29 Ocak 2026

,

Göç ve ICE


ABD şehirlerinde Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu’nun (ICE) yürüttüğü operasyonlar, çoğunluğu Latin kökenli işçilerden oluşan belgesiz ve yasal göçmenlerin gözaltına alınması, kamuoyunda rahatsızlıklara yol açtı. Bu kriz, göçmenlikle alakalı yapılan basit bir uygulamayla ilgili bir mesele değil. O, tüm acımasızlığıyla yapılan ekonomik hesaplamanın neticesi.

On yıllarca ucuz ve sömürülebilir göçmen iş gücüne dayanan endüstriler, şimdi otomasyona yönelince iş gücünü hızla tasfiye ediyorlar. Kapitalist sınıfın bu işçileri gereksiz görmesiyle birlikte insanlar, kitleler halinde sınır dışı ediliyorlar. Ancak, internette bu sistemin asıl suçluları olarak kapitalist mülk sahiplerini ve politikacıları sorumlu tutmak yerine, bu işlerin yerini alan teknolojiyi suçlayan zararlı söylem ve görüşlere rastlanıyor. Bu dikkatleri başka yöne çekmeye yönelik kasti girişimin arkasında, muhtemelen işletme sahipleri var.

Söylemi devamında liberal lobiciler pekiştiriyorlar. Bu lobiciler, ilerici görünme umuduyla, paradoksal bir şekilde sağın ırkçı söylemini tekrarlayarak, “Amerikalıların yapmayacağı işleri onlar yapıyor” derken, aynı zamanda bu alanları ele geçiren otomasyonu eleştiriyorlar.

Bu kapitalizm yanlısı tutum, sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan işçilerle dayanışmanın somut bir biçimi değil. Esasen geçmişte sömürünün gerekçesini ve sömürü üzerine kurulu düzenin korunması için teknolojik ilerlemeyi durdurmaya yönelik gerici bir argümanla karşı karşıyayız.

Bu makale, ICE’ın tarihini, emeğin yoğun olarak kullanıldığı iş imkânlarının ortadan kaldırılmasını, bu işlerin yerini alan teknolojiyi, sınır dışı edilen işçilerin kırılgan durumunu ve işçilerin bir zamanlar sömürüldükleri zorlu işlere geri dönmeye mecbur edilmeleri gerektiği yönündeki zararlı söylemin ötesinde anlamlı bir ilerlemeyi nasıl savunacağımız üzerinde duracak ve bu krizin nasıl ortaya çıktığına dair bir değerlendirme sunacak.

ICE’ın Tarihi

İki partinin de desteklediği bir proje olarak Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE), 1 Mart 2003’te, George W. Bush’un imzaladığı, Senato’da 9’a karşı 90 oyla (ki bir üye oy vermedi, o kişi de Alaska’nın mevcut senatörü Lisa Murkowski’ydi) onaylanıp yürürlüğe giren 2002 tarihli İç Güvenlik Yasası’nın bir parçası olarak kuruldu. O dönem senatör olan Joe Biden, yasa tasarısına evet oyu veren birçok Demokrat’tan biriydi.

Bu yasa tasarısı, Amerikan vatandaşlarına yerel ve uluslararası terörizme karşı daha fazla “koruma” sözü vermek amacıyla 11 Eylül saldırılarından hemen sonra sunuldu. ICE’ın web sitesinde, Kasım 2002’de “Ulusal Güvenlik Bakanlığı’nın Göçmenlik ve Vatandaşlık Hizmetleri ile ABD Gümrük Hizmetleri de dâhil olmak üzere 22 devlet kurumu ve programının tamamını veya bir kısmını bünyesine kattığı” belirtiliyor. Bu süreçte, iki kurumun uygulama ve hizmetleri ayrılarak, üç yeni kurum oluşturuluyor: Gümrük ve Sınır Koruma Bürosu, Vatandaşlık ve Göçmenlik Hizmetleri Bürosu ve Göçmenlik ve Gümrük Uygulama Bürosu. Ulusal Güvenlik Bakanlığı şu türden görevler üstleniyor: Terörizmi önlemek ve ulusal güvenliği artırmak, ABD sınırlarını güvence altına almak ve yönetmek, ABD göçmenlik yasasını uygulamak ve yönetmek, Siber alanı korumak ve güvence altına almak ve afetlere müdahalede gerekli güç ve imkânı elde etmek.”

ICE’ın kurulduğu ilk yılda 90.000’den fazla sınır dışı işlemi gerçekleşti. Bu sayı, sadece bir yıl sonra, 2004’te, 240.665’e yükseldi. ICE’ın kendi yıllık raporlarına göre, 2023 mali yılı itibarıyla kurum, 678.000 sınır dışı ve geri dönüş işlemi bildirdi; bunların 312.000’i Biden-Harris başkanlığı döneminde zorla yapılan sınır dışı işlemleriydi. Buradan da önceki başkanların dönemlerine göre bir artışın yaşandığını ortaya koyuyor.

Obama’nın başta olduğu iki dönemde 3 milyondan fazla sınır dışı işlemi gerçekleştiğini biliyoruz. Bu rekor, henüz kırılabilmiş değil. Trump yönetiminin ise daha az resmi sınır dışı işlemine imza attığını, ancak daha fazla sayıda uygulamaya yol açan katı politikaları yürürlüğe koyduğunu söylemek gerekiyor.

Bu veriler üzerinden, birçok liberalin insanları inandırmaya çalıştığı veya stratejik olarak kabule yanaşmadığı gerçeğin üzerinin örtüldüğünü söyleyebiliriz. Bu gerçek, meselenin tek yönlü bir mesele olmadığıyla ilgilidir. Liberal ikiyüzlülük, hemen suçu Cumhuriyetçilere atma eğilimindedir. Burada, iki parti arasında daha fazla ayrışma yaratmak amacıyla karşı tarafın kifayetsizliğini istismar etme stratejisi yürürlüktedir. Oysa bu, eskimiş, güncelliğini yitirmiş bir taktiktir. Çünkü modern teknolojiyle bu kanıtları doğru bir şekilde aramak ve kaynak göstermek çok kolaydır.

Sürece iki partinin de verdiği desteğin kanıtı, ICE tesislerinde en az 33.400 tutuklu yatağı bulunmasını zorunlu kılan, daha sonra 2017’de 34.000’e çıkarılan 2010 tarihli İç Güvenlik Ödenekleri Yasası’dır. Bu türden yasalar, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi partinin iktidarında gündeme getirilip kabul edilmiştir.

Amerikan Rüyası mı Yoksa Şirketlerin Hâkim Olduğu Bir Serap mı?

“Özgür insanların ülkesi”, bir vakitler başka diyarlardaki ailelere bir vaatte bulunuyordu. Bu vaat, 1965 tarihli Göçmenlik Yasası ve 1980 tarihli Mülteci Yasası gibi yasalarla resmi ve hukuki bir zemine kavuşmuş, 2024 yılına kadar tahminen 55 milyon kişinin yasal olarak ABD’ye gelmesini sağlamıştı. Bugün hiçbir evrakı ve izni olmadan ülkede bulunanların sayısı 11 milyonu aşıyor. 1965’ten bu yana on milyonlarca kişinin ülkeye izinsiz olarak geldiği biliniyor.

Yasal statülerine bakılmaksızın bu büyük göç dalgası, ABD’nin güçlü mühendisliğiyle beslendi On yıllarca süren CIA-Hollywood propagandası, milyarlarca insana özgürlük hayalini paketleyip sattı. Ailesine yardım etmek için milyoner olma şansını kim istemez ki?

Bu yürütülen propaganda üzerinden ülkeniz, pratikte “üçüncü dünya” olarak yaftalandı. Kurtarılması gereken ülke olarak takdim edildi. Aşağılık operasyonlara karşı laf eden her devrimci katledildi, bu insanlar, bir bir karikatürleştirildi, kötü karakter olarak sunulup taşlandı. Tüm bunlar, ABD’nin başka ülkelerin kaynaklarını sömürdüğü, zenginliklerini çaldığı gerçeklikte yaşandı. Üstelik, ortaya çıkan yoksulluk ve kaos, bu ülkelerin aşağılık yerler olduklarının kanıtları olarak sunuldu. Neyse ki internet, ABD’nin sırtını yasladığı efsanenin yalan olduğunu ortaya koydukça bu hayal zamanla silinip gitti.

Artık bu karşılıksız vaadin anlamsız ve hükümsüz olduğunu görmek yetmez. Bugün başka ulusların enkazıyla yüzleştiğimiz gerçeklikte başka yerlere bakmalıyız. Bu somut yıkım, ABD’nin büyük ölçüde kaçındığı bir kader, çünkü ülke, yurt dışında bu yıkımın başlıca faillerinden biri haline gelmiştir. Bu da sığınacak yuva arayanların veya “özgür insanlar ülkesi”nde daha iyi bir yaşama imkânı bulmak isteyenlerin zorla göç etmelerine neden olmuştur.

Hesaplı Sömürü

ABD ekonomik sistemi, sömürü temeli üzerine kuruludur. Bu sistem, en yoğun emek gerektiren, en az güvenceli işleri kasten belgesiz göçmenlere verir. Ekonomi sahasının elitleri, bu işgücü karşısında elleri kuvvetli, aynı zamanda bu işçilerin yapmak zorunda kaldığı zor işler ve düşük ücretler üzerinden kârlarını azami düzeye çıkartan bu sistemi bilfiil destekliyorlar.

Bu gerçek, ABD'nin sınır dışı etme çabalarının başlıca hedefi olan Hispanik işçilerin ağırlıklı olarak çalıştığı sektörleri incelediğimizde net biçimde ortaya çıkıyor. Tarım ve süt ürünleri üretimi, inşaat, peyzaj, gıda işleme, restoran sektörü, depolama ve bakım hizmetleri gibi işler, ulusal ekonominin temel omurgasını oluşturuyor. Bu nitelik, göze çarpan bir çelişkiyi ortaya koyuyor: Kamuoyunda “zaruri” görülen işçilere neden kullanılıp atılacak kişiler kadar ücret ödeniyor?

Marksistlere göre bunun sebebi artı değerdir. İşçi, kendisine verilen ücretin karşılığını üretir, geri kalan zamanda ürettiklerinin parasını almaz. Kapitalizm koşullarında tüm işçilerin ortak deneyimi bu pratik üzerine kuruludur. Ancak bu sömürü, kayıtsız işçilerde daha da yoğundur. Aldıkları yoksulluk ücretleri, emek sürelerinin çok daha büyük bir kısmının ödenmediğinin delilidir. Böylece işveren, çok daha yüksek bir kâr oranı elde eder.

Bu alanlarda çalışan her kesimden işçi, önemli zorluklarla ve düşük ücretlerle karşı karşıya kalır. Ama belgesiz işçilerin sömürüsü katmerlidir. İşverenler, çalışanlarının belirsiz yasal statüsünden yararlanarak, yoksulluk sınırında ücretler teklif ederler, sosyal hakları işçilere vermezler. Her türden itiraz, sınır dışı edilme tehdidiyle boğulur. Bu durumu istismar eden patronlar, hiçbir şekilde ceza almazlar.

Tyson Foods ve Walmart’tan Chipotle ve Pilgrim’s Pride’a kadar birçok büyük şirket, bu türden uygulamalar sebebiyle soruşturmalar ve davalarla yüzleşiyor. Bu, ekonomik bir hata değil, kasıtlı bir özelliktir. Milyar dolarlık şirketlerin maliyetleri, en savunmasız işçilerin sırtına yükleniyor, böylece şirketler kârlarını azami düzeye çıkartma imkânı buluyorlar.

Teknolojinin Gelişimi

Friedrich Engels’in Anti-Dühring’de dile getirdiği gibi, sömürü, otomasyonla, bugünlerde yapay zekânın ilerlemesiyle tarihsel bir çelişkiyle karşı karşıya kalmıştır. Kapitalistlerin insan emeğini teknolojiyle değiştirme çabası, kendi sistemleri için derin bir kriz yaratmaktadır. Bir makine, insan aksine, ücretsiz çalışmaya zorlanamaz. Artı değer üretme kapasitesi yoktur, yalnızca kendi önceden belirlenmiş maliyetini, ürettiği mallara aktarabilir. Bu, temel bir gerçeği ortaya koymaktadır: teknolojinin gerçek ilerici potansiyeli, tıpkı pamuk çırçırının görünüşte tarla kölesinin yerini alması gibi, insanlığın ücretli kölelikten ve ağır işlerden kurtulmasına yardımcı olmaktır. Ancak hapishane sistemleri de aynı acımasız emek pratiğini mahkûmlar için yeniden canlandırmıştır.

