10 Ekim 2019

, ,

Hüseyin Mürüvvet


İslamî Mirasa Yeniden Talip Olmak:
Hüseyin Mürüvvet’in Düşüncesinde Marksizm ve İslam

Arapların Haziran 1967’de İsrail’e karşı yaşadığı yenilginin ardından Beyrut’taki yayınevleri, toplumsal eleştiri içeren ve silâhların susmasıyla rafları dolduracak olan yüzlerce kitap yayımladı. Ağır yenilginin yol açtığı şok dalgaları daha da derinlere indi. Bu koşullarda onlarca gazeteci, profesör, şair, romancı ve siyasetçi kendi incelemelerini kaleme aldı. Herkes, şu türden sorulara, kendi üslubunca cevap bulmaya çalışıyordu: Arap milleti, askerî, ekonomik ve politik düzlemde gelmek istediği seviyeye neden gelemedi? Bir zamanlar ilerlemenin, sosyalizmin ve birliğin hüküm sürdüğü yeni dönemin yegâne taşıyıcısı olan Nasır ve Baas neden perişan oldu ve itibarsızlaştı?

Bu soruların sorulduğu dönemde Beyrut, Şam, Kahire ve Tunus gibi şehirlerde Arap düşünürleri, bir araya gelip hep birlikte entelektüel planda kendilerini müşterek bir arınma sürecine teslim ettiler.

Toplumsal eleştiri, hiç şüphesiz farklı kanallardan ilerliyordu: Marksist ve liberal seküler kanalın yanı sıra radikal ve muhafazakâr İslamcı kanal da faaldi. Laik eleştirmenler, panarabizm kaynaklı düşlerin beslediği rehavete saldırdılar, kitlesel yürüyüşleri zehirleyen bu akımı şiddetle eleştirdiler ve emperyalizm, Siyonizm gibi kötü güçleri yere çalacağına dair boş vaatlerini hedef aldılar, ayrıca panarabizmin güçlü olunduğu o şanlı günlere geri dönüleceği yalanını ifşa etmek için uğraştılar. Suriyeli şair Adonis gibi liberallerse şunu söylediler:

“Modernleşen toplumların bu süreci ancak kendi tarihine, geleneğine ve değerlerine meydan okuduğu vakit yaşayabildiklerini görmemiz gerekiyor. Artık dinî mirasımızın bugünümüz ve geleceğimiz konusunda ne işe yaracağını sormalıyız. […] Madem bizim bir işimize yaramıyor, onu terk etmeliyiz.”[1]

Suriyeli Marksist felsefeci Sadık Azmi ise şunu yazdı:

“Hayatımızda buzdolaplarına, televizyonlara, petrol kuyularına, MIG uçaklarına radarlara vs. yer açtık, fakat bu ithal edilmiş ürünleri kullanan akıl, sanayi devrimi öncesi bedeviliğin, doğaüstücülüğün ve tarımsal üretimin hüküm sürdüğü aşamaya ait.”[2]

Fuad Ajami, 1967 sonrası Arap siyasi düşüncesini ele aldığı çalışmasında bu külliyatı kendi tespitiyle şu şekilde özetlemekteydi: “Kendi mirasımıza, geleneğimize karşı çıkmalıyız. Bugünü özgürleştirmek istiyorsak, geçmişi öldürmeliyiz.”[3]

Bu ortamda Hüseyin Mürüvvet’in sözleri herkese uçuk kaçık gelmiş olmalı. Lübnan Komünist Partisi’nin teorik yayın organı Tarik’in yayın yönetmeni olan Mürüvvet, kültürü bu tür yaklaşımlarla yok etmekle zerre alakası olmayan bir isimdi. 1968 başlarında Haziran yenilgisinin kültürel değil, salt askerî bir yenilgi olduğunu söyledi. Sonrasında kaleme aldığı makalelerde tarihsel materyalizm bağlamında bir tür evrenselcilikle Arap milliyetçiliğinin incelikli bir biçimini harmanlamaya çalıştı. On yıl sonra yayımlanacak olan başyapıtı Arap-İslam Felsefesinde Materyalist Eğilimler isimli kitabı bu teorik zemin üzerine inşa edildi.[4]

