeler üzerine bir X kullanıcısı, sosyalistlere “Bakın biz yine haklı çıktık demeye başlamayın, biz dün de haklıydık bugün de” diyor. Bu paylaşım, Kürt politik hareketinin tüm bileşenlerinin ve hizasına aldığı solun ortak söylemidir. 

Her yazıda ısrarla belirttiğimiz gibi yine belirtmek zorundayız ki çağımız emperyalizm çağıdır ve bireyden uluslara kadarki tüm gelişmeler, emperyalizme göre açıklanmak zorundadır. Suriye, İran, Grönland ve Latin Amerika, bu zorunluluk üzerinden okunmadığı sürece geriye saflık kalır.

Latin Amerika’yla ilgili yazılarımızda “devrim, eskiye dair tüm yapılanmayı altüst edip eskinin yeniyi hiçbir şekilde tehdit edemeyecek şekilde bertaraf edilmesidir” yönündeki tespitte ısrar etmiştik. İlerleyen süreçte Maduro özelinde Bolivarcı Chavez sosyalizminin “iç düşmanı” alt edemediği için işgale uğradığı gerçeği tarihe geçti.

Ardından Suriye... Her iki ülkede yaşananlar, sosyalizmin ne olduğunun tam idrak edilemeyip gerekliliklerinden kaçmanın ağır bedellere yol açacağını kanıtladı. Aynı şekilde yazılarımızda Ortadoğu’da hesapların bir günde ve her gün değişebileceğini kaydettik. Tarihin bizi doğrulaması ideolojik zafer, elindeki güce güvenmeyip emperyalizme dayanan, halkların pusulasını bozanların durumu yenilgidir, çünkü devrim demek iktidar demektir.

Yaklaşık iki haftadır Kürt politikasının İran’dan Suriye'ye kadar her bölgede dillendirdiği çağrı, ideolojik-politik yenilginin çığlığıdır. Sanatçıdan politikacıya kadar sirayet eden söylem, ABD özelinde emperyalizmin kendilerini “kurtarması” yönündedir. İhanete uğradıkları, müttefik halkın yalnız bırakıldığı, uluslararası komplonun işlediği, insanlığın ve AB’nin yaşananlara karşı sessiz kaldığı, IŞİD tehdidinin kuvveden fiile geçeceği yönündeki söylemler sıkça tekrarlanıyor. Böyle bir politika, ezilen ve sömürülen halklar için ihanettir.

Öncelikle hiçbir ezilmiş halka emperyalizm müttefik olmaz. Barrack Obama’nın doktrini Tom Barrack’ın rolüyle sonlandırıldı. IŞİD tehdidi, zaten Suriye’de kurumsal bir yapı hâline gelip iktidar oldu. Aynı IŞİD, Hamas’a lanet okuyor, bunun nedeni, IŞİD’in Golan Tepeleri’nin işgaline karşı koymayıp HTŞ giysisini giymesindendir. O yeni giysi, dün olduğu gibi bugün de ABD’nin müttefiklik formasıdır.

Bugün SDG’nin stratejik ittifaklığının kalmadığı Barrack tarafından söyleniyorsa, burada düşünmesi gereken, radikal demokrasi hareketidir ve soldur. Suriye’nin kuzeyinde enternasyonal tabur kurulduğunu, İspanya İç Savaşı’nı aşan bir mücadele sergilendiğini, Ortadoğu’da yeni kurulan denklemin kalıcı bir deneyim olduğunu iddia edenlerin tezleri iki haftada yerle bir olmuştur.

12 yıl önce Barzani peşmergelerini Suriye’nin kuzeyinden çıkaranlarla Barzani’nin bugün tek ses olmasının nedeni, ABD ittifaklığını yitirme kaygısıdır. Daha önce belirtmiştik, yineleyelim: Tamiller, 20 bin militan, 2 savaş uçağı ve deniz filosuna sahip olmasına rağmen yenildi. Yenilgi de zafer de askerî güçsüzlük/güçlülük değil, ideolojik netlikle ilgilidir.

Fiziksel, yapısal ve ulusal imhayı göze alamayan, buna uygun politika ve direniş öremeyen hiçbir kuvvetin emperyalizm çağında ayakta kalma imkânı yoktur. Suriye Kürd’ünün ideolojik bilincini bulandıranların kimler olduğu çok nettir: “Perspektif” metni adı altında sosyalizmi tahrif edip halklara ve sömürülenlere teslimiyeti dayatıp iktidar olma hedefini lanetleyenlerdir.

Rojava deneyiminin gösterdiği gerçek emperyalizmle ittifak olunmayacağıdır, emperyalizmle kurulan her işbirliğinde kazanan, yine emperyalizmdir. Emperyalist odaklara değil Arap aşiretlerine “Truva atı” yakıştırması yapmak, mücadeleyi baştan kaybetmektir.

Mınbiç’te Arap aşiretlerinin güvenlik kontrol noktasına kendi taleplerini dile getirmek için düzenlediği protesto yürüyüşüne SDG’nin açtığı ateş sonucu 8 insan yaşamını yitirmişti. Bugün halkların kardeşliğini öremeyenler, güç dengesine göre konum belirleyip milliyetçiliğe ideoloji diye sarılanlardır.

Sovyetler dağıldıktan sonra Balkanlar’da yaşananlarla Suriye’de yaşananlar arasında fark yoktur. Bugün sadece Rojava deneyimi değil, Bookchin, Negri-Hardt, Marcuse’nin ideolojik-politik tezleri iflas etmiştir.

Şimdi başa dönersek, Kobani’nin ABD ve koalisyon güçleri uçaklarıyla savunulmasında karadan hareket eden ülkemiz sosyalistlerinin yapacağı açıklamaların hiçbir değeri ve geçerliliği yoktur. Kürt halkına bu ideolojik safsatalarla bedel ödeten politik çevrelerin yenilgisinden ve emperyalizm tarafından “aldatılmasından” İran Kürtleri ve partileri ders çıkarmadığı sürece Ortadoğu’da halkların yüzü gülmeyecektir.

12 yıl önceye dönersek, Rojava’da devrim olmadığı tezi, şimdi daha ayakları üzerine oturtulabilir. Hiçbir devrim, emperyalizmden medet ummaz. Evet, uluslararası komplodan bahsedilecekse Arap Baharı’yla başlayıp Suriye’yle devam eden sürece bakmak gerekir.

Yunanistan İç Savaşı’nı kazanan ABD, bugün Suriye’de rolleri yeniden dağıtandır. Dünkü düşmanları bugünkü muhatapları, dünkü ittifakları bugünkü yalnız bıraktıklarıdır. “Son yüzyılın en saldırgan gücü Rusya” diyen Kürt politik hareketi, bugünkü tabloyu kendi halkına açıklayamamaktadır. Uluslararı komplo, Suriye özelinde yeniden üretilmiştir.

“Suriye ve İran sınırında temizlenen mayınlar için emperyalistler neden fon ayırmaktadır?” sorusunu sormayan sol hareket de sosyalist değildir. Jerusalem Post’a “ABD isterse bir günde mücadeleyi bırakırız” diyenlerin bugünkü durumla ilgili feryat etmesi anlamsızdır.

Eğer Öcalan’ın ve “Perspektif” metninin dünya halklarına önerdiği Rojava deneyimi buysa sonuç ortadadır. İktidar olmayı hedeflemeyen, yenilgiye de mahkûmdur.

Daha açık söylersek, El Hol ve diğer kamplardan IŞİD’liler bırakılmış, SDG emperyalizm eliyle hapsedilmiştir. Tarihe düşülecek bir not da bugün kızılana dün dua edilmesi, dün dua edilene bugün kızılmasıdır.

Ortada tek sorumlu varsa o da Kürt halkına “Biji Obama” sloganını attıranlardır.

Sinan Akdeniz
22 Ocak 2026

21 Ocak 2026

, , ,

Kuzey ve Doğu Suriye (Rojava): Özgürleştirme Projesi mi ABD’nin Vekil Gücü mü?


Giriş

Temmuz 2012’de, Kuzey Suriye’deki Kürt devrimciler, Suriye Arap Cumhuriyeti’nden bağımsızlık ilan ettiler. Kürt güçleri, daha sonra “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi” adını alacak olan yapıyı kurdular. Bu açıklama, Suriye İç Savaşı olarak adlandırılan ve Suriye’yi parçalamayı, bölgede ABD-İsrail-Körfez hâkimiyetine yeni mevziler kazandırmayı amaçlayan uluslararası müdahale esnasında yapıldı (Higgins 2023; Kadri 2015).

Şam, güneye odaklanırken, “demokratik konfederalizm” fikriyle hareket eden gayri resmi yönetim konseyleri, kuzeydeki kurumsal boşlukları doldurdu. Bu konseyler, özerk bir yönetime dönüşecek yapının temelini oluşturmak üzere, Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) bağlı ağlarla birleşti.

Özerk Yönetim (Rojava), ilerici çevrelerde birbirine zıt tepkilerle karşılandı. Önde gelen aydınlar, onu istisnai olarak nitelendirip selamladılar. Žižek (2021) bunu “entelektüel bir topluluğun reel ütopyası” olarak adlandırdı, Graeber ise (2018) Rojava’nın “dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olarak değerlendirilmesi gerektiğini” söyledi.

Buna karşılık, bazı Marksistler, Rojava’yı “Suriye’yi parçalayan, ABD’ye bağlı vekil güç” olarak nitelendirip eleştirdiler. Bu isimler, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Suriye topraklarındaki petrol kaynaklarını kontrol eden Amerikan güçleriyle ittifakına işaret ettiler.

Her iki yaklaşım da dipte derinde faal olan temel bir dinamiğin üzerini örtüyor: ABD-İsrail-Körfez aksı, kendi hegemonyasına yönelik itirazlara mani olmak adına, milletlerin verdikleri meşru kavgaları manipüle ediliyor.

“Kuzey ve Doğu Suriye” ile ilgili tartışma, iki milletin verdiği kavganın anlamından ayrı ele alınamaz: hem Kürt hem de Arap milliyetçilikleri, tarihsel baskıya yönelik hakiki tepkileri ifade ediyorlar, ama emperyalist güçler, bölgesel kontrolü sürdürmek için aralarındaki çelişkileri istismar ediyorlar. Kürtlerin ve Arapların millet projelerini düşmanca olarak görmek yerine, emperyalist böl-yönet stratejilerinin ortak yapısal düşmanlarla karşı karşıya kalan topluluklar arasında nasıl istismar edilebilir gerilimler yarattığını analiz etmek zorundayız.

Bu analiz, Mehdi Amil, Gassân Kenefani ve Samir Amin’in Arap coğrafyası bağlamında geliştirdikleri anti-emperyalist ve tarihsel materyalist düşünceden istifade ediyor. Bu teorisyenler, sömürge yönetimi altında kurulan mekânsal ve ekonomik hiyerarşilerin sadece tarihsel miraslar olmadığını, ABD önderliğindeki emperyalizmin yeniden etkinleştirdiği ve yeniden şekillendirdiği yapısal oluşumlar olarak nasıl devam ettiğini ortaya koyuyorlar. Arap-İran bölgesinde, ABD-İsrail-Körfez ittifakı, dün olduğu gibi bugün de milli kurtuluş projelerini engellemek, halk egemenliğini parçalamak ve sömürge sonrası devletleri dışsal birikim rejimlerine tabi kılmak için bu geçmişten miras kalan çelişkileri silah olarak kullanıyor.