Bu nedenle, Andrew Yang gibi kapitalizm yanlısı, korku tellâllığı yapan liberal politikacılar, yapay zekâ gelişimini engellemeye çalışırken, işçilerin değil, kâr elde etmek için sömürülen bir sınıf olmadan işleyemeyen kapitalist sistemin korunmasını savunmaktadırlar. Amaç, teknolojik ilerlemeyi durdurmak değil, onu ele geçirmek olmalıdır.

İşçi sınıfının üretim araçlarını kolektif olarak kontrol ettiği bir proletarya diktatörlüğünde, bu gelişmiş teknoloji, gerçek amacına, bildiğimiz şekliyle insanlığın iyileştirilmesi ve gerçek ilerlemesine hizmet edecektir. Yapay zekâ ve otomasyon, kayıtsız-belgesiz işçilerin aşırı sömürüsüne dayanan tehlikeli, tekrarlayan ve fiziksel olarak zorlu işleri yapabilir. Bu, işsizliğe yol açmaz, aksine artı değer ihtiyacını ortadan kaldırarak, insan emeğinin yaratıcı, toplumsal ve düşünsel uğraşlara yönlendirilmesini sağlar. Doğru ellerde teknoloji, bir tehdit değil, hesaplı sömürü düzenini ortadan kaldırmanın anahtarıdır.

Ne Yapmalı?

Emeğin sömürüsü, sınır dışı etme işlemlerinin askerileştirilmesi ve teknolojik ilerlemenin taktiksel manipülasyonu bugün iç içe geçen meseleler. Tüm meselelerin çözümünün onlara sebep olan kapitalist sistemde bulunamayacağı açık.

İki partili diktatörlüğün desteklediği bu düzen, yapısal olarak, ister belgesiz ister belgeli olsun, aşırı sömürüye tabi kılınacak bir işçi sınıfı yaratmaya, azami düzeyde artı değer elde etmeye ve daha sonra işe yaramaz hale geldiklerinde işçileri bir kenara atmaya mecburdur. Tüm işçileri savunmak istiyorsak, sistem içinden değişim için yalvarmaya son vermeli, bu tür çabaların soruna kaynaklık eden düzenin ömrünü uzattığını görmeliyiz.

Önümüzde tek yol var o da bilinçli ve kolektif olarak sistemin dışında örgütlenmek, üretim araçlarını ele geçirebilecek komünist bir öncü parti aracılığıyla güç inşa etmektir.

Başka ülkelerde proletaryayı başa yazan, öncelikli kılan devrimcilerin çalışmalarını takip ederek ve inceleyerek, ICE denilen aygıtı yok edebilir, teknolojiyi kâr yerine insanın özgürlüğü için kullanabilir, kapitalistlerin artı değere olan ihtiyacını ortadan kaldırabiliriz.

Devrimci Eğitim ve Eylem Birliği
15 Eylül 2025
Kaynak

Ulusal ve Tarihsel Nihilizmle Mücadelenin Önemi


Tarihsel ve ulusal nihilizm, herhangi bir devrimci hareketin moralini içten içe kemiren kanser hücreleri haline gelebilir. Kontrol altına alınmazsa, yavaş yavaş büyür ve çürür, o kadar büyür ki, artık bir şeyler yapmak için çok geç kalınır, hareket boğulur, yok olur. Bu kanseri anlamaya ve onunla mücadele etmeye çalışırken, dünya komünist hareketinin önemli isimlerinden Georgi Dimitrov’un 1935’te Komünist Enternasyonal’in Yedinci Dünya Kongresi’nde yaptığı konuşmadaki sözlerini hatırlamamız şarttır. Dimitrov, bugün Batı Marksizminde yaygın olan bir olgu olan ulusal nihilizm hakkında şu yorumda bulunmuştur:

“Mussolini, Garibaldi isimli kahramanın yağını çıkartıp ekmeğine sürmek için elinden geleni yapıyor. Fransız faşistleri, kahramanları olarak Jeanne d'Arc’ı öne çıkarıyorlar. Amerikan faşistleri, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın geleneklerine, Washington ve Lincoln’ün geleneklerine başvuruyorlar. [...] Bütün bunların işçi sınıfının davasıyla hiçbir ilgisi olmadığını düşünen, halkın geçmişini tarihsel olarak doğru bir şekilde, gerçek Marksist-Leninist ruhla aydınlatmak için hiçbir şey yapmayan, bugünkü mücadeleyi halkın devrimci gelenekleriyle ve geçmişiyle ilişkilendirmek için kılını kıpırdatmayan komünistler, ulusun tarihsel geçmişindeki tüm değerli şeyleri faşist sahtekârlara gönüllü olarak teslim ediyorlar ki böylece faşistler, kitleleri kolayca kandırabilsinler.

Hayır, yoldaşlar, biz, sadece şimdiki zaman ve gelecekle ilgili değil, aynı zamanda kendi halklarımızın geçmişiyle ilgili her önemli konuyla da ilgileniyoruz. [...] Biz komünistler, ilkesel olarak, burjuva milliyetçiliğinin her türlüsüne uzlaşmaz bir şekilde karşıyız. Ancak biz, ulusal nihilizmi desteklemiyoruz, hiçbir zaman da desteklememeliyiz. [...]

Yoldaşlar, proleter enternasyonalizmi, kendi vatanında derin kökler salabilmek için, her ülkede, tabiri caizse, ‘iklimine uyum sağlamalıdır’. Tek tek ülkelerdeki proleter sınıf mücadelesinin ve işçi hareketinin ulusal biçimleri, proleter enternasyonalizmle hiçbir çelişki içinde değildir; bilâkis, proletaryanın uluslararası çıkarları tam da bu biçimlerde başarıyla savunulabilir.

Faşist burjuvazinin, genel ulusal çıkarları savunma bahanesiyle, kendi halkını ezip sömüren, diğer ulusları soyup köleleştiren bencil politikasını yürüttüğünü kitlelerin önünde ortaya koymak ve onlara somut olarak kanıtlamanın her yerde ve her durumda gerekli olduğu açıktır. Ancak biz bununla yetinmemeliyiz. Aynı zamanda, işçi sınıfının mücadelesi ve komünist partilerin eylemleriyle, her türlü kölelik ve ulusal baskıya karşı ayaklanan proletaryanın, ulusal özgürlük ve halkın bağımsızlığı için tek gerçek savaşçı olduğunu kanıtlamalıyız.

Proletaryanın kendi sömürücüleri ve baskıcılarına karşı yürüttüğü sınıf mücadelesinin çıkarları, ulusun özgür ve mutlu bir geleceğinin çıkarlarıyla çelişmez. Aksine, sosyalist devrim, ulusun kurtuluşunu sağlayacak, ona daha yüksek zirvelere ulaşmanın yolunu açacaktır. İşçi sınıfı, şu anda sınıf örgütlerini kurarak ve konumunu sağlamlaştırarak, faşizme karşı demokratik hak ve özgürlükleri savunarak, kapitalizmi yıkmak için mücadele ederek, ulusun geleceği için mücadele etmektedir.

Devrimci proletarya, halkın kültürünü kurtarmak, onu çürüyen tekelci kapitalizmin zincirlerinden, ona şiddet uygulayan barbar faşizmden kurtarmak için mücadele ediyor. Kültürün yok oluşuna sadece proleter devrim mani olabilir, onu, biçimde ulusal, içerikte sosyalist olan gerçek bir ulusal kültür olarak en yüksek düzeyine ulaştırabilir. [...]

Bu ruhla hareket edersek, tüm kitle çalışmalarımızda hem ulusal nihilizmden hem de burjuva milliyetçiliğinden uzak olduğumuzu ikna edici bir şekilde kanıtlarsak, ancak o vakit faşistlerin şoven demagojisine karşı gerçekten başarılı bir mücadele verebiliriz.

Bu nedenle, Leninist ulus politikasının doğru ve pratik bir şekilde uygulanması büyük önem taşımaktadır. Hiç şüphe yok ki bu, faşistlerin kitleler üzerinde ideolojik nüfuz tesis etmek için kullandıkları başlıca araç olan şovenizme karşı başarılı bir mücadele için şüphesiz temel bir önkoşuldur.”[298]

Saflık fetişinin ABD’de kendini ifade ettiği temel biçimlerden biri olan ulusal nihilizmi muhteşem bir şekilde ifade ediyor olması sebebiyle bu metinden uzun bir alıntıya yer verdim.

Tekelci kapitalist sınıfımızın en gerici kesimlerinin, halkımızın ulusal tarihi üzerindeki ideolojik savaşı kazanmasına izin veremeyiz. Yaratıcı bir şekilde çalışabilmeli, egemen sınıfımız tarafından gizlenmesine rağmen ulusal geçmişimizde bolca bulunan ilerici unsurları alıp, bu unsurları sosyalizme doğru yeniden ifade edebilmeliyiz. Dimitrov, “kitleleri, ait oldukları halkların geçmişi konusunda, doğru tarih bilgisiyle, gerçekten Marksist-Leninist bir ruhla aydınlatmalıyız” derken bunu kastediyor.[299]

Ulusal ve tarihsel nihilizm yok edilmelidir. J. V. Stalin’in doğru bir şekilde söylediği gibi, “ulusal nihilizm, burjuva milliyetçilerinin işine yaradığı için sosyalizmin davasına sadece zarar verir.”[300] Bu, saflık fetişinin en tipik tezahürüdür, çünkü ulusal geçmiş saf değildir, saflık fetişisti Marksistler, o geçmişin ilerici unsurlarıyla çalışmayı ve bunları sosyalizm mücadelesine dâhil etmeyi reddederler.

Ülkemizin tarihi, gerçekten de, işgal, köleleştirme, soykırım, sömürü, emperyalizm ve dünya tarihinde kapitalist dönemin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan diğer tüm kötülüklerle dolu bir tarihtir. Ancak bu tarih, bir yandan da feodal mutlakiyetçiliğe karşı mücadelelerle, evrensel yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı vaatleriyle ki bunların hepsi kapitalist yaşam tarzı içinde yerine getirilemez taleplerdir, kölecilik, ücretli kölelik, yerli topluluklara yönelik soykırım saldırılarına karşı mücadelelerle, yirminci yüzyılda faşizme, emperyalizme karşı, insan hakları, barış vb. için verilen mücadelelerle de tanımlı bir tarihtir. Bu, karmaşık, heterojen ve saf olmayan bir tarihtir. Kısacası, kendi içinde zıt güçlerin birliğini barındıran çelişkili bir tarihtir: bir taraf, insanlığın kurtuluşu, diğer taraf, sermayenin tahakkümünü korumak için mücadele etmektedir. Bu nesnel çelişkileri kendi lehimize kullanmayı öğrenmeliyiz. Önümüzde duran görev, bugünkü mücadelelerimizi geçmişin olumlu unsurlarıyla uyumlu hale getirmek ve günümüzün can çekişen kapitalist-emperyalist güçlerini geçmişimizin olumsuz unsurlarıyla ilişkilendirmektir.