1978 öncesinde Mürüvvet’in düşüncesi, birbiriyle bağlantılı bir dizi teorik hat üzerinden şekillenmişti. Bu teorik hatlar, ancak 166 sayfalık Materyalist Eğilimler çalışmasında eksiksiz olarak aktarılma imkânı buldu. Bu süreçte aldığı metatarihsel ve politik konumlar, onun Ortaçağ İslam tarihi okuması için gerekli zemini teşkil etti. Hüseyin Mürüvvet, her zaman kendisinin “Arap ulusal kurtuluş hareketi” olarak adlandırdığı ideolojik konum üzerinden kurtuluş davasına bağlı kalmış bir isimdi.[5] Önceliği sadece Lübnan ya da sadece enternasyonalizm değildi. Onun çıkış noktası, Arap milletiydi. Dolayısıyla Mürüvvet’e göre ilerici Arap aydınlarının, genelde fikrî ve sanatsal üretimin Arap emekçi kitlelerinin verdikleri kurtuluş ve sosyalizm mücadelesine bağlanması gerekmekteydi. Tarihçi ise hâlihazırda sürmekte olan mücadeleyle alakalı olan geçmişin tüm yönlerini, boyutlarını araştırmalıydı.

Mürüvvet, esasen “Arap sosyalizmi”, “İslamî kapitalizm” ve “tasavvufî varoluşçuluk” gibi tarihsel ve kültürel açıdan birbiriyle alakası olmayan kavramları yan yana getiren solcuları kıyasıya eleştiren bir isimdi. Ona göre, geçmiş bugünle ilişkilendirilmeli, ama aynı zamanda bugünün geçmiş üzerinde kurduğu iktidar yıkılmalıydı. Kendisini bu görevi ifa etmeye adamış bir tarihçinin elindeki yegâne bilimsel aygıt da tarihsel materyalizmdi. Arap milliyetçiliği bağlamında bu, Arap Marksist tarihçilerin İslamî rasyonalizm ve Şiilerdeki itaatsizlik türünden Arap-İslam tarihinde görülen muhalif akımları üretmiş toplumsal ilişkiler üzerindeki örtüyü kaldırmaya mecbur olduğu anlamına geliyordu. Kurtuluş hareketine can verecek, Arap dünyasında laik demokrasi ihtimalini besleyecek olan, tam da bu görevdi.

Mürüvvet, Arap-İslam geleneğine odaklanmasına karşın, onun rasyonalist ve materyalist düşünce ile toplumsal direniş arasındaki ilişki konusunda evrensel bir teori ortaya koyduğunu söylemek gerek. Ona göre her gelenek bünyesinde, yönetici güçlere karşı dışlanmış ve haklarından mahrum edilmiş insanların düşüncelerine tercüman olan, bir şekilde ilericilik içeren materyalist veya rasyonalist bir düşünceyi barındırır. Fakat ilerici dünyanın geliştirdiği felsefî gelenek tarihsel, toplumsal ve kültürel bağlamlara bağlı olarak farklı bir yığın varyasyonu kucaklar. Materyalist veya rasyonalist düşüncenin gelişimi, asla Batı’dan, Doğu’dan veya başka bir yerden neşet etmiş bir kültürel süreç olarak yorumlanamaz. Her toplumsal bağlam, kendi içinde materyalizm-idealizm diyalektiğini barındırır.

Hüseyin Mürüvvet, farklı politik tarzları ve düşünce akımlarını kucaklayan bir isimdir. O, hem komünist hem de milliyetçidir. İslamî Marksizm ile ilgili makalesinde Peter Gran, Mürüvvet’i "İslamî Marksist" olarak tarif etmektedir.[6] Mürüvvet, düşüncelerin ve kültürün kurtuluşun itici gücü olabileceğine inanan, materyalist bir düşünce tarihçisidir. Mürüvvet, hem yerel bağlama hem de evrenselliğe vurgu yapar. Onun Arap-İslam mirasına dair okuması, Arap Marksizmi içinde yeni bir çıkışı ifade eder. Arap dünyasında Marksist akademisyenler arasında Arap-İslam mirasının yeniden gündeme gelmesinden, can bulmasından en fazla o sorumludur. Materyalist Eğilimler eseri birçok baskı yapmıştır ve çok sayıda eleştirel incelemeye konu olmuştur. Mehdi Amil, Tayyip Tazini ve Hadi Alevi gibi solcu aydınlar, uzun süre İslamî muhalefet hareketlerinin toplumsal kökenlerini, ayrıca Arap ve İslam dünyasında demokrasi, radikalizm ve rasyonalist ve materyalist düşünce geleneklerini incelediler.[7] Mürüvvet’in İslamî düşünceye dair okumasını ve kullandığı kaynakları incelemeye başlamadan önce teorik yönelimine temel teşkil eden ve kimi vakit birbiriyle çelişen önermeleri inceleyelim.