Emperyalizmi soyut veya merkezsiz bir güç yerine, onu tarihsel planda özgün, sosyolojik temellere dayanan bir sermaye birikimi aşaması olarak anlamalıyız (Capasso ve Kadri 2023, s. 154). Dünya ölçeğinde bu aşamayı tanımlayan ana güç, ABD liderliğindeki emperyalizmdir. Arap-İran bölgesinde ise emperyalizm, benim “ABD-İsrail-Körfez’den oluşan birikim ekseni” olarak adlandırdığım şey üzerinden somutlaşıyor. Eksen, ABD’nin askeri üstünlüğü, İsrail’in yerleşimci-sömürgeci yayılmacılığı ve Körfez’in komprador sermayesinden oluşan birleşik jeopolitik-ekonomik bloğu ifade ediyor.

Irvin’in de belirttiği gibi İsrail, ezilen halklara yürütülen kapsamlı emperyalist savaşın bir parçası olarak, “Asya’daki halk kitlelerini Afrikalı halk kitlelerinden ayırmaya, ganimetleri Avrupa’ya bırakma” işini üstleniyor (Irvin 2025. Bu eksen, Kürt ve Arapların ulusal kavgaları türünden bölgesel çelişkileri çözmenin derdinde değil. Asıl derdi, politik egemenliği parçalamak, ekonomik bağımlılığı olağanlaştırmak ve yereldeki oluşumları FHKC’nin “İsrail, Siyonizm, dünya emperyalizmi ve Arap gericiliği’nden oluşan düşman kampı” olarak tanımladığı şeye bağlamak için yönetmek (Hanieh 2024; Popular Front for the Liberation of Palestine [1969] [1969] 2017, s. 35–36).

Bu makale, altı bölümden oluşuyor. “Ulusal Çelişkilerin Emperyalist Temelleri (1916–1971)” başlıklı bölüm, sürecin emperyalist temellerini ve nüfus mühendisliğini (1916–1946) inceliyor. “Baas Dönemi: Devlet Önderliğinde Kalkınma, Antiemperyalist Dayanışma ve İç Çelişkiler (1947–1978)”, Baasçı devlet önderliğindeki kalkınmayı ve antiemperyalist dayanışmayı (1947–1971) analiz ediyor. “Antiemperyalist Altyapının Yıkımı (1970–2010)”, antiemperyalist altyapının yıkım sürecinin (1970–2010) izini sürüyor. “Miras Alınan Zayıf Noktalardan Tasarlanmış Krize (2011–2014)”, geçmişten miras alınan zayıf noktaların emperyalizm için nasıl birer fırsata dönüştüğünü (2011–2014) ortaya koyuyor. “Şeytanla Pazarlık (2014’ten Günümüze)” başlıklı bölümse, ABD ile askeri destek karşılığında yürütülen “pazarlığı” analiz ediyor. “Esad Sonrası Suriye ve Bölgede Kurulan Yeni İttifaklar”, Esad sonrası Suriye’yi ve ayrışma olasılıklarını değerlendiriyor.

Ulusal Çelişkilerin Emperyalist Temelleri (1916–1971)

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sınırları çizen emperyalistler, Kuzey Suriye’deki Kürt demografisini dönüştürdüler. Bu, yalnızca rolü sıklıkla abartılan 1916 Sykes-Picot Anlaşması’nın sonucu değildi, aynı zamanda Milletler Cemiyeti’ni temel alan mandası sistemi aracılığıyla kurumsallaştırılan daha kapsamlı bir sömürgeci parçalama pratiğinin bir parçasıydı. Sevr Antlaşması, gelecekteki bir Kürt devleti için hükümler içeriyordu, ancak Lozan Antlaşması bu vaadi temelsiz bıraktı, Kürtlerin yaşadığı bölgeleri yeni ulus devletler arasında taksim etti (Matin 2020; Pursley 2015). Bu emperyalist düzenlemeler, sömürgeci güçlerin daha sonra istismar ettiği büyük nüfus yer değiştirmelerine sebep oldular.

1920’lerde Fransız yetkililer, Osmanlı ve Türk baskısından kaçan Suriyeli ve Ermeni mültecileri barındırmak için Kamışlı gibi kasabalar kurdular. 1925’te, başarısız Şeyh Said isyanının ardından Kürt mülteciler, Kuzey Suriye’ye akın etti, bu mültecilerin Cezire gibi nüfusu az sınır bölgelerine yerleşmelerine izin verildi. Kürt nüfusu 1939’a kadar 6.000’den 56.000’in üzerine çıkarak neredeyse on kat arttı, aynı dönemde köylerin sayısı da 45’ten 700-800’e yükseldi (Al-Kati 2019; Tejel 2009, 18. dipnot). Fransız yetkililer, kendilerine sadık unsurlar üretmek, bölgenin toplumsal dokusunu parçalayarak birleşik milliyetçi direnişi engellemek amacıyla tasarlanmış nüfus mühendisliği çabalarının bir parçası olarak bu yerleşimi teşvik etti (Dolbee 2023; Tejel 2009, s. 16). Bu girişim, Kürtlerin kaybettikleri vatanı geri kazanma özlemlerine değil, Fransızların stratejik çıkarlarına hizmet etti (Barut 2013). Gassân Kenefâni’nin 1936-1939’daki Filistin ayaklanması hakkındaki anlatımında belirttiği gibi, sömürge rejimleri, birleşik devrimci hareketleri bastırmak için kasıtlı bir strateji olarak halkları böldüler, var olan ayrışmaları istismar ettiler (Kanafani [1972] 2016, s. 31–33).

Rojava’nın dünya tarihi açısından önemli bir olay olarak öne çıkmasıyla birlikte kaleme alınan, bu olayı göklere çıkartan kitap ve makaleler, genelde bölgeyi “Büyük Kürdistan”ın bir parçası olarak tanımlıyorlar, oysa iki savaş arası dönem, bu söylemi boşa düşürüyor. Dönemin başlıca Kürt milliyetçi örgütü olan Xoybûn bile, Suriye toprakları haline gelen bölge üzerinde herhangi bir toprak iddiasında bulunmamıştır. Xoybûn’un Kürt bağımsızlığı vizyonu, Bakur ve Başûr (Türkiye ve Irak Kürdistanı’na) odaklıdır. Bu da Suriye’ye yeni gelen Kürtlerin kendilerini sınır ötesindeki vatanlarıyla birlikte tanımladıklarının delilidir (Tejel 2009, s. 28–30).

Nüfus temelli stratejiler, Fransızların icat ettiği bir şey değildi. Filistin’e Siyonistlerin yerleştirilmesi sürecine yönelik İngiliz desteğinin arkasında da aynı mantık vardı. Yalnız tabii Fransızların uygulamalarındaki mantıkla İngilizlerin pratiğinin yaslandığı mantık çok farklıydı. Her iki sömürge rejimi de sömürge karşıtı birliği önlemek için nüfusu yeniden yapılandırmış olsa da, Siyonizm, özünde farklı ve şiddetle tanımlı bir oluşumdu: o, dolaylı yönetim stratejisi değil, kalıcı, militarize edilmiş bir yok etme ve emperyalist yerleşme projesiydi (Hanieh 2024). Bugün de İsrail, bir yandan bölgede ABD gücüne güç katıyor, bir yandan da müttefik rejimlere taktikler ihraç eden, silah üretimi, gözetleme amaçlı altyapı ve askeri-sanayi entegrasyonu yoluyla ulusötesi birikim kanallarının açık olmasını sağlayan, küresel kontrgerilla laboratuvarı görevi görüyor.

Baas Dönemi: Devlet Önderliğinde Kalkınma, Antiemperyalist Dayanışma ve İç Çelişkiler (1947–1978)

ABD’nin emperyalist baskıları, 1946’da Fransa’dan bağımsızlığını kazanan Suriye Arap milliyetçiliğini şekillendirdi. Özelde Baas Partisi, genelde Nasırcı ve Arapların birliğini savunan akımları içeren Arap milliyetçi hareketleri, Arapların siyasi birliğini ve ekonomik egemenliğini parçalamayı amaçlayan, ABD eliyle yürürlüğe konulan emperyalist projelere somut cevap olarak ortaya çıktı (Higgins 2023, s. 112–122).

Ellilerde Baas Partisi, orta sınıf ve köylü destekçilerini örgütleyerek güçlü bir siyasi güç olarak ortaya çıktı (Takriti ve Safieddine 2023, s. 484–489). 1963’te iktidarı ele geçirdikten sonra parti, hizip çatışmalarıyla ve Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (1958–1961) yıkılışıyla gelen yenilgiyle yüzleşti. 1968’e gelindiğinde, Baas Partisi’nin radikal fraksiyonu Suriye Arap Cumhuriyeti üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırdı (Devlin 1991, s. 1400–1406; Hinnebusch 1982, s. 180).

1966’dan 1970’e kadar uzanan dönemde, Salah Cedid liderliğindeki Baas Partisi’nin radikal kanadı, iki ana strateji üzerinden, devlet öncülüğünde kalkınma hedefi uyarınca hareket etti: kamu sektörü üzerindeki kontrolün kapsamını genişletti, toprak reformunu gerçekleştirdi. Sanayi üretimindeki devlet kontrolü önemli ölçüde artarak yüzde 25’ten 75’e çıktı (Haddad 2012, s. 7; Hinnebusch 1997, s. 201; Richards ve Waterbury 1996, s. 201). Cezire bölgesinde topraklar yeniden dağıtıldı, uzakta yaşayan toprak sahiplerinin mülkiyetini ortadan kaldıran bu girişim, kaynakları köylü kooperatiflerine ve devlet rezervlerine dağıttı (Ababsa 2004, s. 3; Garzuzi 1963, s. 83).

Bu devlet öncülüğünde kalkınma modeli, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin hem Arap hem de Kürt köylülerine fayda sağlayan ilerici politikalar izlemesini mümkün kıldı. Milliyetçiliğin, halkın ekonomik kaynaklar üzerinde kontrol tesis etmesi, üretim güçlerine gerçek manada egemen olması durumunda özgürleştirici olabileceğini ortaya koydu. Hanna Batatu’nun ortaya koyduğu gibi, Baasçı toprak reformu, Cezire gibi periferideki bölgeleri ileri gelenlerin yerleşik gücünü ortadan kaldırırken, köylü ve alt orta sınıf seçmen kitlelerine dayanan yeni bir siyasi sınıfı da destekledi (Batatu 1981, s. 5; 1999, s. 251–253).

Sınıf ilişkilerinin bu yeniden düzenlenmesi, devletin antiemperyalist yöneliminin, yeniden dağıtımcı ve uluslararasıcı politikalar yürütme kapasitesinin temelini attı. Ekonomik egemenlik olmadan, siyasi bağımsızlık bir yanılsamadan ibaretti. Bu ilkenin “milliyetçilik”le alakalı olduğunu düşünen Enver Abdülmelik, Avrupa milliyetçiliğinden farklı olarak, milli kurtuluşun, milletin hayatının tüm alanlarında karar verme gücünün yeniden kazanılması” için eski sömürgeci güçlerin kökünden sökülmesinin gerekli olduğunu söylüyor (Abdel-Malek 1981, s. 13).

Antiemperyalist Milliyetçiliğin Çelişkileri: Kürt Sorunu

Baasçı proje, sonrasında ABD emperyalizmi ve Türklerin baskıcı politikalarının istismar edeceği iç çelişkilerle yüzleşti. Türkiye ve Irak karşısında bölgesel avantaj elde etmek için PKK gibi Kürt silahlı gruplarıyla verimli ilişkiler kuran Baas, iç siyasette milli birliğin temeli olarak Arapların kültürel hegemonyasına vurgu yaptı. Baasçılar, potansiyel Kürt ayrılıkçılığına karşı demografi sahasında güvenliği tesis edecek adımlar attılar. Bu adımlar arasında, 93 Sayılı Kararname uyarınca 120 ila 350 bin Kürdü Suriye vatandaşlığından mahrum bırakan 1962 tarihli nüfus sayımı ile Türk sınırında planlanan “Arap Kuşağı” bulunuyordu. Ancak bu politikalar, aynı zamanda Arap milliyetçiliğinin savunduğunu iddia ettiği antiemperyalist ilkeleri de boşa düşürüyordu (Berkeley 2009; Marcus 2007, s. 61; Zisser 2015, s. 200–201).