Bu, kolay ifa edilecek bir görev değildir. Mao, ulusal nihilizmi kınarken şöyle demiştir:

“Dünyadaki her ulusun kendi tarihi, kendi güçlü ve zayıf yönleri vardır. En eski zamanlardan beri, mükemmel şeyler ve çürümüş şeyler birbirine karışmış ve uzun süreler boyunca birikmiştir. Bunları ayırmak ve özü tortudan ayırt etmek çok zor bir iştir, ancak bu zorluk nedeniyle tarihi reddetmemeliyiz. Kendimizi tarihten koparmak ve mirasımızı terk etmek iyi değildir. Halk, buna onay vermez.”[301]

Bu zorluk, belirli bir ülkenin somut koşullarına göre sosyalizmi geliştirme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Lenin'in dediği gibi: “Tüm uluslar sosyalizme doğru ilerleyecektir; bu, kaçınılmazdır. Ancak bu süreç, tüm uluslar için birebir aynı olmayacaktır. [...] her ulusun kendine özgü özellikleri olacaktır.”[302] Bu nedenle, bir yandan Rusya’nın rolünü “ulusların hapishanesi” olarak değerlendirip eleştiren Lenin, diğer yandan şunu söyler:[303]

“Peki biz, ulusal gurur duygusuna duyarsız, sınıf bilincine sahip Büyük Rus proleterleri miyiz? Kesinlikle hayır. Dilimizi ve anavatanımızı seviyoruz; Rusya’nın emekçi halk kitlelerini (yani nüfusunun onda dokuzunu) zeki demokratlar ve sosyalistler seviyesine yükseltmek için diğer tüm örgütlerden çok daha fazla çalışıyoruz. Güzel anavatanımızın Çar’a bağlı cellâtlar, soylular ve kapitalistler tarafından maruz kaldığı şiddet, zulüm ve alaycı tutumdan en çok biz üzüntü duyuyoruz.

Büyük Rus ulusunun da devrimci bir sınıf yarattığını, insanlığa özgürlük ve sosyalizm mücadelesinde büyük örnekler sunabildiğini, katkısının sadece büyük pogromlarla, sayısız darağacıyla, işkence odalarıyla, ağır kıtlıklarla, rahiplere, çarlara, toprak sahiplerine ve kapitalistlere karşı gösterilen aşağılık kölelikle sınırlı olmadığını bilmek bizim ulusal gururumuzu okşuyor.

Ulusal gururla doluyuz, bu sebeple, bilhassa kölelikle tanımlı geçmişimizden ve aynı toprak sahiplerinin, kapitalistlerin de yardımıyla, Polonya ve Ukrayna’yı boğmak, İran ve Çin’deki demokratik hareketi ezmek, Büyük Rus ulusal onurumuzu utançla örtbas eden Romanovlar, Bobrinskiler, Puriskeviçler çetesini güçlendirmek için bizi savaşa sürüklediği kölelikle tanımlı bugünümüzden nefret ediyoruz.”[304]

Ayrıntıları bağlama göre ayarlayarak, bugün ABD için de benzer bir şey söyleyebiliriz. Biz de devrimci sınıfımız ve onun zengin devrimci tarihiyle gurur duyduğumuzu söyleyebiliriz. Biz de, tam da bu tarihle gurur duyduğumuzdan, bizi Che’nin bahsini ettiği, halka karşı duyduğumuz o “büyük sevgi” uyarınca haretet ettiğimizden, soykırımcı, köleci, sömürücü ve emperyalist geçmişimizi ve bugünü tüm kalbimizle lanetliyoruz.[305]

Lenin, Mao, Fidel, Ho Chi Minh, Chávez ve diğer başarılı sosyalist liderler, ulusal geçmişleriyle ilgili olarak kendilerine “yeterince saf mı?” sorusunu değil, “halkımızın sağduyusu ve duygularına yerleşmiş ulusal gelenekleri sosyalizm için mücadele etmek amacıyla nasıl organik bir şekilde kullanabiliriz?” sorusunu sordular. Çin’de bu, Çin’e Has Sosyalizm biçimini aldı; Küba’da bu, José Martí ve sömürgecilik karşıtı gelenekleri sosyalist inşaya dâhil etmek anlamına geldi; Venezuela’da bu, Bolivarcı sosyalizm biçimini aldı; Bolivya’da bu, Marksizm (bilimsel sosyalizm) ile yüzyıllardır var olan yerli komünist gelenekleri birleştirme biçimini aldı. Aynı şey Afrika (Pan-Afrika Sosyalizmi), Ortadoğu (İslami Sosyalizm), Asya ve Latin Amerika’nın diğer bölgelerindeki sosyalist mücadelelerde de görülebilir.

ABD’de sosyalizm mücadelesinin, dünya çapında görülen bu somut evrensel eğilimi takip etmek zorunda olmayacağını düşünenlerin gözlerini, liberalizmin boyasıyla boyanmış Amerikan istisnacılığı kör etmiştir. Bu genel eğilimde bilimsel sosyalizm içerik olarak işlevsel bir konuma sahiptir. Somut özgül koşullarda bu içerik, belirli bir biçime kavuşur, somutluk kazanır. ABD, bu genel eğilimden münezzeh değildir.

Hegel’de de Marksizmde de diyalektik, değişmeyen, saf, tarih dışı genellik fikrini reddeder. Bunun yerine diyalektik, genelliklerin tarihsel planda koşullanmış somut ve özel unsurlara nasıl zorunlu olarak bağlı olduğunu izah eder. Genellikler her daim somuttur, yani yalnızca özel unsurlar aracılığıyla var olabilir ve bir biçime kavuşabilirler.

Hegel ve Lenin’in de vurguladığı gibi, “genel, kendi içinde özel olanın zenginliğini kucaklar.”[306] Soyut sosyalizm diye bir şey yoktur. Sosyalizm, özel olan aracılığıyla somutlaştırılmadıkça var olamayacak olan geneldir.

ABD’de sosyalizm, ülkenin kendine özgü tarihine ve koşullarına uygun olarak şekillenmek zorunda olacaktır. Dar tarihselciliği ve ulusal nihilizmi benimseyen bugünün Batı Marksistleri:

1. Ulusal geçmişlerini somut olarak (yani diyalektik ve doğru bir şekilde) anlayamazlar;

2. Başarıya ulaşabilecek bir sosyalizm mücadelesi inşa edemezler.

Batı Marksistlerindeki hamlık ve çocuksuluk, saflık fetişinin bir tezahürüdür, bu türden bir bakış açısı, diyalektik materyalist dünya görüşü tarafından aşıldığı vakit ortadan kalkacaktır.

Sovyetler Birliği’ndeki karşı devrimi, Sovyetler'in yaptığı hataları tekrarlamamak isteyen Çinliler kadar yakından inceleyen çok az kimse vardır. Çinlilerin SSCB’nin çöküşünden çıkardıkları en önemli derslerden biri şudur: tarihsel nihilizmden (lişi zuwucuyi) uzak durmak varoluşsal öneme sahip bir meseledir. Çinlilere göre tarihsel nihilizm şu türden görüşlerde makes bulmuştur: “Marksizmin modası geçti, sosyalizm ‘başarısız’ oldu (bu görüş, 1989’dan sonra Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde gelişti); “ÇKP, Çin tarihindeki bir sapmadır, o, yabancı güçlere dalkavukluk yaptı”; “Devrim fikrine karşı çıkılmalı, ona veda edilmelidir.”[307] Roland Boer’in belirttiği gibi, ”Sovyetler Birliği’nin başına gelen felâket, Çin’de tarihsel nihilizmin etkilerinin açık bir örneği olarak kabul edilmektedir.”[308] Şi Cinping’in konuyla ilgili tespiti şu yöndedir:

“Sovyetler Birliği’nin dağılması ve SBKP’nin çöküşünün önemli bir nedeni, Sovyetler Birliği’nin ve SBKP’nin tarihinin tümüyle inkâr edilmesi, Lenin ve diğer önde gelen şahsiyetlerin inkâr edilmesi ve tarihsel nihilizmdir. Bu durum, halkın düşüncelerini karışıklığa sürüklemiştir.”[309]

Carlos Martinez, SSCB’den farklı olarak Çin’in farklı bir yönelime sahip olduğunu söyler:

“Çin liderliği, (bilhassa Büyük Atılım ve Kültür Devrimi gibi) Mao ile ilişkili bazı politikaları ciddi şekilde eleştirmiş olsa da, Mao’yu reddetme, Çin sosyalizminin ideolojik ve tarihsel temellerini sarsacak adımlar atma eğilimine hiçbir zaman girmemiştir. Mao dönemi ile Mao sonrası dönem arasına Çin Seddi inşa edilmemiştir; bu iki dönem kopmaz bağlarla birbirine bağlıdır.”[310]

Deng Şiaoping de 1980 yılında verdiği bir röportajda benzer şeyler söyler:

“Mao Zedong’un portresini, ülkemizin sembolü olarak Tiananmen Kapısı’nda sonsuza kadar muhafaza edeceğiz, onu her zaman partimizin ve devletimizin kurucusu olarak hatırlayacağız. [...] Biz, Mao Zedong’a, Hruşçev’in Stalin’e yaptığını yapmayacağız.”[311]

Bu yorumlar, sosyalist devletler bağlamında yapılmış olsa da, ilgili yorumlar şahsında, tarihsel nihilizmi mahkûm eden anlayışın, özelde somutlaşan genellik anlamında, Çin’de karşılık bulduğunu söyleyebiliriz.

Tarihsel ve ulusal nihilizm ortak bir mantığa sahiptir: geçmişin saf olmaması nedeniyle reddedilmesi. Eğer geçmiş hatalar, aşırılıklar, kusurlar içeriyorsa, o zaman hiçbir değeri yoktur. Sadece saf olan, kurtarılmalıdır. Saflık fetişinin bu tezahürü, geçmişin doğru ve diyalektik değerlendirmesini engellemekle kalmaz, aynı zamanda sosyalizme doğru ilerleyen hareketi engeller.

ABD’de tarihsel ve ulusal nihilizm, sadece geçmişle ilgili tutumlardan ibaret değildir. Bugüne ve yarına da aynı bakış açısıyla yaklaşılmaktadır. Bu türden görüşler sadece akademide ilgiye mazhar olurlar.

Halkımızın ilerici tarihini, sosyalizm için verdiğimiz güncel mücadeleye bağlayamaz, ABD’yi ve tarihini, her şey gibi nesnel çelişkilerle dolu bir toplumsal bütünlük olarak ele alamazsak, sosyalizm, sonsuza dek saf bir fikir olarak kalacak, ulaşılamaz ve erişilemez olacaktır. Sınıf mücadelesini kazanmak istiyorsak, tarihsel ve ulusal nihilizmle mücadeleden zaferle çıkmalıyız.

Sonuç

Batı Marksizminin kusurları, salt “komünizm”in farklı zamansallıklarına dair düşünme biçimimizde oluşmuş olan boşlukla izah edilemez. Bu boşluk tabii ki önemli bir faktördür, ama daha somut, dolayısıyla, bütünleştirici olan saflık fetişi kavramının içinde yer alan bir faktördür. Saflık fetişi açısından bakıldığında, Batı Marksizminin dünya analizinde diyalektik karşıtı konumlara savrulduğu, bu nedenle genellikle politik olarak muhafazakâr, anti-komünist, hatta bazen gerici hale geldiği birçok örneği görebiliriz. Bu kavramla, Batı Marksizminde bulunan çeşitli “hatalar” ve “boşluklar”ın nasıl birbiriyle bağlantılı olduğunu, ideolojik olarak, gerçeğin saf, soyut, statik ve homojen tarafında olduğunu düşünen Batı felsefe geleneğine dayandığını daha iyi anlayabiliriz. Batı Marksizminin başarısızlıklarını kopuk ve parçalı bir şekilde eleştirmek yerine, saflık fetişini anladığımızda, bu engellerin sebeplerini saflık fetişistlerinin bilinçli veya bilinçsizce geliştirdikleri dünya görüşünde buluruz.

ABD bağlamında bu yaklaşım bize, “Bir ülkenin sosyalist veya anti-emperyalist mücadelesi desteklenmeli mi?”, “Bilinç düzeyi düşük işçiler örgütlenebilir mi?” veya “ulusal geçmiş toptan mahkûm edilmeli mi? gibi soruların yüzeyde görünenin aksine birbiriyle bağlantılı olduklarını, ancak bu soruların aynı ölçütle, yani sosyalizm, işçi sınıfı veya ulusal tarihin ne olması gerektiğine dair “saf” fikre uygun olup olmadıklarına göre ele alındıklarını görmemizi sağlar. Burada sosyalist ütopyacılığın güncel bir biçimiyle karşı karşıyayız. Bu anlayışın, dünyanın çelişkilerle malul niteliğinden ve yeninin eskiden tamamen kurtulamadığı, ancak onun bazı kısımlarını daha gelişmiş bir biçimde yeniden bünyesine kattığı gerçeğinden kendisini uzak tuttuğunu görmek gerekiyor.