1968’de Mürüvvet, toplumda sanatçının oynadığı rolün üzerinde çok durdukları ve düşünce ile diğer insanî faaliyetler arasında engeller koyan girişimlerini yücelttikleri için Nizar Kabbani ve Adonis’i eleştirdi.[8] Devrimci aydının öncü rolünü kabul eden Mürüvvet, asıl olarak aydınların kitlelerin içinde yaşaması, onları devrimcileştirip sınıf bilinciyle kuşandırmaları gerektiği üzerinde duruyordu. Düşüncelerle dünya arasında birlik olmalıydı.[9] Mürüvvet, Arap-İslam tarihinin geride bıraktığı kültürel mirası yirminci yüzyılda ilerlemenin önünde bir engel olarak görenlere şu cevabı veriyordu:

“Gelecek devrimin safındadır. Fakat gelecek hayattan neşet eder, hayatsa bir dizi deneme yanılmalardan meydana gelir. O geçmiş, bugün ve gelecekten ibarettir. Geçmişi gelecekten kopartmak hayatı dilim dilim doğramak demektir. Böylelikle bir halkın veya milletin insanî yönü bölünecek, ‘medeniyet’e dair en temel anlayışla çelişkiye düşülecektir. Dolayısıyla bizim Arapların hayatı dâhilinde uzanan o uzun yola, geçmişimizden geleceğe, görüp görebileceğimiz dünyanın ötesine akan yola revan olmamız gerekmektedir. O vakit Haziran yenilgisinin yaşandığı günden beri Arap medeniyetine dair şüphelerini açıktan ortaya koyanların sorduğu o ilk soruya cevap veririz.”[10]

Bu ifade, esasen Mürüvvet’in öncülüğünü yaptığı İslamî Marksizm için ortaya konulmuş bir niyet beyanıdır. Arap medeniyetine ve can veren ana unsur olarak geçmişe yönelik vurgu, her ne kadar milliyetçiliğe has yönelimler olsa da Mürüvvet, Baasçılık gibi Arap milliyetçisi akımların yaptığı gibi kültürel üstünlük veya milletin yeniden doğuşu anlayışı türünden yaklaşımları benimsemiyordu. Mürüvvet, idealizm-materyalizm diyalektiği gibi insanî düşüncedeki evrensel eğilimlerle ulusal gelenekler arasındaki bağları göremedikleri için Üçüncü Dünya’daki ırkçıları eleştiriyordu.[11] Edebiyat eleştirisi üzerine kurulu birçok çalışmasında Mürüvvet, Arap olan ve olmayan halkların kültürel kimliğinde Arapçanın belirleyici yönü üzerinde durmaktaydı. Birçok Batılı aydının aksine o, Abbasi toplumunun kültür düzleminde Arap olduğunu söylüyordu.[12]

Mürüvvet’e göre, Arap-İslam geleneğini incelemenin ana sebebi, Arap kurtuluş hareketini kendi kültürel bağlamı dâhilinde sağlam köklere kavuşturmak amacıyla radikalizmin yerli kaynakları üzerindeki örtüyü kaldırmaktı:

“Arap-İslam kültürü geleneğini tarihsel materyalizm ışığında idrak etmek, Arap-İslam düşünce geleneğindeki derinliğin ve dinamizmin açığa çıkmasını sağlayacaktır. ‘Dinamizm’den kastım, değiştirme ve geliştirme gücüdür. Mirası bu şekilde kavramamız, bize toplumsal kökenleri anlama, böylelikle tarihimizdeki düşünsel ve maddi üretici güçleri, bunların sömürücü sınıflarla mücadelelerini tanımlama imkânı sunacak ki bu da iç içe geçen iki hedefe, bu miras ile tarihsel bağlamı arasındaki bağlantıyı açığa çıkartma hedefine ve Ortaçağ Arap tarihinin devrimci yönleri ile modern Arap kurtuluş hareketi arasındaki nesnel ilişkileri tanımlama hedefine ulaşmamızı sağlayacaktır.”[13]

Mürüvvet, esasen Arap kurtuluş hareketinin anlamı konusunda net değildir, dolayısıyla, onun geçmişin geri kazanılmasından pratikte neyi anladığı da bir çırpıda anlaşılamamaktadır. Çalışmalarında Mürüvvet, Arap-İslam geleneğine dair anlayışımızı asıl tahrif edenin idealist, burjuva yorumlar olduğunu söyler. Materyalist epistemolojiyi yalın bir biçimde aktaran ifadesinde Mürüvvet, tüm tarih yorumlarının temelde sınıfsal “tarafgirliğe” dayandığını iddia eder.[14] Ona göre, o güne dek Arap-İslam düşüncesi tarihi, ya Arap topraklarını fethetme girişimlerini meşrulaştırmak amacıyla ırkçı bir oryantalizm üretmiş olan Batılı sömürgeci düşüncenin ya da Selefi harekete has idealizmi ve ondaki tarih dışı İslam okumasını üreten burjuva İslamî gelenekçiliğin hâkimiyet sahasıdır.[15]