Bu Araplaştırma politikaları, sistemli hale getirilecek kültürel baskıyı da içeriyordu: Kürt çocuklarının ana dillerinde eğitim almalarına mani olundu, Kürt kültürünün ifade kanalları ortadan kaldırıldı, idari politikalar, tüm resmi alanlarda Arapça kullanımını zorunlu kıldı (Sinclair 2010, s. 148; Tejel 2009, s. 51, 63–66). Öte yandan, bu politikaları anlamak için emperyalist baskının ve bölgesel tehditlerin geniş bağlamını kavramak gerekiyor. Baasçıların Kürt halkına yaklaşımı, etnik şovenizmden ziyade, etnik ayrışmaları maniple edecek emperyalist müdahalelere yönelik, gerçekte karşılığı bulunan endişelerin tezahürüydü. Suriye, stratejisini Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik tehditlerin ve Fransız sömürgeciliğinin Kürt nüfusunu demografik denge unsuru olarak kullandığına dair tarihsel deneyimin üzerinden geliştirdi.

Antiemperyalist Dayanışma Ağları:
Kürtlerin Filistin’le Kurduğu Bağlar ve PKK (1960’lar-1990’lar)

İçteki bu tarz çelişkilere rağmen, devlet öncülüğündeki kalkınmaya ve kaynakların yeniden dağıtılmasına tanık ettiğimiz dönem, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin PKK ve Filistin kurtuluş örgütleri de dâhil olmak üzere, sömürgecilik karşıtı hareketlerle kapsamlı ilişkiler kurduğu bir tarihsel kesitti. Üretim güçleri üzerindeki devlet kontrolü çerçevesinde, Suriyeli liderler, daha geniş bir antiemperyalist stratejinin parçası olarak, kurtuluş hareketleriyle stratejik ittifaklar kurdular (Hinnebusch 2001, s. 150–152; Tejel 2009, s. 84–88).

Suriye’deki Arap milliyetçileri, emperyalizmin sınırlı tehditlerden ziyade örgütlü bir sistem olarak işlediğini fark ettiler. Türkiye’nin NATO üyeliği, Irak’ın ABD ve İngiltere destekli Bağdat Paktı’na katılımı ve Siyonist proje, özerk Arap gelişimini engellemede birbirine bağlı işlevler gördü. 1955’te kurulan Bağdat Paktı, Soğuk Savaş’ın çevreleme bahanesi altında Arap hükümetleri dâhil bölgedeki tüm hükümetleri Batı’nın stratejik ve ekonomik önceliklerine bağlamak için tasarlanmış bir neo-sömürgeci ittifak olarak işlev gördü. Gerçek amacı, emperyalizmin bölgesel kaynaklara erişimini güvence altına alırken özerk gelişmeyi engellemekti. Aynı şekilde Suriye liderleri, Siyonizmi Filistin üzerindeki sınırlı bir mesele değil de bahsini ettiğimiz kapsamlı emperyalist stratejinin yerleşimci-sömürgeci öncüsü olarak gördüler. Siyonistlerin bilhassa Johnston Planı gibi projeler üzerinden kaynaklara el koymaları, hem kontrolleri altındaki toprakları genişletmek hem de ekonomik egemenliği baltalayan bölgesel bağımlılıklar üretmek gibi işlevler gördü.

Suriye Arap Cumhuriyeti, strateji düzleminde, bu emperyalist müdahaleler karşısında baskı unsuru haline gelebilecek sömürgecilik karşıtı hareketleri destekleyerek cevap verdi. Kati’nin de dediği gibi, Suriye, “Türkiye ve Irak’a baskı uygulamak için Kürt liderlerle yakın ilişkiler kurarken”, aynı zamanda İsrail’in yayılmacılığına karşı Filistin direnişini de destekledi (El-Kati 2019). Takriti’nin tespitiyle, Araplar ve Kürtler arasında teşkil edilen bu dayanışma ağları, bölgedeki sömürgecilik karşıtı mücadeleleri birbirine bağlayan, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin dış politikasının ABD ve İngiliz hegemonyasına karşı çıkan bölgesel bir antiemperyalist aktörler bloğu meydana getirmek için pratikte kullandığı, uzun bir geçmişe sahip “isyancı üç kıta enternasyonalizmi”ne bağlı geleneklerden istifade etti (Genc 2020; Takriti 2022).

Bu strateji, önemli iç çelişkilere rağmen işledi. Bir yandan PKK’yi bölgesel düzlemde destekleyen Suriye devleti, bir yandan da Fransızların nüfus mühendisliğine dair tarihsel bilinç üzerinden emperyalistlerin etnik ayrışmaları maniple edeceğiyle ilgili endişeler dile getirdiler. Bu endişeler üzerinden, içte Kürtlerin siyaset alanında kendilerini ifade edecekleri kanalları ortadan kaldırdılar. Dolayısıyla, emperyalist baskılara karşı koymada ortak çıkarları kabul eden Suriye Arap Cumhuriyeti, PKK ile ilişkisinde iç baskı ile silahlı mücadeleye yönelik bölgesel destek arasında bir denge tesis etti.

PKK’nin Marksist-Leninist Kökenleri

PKK, 1978’de Suriye’nin aktif olarak geliştirdiği aynı sömürge karşıtı ortamdan doğdu. Parti, 1974’te bir araya gelerek, Kürt milli sorununu görmezden gelen Türk sol örgütlerinden ayrı, kendine has bir Kürt Marksist-Leninist örgütü kurmak isteyen Abdullah Öcalan ve Sakine Cansız gibi Kürt militanlar tarafından kuruldu (White 2000, 2015). Daha da önemlisi, PKK, Paul Chamberlain’in “genişleyen devrimci ağlar topluluğu” olarak adlandırdığı yapının bir parçası olarak, Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde Suriye’de teşkil edilmiş ağların desteklediği Filistinli savaşçılarla birlikte eğitim gördü (Chamberlain 2012, s. 5).

PKK, silahlı mücadele yoluyla tam bağımsızlığı savunan ortodoks Marksist-Leninist konumunu yirmi yıl boyunca muhafaza etti. PKK’nin milli sorunu temel çelişki olarak öncelikli gören konumunu dile getiren kuruluş manifestosu, “Ülkedeki temel çelişki, milli niteliktedir, diğer tüm çelişkilerin çözümü bu çelişkinin çözümüne bağlıdır” (PKK (Öcalan [1978] 1993), s. 119) diyordu. Bu teorik çerçeve, milli kurtuluşu sınıf mücadelesine bağlı değil, onun ön koşulu olarak konumlandırıyordu. Bu konum, daha sonra Öcalan’ın ideolojik dönüşümü dâhilinde terk edilecekti.

Örgüt, mevcut devlet yapılarındaki reformist uzlaşmaları açıkça reddederek, milli kurtuluş hareketlerinin “tam bağımsızlık yolunu izlemesi” gerektiğini savundu, zira “bağımsızlık dışındaki her eğilim reformistti, her reformist eğilim de maddi olarak emperyalizm, sömürgecilik ve iç gericiliğe bağlı”ydı (PKK (Öcalan [1978] 1993), s. 61). PKK, bu mücadeleyi uluslararası devrimci dayanışma içinde konumlandırarak, “Kürt Devrimi, Ekim Devrimi ile başlayan ve milli kurtuluş hareketleri aracılığıyla güçlenen dünya proletarya devriminin bir parçasıdır” (PKK 1993 (Öcalan [1978] 1993), s. 133) diyordu.

Suriye’nin Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Kürt siyasi partileri ve diğer sömürgecilik karşıtı hareketlere verdiği destek, devletin emperyalist baskıdan bağımsız hareket edebilecek yeterli kaynaklara sahip olması sayesinde belirli bir maddi zemine kavuşabiliyordu. Toprakların yeniden dağıtımı, kamu yatırımları ve antiemperyalist dış politikanın birleşimi, hem Arap hem de Kürt topluluklarının dış egemenliğe karşı ortak direnişten faydalanabileceği anlamlı bir manevra alanı yaratıyordu. Bu dönem, Kenefâni’nin devrimci hareketlerin, ekonomik egemenliğe ve üretken güçler üzerinde kontrole sahip devletler tarafından desteklendiğinde “özgürlük hareketi ve Arapların ilerlemesi lehine dengeyi değiştirebileceği”ne dair görüşünü doğruluyordu (Kanafani 2024, s. 42). Ancak, antiemperyalist dayanışmanın bu temeli, kısa süre sonra sistematik bir saldırıyla karşı karşıya kalacaktı.

Antiemperyalist Altyapının Yıkımı (1970–2010)

Hafız Esad’ın 1970’te iktidara gelmesiyle birlikte, Baasçı sosyalist politikalardan kademeli ama kararlı bir biçimde geri çekilme süreci de başlamış oldu. Esad, öncülük ettiği “Düzeltici Hareket”le, toprak reformu, devlet öncülüğünde kalkınma ve militan bölgesel dayanışmayı savunan radikal Salah Cedid liderliğini reddederek, iktidarını pekiştirdi. Yeni liderlik, stratejik sektörler üzerindeki devlet kontrolünü korurken, kilit sektörlerin belirli bir kısmını özel sermayeye açtı, böylelikle ekonomik büyümeyi teşvik etmeyi amaçladı. Bu pragmatik yaklaşım, önceki on yılın devrimci coşkusu üzerinden önlenmiş olan yabancı yatırımını ve bölgesel Arap sermayesini ülkeye çekmeyi hedefliyordu. Bağımsız eylemin pratik temeli olan üretim güçleri ve kaynak dağıtımı üzerindeki devlet kontrolü aşınmaya başlarken, Suriye Arap Cumhuriyeti, Arap milliyetçiliğine ve Filistin kurtuluşuna yönelik söylemsel bağlılığını sürdürdü. Bu aşınma, dış baskılar arttıkça ve iç çelişkiler derinleştikçe, sonraki on yıllarda önemli ölçüde hızlandı.

Altmışlardan seksenlere dek ABD-İsrail-Körfez aksı, sistem karşıtı direnişi destekleyen altyapıyı sistematik olarak hedef aldı. Özellikle Camp David’den sonra Mısır başta olmak üzere birçok Arap devleti yüzünü ABD liderliğindeki “ılımlı” bloğa çevirdi. Buna karşılık, Suriye, İran ile ittifakını güçlendirdi, bu da jeopolitik rantta önemli bir kayba yol açtı (Alajaty ve Anchor 2018, s. 386; Kadri 2012, s. 21). Eş zamanlı olarak düşen petrol fiyatları Körfez’in finansal fazlalıklarını azalttı ve petrol gelirlerine bağımlı olan bölge ekonomilerinde dalgalanmalara yol açtı. Bu ekonomik baskılar, doğrudan askeri saldırıyla daha da arttı: İsrail’in 1982’deki işgaliyle Lübnan’da Filistin Kurtuluş Örgütü’nün yok edilmesi, bölgesel sömürge karşıtı koordinasyon ve altyapının hayati bir düğüm noktasını ortadan kaldırdı (Khalidi 2014; Traboulsi 2012).