Zeno gibi, Batı Marksistleri de zihinlerindeki saf sosyalizm ideali ile günümüzün sosyalizm gerçekliği arasındaki çelişkiye yaklaştıklarında, gördükleri saf olmayan gerçekliğin sosyalizm olduğunu kabul edemiyorlar. Bu ütopizm, Batı Marksizminin saflık fetişinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle, ilgili yaklaşımı, bilimsel (yani Marksist) olmayan, bilim öncesi bir sosyalizm biçimine geri dönmesi açısından gerici addetmek mümkündür.

Ayrıca, Losurdo’nun “zamansallıklar arası köprü” tezini ileriye götürerek, saflık fetişi bakış açısının muhtelif nesnel güçleri maddiyatta nasıl temel aldığını görebiliriz. Bu nesnel güçleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1. “Sol”un profesyonel-yönetici sınıfından müteşekkil yapısı;

2. Emperyalist ülkelerdeki devlet bakanlıklarının ve kapitalist vakıfların bu “uyumlu” anti-komünist “sol”u finanse etme ve yaygınlaştırmada oynadıkları rol;

3. Akademi, medya ve STK’lardan oluşan, profesyonel-yönetici sınıfına mensup “solun” emperyalizmle uyumlu anti-komünist Marksizmin teşvik edildiği kurumların kültürüne, fikirlerine ve geleneklerine nüfuz etmesinde rol oynayan sacayağı.

İlgili sacayağı, sosyalist örgütlenme pratiğinden işçi sınıfını kovan “sol” için gerekli alanı açmaktadır. Dolayısıyla, saflık fetişini aşmak, Batı (ve ABD) Marksizminin bakış açısındaki fukaralığın temelini oluşturan nesnel güçlerin bilinçli bir eleştirisini ve değişimini gerektirir.

Günümüz ABD toplumu, kapsamlı bir krizin tüm belirtilerini göstermektedir, bu anlamda, nesnel devrimci koşulların yakın gelecekte daha da yoğunlaşması beklenmektedir. Bu koşullar, devrimci bir dönüşüm için verimli bir zemin teşkil etmektedir. Ancak nesnel koşullar tek başına yeterli değildir. Öznel faktörün (yani, devrimci öncülerin yardımıyla kitlelerde oluşan sosyalist bilincin) işçi sınıfını temel alan devrimci iktidar organlarına dönüşmesi gerekmektedir. ABD’de, çoğu komünist örgütün bakış açısına hâkim olan saflık fetişi, bu öznel faktörün gerçekleşmesi için bir engel teşkil etmektedir. Ancak bu bakış açısının üstesinden geldiğimizde, devrim için öznel koşulları geliştirebilir, böylece toplumsal devrimi gerçek manada gündeme getirebiliriz.

Ancak bunun için üç sürecin işletilmesi gerekmektedir. Bu süreçler, ayrı ayrı değil, diyalektik olarak ele alınmalıdır. Birinde meydana gelen gelişme, diğerinde de eşzamanlı gelişmeyi beraberinde getirmektedir.

1. ABD’nin egemen sosyalist ve komünist örgütlerinin eleştirel iç muhasebe süreci. Bu örgütler, sınıf yapılarının ve akademi, medya ve STK’ların oluşturduğu sacayağının, siyasi kültürlerini ve saflık fetişi bakış açılarını nasıl şekillendirdiğinin farkına varmalıdırlar.

2. Eleştirel öz farkındalık oluştuktan sonra, her türlü çaba gösterilerek, profesyonel-yönetici sınıfının değil, işçi sınıfının örgütlerin merkezi ve ruhu haline gelmesi sağlanmalıdır.

3. Teorik eğitim, merkezi önceliklerden biri, hatta en önemlisi haline gelmelidir. Her kadro, diyalektik materyalist dünya görüşünü iyice kavramalı, dünyaya bu bakış açısıyla tutarlı bir şekilde yaklaşabilmelidir. Bu, birkaç slogan ve sonucun dogmatik bir şekilde ezberlenip bir bağlamdan diğerine kopyalanıp yapıştırılmasıyla sınırlı kalamaz. Bakış açısında gerçek bir dönüşüm sağlamak, dünyaya diyalektik materyalist bir çerçeveyle yaklaşabilmek, yaratıcı ve karmaşık bir çabadır; somut olanın sürekli somut olarak incelenmesini gerektirir.

Saflık fetişi, her yerde karşımıza çıkıyor. Damarlarımızdan sızıyor, soluduğumuz havayı zehirliyor, işçi sınıfının bizden vebadan kaçar gibi kaçmasına neden oluyor. Eğer egemen sınıfla mücadele edeceksek, eğer sermayenin zincirlerinden kendimizi kurtaracaksak, eğer Marx ve Engels’in belirlediği tarihsel rolü yerine getireceksek, o zaman saflık fetişini aşmalıyız. Ancak bu sayede Marksizm-Leninizmin canlı ruhunu çağımıza taşıyabilir, saflık fetişinin aldığı muhtelif biçimlerden olan sağ oportünizm ve aşırı solculuk gibi bireyci aşırılıkları aşabiliriz.

Carlos L. Garrido

[Kaynak: The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism, Midwestern Marx Publishing Press, Bahar 2023.]

Kitap (PDF)

Dipnotlar:
[298] Georgi Dimitrov, The United Front: The Struggle Against Fascism and War (Londra: Lawrence and Wishart, 1938), s. 61-64.

[299] Dimitrov, The United Front, s. 62.

[300] J. V. Stalin, Collected Works, Cilt. 4 (Moskova: Foreign Language Publishing House, 1953), s. 94.

[301] Mao Tse-Tung, “Chairman Mao’s Talk to Music Workers,” Selected Works of Mao Tse-Tung, Cilt. 7, MIA.

[302] V. I. Lenin, Collected Works, Cilt. 28. [Çince (Pekin: People’s Publishing House, 1990). Akt.: Hui Jiang, “The Great Contribution of the CPC to the World Socialist Movement over the Past Hundred Years,” International Critical Thought 11(4) (2021): TF.

[303] Lenin, CW, Cilt. 20, s. 219.

[304] Lenin, CW, Cilt. 21, s. 103-104.

[305] Ernesto Guevara, Che Guevara Reader (New York: Ocean Press, 2003), s. 225.

[306] Hegel, Science of Logic, s. 58.

[307] Roland Boer, Socialism with Chinese Characteristics: A Guide for Foreigners (Singapur: Springer, 2021), s. 93.

[308] Boer, Socialism with Chinese Characteristics, s. 10.

[309] The China Questions: Critical Insights into a Rising Power, yayına hz.: Jennifer Rudolph and Michael Szonyi (Cambridge: Harvard University Press, 2018), s. 23.

[310] Carlos Martinez, No Great Wall, s. 54.

[311] Deng Xiaoping, “Answers to the Italian Journalist Oriana Fallaci,” The Selected Works of Deng Xiaoping (Ağustos 1980): Works.

,

Göçmenler Değil Milyarderler Suçlu



Trump, göçmenleri sınır dışı etmek, Amerikalıların güvenliğini ve refahını sağlamak için bir polis devleti kurdu. Bize anlattığı hikâye bunu söylüyordu.

Teşhis basitti: Göçmenler, ABD’ye yasadışı yollarla giriyor, çalışkan Amerikalıların iş piyasasındaki payını azaltıyor, konut piyasasında fiyatları yükseltiyor, uyuşturucu getiriyor ve suç işliyorlardı.

Çözüm, ICE idi. Hükümet, kasaba ve şehirlerin sokaklarındaki göçmenleri toplamak için çalışkan Amerikalıları işe alacaktı. ICE, Amerika’yı göçmen tehdidinden kurtarmakla kalmayacak (ki bu da daha düşük suç oranlarına, daha yüksek yaşam standartlarına ve daha düşük fiyatlara yol açacaktı), aynı zamanda istihdam ve ekonomik büyüme oranlarını da yukarı çekecekti.

Bu, esasında basit ve kolayca inanılacak bir hikâye.

Seçmenler, yaşam standartlarının neden sürekli düştüğünü ve neden her zaman bu kadar korktuklarını açıklayan basit bir hikâye istiyorlardı. Demokratlar, gerçeğe en yakın olan hikâyeyi anlatmayı reddettiler. Hiçbiri, milyarderlerin ABD ekonomisini ele geçirdiğinden, hükümeti yozlaştırdığından, emekçi insanları kendi ceplerini doldurmak için sömürdüklerinden söz etmedi. Dolayısıyla, halka anlatılan tek hikâye olarak Trump’ın hikâyesi kazandı. Suçlu, milyarderler değil, göçmenlerdi.

Peki ya göçmenlerden kurtulduğunuzda ya da en azından onları korkutup boyun eğdirdiğinizde işler düzelecek mi? İşsizlik artmaya devam ediyor, faturalar yükseliyor, insanlar eksiklerini daha fazla borçla kapatmak zorunda kalıyorlar. Bakalım şimdi hangi hikâyeyi anlatacaksınız?

Eğer ABD’de gerçek bir muhalefet olsaydı, Trump’ın hikâyesi boşa düşürülür, ayaklar altına alınırdı. Göçmenleri suçlayan söylemin her daim halkın öfkesini gerçekten onu mağdur edenlerden uzaklaştırmak için kullanılan bir yalan olduğu ortaya konulabilirdi. Bir muhalefet olsaydı, Trump’ın milyarderlerin vergilerini düşürdüğünü, ama öte yandan halkın sağlık sigortası primlerini katbekat arttırdığını söylerdi. Bir muhalefet olsaydı, size Trump’ın aslında kimin safında olduğunu gösterirdi.

Ne yazık ki, Demokratlar da sermayenin kontrolünde. Sadece bağlı olduğu sermaye bloğu farklı. Trump, fosil yakıt şirketlerine, silah üreticilerine, tarıma ve giderek artan bir şekilde büyük teknoloji şirketlerine sahipken, Demokratlar, büyük finans, emlak ve sağlık sektörünün büyük bir kısmına sahip.

Demokratlar milyarderleri suçlayamazlar, çünkü milyarderler, onların tabanını oluşturuyor. Ne Cumhuriyetçiler ne de Demokratlar artık kitle partileri. Seçim çalışması ekipleri iliştirilmiş birer lobi şirketi. Göçmen karşıtı söylem, özellikle silah üreten ve gözaltı kampları kuran Trump’ın bağışçılarına epey hizmet ediyor.

Göçmenlere saldırmak işe yaramadıysa ve kimse milyarderleri suçlamıyorsa, hikâyenin yeni bir kötü adama ihtiyacı var. Belki de sorun sadece göçmenler değil. Belki de çocukları, arkadaşları, işverenleri de sorunlu. Belki de ICE’ın kapsamını genişletip devletin tüm bu düşmanlarını da hedef almanın vakti geldi. O zaman herkes, kendini yeniden güvende ve müreffeh hissedecektir.

Bu yüzden hükümet, göçmenlerle mücadele eden orduya daha fazla asker alıyor. Daha fazla iş imkânı yaratılıyor. Aslında iş isteyen herkes, şu veya bu şekilde iş bulabiliyor. ICE, Amerikan yaşam tarzına tehdit olarak görülebilecek herkesi hedef almaya başlıyor.

Ama iş imkânları ortadan kaybolmaya devam ediyor, faturalar artıyor, insanlar hiç olmadığı kadar korkuyor. Bu, sadece göçmenlerle ilgili değil. Sadece onların arkadaşları ve aileleriyle de ilgili değil. Milyarderlerle zaten ilgisi yok! Belki de göçmenlere sempati duyanlar, yani devletin bu düşmanlarını koruyan kişiler suçlu. Üstelik bu kişileri ten renklerinden tespit etmek o kadar kolay değil. Gözümüzün önünde saklanıyor olabilirler.

ICE’ın yetki alanı bir kez daha genişletildi. Artık sadece göçmenlerle mücadele eden bir ordu değil. Aynı zamanda içteki teröristlerle mücadele eden bir ordu. Hükümetin açıkça belirttiği görevi engelleyen herkes toplanacak ve direnirse ortadan kaldırılacak. Amerikalıların güvenliğini sağlamanın tek yolu bu. Refahlarını garanti altına almanın tek yolu bu.

Ama gene de işe yaramadı. İleride de yaramayacak. Çünkü anlatılan hikâye yalandan ibaretti. Göçmenler Amerikalıları fakirleştirmiyor. Amerikalılar, kendilerini sömüren milyarderler, kazıklayan tekeller, milyarderleri ve tekelleri finanse etmek, beslemek için halktan vergi alan siyasetçiler yüzünden fakir.

Göçmenlerin suçlu olduğunu söyleyen hikâyenin bizi götüreceği bir yer yok. Çıkmaz sokak. Bu hikâye, halkı o özlediği güvenliği ve refahı sağlamayacak. Amerikalıların yaşamları kötüleşmeye devam edecek, buna karşılık, devletin düşman listesi genişlemeye devam edecek. Ortaçağ’da yanlış teşhis koyduğu bir hastalığı ameliyatla vücuttan çıkarmaya çalışan doktor gibi, Trump da Amerikan siyasi yapısını tamamen yok olana kadar parçalamaya devam edecek.

Bazı Avrupalı solcular, işçi sınıfının desteğini yeniden kazanmak için göç konusundaki tutumlarını sertleştirmeleri gerektiğine gerçekten inanıyorlar. Oysa dilinizden yalnızca bir hikâye dökülebilir ve o hikâyenin de tek kötü adamı olabilir.

Peki şimdi ne olacak?

İnsanlar, göçmenlerin ücretleri düşürmesi, fiyatları yükseltmesi ve devletten faydalanması nedeniyle mi yoksa milyarderlerin işlerini azaltması, tekellerin fiyatları yükseltmesi ve siyasetçilerin zenginlere vergi indirimi sağlamak için sosyal güvenlik ödemelerini kesmesi nedeniyle mi fakir?

Sadece birini seçebilirsiniz. Bunlardan biri doğru. Diğeri ise polis devletine zemin hazırlayan bir yalan.

Grace Blakeley
26 Ocak 2026
Kaynak

28 Ocak 2026

, ,

Ayça’nın Değil Yahya’nın Çubuğu

“Vietnam’dan Filistin’e. Birçok Cephede Süren Tek Mücadele” [San Fransisko Barış Yürüyüşü, 14 Ekim 1972]

 

Ho Chi Minh, Paris’te kaldığı dönemde sosyalistlerle ilişki kuruyor. Partiye örgütlenmesinin sebebi, sosyalistlerdeki ezilen halklara yönelik ilgi ve sevgi. Ama sonra bunu yetersiz görüyor. Derde deva olmadığını anlıyor. Bir arayışa giriyor. Eline Lenin’in Millet ve Sömürge Meseleleri Üzerine Tezler kitabı geçiyor. Kitaba yönelik tepkisini şu şekilde aktarıyor.

“[...] kitabın ana bölümünü nihayet kavradım. İçime nasıl bir duygu, coşku, açık bir basiret ve güven doldu, bilemezsiniz! Aldığım keyiften gözlerim doldu. Odamda tek başıma otururken, birden geniş kalabalıklara hitap eder gibi, yüksek sesle bağırmaya başladım: ‘Sevgili şehidler, yurttaşlarım! İşte ihtiyacımız olan bu, budur kurtuluşumuzun yolu!’ [...]”[1]

Bizim solcumuz, o kitabı Vietnamlı bir devrimci değil de Çankaya’nın, iç Amerika’nın veya iç İngiltere’nin beslemesi olarak okuduğu için bu tepkiyi hiçbir zaman vermedi. Verenleri toprağa gömdü. Yoluna baktı. Lenin’i ve Leninizmi kurtuluş yolu olarak görmedi. “Ezilen ve köleleştirilen halklar için Lenin, esaret altındaki sefil hayatların tarihsel miladının kahramanı ve aydınlık geleceğinin sembolü olarak kalacaktır”[2] diyemedi. Kendi bireyliğine egemenler adına yer açmak için kahramanları, aydınlığı ve geleceği öldürdü.

Bugün bile hâlâ Rus İmparatorluğu ile Osmanlı arasında bağ kurularak okunuyor Lenin. Göndermeler, atıflar, alıntılar, bu ön tespitle yapılıyor. Zımnen, dipten derinden, büyük Türkiye’nin ileri karakolu, öncü akıncı birlikleri olarak hareket ediliyor. Bir türlü gerçekleşmeyen burjuva devrimine Menşevikler yetiştiriliyor. Olmadı, SR’lar çimlendiriliyor. “Önce Amerikalı veya Avrupalı olsun da sonra devrimi yaparız” deniliyor. Bunu diyenler, Lenin’i ve Leninizmi kimseye bırakmıyorlar. Onlar yol almasın diye uğraşıyorlar.

Burjuvazi, dinle ve milletle ilgili bir sorun yaşıyorsa, sosyalist hareketin yelkenine üfleniyor. İç emperyalizm, kendisine sosyalistler üzerinden yol buluyor. Burjuvazinin kendisine sunduğu kum havuzlarında oyalanan sol örgütler, emperyalizm gelsin elini tutsun diye “Enternasyonal”ist oluveriyorlar. LGBT tuvaletler inşa ediyorlar. Sitelerini, yayınlarını dışarıya bağlıyorlar.

Enternasyonalizmi NATO, AB, Pentagon ve CIA bağlamında ele alıyorlar. Onlar ne söylerse o oluyorlar. Pandemiyi de Kürd’ü de kadını da çevreyi de onların istediği gibi görüyor, onların istediği gibi değerlendiriyorlar. Enternasyonalizmi, milletten, milletin dertlerinden, çilesinden, kavgasından kaçmak için bir sığınak olarak istismar ediyorlar.

* * *

Irak işgali, İngiltere’nin yakıcı gündemiydi. Müslümanlara ihtiyaç vardı. Devlet, Troçkistlerin eline döviz, pankart tutuşturdu, savaş karşıtı hareketi örgütledi. Çünkü Amerika ile bir rekabet söz konusuydu. 1 Mart tezkeresi, bu gerilimde eşiğe takıldı. İngiltere, Irak’a Basra’dan; Amerika Erbil’den çıkmak istiyordu. İngiltere’nin dediği olunca, İngiltere’nin içte inşa ettiği devlet tezkereye “hayır” deyince, birkaç ay sonra İngiliz elçiliği, bir sinegog bir de İngiliz bankası bombalandı. Mesaj yerine ulaştı.

Mesajı bugünkü sosyalistler de aldılar. O gün savaş karşıtı eylemler örgütleyenler, bugün hep birlikte İran’la savaşıyorlar. Savaşanlara destek oluyorlar. Ellerini ovuşturuyorlar.

Demek ki sadece bugün değil, o gün de İngiliz ajanıymış. Partisi, Müslümanların eylemlerine katılıyordu. Kendisi, devletin Ortadoğu açılımında aydın sıfatıyla, konferans konferans dolaşıyordu. Ayak bastıkları yerler, on yıl sonra kan gölüne döndü. Kendisi, tabii ki İngiltere’ye kaçtı. Partisi, Libya’da ve Suriye’de dökülen kana, yapılan katliamlara destek verdi. CIA ve MI6 uzantılarının yapıp ettiklerinde “devrim” aradı.

Bahsi edilen kişi, Aydın Çubukçu. O günlerde Müslümanları kandırmak modaydı. Bir yazısında, “İran’da bir âlimin kütüphanesi var. Her köşesine Kerbela’dan toprak getirilip konulmuş. Bu toprak dolu saksılardan başka güvenlik sistemi yok. O toprağın kitapları koruduğuna ben de inanıyorum” diyordu. Sırt sıvazlıyordu. Lübnan işgali sırasında Hizbullah’a destek mitinginde Nasrallah gibi konuşuyor, onun, partisinin sata sata bitiremediği Deniz Gezmiş’i tanıdığına dair yalan haber yapıyordu. Şimdi Müslüman’a, İslam’a ve Ortadoğu halklarına küfrederek ömrünü tamamlıyor. Burada partisi, İngiliz istihbaratına ve ordusuna çalışan aydınları, Siyonist yazarları panellere çıkartıyor.[3] İçte CHP’cilik, dışta İngilizcilik yapıyor.

* * *

Bir de Ayça Çubukçu var. Biyolojik olarak aynı soydan mıdır, önemli değil, ideolojik olarak aynı soydan, orası açık. Ayça Çubukçu, ekmek yediği yere hizmet etmek adına, antiemperyalist cenaha “kampçı” diyerek küfrediyor.[4] Bu tür teori-dışı, cahilane laflarla orta sınıfın ve emperyalizmin güdümünde olan akademide kendisine koltuk bulmaya çalışıyor. Onun şahsında “akademide bir koltuk bir de çek defteri” konuşuyor.

O akademi ve çek defteri, kendilerinin emperyalizmle ilişkisini ifşa eden Gabriel Rockhill’e savaş açıyor. Sansürcü ve kensılcı müdahale, bu yazarı çeşitli mahfillerden kovuyor. Rockhill’i kovan mahfillerden biri de Historical Materialism dergisi. Çubukçu, onun öfke nöbetine ortak oluyor:

“Bu öfke nöbeti, kişinin teslim olduğu hegemonyada çatlaklar oluştuğunu, Küresel Güney’in artık Jacobin, Verso veya Historical Materialism gibi çevrelerden onay görmeyi beklemediğini, Marksizmin bir kez daha her zaman olması gerektiği şeye, eleştiri denilen oyundan ziyade devrim bilimine dönüştüğünü bilen geleneğin korkusunun bir yansımasıdır.”[5]

Güney’in yoksul ülkelerinden kovulduğunu gören Çubukçu, o ülkelere yönelik savaşın parçası olduğu için, gördüğü ilgi ve övgüden mahrum kalmamak adına, saldırıya geçiyor. Bu derginin düzenlediği panelde Max Ajl’a cevap veriyor. Cevabında, emperyalizmin yürüyüşü önüne çıkan millete ve dine kılıç sallıyor. Kalemi ve dili efendileri adına oynuyor.

Çubukçu’nun Max Ajl ile ilgili takıntısı, bu yazarın Filistin konusunda sınır çizgisi çekmesi.[6] Ajl, Batılı küçük burjuvazinin ABD emperyalizminin yanında hizalandığını söyleyen Cabral’a atıfta bulunuyor. Cabral, “sınıf intiharı” diyen devrimci. Çubukçu, sınıfının keyfini düşünen bir liberal.

Her solcu gibi Çubukçu da “Enternasyonalizm” diyerek, korunaklı, bulaşıksız, kirsiz, arınık bir zihin âlemine kaçıyor. Bir yazısında “millet” ve “insanlık” kavramlarını reddediyor.[7] Küçük burjuva bireye, ait olmayacağı, uğruna dövüşmeyeceği, konformist bireysel fanteziler ambalajlayıp satıyor. Milleti ve insanı aşmış olan bu liberaller, emperyalizmin embedded akademisyenleri.

Çubukçu, efendilerine yaranmak adına, onlar gibi görünmek için, samimiyetsiz, bastıra bastıra, eze eze konuştuğu İngilizcesiyle, panelde sürekli hocasından onay almaya çalışıyor. Hocası da “dünyayı emperyalizmin altında ezilenlerin değil, onun tepesindeki kişilerin gözüyle anlatan”[8] Michael Hardt.

* * *

2003 Irak işgali dışında bir de Wall Street eylemlerinden Tahrir’e uzanan, anarşizan hattan söz etmek gerek. Çubukçu, Marksizmle anarşizm arasındaki düzlemde enternasyonalist hikâyeler satabileceğini iyi biliyor. Tezgâhını oraya kuruyor. Dinle ve milletle kavgasında liberal burjuvaziye yedekleniyor. Onun askeri oluyor. Burada ağızda dolaştırdığı, dişlerini kırmasını istemediği demir bilye ise Filistin. Her liberal gibi, Max Ajl’da alerji geliştirdiği konu, Filistin’i askeri strateji ve jeopolitika bağlamında ele alıyor oluşu.