Bu türden faktörler, Suriye’nin ekonomik durumunu etkiledi. Sermaye girişi, yetmişlerin sonlarındaki rekor seviye olan 7 milyar dolardan, seksenlerin ortalarında görülen 500 milyon dolar seviyesine geriledi (Hinnebusch 1999, s. 188–190; Hopfinger ve Boeckler 1996, s. 185). Bu keskin düşüş, Suriye’yi Tunuslu ekonomist Azzam Mahcub’un (1990) “uyum sağlama veya bağları koparma” olarak nitelediği seçimi yapmaya zorladı. Bağımsız hareket etme imkânlarına yönelik ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya kalan Esad hükümetinin, toplumsal zenginliği üretken sektörlerden finansal spekülasyona ve ithalata bağımlı ticarete aktaran neoliberal reformları uygulayarak uyum sağlamaktan başka bir seçeneği yoktu. Suriye’nin 1991’de ABD liderliğindeki Körfez Savaşı koalisyonuna katılımı, bu uyum stratejisine örnek teşkil etti. Esad, emperyalizmle taktiksel ittifak kurmak adına, “ölmekte olan Sovyet atından inip Amerikan atına bindi.” Bu ittifak, Körfez ülkelerinden yardım gelmesini sağladı, ama aynı zamanda ABD’nin ülkeyi uzun vadede parçalama hedeflerine de hizmet etti (Sicherman 2000).

1991’de Sovyetler Birliği’nin devrilmesi, sistem karşıtı altyapıya yönelik bu saldırının doruk noktasıydı. Bu çöküş, dünya genelinde ulusal kurtuluş hareketleri için ciddi bir ideolojik ve maddi bir krize yol açtı. Ancak, 1979 İslam Devrimi, çok önceden antiemperyalist destek için yeni imkânlar sunmaya başlamıştı bile. İran Devrimi, Arap bölgesinde sömürgecilik karşıtı mücadeleyi destekleme konusunda Sovyetler Birliği’nden bayrağı devralacak devlet için maddi bir temel oluşturdu. Diğer destek kaynakları sistematik olarak ortadan kaldırıldığında İran, Filistin direniş hareketlerini destekleyerek, İran, Suriye, Hizbullah, Hamas, Filistin İslami Cihadı, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), Irak Halk Seferberlik Güçleri ve Yemen’deki Ensarullah’tan oluşan direniş ekseninin temelini attı.

PKK’nin Marksizm-Leninizmden demokratik konfederalizme evrimi, çökmekte olan sömürge karşıtı dayanışma ağları bağlamında anlaşılmalı. Abdullah Öcalan’ın 1998’de Türk kuvvetleri tarafından CIA yardımıyla hapsedilmesi, dünya çapında sömürgecilik karşıtı hareketleri destekleyen Soğuk Savaş dönemi altyapısının sistematik olarak çözülmesiyle aynı zamana denk geldi. Bu antiemperyalist dayanışmanın yüzleştiği krizi gören PKK, ideolojisini yeniden teşkil etti. 2003 ve 2005 yılları arasında, örgüt, silahlı mücadele yoluyla tam bağımsızlık taahhüdünden vazgeçerken, yaklaşık 1.500 PKK üyesi örgütü terk etti. PKK nihayetinde, devlet merkezli kurtuluş yaklaşımlarına alternatif olarak demokratik konfederalizmi benimsedi (Akkaya ve Jongerden 2011, s. 148; Yildiz 2020).

Demokratik konfederalizm, PKK’nin ulusal kurtuluş için devlet iktidarını ele geçirmeyi öncelikli gören ilk Marksist-Leninist çerçevesinden temel bir ayrılığı temsil ediyordu. Öcalan’ın şimdi ifade ettiği gibi, “demokratik konfederalizm, tabandan katılıma dayalı, devlet dışı bir toplumsal paradigmaydı ve burada karar alma süreçleri topluluklarda”ydı (Öcalan 2015, s. 33–34). Devleti bir kurtuluş aracı olarak açıktan reddeden PKK, onu “devletsiz bir halkın demokratik sistemi” olarak tanımladı (Öcalan 2015, s. 32. Böylelikle PKK, kuruluşunda benimsediği konumları doğrudan tersyüz etmişti. Bu teorik değişim dâhilinde paradigma değiştirilerek, Öcalan’ın daha sonra devletçi milliyetçilikten kapitalist modernitenin kapsamlı bir eleştirisinin ürünü olan, “demokratik modernite” olarak adlandırılan görüşe geçiş yapıldı. (Öcalan 2017, s. 50–51, 105). Bu demokratik yapılar; devlet karşıtlığı, ekolojik sürdürülebilirlik ve kadın özgürlüğü (jineoloji) gibi temeller üzerine kurulmuştu (Bookchin 1982; Dirik 2022; Gerber ve Brincat 2021). Ancak, ABD-İsrail-Körfez ekseninin hâkim olduğu bir bölgede devlet haricinde egemenlik tesis etme girişimleri çelişkilere yol açtı, bu yenilikçi yaklaşım, mevcut güçlü devletlerin dikte ettiği tarihin ağırlığı altında ezildi.

Hızlandırılmış Neoliberalleşme ve Emperyalizmle Bütünleşme (2000–2010)

2000’lerin başında Beşar Esad, kendini pragmatik bir reformcu olarak konumlandırdı. Bu liberalleşme gündemi, Batılı entelijansiya, uluslararası finans kuruluşları ve Suriyeli muhalif aydınlardan oluşan koalisyon tarafından desteklendi. Soğuk Savaş dönemi liberalizmini savunan bu koalisyon, ekonomik ve siyasi özgürlükleri piyasalaşmayla ilişkilendiriyordu.

Suriyeli şirketlerin Batı ve Körfez’e bağlı finans ağlarına entegre olmuş çıkarları, bu koalisyonun temelini teşkil etti. Bu şirketler, neoliberal reformlara düşünsel meşruiyet sağlayan akademik kurumları finanse ettiler. Bunun en belirgin örneklerinden biri, şirketi Petrofac ile Suriye ve Körfez pazarlarında faaliyet gösteren iş adamı Eymen Asfari tarafından finanse edilen St. Andrews Suriye Çalışmaları Merkezi’ydi. Merkez, Suriye’nin “sosyal piyasa ekonomisi” doktrinini destekleyen eserler yayımladı (UK Serioud Fraud Office 2024). Aynı şekilde, Mişel Kilo ve Riad Seyf gibi Şam Baharı aydınları, siyasi reformu piyasanın liberalleştirilmesi fikriyle açıktan ilişkilendiren siyasi açıklamalar yayınladılar. Siyasi iktisatçı Semir Abbud’un da dile getirdiği biçimiyle, bu durum, “Suriye neoliberalizmini içeriden meşrulaştıran” teknokratik bir koalisyonu meydana getirdi. Ayrıca, Batı’ya ait kurumsal ağlar da bu ajandayı dışarıdan destekledi. Uygulanmasını teşvik etti.

Uluslararası finans kuruluşları, temel mallara yönelik sübvansiyonların, gümrük vergilerinin, engellerin ve kurumlar vergilerinin kaldırılmasını öngören ekonomik liberalleşmenin yabancı şirketlerin ülkeye yatırımlarını teşvik edeceğini, istikrar getireceğini, bunun da geniş halk kitlelerine fayda sağlayacağını vaat ediyorlardı Kadri 2012; s. 16; Matar 2018, s. 106). Ancak ortaya bu türden vaatlerle çelişen sonuçlar çıktı.

2006’dan 2009’a gelindiğinde enflasyon yüzde 10 artarken, (enflasyona göre ayarlanmış) reel ücretler yarı yarıya düştü (Kadri 2012, s. 17–18). Servet eşitsizliği önemli ölçüde arttı. Hesaplamalara göre artık ülke ekonomisinin yarısından fazlası nüfusun yaklaşık yüzde 5’inin kontrolüne girmişti (Matar 2016, s. 139).

2000-2010 yılları arasındaki dönemde, Suriye ekonomisini temelden değiştiren birçok önemli ekonomik politika hayata geçirildi.

Bu politikalar, birçok sektörde devlet kontrolünü sistematik olarak ortadan kaldırdı. Tarım reformları, 43 yıllık tarım reformuna son veren ve tüm devlet çiftliklerini özelleştirerek yasama organını devre dışı bırakan 83 Sayılı Kararname (2000) ile başladı (Ababsa 2004, s. 10). Bunu takiben, 8 Sayılı Kanun (2001) yürürlüğe girdi ve 1973’teki millileştirmeden bu yana ilk özel bankanın kurulmasına izin vererek, Suriye’nin bankacılık sektörünü Körfez bağlantılı yatırım ağlarına açtı (Raphaeli 2007, s. 40). 2007 yılına gelindiğinde, 56 Sayılı Kanun ile toprak sahiplerinin üç yıl sonra tarım sözleşmelerini feshetmelerine izin verilerek, halkın toprak mülkiyetinden mahrum bırakacak süreç hızlandı; 8 Sayılı Yasama Kararnamesi ise piyasanın liberalleşmesinin temel hukuki çerçevesi haline geldi (Ababsa 2015, 221). Bu süreç, Kürtlerin sınır bölgelerindeki toprak mülkiyetini kısıtlayan ve devletin ekonomik entegrasyon yoluyla Kürt-Arap birliğini sürdürme kapasitesini zayıflatan 49 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (2008) ile doruğa ulaştı (Matar 2016, s. 112–113).

Geçim kaynaklarını yeniden oluşturamayan köylüler, kent merkezlerine doğru göç etmek zorunda kaldılar. Ancak Suriye devleti, yerinden edilmiş bu nüfus için verimli istihdam sağlama konusunda yetersiz kaldı. Kentlere göç, ücretler üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturan ve topluluklar giderek azalan kaynaklar için rekabet ederken, milli meseleleri daha da ağırlaştıran bir nüfus fazlalığı meydana getirdi (Foster, McChesney ve Jonna 2011) Maddi fayda sağlama veya bağımsız dış politika izleme yeteneğinden yoksun kalan Suriye devleti, istikrarı korumak için giderek etnik temelli çağrılara ve güvenlik önlemlerine bağımlı hale geldi, bu durum, Kürt devrimcilerinin 2012’de özerklik ilan ederken istismar edeceği zaafların açığa çıkmasına neden oldu.

Miras Kalan Zafiyetlerden Tasarlanmış Krizlere (2011–2014)

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, 2012’de, petrolün Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde çıkartıldığı ama rafineri ve ihracat altyapısının Şam yanında Lazkiye, Tartus ve Banyas gibi kıyı şeridindeki ihracat merkezlerinde konumlandığı, parçalı haldeki bir ekonominin hüküm sürdüğü koşullarda özerklik ilan etti. Bu ekonomik bağımlılık, yapay olarak yaratılan varoluşsal krizlerle birleşince, ABD-İsrail-Körfez aksının istismar edeceği kırılganlıklara yol açtı.

Cezire, ülkenin tahıl ve pamuk üretiminin üçte ikisinin gerçekleştiği, hidrokarbon kaynaklarının dörtte üçünün çıkartıldığı bölgedir (Ababsa 2015, s. 200–201, 204). Kaynakların belirli bir bölgeye yoğunlaştığı gerçekliğe işleme altyapısının yokluğu eşlik etti. Üreticilere buğday öğütmek için değirmen, pamuk eğirmek için çırçır fabrikası veya petrol işlemek için rafineri kurma izni verilmedi (Ababsa 2019, s. 122; Matar ve Kadri 2019, s. 251). İşleme tesisleri, bankacılık merkezleri ve ihracat altyapısı Şam ve Lazkiye ile Tartus gibi kıyı kentlerinde yoğunlaşmış olup, çevre bölgelerden elde edilen zenginliğin Şam merkezli kompradorlara ve Körfez’in rantiye sermayesine akmasını sağladı.

Bu düzenleme, Lübnanlı Marksist Mehdi Amil’in “sömürgeci üretim biçimi dâhilinde ketlenmiş kalkınma süreci” olarak tanımladığı durumu örnekliyordu. Amil, sömürgeci üretim biçimini, kapitalizmin bağımlılık koşullarında yürürlüğe girdiği, “sürekli döngüsel olarak hareket eden” yapısal bir formasyon olarak tarif ediyordu. Amil’e göre bu formasyonda ekonomik hayat, dışsal birikim merkezlerine tabiydi (Amel 2021, s. 29–30, 58).

Samir Amin de aynı şekilde bu tıkanıklığı, “kendi merkezinde ve kendi dinamiklerini esas alan büyümenin imkânsızlaşması” olarak anlıyor, merkezin ekonomik hâkimiyetinin çevrenin az gelişmişliğini pratikte fiili olarak yeniden ürettiğini söylüyordu (Amin 1976, s. 202).

Cezire, bu süreçte hammadde temin eden sınır bölgesi olarak iş görüyordu. Bu anlamda Cezire, üretim yapıyor ama ürünü işleyemiyordu. Cezire, Fransız mandası döneminde inşa edilmiş, ABD-İsrail-Körfez’den oluşan birikim aksına tabi bir yol dâhilinde ilerlemek zorundaydı.

Bu bağımlılık ilişkisi, neoliberal dönemde daha da yoğunlaştı. 2006-2010 arası dönemde Haseke’deki köylerde çalışan emekçi sayısı yüzde 30 oranında azaldı. Bu oran, yüzde 20’lik ülke ortalamasının çok üzerindeydi (Ababsa 2015, s. 210). Bir YPG (Kürt Halk Koruma Birimleri) savaşçısı, bu bağımlılığın kalıtsal doğasını şu şekilde açıklıyor:

“İktisadi açıdan mevcut durum, hâlâ eski rejimden miras kaldığı biçimiyle işliyor. Eskiden Rojava’da, Kuzey’de kasten tam bir ekonomik sistem teşkil edilmemişti, çünkü devletin gelecekte siyasi özerklik girişimleriyle yüzleşme konusunda kimi endişeleri mevcuttu. ‘Ekonomik özerklik mümkün olmazsa, siyasi özerklik de mümkün olmaz’ diye düşünüyorlardı.” (Qerecox 2023)[1]

Bu iktisadi yapı, Fernando Cardoso ve Enzo Faletto’nun “iç pazarın beynelmilelleşmesi” olarak adlandırdığı sürecin somut karşılığı. İlgili süreçte ekonomik sektörler arasında tutarlı bir ilişki yoktur, özerk gelişme alanları ise sınırlıdır (Cardoso ve Faletto 1979, s. 127).

Siyasi Çerçeveleme ve Arap Milli Kimliğinin Silinmesi: “Suriye Mozaiği”

Bu ekonomik kırılganlıklar, Arap milliyetçiliğini politik tahayyülden sistematik olarak silen söylemsel stratejilerle daha da arttı. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin siyasi söylemi, ilerici idealleri desteklerken, aynı zamanda bu silme işlemine de katkıda bulundu. Böylelikle, çoğu vakit bilinçsizce de olsa emperyalist çıkarlara hizmet etti. Bu söylem içinde Kürtler, sürekli olarak meşru siyasi özlemleri olan tutarlı bir millet olarak takdim edilirken, Araplar, genelde kendi milli sorunları olan bir halktan ziyade, Sünniler, Aleviler, Hristiyanlar, Dürziler gibi dini ve mezhepsel topluluklar üzerinden ele alındı. Bu çerçeve, Kürt hareketlerinin kendilerini “mezhepçi” Arap siyasetine laik, demokratik alternatifler olarak konumlandırarak uluslararası destek kazandığı Suriye harici dünyayla ilgiliydi. Oysa bu yaklaşım, Nasırcı Mısır’dan Baasçı Suriye ve Irak’a kadar Arap cumhuriyetçiliğinin mezhepçi olmayan, kapsayıcı milli projeler inşa etme yönündeki gerçek girişimleri temsil ettiği gerçeğinin üzerini örtüyordu.

Arapların millet projelerinin meşruiyetini reddederken Kürt projelerini destekleyen bu çerçeve, ABD-İsrail-Körfez aksının kendisini Arap baskısına karşı Kürt haklarının koruyucusu olarak konumlandırmasına imkân sağladı. Ekonomik kırılganlıklar ve dilden Arap’ı silme girişimleri, ABD’nin Suriye’yi sistematik olarak istikrarsızlaştırma girişimlerini yoğunlaştırdığı bir dönemde emperyalist sömürü için gerekli koşulları yarattı.

ABD’nin İstikrarsızlaştırma Stratejisi: Krizi Yaratmak (2011–2014)

2011’den itibaren ABD, Max Blumenthal’ın “yabanın yönetimi” stratejisi olarak adlandırdığı bir yaklaşım uyarınca hareket etti. Bu yaklaşım, aşırılıkçı grupları destekleyerek Arap-İran bölgesini aktif olarak istikrarsızlaştırmayı ve ABD’nin daha fazla müdahalesini haklı çıkaracak kaotik ortamlar yaratmayı içeriyordu (Blumenthal 2019).

ABD’li planlamacılar, çatışmanın en başından beri Suriye hükümetini devirmek için Kaide’yle bağlantılı örgütlerle ortaklık kurdular. 2010 yılının sonlarından itibaren Suriye’ye gönderilen Irak İslam Devleti militanları ve Nisan 2011 gibi erken bir tarihte Lübnan’dan geçen Selefi savaşçılar (Van Wagenen 2022) bu işbirliğinin bir parçasıydı. Tekfirci güçlerin, diğer Müslümanları mürted ilan eden mezhepçi militanların imal edilmesini öngören yaklaşım, istikrarsızlaştırmayı haklı çıkarmak için her daim başvurulan emperyalist stratejinin somut bir tezahürüydü.

Yedi yıl önce Seymour Hersh, Bush yönetiminin “yeni yönelim”inin, İran’ın nüfuzuna karşı koymak için Sünni aşırılıkçı örgütleri desteklemeye yönelik stratejik değişikliğin “militan bir İslam anlayışını benimsemiş, Amerika’ya düşman, Kaide’ye sempati duyan Sünni aşırılıkçı örgütleri” sistematik olarak güçlendirdiğini ortaya koyuyordu (Hersh 2007). Kürtlerin daha sonra ABD korumasına bağımlı hale gelmesine yol açacak olan güçler, bölgedeki doğal gelişmelerden ziyade emperyalizmin bilinçli yetiştirme gayretlerinin ürünüydü.

2013 yılında başlatılan Çınar Kerestesi Operasyonu, seksenlerdeki Afgan mücahitlerinin dâhil edildiği programdan bu yana CIA’in yürüttüğü en büyük gizli operasyondu. Operasyon, isyancı güçlere gizlice para, silah ve eğitim sağladı. Ürdün ve Türkiye’deki tesisler aracılığıyla 10.000’den fazla savaşçıya ekipman temin edildi (Miller ve Entous 2016). Daha da önemlisi, Obama yönetimi yetkilileri, amacın zafer değil, Suriye’nin egemenliğini parçalayacak “çatışma sürecini çıkmaza sürüklemek” olduğunu kabul ediyorlardı (Miller ve Entous 2016). Bu sürekli savaş stratejisi, 2014 yılına gelindiğinde IŞİD’in Suriye ve Irak genelinde hızla yayılmasına, Kobani’deki Kürt nüfusunu doğrudan tehdit etmesine zemin hazırladı. ABD yetkilileri daha sonra, Dışişleri Bakanı John Kerry’nin 2016’da sızdırılan bir kayıtta IŞİD’in “büyümeye başladığı vakit, ABD’nin bu süreci izlediğini, Esad’ı müzakereye zorlamak için IŞİD’i “yönetebileceklerini” düşündüklerini itiraf etmesiyle bu “yabanın yönetimi” yaklaşımını benimsedikleri iddiasını doğruluyordu (Weiss 2017).

Şeytanla Pazarlık (2014’ten Bugüne)

Haziran ve Eylül 2014 arası dönemde IŞİD, Irak ve Suriye geneline hızla yayılarak, önemli şehirleri ele geçirdi. Sonra Kuzey ve Doğu Suriye’ye yöneldi. Eylül ortasına gelindiğinde IŞİD, 325 Kürt köyünü ele geçirmişti ve Kobani’ye doğru ilerliyordu. 130.000’den fazla sivil kuzeye, Türkiye’ye kaçtı, ancak kaçanlar, sınırın kapalı olduğunu gördüler. Türkiye’nin sınırı kapatması, Ankara’nın PKK ile bağlantılı bir olgu olarak gördüğü Rojava projesine yönelik düşmanlığının yansımasıydı. Eylül sonuna gelindiğinde, IŞİD güçleri, Kobani’nin merkezine on kilometre kadar yaklaşarak, YPG/YPJ’yi içinden çıkılmaycak stratejik bir durumla baş başa bıraktı (Barrabi 2014; Hogg 2014; Lowen 2014).

IŞİD’in güneyden ilerlediği, Türkiye’nin sınırını kapattığı koşullarda, Kobani’deki YPG/YPJ kendilerini kapana kısılmış halde buldu. Sahada görevli araştırmacı Thoreau Redcrow’a göre, YPG liderliği, başlangıçta Şam’dan destek istedi ancak cevap alamadı.[2] Şam’ın tepkisiz kalması ve katliamla yüzleşme ihtimali karşısında YPG/SDG, ABD hava desteğini kabul etti. ABD, 27 Eylül 2014’te savaşın seyrini tayin edecek hava saldırılarına başladı. Büyük miktarda malzeme sevkiyatı ve hassas hava saldırıları, YPG/YPJ’nin 26 Ocak 2015’te Kobani’de IŞİD’e karşı zafer ilan etmesini sağladı (Grant 2018).

Bu acil durumda kurulan ittifak, insani açıdan atılması gereken zorunlu bir adım olarak, on binlerce sivilin katledilmesini önledi. Ancak aynı zamanda ülkedeki Kürt hareketini ABD-İsrail-Körfez yörüngesine daha da yaklaştıracak sürecin başlamasını sağladı. Acilen sunulması gereken hava desteğiyle başlayan süreç, yapısal bağımlılığa evrildi.

Ekim 2015’te ABD Özel Harekât Komutanlığı, YPG/YPJ liderliğine Suriye’nin geleceğinde rol alabilmek için “isimlerini değiştirmeleri” gerektiğini bildirdi (Maguire 2020). YPG/YPJ hızla uyum sağlayarak, kendilerini SDG olarak adlandırmaya başladı. Örgüt bünyesine Arap, Türkmen ve Suriyeli birliklerini de kattı. Bu isim değişikliği, iki amaca hizmet ediyordu: ABD’nin devam eden desteği için siyasi bir kılıf sağlamak ve Kürt hâkimiyetinin üzerini örten, çok etnisiteli temsiliyete dair bir izlenim yaratmak (Holmes 2024).

IŞİD’in toprak kaybının ardından SDG-ABD ortaklığı, önemli ölçüde derinleşti. 2017 yılına gelindiğinde, Suriye’nin toplam petrol sahalarının yüzde 90’ını temsil eden yaklaşık 1400 petrol sahası, ABD-SDG kontrolüne geçti. Bu petrol ortaklığı, SDG’nin ABD’nin Suriye kaynaklarını çıkarmasına yardımcı olma ve toplumsal zenginliğin sistematik olarak sömürülmesinde işbirliği yapma isteğini ortaya koydu.