Tüm teorik taklalar, Filistin’in tükürülmesi, onun etkisiz kılınması ile ilgili. Bu cenahın piyonlarından Barış Yıldırım, 7 Ekim sonrası o nedenle Hamas’a “küçük kötülük” diyordu.[9] TKP’nin Koç ailesinden danışmanı, o nedenle “İsrail’in varolma hakkı”ndan[10] söz ediyor, şahçılar gibi “bu İslamcılar, İran toprağına ve tarihine yabancı unsur” diyordu. Filistin’i silmek için çeşitli taklalar atıldı. Bir takla da FİBG idi.

Bugün emperyalizmin top namluları, İran’a dönük. Hep birlikte İran’dan kurtulacakları için tüm solcular, sosyalistler helva kavuruyorlar. Sevinç naraları atıyorlar. Kaldıraç Hareketi, Stokholmlu ve Berlinli örgütlerin İran’a dair açıklamalarını yayınlıyor. İşçi sınıfıyla alakası istismar üzerine kurulu olan örgütler, onun arkasına saklanarak, emperyalizmle birlikte İran’ı taşlıyorlar. Çubukçu’nun partisi dâhil, hiçbir sosyalist örgüt, yaptırımlardan, İran ekonomisini baltalayan müdahalelerden zerre bahsetmiyor. Çünkü herkes, emperyalizmin devrime ve sosyalizme giden yolu açacağı yalanını satıyor. Emperyalist ülkelere sığınma, kaçma, teslim olma, ajanlık yapma hayalleri kuranları çağırıyor. İnsanlığın ve milletlerin kurtuluşu davasına kimse örgütlemiyor, örgütlenmiyor.

Bugün İngiltere, Irak gibi İran’da da farklı bir konum alsaydı, sokaklarda savaş karşıtı eylemler görürdük. En önde EMEP ve DSİP olurdu. Yakıcı gerçeğimiz bu.

* * *

Bu coğrafyada Millet ve İnsanlık adına ele silah alan, cepheye koşan, siper yoldaşlığını bilen, zihnini ve aklını buna göre bileyleyen herkesi “kampçılık” ve “milliyetçilik” eleştirileriyle ezmeye çalışıyorlar. Bu tasfiyeci ve linççi kültür, esasında kampın ve milletin belirli bir kamp ve millet örgütleme ihtimaliyle dövüşüyor. Özünde sosyalistler, İran ve Filistin’in bu topraklarda örgütlenme ihtimaliyle savaşıyorlar. Kendilerine buradan yol açılacağını sanıyorlar. Ayrıca, buradaki akademik ve düşünsel alanı korumaya çalışıyorlar. Emperyalistlerin tankları ardına saklanıyorlar. Bu konuda kendilerine her yerde ve her fırsatta liberal yol arkadaşları buluyorlar. Liberalizmle nefes alabiliyorlar. 11 Eylül, Irak işgali ve Tahrir’e uzanan hatta sosyalist hareket, liberalizme örgütleniyor. Ona karşı kurulacak her türden barikat, devrimcidir.

* * *

Bir aktarıma göre[11] Mustafa Suphi, “İngiliz-Amerikan emperyalistleri Türk halkının gerçek düşmanıdır. Her kim ki Türkiye’yi Amerika’nın mandası yapmak istiyor o Türk değil, Türklerin ezeli düşmanıdır” diyor. Alınteri gibi sol örgütler, bu “Türk” kelimesini alıp milliyetçilik çuvalına atıyor, o sebeple, soykütüğünü sosyal milliyetçilikten arındırmak için onu Ermeni devrimcilerinden başlatıyorlar. Suphi’yi silip, kimlik siyaseti üzerinden Maria’ya odaklanıyorlar. Buradan ve bugünden, buranın ve bugünün gerçeğinden kaçmak için fikirler uyduruyorlar. Suphi’ye küfredenler, burada Suphi anması örgütlüyorlar. Fransa’daki kadro sayısı Türkiye’deki kadro sayısından çok olan örgütler, boş yere ahkam kesiyorlar. İltica kültürü teslimiyet üzerine kurulu ve o teslimiyet, sosyalist hareketin teorisini, ideolojisini ve politikasını tayin ediyor.

Bugün Alınteri, Rojava’daki Amerikan üslerinin Ortadoğu’nun benimseyeceği “tek model” olduğunu söylüyor.[12] Parti kuracak örgütlere danışmanlık hizmeti vermekten başka işi olmayan Köz ise geçmişte yayınladığı Suphi ve TKP yazılarına küfrediyor.

Mandacı sol, bu mandacılık için kılıflar örüyor. Bu sol, insanlık, millet, din gibi kolektif tarihsel olguları aşacak düşünsel-hayali kanallar açmaya çalışıyor. Bu kanalların emperyalizmin iç ve dış müdahaleleriyle açıldığını görmek gerekiyor.

Bugün Rojava, Amerikan üssü haricinde bir de dipteki tünellerdir. O tünellerin bir ucu Saygon’a bir ucu Gazze’ye çıkar. Çıkıyor olmalıdır. Dövüşenlerin çıplak ayaklarının izlerine basarak yürünmelidir, İngiliz-Amerikan-İsrail postallarının izlerine değil.

Eren Balkır
28 Ocak 2026

Dipnotlar:
[1] Ho Chi Minh, “Beni Leninizme Götüren Yol”, Nisan 1960, İştiraki.

[2] Ho Chi Minh, “Lenin ve Şark”, 21 Ocak 1926, İştiraki.

[3] Eren Balkır, “Emperyalizmin Neferleri”,28 Mayıs 2024, İştiraki.

[4] Ayça Çubukçu, “Notes on Campist Internationalism”, 22 Ocak 2026, Verso.

[5] Bisharat Abbasi, “In Defence Of Gabriel Rockhill’s Who Paid the Pipers of Western Marxism”, 29 Aralık 2025, Substack.

[6] Max Ajl, “Palestine and the Ends of Theory”, 16 Aralık 2023, TF.

[7] Ayça Cubukcu, “On Left Internationalism”, Temmuz 2024, RG.

[8] Atilio A. Boron, “İmparatorluk ve Emperyalizm”, 2005, İştiraki.

[9] Eren Balkır, “Halt”, 30 Aralık 2023 İştiraki.

[10] Eren Balkır, “Siyonist Monşer”, 22 Aralık 2022, İştiraki.

[11] O. Gurov, “Türk Gericiliğinin Kanlı Zulmü”, 31 Ocak 1951, İştiraki.

[12] Elfazi Toral, “Kobanê Ruhunu Yeniden Kuşanmak”, 17 Aralık 2024, Alınteri.

27 Ocak 2026

, ,

İran ve Emperyalizm


İran’da 28 Aralık 2025'ten beri protestolar yaşanıyor. Bu röportaj, protestoların ve emperyalizme karşı direnişin ardındaki çeşitli iç ve dış faktörleri açıklığa kavuşturuyor.

* * *

 

Mevcut durumun ardındaki dinamikleri nasıl ele alırsınız? Son eylemleri tarihsel zeminde nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu eylemler, İran’ın son yıllarda yaşadığı diğer protestoların bir devamı mı? Yerel dinamikleri (misal, toplumsal cinsiyet sorununu, halen daha varsa Tude’nin önemini) ülkeyi karıştıran küresel faktörlerle birlikte ele alır mısınız?

İran’daki protestolar, ulusal para birimi riyalin değerinde yüzde 30 ilâ yüzde 40’lık ciddi bir düşüşün yaşanması ardından başladı. Bu düşüş, ABD ve Avrupa liderliğindeki aktörlerin uyguladığı yaptırımlar ve kasıtlı para manipülasyonundan kaynaklandı. Nitekim, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Davos’ta ABD’nin İran’a karşı uyguladığı ve para manipülasyonunu da içeren, dış politikada ekonomik araçların kullanılmasını öngören adımın atıldığını söyledi.

Riyalin değer kaybının ardından, sayıları birkaç bini bulan tüccar ve esnaf, protesto gösterileri düzenledi. Hükümet yetkilileri, hızla onlarla ve sendikalarla görüşerek, endişeleri gidermek için bir plan oluşturdu. Protestocuların endişelerinin giderilmesinin ardından, Mossad ve ABD, İranlıların ekonomiyle ilgili taleplerini çarpıtıp yoldan çıkartmak amacıyla kent savaşı harekâtını devreye soktu ve bu onun rejim değişikliği operasyonuna evrilmesini sağladı. Yabancı ülkelere mensup ajanlar, tıpkı IŞİD ve Siyonistler gibi binlerce insanı başlarını kopartarak, boğazlarını keserek katletti.

İran’da toplumsal cinsiyet, önemli bir sorun. Batı medyası ve uleması, bu mevzuu büyük ölçüde bağlamından kopuk, gerçek dışı bir olgu olarak ele alıyor. Oysa gerçekleri, somut bilgileri kuşanmamız gerekiyor. Örneğin, İranlı kadınlar, üniversite öğrencileri içerisinde ve bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik bölümlerinde sayıca baskın konumdalar. Toplumun her kademesinde aktifler. Bu durum, 1979 Devrimi’nden sonra oluştu. Kadınlar arasında okuryazarlık oranı önemli ölçüde arttı. Kadın giyimini kadınların özgürleşmesinin bir ölçütü olarak kullanmak istiyorsak, hükümet, artık başörtüsü kısıtlamalarını uygulamıyor. Ancak şunu da söylemeliyim ki, özgürlüğün düzeyini belirleme konusunda başvurulan bu yöntem, kadınların gerçek gelişimine ve topluma eksiksiz insanlar olarak katılmalarına değil, metalaştırılmış kadın bedenini odağa yerleştiren, alabildiğine kapitalist, bireyci ve açıkçası gerici bir yöntem.

Tude denilen parti, şahlık döneminde ağır baskılara maruz kaldıktan sonra üyelerinin, etkisinin ve gücünün büyük bir kısmını yitirdi. En parlak dönemi neredeyse bir asır önceydi ve sonrasında yerini daha radikal sol güçlere bıraktı. 1979 Devrimi boyunca ve sonrasında, birkaç bin üyeyle nispeten küçük bir siyasi parti olarak kaldı. Devrimden sonra İran solundan eleştiri aldı, çünkü İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasına açıktan destek verdi, ancak İran-Irak Savaşı sırasında gizlice askeri bir ayaklanma organize etme girişimleriyle devleti istikrarlığa sürüklemeye çalıştı. O dönemde İran solunun çoğu, ABD’nin vekil güçlerinin işgaline karşı ülkenin egemenliğini savunmak için birleşti. Amerika’nın saldırısını fırsat belleyen, bu noktada oportünist yola tevessül eden diğer bir örgüt de Halkın Mücahitleri. Bu örgüt, bugün açıktan CIA ve Mossad için çalışıyor.

Bugün pek fazla bir öneme, net bir stratejiye ve siyasi dürüstlüğe sahip olmayan Tude, büyük ölçüde güvenilmez bir yapı. Bu haliyle göz ardı edilecek bir örgüt.

İran İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasının işçiler, çiftçiler, kadınlar, gençler ve yaşlılar için hayırlı olmayacağını söylemek gerek. Suriye ve Libya, bu konuda öğretici örneklerdir, Sovyetler Birliği’nin yıkılışı da aynı şekilde. Bunu röportajın ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı olarak açıklayacağım.

Anti-emperyalizmin günümüze dek uzanan seyrini ele alacak olursak, Batı’daki ana akım medyanın “rejim”, “otoriter” ve “teokratik” gibi kavramlar üzerinden olguyu ve gerçeği anlama çabalarıyla nasıl mücadele etmeliyiz? Bu teorik yaklaşımlar, İran İslam Cumhuriyeti’nin kararlı anti-emperyalist duruşunu gayrimeşru kılmak için nasıl kullanılıyor?

Öncelikle, İran’ın “dünyanın her yerinde” ezilen halkları desteklemeyi öngören tutumunu anayasada kayıt altına aldığını belirtmek gerekiyor. İslam Cumhuriyeti, varlığı boyunca bu tutumunu pratikte sergilemiştir. Tutumun en belirgin yansıması, bugün kurduğu ittifaklardır.