ABD, kendi dayattığı yaptırımları aşmak adına, Delta Crescent Energy’ye yol verdi.[3] 2020 ve 2021’de Suriye petrollerini bu şirket çıkartacaktı. 2019 tarihli Sezar Yasası ile yürürlüğe konulan yaptırımlar, Suriye’ye neredeyse tam bir ekonomik abluka uygularken, ABD, fırsat doğduğunda kendisini bu ablukadan muaf tuttu. Biden yönetimi, bu anlaşmayı Mayıs 2021’de feshetti, SDG’ye stratejik açıdan kendisinden yana durması için bir fırsat sundu. Ticari petrol çıkarma işlemi sona erse de ABD’nin emperyalist hâkimiyeti azalmak şöyle dursun, doğrudan askeri işgal yoluyla bu hâkimiyet daha da pekişti.

2021 Sonrası: Kopma Fırsatlarına Rağmen Ortaklıkta Israr

PYD içindeki gerilimler, Amerikan kontrolü derinleşirken bile SDG’nin ABD ile ortaklığını sürdürme konusundaki ısrarını açıklamaya yardımcı oluyor. Mehmet Emin Cengiz ve Pınar Tanç’ın da aktardığı gibi, Suriye’deki Kürt liderliği içinde iki rakip yaklaşım açığa çıktı. Mazlum Abdi, Washington ile bugüne dek sürdürülmüş olan ortaklığı muhafaza etmek gerektiğine dair görüşü benimseyen, işbirliğini hayatta kalmak için gerekli gören pragmatik kanadı yönetiyor. Bu hizip, Amerika’nın bölgede uyguladığı stratejiye entegre edilmiş “kuzeydoğu Suriye’de devletimsi bir teşekkül” oluşturmak için çalışıyor (Cengiz 2022, s. 575). Buna karşılık, Aldar Halil, Şam ile yeniden bütünleşmeyi savunan, ABD ortaklığına şüpheyle bakan PKK liderliğiyle aynı çizgide olan bir hizbi temsil ediyor (Cengiz 2022).

Şam yanlısı hizip, PKK liderliği içinde daha geniş bir desteğe sahip. PKK eşbaşkanları Bese Hozat ve Cemil Bayık, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni Suriye hükümetiyle görüşmek yerine ABD’ye bel bağlamadığı için eleştiriyor. PKK’nin “Suriye ile tarihi ilişkisi”ne vurgu yapan Bayık, “PKK ile Esad ailesi arasında çatışmanın veya düşmanlığın düşünülemeyeceğini” dile getiren bir isim (Cengiz 2022). Halil de Şam ile doğrudan diyaloga açık olduğunu ifade ederek, “çözüme rejimle birlikte ulaşılmalı, çözüm yolu Cenevre’de değil, Şam’da aranmalı” diyor (Tanç). Bununla birlikte, pragmatik kanadın hâkimiyeti, anlamlı bir kopuşu engelledi. SDG’nin Şam ile yeniden bütünleşme veya ABD korumasına bağımlılığı azaltma arayışından ziyade, ABD ile ortaklığın sürdürülmesini sağladı.

2019 yılında, Suriye Demokratik Konseyi eşbaşkanı İlham Ahmed, İsrailli işadamı Moti Kahana’ya Suriye petrolünün çıkarılması konusunda münhasır haklar verdi. Ahbar gazetesinin eline geçen belgeye göre, Ahmed’in mektubu Kahana’ya, ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin onayıyla, SDG kontrolündeki bölgelerde “Suriye petrolünün satışı ile ilgili tüm konularda konseyi temsil etme” yetkisi veriyordu (Rizk 2019). Ameliye isimli STK’sıyla İsrail’in hedeflerine ulaşması için insani yardım kılıfı altında faaliyet yürüten Kahana, günlük 400.000 varile ulaşması beklenen üretime ek olarak petrol arama ve geliştirme faaliyetleri konusunda önmli haklara kavuştu. Bu düzenleme, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin Suriye milletinin kaynaklarını doğrudan Filistinlilere soykırım uygulayan yerleşimci-sömürgeci ırk ayrımcısı devlete aktarmak suretiyle suç ortaklığı yaptığının kanıtı.

Bu yapısal suç ortaklığı, sonraki yıllarda devam eden üst düzey koordinasyon yoluyla daha da derinleşti. Eylül 2021’de Ahmed, ABD’nin kuzeydoğu Suriye’ye desteğini yeniden teyit etmek için Washington’a gitti. Ziyaretinin ardından Beyaz Saray’da Suriye Demokratik Konseyi temsilcileri ve Amerikalı yetkililer arasında üst düzey toplantılar yapıldı. ABD, SDK’yi “Suriye düzleminde büyük bir siyasi müttefik” olarak nitelendirdi (Tanç 2021, s. 79; Van Wilgenburg 2021). Bu adımlar, PKK liderliğinin Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin Şam ile ilişki kuramamasına yönelik eleştirisine rağmen, emperyalizmin himayesine girmek suretiyle meşruiyet elde etmeye yönelik bilinçli stratejik yönelim içerisinde olduğunun deliliydi.

Bu yapısal bağımlılığın boyutları, Ocak 2025’te SDG Generali Mazlum Abdi’nin göreve gelecek Trump yönetimine ABD askeri varlığının Suriye’nin kuzeydoğusunda muhafaza edilmesi için yaptığı açık çağrıyla ifşa oldu. Abdi, “Bu bölgedeki istikrarın kilit faktörü, ABD’nin sahadaki varlığıdır” diyerek, 2.000 ABD askerinin çekilmesinin “IŞİD de dâhil olmak üzere, birçok fraksiyonun yeniden ortaya çıkmasına” yol açacağını savundu (Sabbagh 2025). Abdi’nin bu çağrısında, esasen, Pentagon sözcüsü John Kirby’nin ABD güçlerinin “İslam Devleti örgütünün kalıntılarıyla savaşmaya” odaklandığı ve misyonlarının “IŞİD’in kalıcı olarak yenilgiye uğratılmasını sağlamak” olduğu ile ilgili açıklaması yankılanıyordu (Kurdistan24 2019).

Bu tür açıklamaları ve adımlarıyla Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi liderleri, ABD Savunma Bakanlığı’nın söylemlerini tekrarlamak suretiyle, karşı olduklarını iddia ettikleri Suriye topraklarındaki yabancı askeri işgalin devam etmesi için lobi faaliyeti yürütüyor. Bu işbirliği, ABD’ye Arap-İran bölgesindeki maddi çıkarlarını koruyan stratejik bir dayanak noktası, kelimenin tam anlamıyla sahada faal askerler temin ediyor (Hanieh 2024). İşgal için yapılan bu lobi faaliyetleri, acil durumda oluşan ittifakın nasıl yapısal bir bağımlılığa dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Tersyüz Edilmiş Kullanım Değeri ve Emperyalizmin Mantığı

Biden yönetiminin Mayıs 2021’de Delta Crescent ile imza edilmiş olan sözleşmeyi feshetme kararı ile Suriye petrol sahalarını kontrol eden 2.000 askeri muhafaza etmesi, emperyalizmin gerçek mantığının yansıması. ABD stratejisi, hiçbir zaman öncelikle petrolün ticari amaçlı çıkarılmasını öngörmüyor, Suriye kaynaklarının Suriye devletinden kopartılmasını ve bu halin ilelebet muhafaza edilmesini sağlamayı esas alıyor.

ABD-İsrail-Körfez aksı için ortaya çıkan şey, tersyüz edilmiş kullanım değeridir; stratejik değer, petrolün üretim kapasitesinden değil, sistematik olarak kullanılmamasından kaynaklanmaktadır. Bu getirilen yasak, Suriye devletinin yeniden yapılanma ve kalkınma için kendi kaynaklarına erişmesini engellemektedir.

Bu tersyüz edilmiş kullanım değeri, emperyalizmin eskiden beri başvurduğu kaynak temini modellerinden niteliksel anlamda uzaklaşıldığını ortaya koyuyor. Hammaddeyi metropollerde işlemek üzere çıkaran sömürgeci güçlerin veya yerel üretime izin verirken, çevre ekonomilerini eşitsiz bir alışverişe mahkûm eden yeni sömürgeci düzenlemelerin aksine, ABD-İsrail-Körfez aksı, stratejik avantajını tam da üretim yapmama yoluyla elde ediyor. Petrolün kullanım değeri, o petrolle üretilecek ürünlerle değil, kalkınma sürecinden kopartılan ülkeye üretimin yasak edilmesiyle ortaya çıkıyor. Bu kalkınma sürecinden kopartma işlemi, devlet kapasitesini zayıflatarak istikrarsızlığı ve huzursuzluğu körüklüyor, ABD-İsrail-Körfez aksının egemenliği parçalamasına ve bölgesel hegemonyayı sürdürmesine imkân sağlıyor. Bu tersyüz edilmiş kullanım değeri ile ilgili değerlendirme, Suriye’nin ötesine, ABD’nin savaş yürüttüğü diğer kaynak zengini bölgelere uzanan, kapsamlı emperyalist stratejiyi anlamamızı sağlıyor. Bu stratejide amaç, ham petrol çıkarmak değil, devletin elindeki imkân ve becerileri sistematik müdahaleyle ortadan kaldırmaktır.

Esad Sonrası Suriye ve Bölgede Kurulan Yeni İttifaklar

8 Aralık 2024'te, Heyet Tahrirü’ş-Şam (HTŞ) ve müttefik güçlerin hızlı saldırısının ardından Esad hükümeti devrildi, böylelikle Suriye’deki elli yılı aşkın Baas yönetimi sona erdi. Esad’ın yıkılışı esnasında ve sonrasında emperyalizmin uyguladığı şiddetin kapsamı, Abdülcevad Ömer’in İsrail’in sistematik “ikili yaklaşım”ına dair söylediklerini teyit ediyor: İsrail, bir yandan Suriye’nin savunma ve saldırı potansiyelini ortadan kaldırıyor, bir yandan da  “jeopolitik ortamı kendi avantajına yeniden şekillendirme”yle ilgili bölgesel emellerine ulaşmak için adımlar atıyor (Muaddi 2024; Omar 2024).

İsrail, 48 saat içinde 480’den fazla hava saldırısı düzenleyerek, Suriye’nin stratejik askeri gücünün yüzde 70-80’ini, bunun yanında, Suriye donanmasının tamamını imha etti, aynı zamanda işgal altındaki Golan Tepeleri’nin ötesine geçerek, Suriye içlerine doğru ilerledi ve kontrol ettiği bölgeyi genişletti (Al Abdullah 2024; Krever 2024; Omar 2024).

İsrail’in stratejisi, güvenlikle ilgili kaygılarının ötesine geçerek, Suriye devletinin egemenlik tesis etmesine mani olacak adımları içeriyor: Suriye’nin yönetim biçiminden bağımsız olarak, herhangi bir egemenlik belirtisini koruyamayacak durumda kalmasını sağlamak istiyor. Ömer’in de belirttiği gibi, “İsrail, bugün Suriye’yi çorak bir araziye dönüştürmek, onu az gelişmiş ve herhangi bir egemenlik belirtisini koruyamayacak durumda tutmak için canla başla mücadele edecek”, bu da ABD-İsrail-Körfez aksının, yalnızca kaynak çıkarımı değil, ülkeyi kasten kalkınma sürecinden kopartma yoluyla bağımsız kalkınma imkânına nasıl mani olduğunu ortaya koyuyor (Kadri 2023; Omar 2024).