İran, Batı Asya bölgesinde hem devlet hem de devlet harici aktörlerle, ulusal kurtuluşa ve anti-emperyalizme bağlı önemli ittifaklara sahiptir. Bu nedenle İran, Hamas, Filistin İslami Cihadı ve diğer direniş örgütleri de dâhil olmak üzere, Filistin direnişini kararlılıkla desteklemiştir. Nitekim, merhum Filistinli aktivist Nizar Benet’in vurguladığı üzere, İran, Filistin Devrimi’ni destekleyen kalıcı bir maddeyi ulusal bütçesine yerleştirmiş dünyadaki tek ülkedir. İran’ın anti-emperyalist direnişe verdiği destek bölge genelinde herkesin bizzat şahit olduğu bir olgudur. İran, Lübnan’daki Hizbullah’ı, Yemen'deki Ensarullah’ı ve Irak’taki Halk Seferberlik Güçleri’ni destekliyor. Bunların hepsi kendi topraklarında yabancı egemenliğine direniyor (İran, Yemen, Filistin, Irak ve Lübnan’daki bu güçler birlikte Direniş Ekseni’ni oluşturuyorlar).

İran ayrıca, Aralık 2024’te devrilene kadar Suriye hükümetinin ABD ve İsrail’in saldırılarına karşı desteklenmesinde önemli bir rol oynadı. Bölgenin ötesinde ise İran, çeşitli sektörlerde iş birliği yaptığı Venezuela, Küba, Kuzey Kore, Sahel Devletleri İttifakı, elbette Çin ve Rusya ile dostane ilişkiler geliştirdi. Tüm bu ülkelerin ortak noktası, ABD emperyalizmine karşı sergiledikleri direniştir. Emperyalizm, yaptırımlar, abluka, vekalet savaşları, terör saldırıları, bombalamalar, doğrudan işgal ve askeri işgaller gibi çeşitli yollarla her ülkeyi hedef alıyor.

İran, bölgedeki Siyonizmin ve emperyalizmin çıkarları karşısında en büyük tehdidi teşkil ediyor. ABD ile İsrail’in İslam Cumhuriyeti’ni devirmek için seçenekleri tükeniyor. Bu nedenle, Batı medyasının İslam Cumhuriyeti’ni “rejim” veya “otoriter” kelimeleriyle nitelendirmesi tesadüf değil, çünkü bu medya kuruluşları, ABD egemenliğine karşı çıkan her ülkeyi tam da bu şekilde tanımlıyorlar.

ABD, anti-emperyalist direnişi önemsizleştirmeyi ve suç haline getirmeyi amaçlıyor, bunu tarihsel olarak “özgürlük” ve “demokrasi” adına yapıyor. Ancak Trump hükümeti, bu bahanelerden büyük ölçüde vazgeçti. Bu gerçeklik, liberalizmin anti-emperyalist direnişi kontrol altına alma ve yatıştırma konusundaki başarısız olduğunu ortaya koyuyor.

Emperyalist sistem içinde kalkınma süreci üzerinden değerlendirdiğimizde, İran’ın ulusal egemenliğine sahip bir ülke olarak işlettiği kalkınma sürecinin, yaptırımlar ve ekonomik savaş üzerinden darbe aldığını görüyoruz. Bazı eleştirmenler, İran’ın kapitalist bir ülke olduğunu bile iddia ediyor. Bu yaklaşım, sizce emperyalizmin rolünü ve İran’daki işçi sınıfı üzerindeki etkisini nasıl göz ardı ediyor?

İçinde yaşadığımız çağın belirleyici özelliği, günümüz dünyasındaki temel çelişki olan ABD öncülüğündeki emperyalizmdir. Emperyalizm, Küresel Kuzey ve Küresel Güney arasındaki maddi sömürü ilişkileriyle tanımlıdır. Emperyalizmin temelini oluşturan süreç olarak kapitalizm, sermaye birikimine ve değerin Küresel Güney ülkelerinden ana emperyalist merkezlerine doğru hareketine dayanan bir dünya sistemidir.

İran, Küresel Güney’de yer almaktadır. 1979 devrimiyle ABD emperyalizmine karşı büyük bir direniş sergileyen, ABD önderliğindeki emperyalizmden ulusal kurtuluşa doğru ilerlemeye devam eden eski bir sömürge ülkesidir, ancak direnişi nedeniyle hâlâ ABD emperyalizmi tarafından mağdur edilmekte ve suçlu ilan edilmektedir. Bu suçlu ilan etme, yaptırımlar ve ablukalar, siyasi liderliğinin, askeri aygıtlarının ve sanayilerinin terörist olarak nitelendirilmesi ve küresel ekonomide tecrit edilmesi yoluyla gerçekleşmektedir.

ABD önderliğinde hareket eden emperyalizm, İran’ın ulusal kaynaklarını tankerlerine el koyarak, yüksek enflasyona yol açan para birimi devalüasyonu ve küresel piyasada kaynaklarının değer kaybına uğratılması yoluyla çalmaktadır. Özetle, İran başkalarından kaynak çalmaz, değer transferinin gerçekleştiği yer hiçbir zaman olmamıştır. Servet kaybı, beyin göçü, nüfusunun erken ölümü, askeri müdahaleler vb. dâhil olmak üzere, kaynakların çalınması sürecinin mağdurudur.

İran’ın kapitalist olduğunu söyleyenler, esasında bu ülkenin ulusötesi kapitalist sınıftan bizzat yararlandığını veya onun parçası olduğunu iddia ediyorlar. Bu kesim, ayrıca anti-emperyalist ulusal kurtuluşun en yaygın olarak uygulandığı ulus-devlet sisteminin haricinde bir de ulusötesi işçi sınıfının varolduğunu düşünüyor.

Ardından sınıf, coğrafi, küresel ekonomik, ırksal ve siyasi dinamiklerin dışında bir olgu olarak ele alınıyor. Aslında, Kuzey’in serveti ile Güney’in serveti arasındaki uçurum, en azından yetmişlerden beri, azalmak şöyle dursun, artmıştır. Dünyanın en zenginleri, sermaye sahipleri büyük ölçüde Kuzey’de, beyaz ırkın yoğun olduğu bölgelerde bulunurken, sömürülenlerin ezici çoğunluğu Güney’de, dünyanın koyu tenli bölgelerinde bulunmaya devam etmektedir.

“İran’ın kapitalist olduğu” iddiasını, dikkatleri ABD liderliğinde hareket eden emperyalizmden ve onun İran’a uyguladığı şiddetten başka yöne çekme çabası olarak okumak gerek. Bu hamle, emperyalizmi İran’da ve dünyada soyut ve tali bir güç olarak kenara itmek suretiyle, İran’ın terörist veya otoriter olduğu yönündeki emperyalist görüşe destek sunuyor. Oysa bu tutum, enternasyonalizme de diyalektiğe de materyalizme de aykırıdır, tümüyle yanlıştır.

Sözlerime şunu ekleyerek bitireyim: İran’ın ulusal kaynakları büyük ölçüde İran hükümetine bağlı kurumlarca kontrol ediliyor. Aslında burada milliyetçi bir ekonomi hüküm sürüyor. Hükümetin bu kaynaklar üzerindeki kontrolüyle elde edilen zenginlik, 1979 Devrimi’nden bu yana okuryazarlığı, bebek ölüm oranını, yaşam beklentisini iyileştiren, yoksulluğu azaltan sosyal kalkınma programlarını finanse etmek için kullanılıyor. Ayrıca ülkede, Küba ile kurulan işbirliği ve ondan edinilen bilgilerle desteklenen mükemmel bir ulusal sağlık sistemi geliştirildi. Bütün bu başarılara, ABD, Avrupa ve BM dünya tarihindeki en ağır yaptırım saldırılarından birini gerçekleştirmiş olmasına rağmen imza atıldı.

O vakit petrol ve yaptırımlar meselesine geçelim: ABD’nin, son dönemde Venezuela’da da görüldüğü üzere, petrol kaynakları üzerindeki kontrolü bir imparatorluk silahı olarak kullandığına birçok kez şahit olduk. İran ekonomisi, bir tür ekonomik savaş silahı olarak kullanılan yaptırımlarla boğuluyor. İran petrolü üzerindeki mücadele ve yaptırımların kullanım biçimi, kaynak kontrolü ve egemenlik için cezalandırma üzerine kurulu daha geniş bir yeni sömürgeci stratejinin yansımasıdır diyebilir miyiz?

Burada, direnişin emperyalizmin çelişkilerini nasıl ortaya çıkardığını ve onları nasıl uzlaşmaz hale getirdiğini görüyoruz. Bir yandan, evet, yaptırımlar, emperyalist bir kaynak kontrolü ve egemenlik için cezalandırma stratejisinin yansıması. Öte yandan, yaptırımların uygulanması, ABD’nin İran’ın kendi kaderini tayin etme hakkını gerçekten ortadan kaldıramadığını ortaya koyuyor. Çelişki, en belirgin şekilde burada ortaya çıkıyor. Yaptırımlar, İran ekonomisini felç etmeyi ve insanların günlük yaşamlarında zorluklar yaratmayı amaçlarken, aynı zamanda İran’ı direnç ve yaratıcılığa dayalı ulusal bir özgüven kültürü geliştirmeye de zorladı. İran’daki özgüven, yaptırımların amaçlanan etkiyi yaratmasını engelliyor. İran’ın petrolü ve diğer kaynaklarından bahsedebiliriz, ancak aslında söze, İran’ın egemenliğini savunma kapasitesiyle başlamak gerekiyor. İran, güçlü balistik füze ve İHA programlarına sahiptir. Bu alanlarda dünya lideri konumundadır. Bu yetenekler on yıllarca süren bir çalışmanın ürünüdür. Özgüvene verilen güçlü önemin sonucudur. Dolayısıyla, yaptırımların her şeyden evvel direniş ve özgüven üzerinden boşa düşürüldüğünü söylemek gerekmektedir.

Petrol endüstrisi sebebiyle İran, ABD liderliğinde hareket eden emperyalizmin hedefi olmaya devam ediyor. Bildiğimiz gibi, ABD’nin Venezuela’ya saldırısı ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile Cilia Flores’in yasa dışı yollarla, şiddet kullanılarak kaçırılması, ABD’nin Venezuela petrolünü kontrol etme çabasının yansıması. Ancak bu hamle, bir yandan da ABD’nin bugüne dek kullandığı diğer tüm mekanizmaların başarısız olduğunu da ortaya koyuyor. Üstelik, kaçırma eyleminin Venezuela’nın petrol endüstrisini kontrol altına alma çabaları dâhilinde işe yarayıp yaramayacağı da henüz belli değil.

Bunun haricinde, petrolü merkeze koyan söylemin kimi zaman yaptırımların gerçek etkilerini gizlediğini söylemek gerekiyor. Yaptırımlar, kasıtlı olarak sıradan insanları hedef alıyorlar. Örneğin, İran’daki insanlar, yaptırımlar nedeniyle hayat kurtarıcı ilaçlara erişemiyorlar. Gene de İran, tıpkı Venezuela gibi ayakta kalıyor, varlığını sürdürüyor.

Diasporanın silah olarak kullanılması konusunda ne dersiniz? İlk sorunuza verdiğiniz cevapta, halkın belirli kesimlerinin şikâyetleri olduğunu kabul ediyorsunuz. Batı medyası ise büyük ölçüde diasporaya odaklanıyor, kürsüye onları çıkartıyor, sahadaki gerçekleri bilen tek uzman olarak onları öne çıkartıyor. Emperyalist müdahaleleri meşrulaştırma konusunda diasporanın emperyalist devletlerde oynadığı rol konusunda ne dersiniz? “İran’ı bir İranlıdan dinleyelim” sözü bugün bir silah haline getiriliyor. Bu noktada sahneye hep şarkiyatçılığın tornasından çıkmış, yüzüne kimlik politikasının maskesini geçirmiş, alt sınıftan biriymiş gibi poz kesen biri çıkartılıyor.