HTŞ: CIA Aparatından Bölgesel Hegemona

Heyet Tahrirü’ş-Şam’ın iktidara gelişi, Suriye’nin gerçek kurtuluşundan çok ABD’nin emperyalist kibrinin somut bir yansıması. HTŞ, CIA’in milyar dolarlık programı olan ve seksenlerdeki Afgan mücahitleri için geliştirilmiş programdan bu yana isyancıları silahlandırmak ve eğitmek için yürütülen en pahalı çalışmalardan biri olarak Çınar Kerestesi Operasyonu’nun doğrudan ürünüdür.

HTŞ lideri Ahmed Şara (eski adıyla Ebu Muhammed Cevlani), Kaide’nin Suriye kolunun lideri olduğu için “Özel Belirlenmiş Küresel Terörist” olarak başına 10 milyon dolarlık ödül konmuş bir isimdi. Ancak HTŞ’nin Şam’ı ele geçirmesinin ardından ABD, Şara ile görüşerek ödülü aniden kaldırdı (Williams ve Mitchell 2024). Bu etkileyici rehabilitasyon süreci, esasen “terörizm” tanımlarının ilkesel amaçlardan ziyade, stratejik amaçlara nasıl hizmet ettiğinin, eski düşmanların ABD’nin emperyalist çıkarlarına hizmet ettiğinde nasıl birer müttefike dönüştüğünün delili. İlgili dönüşümün kapsamı, ABD ilişkilerinin ötesine uzanıyor, zira HTŞ, İsrail ile normalleşmeyi hedefleyerek, ABD-İsrail-Körfez bloğuyla bütünleşme sürecini tamama erdiriyor (Kassem 2024; Press TV 2025).

HTŞ’nin Suriye’deki Alevi azınlığa karşı uyguladığı sistematik mezhepçi şiddet, örgütün özenle kurguladığı dış görünüşünün altında yatan gerçek karakterini ortaya koyuyor. 6 Mart 2025’ten bu yana gerçekleştirilen mezhepçi katliamlarda 1000’den fazla insan öldürüldü. Bunlar arasında infaz tarzı cinayetler ve sivillere yönelik yaygın saldırılar da bulunuyor (Clarke-Billings ve Pomeroy 2025). Alevi ve Hristiyan azınlıklara karşı yapılan bu katliamlar, ABD destekli HTŞ liderliğindeki hükümet konusunda ciddi endişelere yol açıyor.

Sonuç: Özgürleşme Taraf Seçmeyi Gerektirir

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni nasıl değerlendirmek gerek? Demokratik konfederalizm, alternatif bir yönetim modeli olarak teorik potansiyelini korurken, bu potansiyel, emperyalist birikim kanallarıyla maddi düzeyde bütünleşmesi sebebiyle, yapısal olarak kısıtlanıyor.

Şam’ın HTŞ yönetimi üzerinden ABD-İsrail-Körfez ağlarına dâhil edilmesiyle birlikte Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, Washington ile bağımsız Suriye değil, iki farklı teslimiyet biçimi arasında seçim yapmak zorunda kalacak. 10 Mart 2025’te varılan SDG-HTŞ anlaşması, ABD destekli Şam hükümetine verilen tavizin delili (Rojava Information Center 2025). Bu yapısal yeniden düzenleme, somut kaynak akışlarında açıkça görülüyor: Şubat 2025 itibarıyla, SDG, HTŞ kontrolündeki hükümete günlük 150.000 varil ham petrol ve 1 milyon metreküp doğalgaz sağlarken, Suriye Özerk Bölgesi, ABD’nin ağır yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldığı dönemde, aynı kaynakları Suriye devletinden esirgemişti (Al-Mayadeen 2025).

Bu uzlaşmacı pratik, emperyalist hâkimiyete ilkeler üzerinden karşı çıkan bölgesel teşekküllerle çelişiyor. Direniş ekseni, ABD-İsrail-Körfez hegemonyasına karşı asli bölgesel itirazı okumayı temsil ediyor. Bu teşekküller, emperyalist hâkimiyete karşı direnişi toplumsal bir muhtevaya kavuşturmak suretiyle, ABD-İsrail-Körfez’in uyguladığı stratejilerin Arap-İran bölgesine dayatmaya çalıştığı, kalkınma sürecinden kopuşu ve parçalanmayı önleme kapasitesini artırdı.

Max Ajl’ın gösterdiği gibi, direniş ekseni, “kalkınma yoluyla birikimin semeresini toplayanlara karşı devletin çöküşünü önleme, ayrıca halkların toplumsal yeniden üretimini ve refahını koruma rolü”nü üstleniyor (2024, s. 20).

Söz konusu dinamiklere işaret eden bu makale, milletlerin kendi birikim kanalları (Amin 1990) üzerinden egemenlik için belirli yollar açmalarını sağlayacak koordineli çabalara mani olmak adına, ABD-İsrail-Körfez aksının, milletlerin yüzleştikleri meseleleri nasıl maniple ettiğini ortaya koyuyor. Emperyalizmi soyut bir güçten ziyade somut bir oluşum, yani ABD-İsrail-Körfez birikim ekseni olarak anlamak, gerçekliği kavramak için gerekli analiz becerisini sağlıyor.

Peki gerçek kurtuluş neye ihtiyaç duyuyor? Gerçek kurtuluş, ABD liderliğinde hareket eden emperyalizme ait kanallardan kopmayı gerektiriyor.

Emperyalizmden kopuş, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin ilişkilerini temelden yeniden yapılandırmasını, ABD-İsrail-Körfez hegemonyasına uyum sağlamak yerine, ona meydan okuyacak şekilde düzenlemesini şart koşuyor: O, Suriye’nin kaynaklarını Suriye halkından koparan ortaklıkları sona erdirmek, ABD’nin askeri varlığının tamamen geri çekilmesini talep etmek ve ABD liderliğindeki emperyalizme meydan okuyan bölgesel hareketlerle dayanışma kurmak zorunda. Bu çelişkiler, temel bir ilkeye işaret ediyor: her türden özgürleştirici proje, varlık zeminini, ABD liderliğinde hareket eden emperyalizme karşı alınmış konumda bulmalıdır. Bu bağlamda, kurtuluşun ölçütü ideolojik beyanlar değil, maddi ittifaktır. Bir hareketin özgürleştirici potansiyeli, yalnızca siyasi taahhütleri veya belirli bir vizyon üzerine kurulu söylemiyle değil, ABD emperyalizmini dünya ölçeğinde maddi olarak sorgulayıp sorgulamadığı veya yeniden üretip üretmediğiyle belirlenir.

Demokratik konfederalizmin jineoloji, sosyal ekoloji ve doğrudan demokrasi gibi ideolojik temelleri savunulması gereken görüşler olsa da, Özerk Yönetim’in (Rojava’nın) ABD liderliğinde hareket eden emperyalizme ait kanallarla yapısal entegrasyonu, onun özgürleştirici potansiyellerini ortadan kaldırmaktadır. Bu ilerici idealler, Rojava’nın yanında hizalandığı ABD emperyalizminin yol açtığı yıkım karşısında devede kulaktır.

Gerçek bir kopuş gerçekleşene kadar, Rojava, emperyalizmin parçalama işleminde oynadığı yapısal rolden gayrı bir rol oynayamaz.

Joma Geneciran
20 Ağustos 2024
Kaynak

Dipnotlar:
[1] 4 Mart 2023 günü Charlie ile yapılan röportajdan.

[2] 26 Nisan 2023 günü Thoreau Redcrow ile yapılan röportajdan.

[3] Delta Crescent Energy’nin kurucusu James Reese, TigerSwan güvenlik şirketini Standing Rock’taki Lakota boru hattı direnişinde devreye soktu. Bu örnek, ABD öncülüğünde hareket eden emperyalizmin elindeki güçle kendi içindeki yerli dayanışma ağını nasıl parçaladığını, uluslararası planda da Suriye’deki dayanışmayı nasıl ezdiğini ortaya koyuyor (Higgins 2023, s. 233).

Kaynakça:
Ababsa, Myriam. 2004. “Agrarian Counter-Reform in Syria (2000-2010).” Land and Agricultural Transformation in the Near East: Historical and Contemporary Perspectives içinde, yayına hz.: N. Mundy ve T. Shuber, s. 1–15. Nicosia: UNDP.

Ababsa, Myriam. 2015. “The End of a World: Drought and Agrarian Transformation in Northeast Syria (2007-2010).” Agrarian Change in Syria: Agriculture, Land and Livelihoods içinde, yayına hz.: Raymond Hinnebusch, Omar Imady ve Tina Zintl, s. 199–222. Londra: Palgrave Macmillan.

Ababsa, Myriam. 2019. “The Reconfiguration of the Syrian Agrarian Economy between Liberalization and Conflict (1986-2018).” Agriculture and Food in Syria içinde, yayına hz.: F. Momani ve F. Al-Oudat, s. 115–134. Londra: I.B. Tauris.

Abdel-Malek, Anwar. 1981. Social Dialectics: Nation and Revolution. Albany: SUNY Press.

Ajl, Max. 2024. “Palestine and the Ends of Theory.” Middle East Critique 33 (4): s. 611–634. TF.

Akkaya, Ahmet Hamdi ve Joost Jongerden. 2011. “The PKK in the 2000s: Continuity through Breaks?.” Nationalisms and Politics in Turkey: Political Islam, Kemalism and the Kurdish Issue içinde, yayına hz.: Marlies Casier ve Joost Jongerden, s. 143–162. Londra: Routledge.

Al Abdullah, Khalil. 2024. “Israel Destroys 70-80% of Syrian Army’s Strategic Weapons.” Al Mayadeen, 10 Aralık.

Alajaty, Mahmoud ve John R. Anchor. 2018. “Transition Economies in the Middle East: The Syrian Experience.” Post-Communist Economies 30 (3): s. 382–394. TF.

Al-Kati, Mohannad. 2019. “The Kurdish Question in Syria.” Contemporary Arab Affairs 12(2): s. 23–40.

Al-Mayadeen. 2025. “Oil Exports Resume in SDF-Controlled Syria.” 22 Şubat. Mayadeen.

Amel, Mahdi. 2021. Arab Marxism and National Liberation: Selected Writings of Mahdi Amel. Yayına hz.: ve takdim eden: Hicham Safieddine. Historical Materialism Book Series. Leiden: Brill.

Amin, Samir. 1976. Unequal Development: An Essay on the Social Formations of Peripheral Capitalism. New York: Monthly Review.

Amin, Samir. 1990. Delinking: Towards a Polycentric World. Londra: Zed Books.

Barrabi, Thomas. 2014. “ISIS Forces Take Kurdish Villages Near Kobani.” International Business Times, 19 Eylül.

Barut, Muhammad Jamal. 2013. al-Takwīn al-Tārīkhī al-adīth li'l-Jazīra al-Sūriyya: As'ila wa-Ishkāliyyāt al-Tahawwul min al-Badwana ilā'l-'Umrān al-aarī. Beyrut: al-Markaz al-'Arabī li'l-Abāth wa-Dirāsat alSiyāsāt.

Batatu, Hanna. 1981. “The State and the Peasantry: The Ba’th Regime in Syria.” MERIP Reports 93: s. 3–22.

Batatu, Hanna. 1999. Syria’s Peasantry, the Descendants of Its Lesser Rural Notables, and Their Politics. Princeton: Princeton University Press.

Berkeley, Bill. 2009. The Graves Are Not Yet Full: Race, Tribe and Power in the Heart of Africa. New York: Basic Books.

Blumenthal, Max. 2019. The Management of Savagery: How America’s National Security State Fueled the Rise of Al Qaeda, ISIS, and Donald Trump. Londra: Verso.

Blumenthal, Max. 2024. “From Al-Qaeda Commander to ‘Diversity’ and ‘Tolerance’: How the US and Israel Whitewashed Syria’s New Ruler.” Grayzone, 17 Aralık.

Bookchin, Murray. 1982. The Ecology of Freedom: The Emergence and Dissolution of Hierarchy. Palo Alto: Cheshire Books.

Capasso, Matteo ve Ali Kadri. 2023. “The Imperialist Question: A Sociological Approach.” Middle East Critique 32 (2): s. 149–166. TF.

Cardoso, Fernando Henrique ve Enzo Faletto. 1979. Dependency and Development in Latin America. Berkeley: University of California Press.

Cengiz, Mehmet Emin. 2022. “The PKK-PYD-SDF Nexus: Navigating the Rojava Revolution.” Turkish Studies 23 (4): s. 567–589.

Chamberlain, Paul. 2012. The Global Offensive: The United States, the Palestine Liberation Organization, and the Making of the Post-Cold War Order. Oxford: Oxford University Press.

Clarke-Billings, Lucy ve Gabriela Pomeroy. 2025. “Syria Leader Vows to Hunt Down Those Responsible for Bloodhshed.” BBC, 9 Mart. BBC.

Devlin, John F. 1991. “The Ba’ath Party: Rise and Metamorphosis.” The American Historical Review 96 (5): s. 1396–1407. Jstor.

Dirik, Dilar. 2022. The Kurdish Women’s Movement: History, Theory, Practice. Londra: Pluto Press.

Dolbee, Samuel. 2023. “The Desert and the Sown: A History of the Jazira, 1750-1958.” Doktora Tezi, Georgetown University.

Foster, John Bellamy, Robert W. McChesney ve R. Jamil Jonna. 2011. “Monopoly and Competition in Twenty-First Century Capitalism.” Monthly Review 62 (11): s. 1–39. MR

Garzouzi, Elias. 1963. “Land Reform in Syria.” Middle East Journal 17 (1/2): s. 83–90.

Genc, Elif. 2020. “The Kurdish Movement’s Relationship with the Palestinian Struggle.” Merip, 295.

Gerber, Damian ve Shannon Brincat. 2021. “When Öcalan Met Bookchin: The Kurdish Freedom Movement and the Political Theory of Democratic Confederalism.” Geopolitics 26 (4): s. 973–997. TF.

Graeber, David. 2018. “Majority Report with David Graeber on Democratic Confederalism in Northern Syria.” 10 Temmuz, Video 12:33.

Grant, Rebecca. 2018. “The Air War over Kobani.” Air Force Magazine, Mart.

Haddad, Bassam. 2012. Business Networks in Syria: The Political Economy of Authoritarian Resilience. Stanford: Stanford University Press.

Hanieh, Adam. 2024. Money, Markets, and Monarchies: The Gulf Cooperation Council and the Political Economy of the Contemporary Middle East. Cambridge: Cambridge University Press.

Hersh, Seymour M. 2007. “The Redirection.” Newyorker, 5 Mart 2007.

Higgins, Patrick Donovan. 2023. “Gunning for Damascus: The US War on the Syrian Arab Republic.” Middle East Critique 32 (2): s. 217–241.

Hinnebusch, Raymond. 1982. The Politics of Economic Development in Syria. Boulder: Westview Press.

Hinnebusch, Raymond. 1997. “Syria: The Politics of Economic Liberalisation.” Third World Quarterly 18 (2): s. 249–266. TF.

Hinnebusch, Raymond. 2001. “The Ba’th Party in Post-Ba’th Syria: President Bashar and the Challenge of Reform.” Arab Studies Quarterly 24 (2/3): s. 149–167.

Hinnebusch, Raymond. 1999. Syria: Revolution from Above. Londra: Routledge.

Hogg, Jonny. 2014. “Islamic State Closes in on Strategic Syrian Town.” Reuters, 26 Eylül.

Holmes, Amy. 2024. Statelet of Survivors: The Making of a Semi-Autonomous Region in Northeast Syria. Oxford: Oxford University Press.

Hopfinger, Hans ve Marc Boeckler. 1996. “Step by Step to an Open Economic System: Syria Sets Course for Liberalization.” British Journal of Middle Eastern Studies 23 (2): s. 183–202. TF.

Irvin, P. M. 2025. “War Above and War Below.” MR, 19 Nisan.

Kadri, Ali. 2012. The Unmaking of Arab Socialism. Londra: Anthem Press.

Kadri, Ali. 2015. Arab Development Denied: Dynamics of Accumulation by Wars of Encroachment. Londra: Anthem Press.

Kadri, Ali. 2023. The Accumulation of Waste: A Political Economy of Systemic Destruction. Leiden: Brill.

Kanafani, Ghassan. 2024. Ghassan Kanafani: Selected Political Writings, yayına hz.: Louis Brehony ve Tahrir Hamdi. Londra: Pluto Press.

Therefore, Ghassan. (1972) 2016. The 1936–1939 Revolt in Palestine. Çeviri: Muhammad Ali Khalidi. Şikago: Haymarket Books.

Kassem, Julia. 2024. “How HTS’ Ground Strategy Intersected with America, ‘Israel’s’ Project in Syria.” Mayadeen, 12 Aralık.

Khalidi, Rashid. 2014. Under Siege: PLO Decisionmaking during the 1982 War. New York: Columbia University Press.

Krever, Mick. 2024. “Israel Strikes Syria 480 Times and Seizes Territory as Netanyahu Pledges to Change Face of the Middle East.” CNN, 11 Aralık.

Kurdistan 24. 2019. “US Has 900 Troops in Syria, Likely to Remain.” Kurdistan24, Ocak.

Lowen, Mark. 2014. “Kobani: Air Strikes Hit Is as Kurds Flee to Turkey.” BBC News, 27 Eylül.

Maguire, Kevin. 2020. “How the US Military Convinced Syrian Kurds to Rebrand.” Intercept, 12 Ekim.

Mahjoub, Azzam. 1990. Adjustment or Delinking? The African Experience. Londra: Zed Books.

Marcus, Aliza. 2007. Blood and Belief: The PKK and the Kurdish Fight for Independence. New York: NYU Press.

Matar, Linda. 2016. “The Political Economy of Investment in Syria.” Middle Eastern Studies 52 (2): s. 288–304.

Matar, Linda. 2018. “Syria’s Economic Transformation and the Rise of the Bourgeoisie.” The Political Economy of Reform in Syria içinde, yayına hz.: Linda Matar ve Ali Kadri, s. 98–125. Londra: I.B. Tauris.

Matar, Linda ve Ali Kadri. 2019. “Syrian Economic Dependency: The Reconstruction Challenge.” Syria after the Uprisings içinde, yayına hz.: Raymond Hinnebusch ve Tina Zintl, s. 245–267. Siraküza: Syracuse University Press.

Matin, Kamran. 2020. “The Kurdish Question in Turkey: Historical Roots and Contemporary Dynamics.” Critique 48 (2): s. 185–204.

Miller, Greg ve Adam Entous. 2016. “Secret CIA Effort in Syria Faces Large Funding Cut.” Washington Post, 12 Haziran.

Muaddi, Qassam. 2024. “Inside ‘Greater Israel’: Myths and Truths Behind the Long-Time Zionist Fantasy.” Mondoweiss, 17 Aralık.

Öcalan, Abdullah. [1978] 1993. Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto). 6. Basım. Serxwebun Publications 24. Cologne: Agri Verlag.

Öcalan, Abdullah. 2015. Democratic Confederalism. Köln: Transmedia Publishing.

Öcalan, Abdullah. 2017. The Political Thought of Abdullah Öcalan. Londra: Pluto Press.

Omar, Abdal Jawad. 2024. “The Fall of Assad and the ‘Axis of Resistance’.” Mondoweiss, 10 Aralık.

Popular Front for the Liberation of Palestine. (1969) 2017. Strategy for the Liberation of Palestine. Utrecht: Foreign Languages Press.

Press TV. 2025. “Syria’s HTS Officials Visited Israel for Normalization: Report.” Presstv, 29 Nisan.

Pursley, Sara. 2015. “Lines Drawn on an Empty Map: Iraq’s Borders and the Legend of the Artificial State.” Jadaliyya, 2 Haziran.

Qerecox, Serhildan. 2023. “Personal Interview.” 15 Ekim.

Raphaeli, Nimrod. 2007. “Syria’s Fragile Economy.” Middle East Review of International Affairs 11 (2): s. 34–51.

Richards, Alan ve John Waterbury. 1996. A Political Economy of the Middle East. 2. Basım, yayına hz.: Boulder: Westview Press.

Rizk, Maisam. 2019. “Eastern Syrian Oil Is in Israel’s Hands.” Akhbar, 15 Temmuz.

Rojava Information Center. 2025. “Explainer: The SDF-Damascus Agreement.” Rojava, 15 Mart.

Sabbagh, Dan. 2025. “Kurdish General Urges Trump to Leave US Troops in North East Syria.” Guardian, 9 Ocak.

Sicherman, Harvey. 2000. “Hafez al-Asad: The Man Who Waited Too Long.” Fpri, 1 Temmuz.

Sinclair, Christian. 2010. “The Kurds of Syria: Political Rights and Cultural Denial.” Global Governance 16 (2): s. 149–169.

Takriti, Abdel Razzaq. 2022. Monsoon Revolution: Republicans, Sultans, and Empires in Oman, 1965–1976. Oxford: Oxford University Press.

Takriti, Abdel Razzaq ve Hicham Safieddine. 2023. “The Ba’th in Power: Ideology, Socialism, and Sectarianism in Syria and Iraq.” The Oxford Handbook of Contemporary Middle-Eastern and North African History içinde, yayına hz.: Jens Hanssen ve Max Weiss, s. 479–498. Oxford: Oxford University Press.

Tanç, Pinar. 2021. “Rebel Governance and Gender in Northeast Syria: Transformative Ideology as a Challenge to Negotiating Power.” Third World Thematics: A TWQ Journal 6 (1–3): s. 69–87.

Tejel, Jordi. 2009. Syria’s Kurds: History, Politics and Society. Londra: Routledge.

Worry, Fawwaz. 2012. A History of Modern Lebanon. 2. Basım. Londra: Pluto Press.

UK Serious Fraud Office. 2024. “Petrofac Limited Sentenced for Bribery Offences.” Ekim.

Van Wagenen, William. 2022. “America’s Dirty War on Syria.” Grayzone, 8 Mart.

Van Wilgenburg, Wladimir. 2021. “US Officials Meet with SDC Leader in Washington.” Kurdistan24, 29 Eylül.

Weiss, Philip. 2017. “US Watched ISIS Rise in Syria and Hoped to ‘Manage’ It – Kerry on Leaked Tape.” Mondoweiss, 3 Ocak.

White, Paul. 2000. Primitive Rebels or Revolutionary Modernizers? The Kurdish National Movement in Turkey. Zed Books.

White, Paul. 2015. The PKK: Coming Down from the Mountain. Londra: Zed Books.

Williams, Abigail ve Andrea Mitchell. 2024. “U.S. to Lift $10M Bounty on De Facto Syrian Leader’s Head.” NBC, 20 Aralık.

Yildiz, Guney. 2020. “The Kurdish Movement’s Disparate Goals and the Collapse of the Peace Process with Turkey.” Merip, Yaz.

Zisser, Eyal. 2015. “The Kurdish Minority in Syria: Caught between Arab Nationalism and Kurdish Ethno-Nationalism.” Minorities in the Middle East içinde, yayına hz.: Ofra Bengio ve Gabriel Ben-Dor, s. 194–210. Boulder: Lynne Rienner.

Žižek, Slavoj. 2021. “Slavoj Žižek Teaches at Kobane University.” Bianet, 21 Nisan.