Diaspora, ABD’nin İran’ı suçlu gösterme, tecrit etme ve sömürme çabalarında gerçekten kopuk, soyut bir kategori olarak ele alınıyor. İran’da ve dünyada her telden insan bulmak mümkün. İran siyaseti konusunda farklı görüşlere sahip insanlara rastlayabilirsiniz. Ancak genelde İranlılar, ABD liderliğinde hareket eden emperyalizme karşı İran hükümetini destekliyorlar. Bu destek, 12 Günlük Savaş sırasında dünyanın dört bir yanındaki İranlıların, ABD destekli İsrail saldırısına karşı devletin egemenliğini savunmasıyla ortaya konmuştur. Ocak ayında ise milyonlarca İranlı, Siyonistlerin ve ABD’nin yürüttüğü kent savaşlarına karşı protesto amacıyla birçok şehrin sokaklarında yürüyüşler düzenlemiştir.

“İran diasporası” denilen şey, CIA’in Ulusal Demokrasi Vakfı eliyle oluşturduğu ve/veya finanse ettiği küçük örgütleri içeriyor. Ayrıca, Paweł Wargan’ın “Neoliberal Holokost” adlı makalesinde de belirtildiği gibi, Sovyetler Birliği’ne dayatılan, nihayetinde Rus ve Doğu Avrupa ekonomilerinin Batı tarafından yağmalanmasına, iç savaşa, balkanlaşmaya ve tahminen 17 milyon insanın ölümüne yol açan Perestroyka’nın bir benzerini İran’da da uygulamayı hedefleyen kanaat önderlerini kapsıyor.

Bu bağlamda, “İran’ı bir İranlıdan dinleyelim" ve “iki şey aynı anda doğru olabilir” türünden ifadeler, ABD emperyalizminin İran’a yönelik emellerinde mevzi elde etmek için tasarlanmış klişelerdir. Bu türden ifadeler, bağlamı, olasılığı, tarihi, diyalektik süreçleri ve maddi ilişkileri ortadan kaldırırlar. Siyasi ve ekonomik analizin yerini kimlik ve hisler alır.

Emperyalizm, Siyonizm ve gericilik bu süreçte nasıl bir rol oynuyor? Siyonistler, gerici İran diasporası ve ABD, İran’ın istikrarsızlaştırılmasından neden fayda sağlıyor? CIA, Mossad ve yereldeki ajanlarının (emperyalizmin ve Siyonizmin çıkarları adına hareket eden paralı elemanlar veya bireysel aktörler) can ve mal kaybını artırdığına dair belgelenmiş vakalar konusunda neler söylersiniz?

CIA’in İran’da yapıp ettiklerinin hikâyesini anlatmaya kalkarsak, söze seçimle iş başına gelmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ı deviren 1953 darbesiyle başlamamız gerekir. Petrol meselesi bu noktada önemliydi. Musaddık, İngiliz şirketi İngiltere-İran Petrol Şirketi’nin arzusu hilafına ülke petrolünü millileştirmeyi amaçlıyordu. Petrolü millileştirme kararı, İran halkının geniş desteğiyle karşılandı. Buna karşılık, İngilizler başlangıçta ABD’nin yardımı olmadan Musaddık’ı devirmeye çalıştılar, ancak Ağustos 1953’te CIA’in operasyonu düzenlemesiyle başarılı oldular (ABD’nin ilk darbe girişiminin de başarısız olduğunu belirtmek gerekiyor). Bu operasyonun bir parçası olarak, asker, Musaddık’ı kuşatırken CIA, dikkatleri dağıtmak amacıyla, yereldeki elemanlarına isyan çıkarmaları için para verdi. Böylelikle, 2026’da gördüğümüz türden “isyanlar”a tanıklık edildi.

Darbe sonrası Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin yeniden iktidara gelmesiyle ABD, İran’ın petrol endüstrisinin kontrolünü fiilen ele geçirdi. Şah ise bu sırada gizli polis gücü SAVAK tarafından desteklenen geniş bir polis devleti kurdu. Hem CIA hem de Mossad, İranlı ajanları eğitmek de dâhil olmak üzere, SAVAK ile yakın bir ilişki içindeydi. Bu nedenle, eski şahın oğlu Rıza Pehlevi’nin de ABD ve İsrail ile yakınlaşması şaşırtıcı değil. Mossad’ın organize ettiği kent savaşı (ayaklanmalar) başladığında, savaş çanlarını çalan, hatta ABD’yi İran’ı bombalamaya davet eden, Rıza Pehlevi’ydi. Bu şahçı karşı devrimciler, kent savaşı sırasında İran’da meydana gelen şiddet ve ölümlerden doğrudan sorumludur. Şunu açıktan söylemek lazım: bunlar, emperyalizme sadık kuklalar olarak, İran’ı ABD ve İsrail’e teslim etmeye hazır oportünistlerdir.

Yabancı müdahalesine karşı çıkmak gerektiği açık. Bugün İran’a yönelik, ABD-Siyonizm eliyle gerçekleştirilen müdahale, ne tür tehlikelere yol açabilir? Bu müdahale, özellikle petrolün kontrolü konusunda, İran’ı bölgesel direnişin bir kutbundan bir uydu devlete nasıl dönüştürür? Yurtdışındaki dayanışma ağları, emperyalist askeri müdahaleye, yaptırımlara ve hibrit savaşa karşı net ve açık bir muhalefeti nasıl dile getirebilir?

ABD önderliğindeki emperyalizmin İran’daki asli amacı, Filistin direnişine verdiği desteği ve Direniş Ekseni içinde oynadığı rolü sonlandırmak, İran’daki kaynakların kontrolünü İran hükümetinden alıp, genellikle “Büyük Petrol Şirketleri” olarak adlandırılan Küresel Kuzey’e ait petrol devlerinin eline teslim etmektir. Mesele, bu kadar basit. Bu saldırı, sadece İran’da değil, tüm bölgede sosyal ve siyasi yaşamın her alanında büyük bir geri kalmışlığa yol açacaktır. Bu süreci anlamak için herkesin Walter Rodney’yi okumasını tavsiye ederim.

Dolayısıyla, bu sorunun cevabı da oldukça basit. “İran’a yönelik yaptırımlara hayır” denilmeli, “İran’a savaş açılmasın” talebi dillendirilmeli, ABD’nin ülkenin içini karıştıran müdahalelerine ve yayılmacılığa son verilmesi çağrısı yapılmalı, “Nehirden denize kadar özgür Filistin” şiarı dillerden eksik edilmemeli. Aksi takdirde, Batı Asya’daki son bağımsız ve egemen devletin, Filistin direnişini ve bölgesel direnişi desteklemek için bütçesi olan tek devletin sonu gelecek.

ABD emperyalizminin Batı Asya’yı ve birçok kaynağını tamamen ele geçirmesi tehlikesiyle karşı karşıyayız. Siyonist soykırımın tüm bölgeye yayılması tehlikesiyle karşı karşıyayız. Filistin, Suriye ve Libya örnekleri ne yazık ki, ABD emperyalizmine karşı koymazsak, yaşamın devamlılığını riske attığımıza dair somut ve gerçek delillerdir.

İran, Direniş Ekseni ve çok kutupluluk konusunda neler söylersiniz? İran, neden “terörist devlet” olarak nitelendiriliyor? Batı Asya’da (ve dünyanın büyük bir bölümünde) emperyalizmle mücadelede ne gibi bir rolü var? İran, ABD emperyalizminin gerilemesinde ve çok kutupluluğun yükselişinde nasıl bir öneme sahip?

12 Günlük Savaş, İran’ın İsrail’e meydan okuma, en nihayetinde onu yenme konusunda önemli bir rol oynadığının kanıtıdır. Geçen yıl Haziran ayında İran’a karşı sebepsiz yere yapılan saldırıya rağmen, İslam Cumhuriyeti’nin hızla toparlandığını, sonraki on iki gün içinde Siyonistlere stratejik bir yenilgi yaşattığını açıkça belirtmeliyiz. Bu savaşın sonunda İsrail, ABD’den İran’ın nükleer tesislerine saldırarak müdahale etmesini, ardından da ateşkes çağrısında bulunmasını istedi. Şimdi, ABD’nin İran’a tekrar saldırıp saldırmayacağını beklerken, İsrail medyasından Netanyahu’nun Trump’a İran’ın karşılık vermesi durumunda İsrail’in kendini savunmaya hazır olmadığını söylediğine dair haberler ortaya çıkıyor. Bu haberler, psikolojik savaşın bir parçası olabilir, öyle olsa bile, İran’ın Siyonist teşekküle önemli ölçüde zarar verdiği somut bir gerçek.

Bütün bunların özeti şu ki, İsrail çökerse, ABD emperyalizminin Batı Asya bölgesinde hiçbir şansı kalmaz. İran’ın ABD ve İsrail’e karşı zaferinin sonuçları bunlardır. Siyonist-emperyalistlerin Filistin direnişi, İran ve Direniş Ekseni’nin geri kalanı hakkında propaganda yürütmek için ayırdığı tüm kaynaklara rağmen, dünya, artık gerçek terörist devletlerin kim olduğunu biliyor. Emperyalistler söylem savaşını çoktan kaybettiler, bunu açıkça belirtmeliyiz.

Son olarak, İran, kesinlikle hem bölgede hem de dünyada çok kutupluluğun yükselişine dair bir emare. Ancak İran, çok kutupluluğun ulusal kurtuluş olmadan elde edilemeyeceğini de gösteriyor.

Altmışlarda Sovyetler Birliği, dünya genelinde ulusal kurtuluş hareketleriyle ittifak kurdu. Bunu yaparak, ABD’nin emperyalist hegemonyasını da zayıflattı. Şimdi benzer bir olguya tanık oluyoruz. Batı Asya, Batı Afrika ve çok yakında dünyanın diğer bölgelerinde de ulusal kurtuluş lehine işleyen süreç, çok kutupluluğu besliyor. Tersten, çok kutupluluk da ulusal kurtuluş hareketlerine alan açıyor. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna’da NATO’ya karşı yürüttüğü savunma savaşı, Aksa Tufanı Operasyonu’na yol açan koşulların oluşmasına yardımcı oldu. Rusya ve Çin’in Sahel Devletleri İttifakı’na verdiği destek, bu ülkelerin bugüne kadar karşı devrimci güçlerin saldırılarına karşı gösterdikleri dirence katkıda bulundu. Kısacası, çok kutupluluktan bahsedeceksek emperyalizmle mücadelede ulusal kurtuluşa da onun kadar değer ve önem vermeliyiz.

Kaynak

Nevid Ferniya, Afrika-Amerika Çalışmaları alanında çalışma yürüten akademisyendir. Araştırmalarında devrimci hareketlere ve karşı devrimci tepkilere odaklanan yazar, ABD’deki ırksal baskı ile ABD emperyalizmi arasındaki ilişkiyi kapsamlı bir mesele olarak ele alıyor. Nevid’in National Liberation in an Imperialist World: Race, Counterrevolution, and the United States [“Emperyalist Dünyada Ulusal Kurtuluş: Irk, Karşı Devrim ve ABD”] başlığını taşıyan, ABD devletinin ellilerden seksenlere dek yurt içinde ve dışında ulusal kurtuluş hareketlerine nasıl cevap verdiğini inceleyen kitap çalışması, ABD’deki ulusal güvenlik devletinin evrimini ele alıyor. Nevid ayrıca, ABD’nin Üçüncü Dünya ülkelerine uyguladığı ekonomik yaptırımların etkisini, çok kutuplu bir dünya düzeninin ortaya çıkışını, Güney Afrikalı kurtuluş hareketi lideri Chris Hani’yi ve devam etmekte olan Filistin kurtuluş mücadelesinin bölgesel dinamiklerini ele alan yazılar kaleme almıştır. Nevid, Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi’nin üyesidir.

Nina Ferniya, ABD hukuku ve siyasetinde emperyalizmin rolünü ortaya koyan bir hukuk profesörü ve hukuk tarihçisidir. Yakında yayımlanacak olan kitabı Imperialism and Resistance [“Emperyalizm ve Direniş” -Stanford University Press, 2026] başlığını taşımakta olup, 2023 yılında Hukuk, Kültür ve Beşeri Bilimler Çalışmaları Derneği’nden Julien Mezey Doktora Tezi Ödülü’nü kazanan “ABD Hukukunun Oluşumunda Emperyalizm, 1940-2008” başlıklı doktora tezini temel almaktadır. Nina, Anti-Emperyalist Akademisyenler Kolektifi’nin üyesidir.