Tarihsel materyalizm, tarihsel açıdan özel bir keşif için gerekli bir araçtır ve bu araç, esasen düşünceler tarihindeki ilerici bir eğilimin ürünüdür. Mürüvvet’in dünya tarihi okumasında sınıfsal çatışma, İslam tarihine ilişkin burjuva ve devrimci yorumları koşullar, üstelik bu yorumlar tüm toplumlarda kültürel açıdan farklıdırlar.[16] Materyalizm, Marx ve Engels’le çıkış alan bir akım değildir. Elen ve Müslüman âlemindeki ilk materyalistler arasında Thales’i, Anaksimander’i, İbn Sina’yı ve İbn Rüşd’ü saymak mümkündür. “Toplumun kültürel ve politik yapısını biçimlendiren, topluma ait fiziksel temeldir” tezi materyalizme has bir tezdir ve evrenseldir. Bunun dışında söz konusu düşünce geleneği, muktedirlerden kopuk olan veya onlara meydan okuyan kesimlerden neşet etmiştir. Sonuçta yönetici güçler, idealist hilelerle hâkimiyetini örtbas etmeye veya meşrulaştırmaya çalışırlar. Antik Elen’de Thales ve Anaksimender’in materyalist kozmolojisinin karşısına Platon’un idealist metafiziği tam da bu sebeple çıkartılmıştır. Gazali’nin Sünni kitabî yaklaşımla tasavvufî mistisizmden oluşan sentezi, karşısında İslamî spekülatif teolojiye ait rasyonalizmi bulur.

Buna karşılık Mürüvvet, materyalist düşüncenin cihanşümul, tüm tarihi kuşatan bir soykütüğüne sahip olduğunu söylemez. Thales, Marx’ın öncülü değildir. Sınıfsal çelişkinin ulaştığı kapsama ve derinliğe bağlı olarak her ulusal gelenek, kendi materyalist ve idealist akımlarına sahip olacaktır. Bir de her bir gelenek, kendisine has demokratik unsurlar ihtiva eder.[17] Mürüvvet’teki materyalist evrenselcilik, yüzünü tam da bu noktada kültürel ve ulusal parçacılığa çevirir. Ona göre her bir gelenek, üretim ilişkilerinin, dolayısıyla bilimsel bilginin ulaştığı özel seviye dâhilinde kendisine has yolda ilerler.

Mürüvvet, kültürel yayılma temelli teorileri redde tabi tutar. Rasyonalizm Doğu’ya Batı’dan gelmemiştir. Araplar rasyonalizmi Elenlerden ödünç almışsalar da, Atina köle sistemi ile Abbasilerdeki feodal-merkantil yapı arasındaki uçuruma bağlı olarak, benzer fikirler farklı şekilde kullanılmış, farklı toplumsal ihtiyaçlara binaen devreye sokulmuş veya çöpe atılmıştır. Abbasi toplumu, kökleri Sasanilere ve Bizanslılara uzanan kendine has, yerli bir rasyonalizm geleneğine sahiptir.

Tüm kültürel ve politik geleneklerde materyalist (ve demokratik) süreklilikler olduğu düşüncesi, Mürüvvet’in teorik kurgusundaki en kışkırtıcı ve en kafa karıştırıcı unsurdur. Mürüvvet, sürekli evrensel-yerel arasındaki dengeye bakar. Bu denge, özünde onda görülen geçmiş-bugün arası bağlara dair anlayışla rabıtalıdır. Politik ve toplumsal düzenlemeleri, onların kültür âlemindeki materyalist ve idealist tezahürlerini belirleyen, üretim ilişkileridir. Geçmiş bugünün parçasıdır, çünkü tarihte eğilim, kölelikten kapitalizme veya ilkel materyalizmden diyalektik materyalizme doğru ilerleme yönündedir. Tarihsel materyalizm, bu evrensel gerçeklerin üzerindeki örtüyü kaldırır. Ancak öte yandan aceleci bir tutumla Mürüvvet, tarihsel gelişme aşamalarının birbirine benzer tarzda ilerlemediğini söyler. Arap-İslam âleminde bu ilerlemenin güzergâhı söz konusu âleme hastır ve orada gelişen kültürel gelenek, ancak o âlemin ürettiği özgül sosyo-ekonomik dizilim bağlamında idrak edilebilir. Ayrıca Arap ulusal kurtuluş hareketi ilhamını bu gelenekten almalıdır.

Diğer yandan Mürüvvet’te geçmişe bugün, yerelle dünya arasında mevcut olan bağlar pek net değildir. Mürüvvet, en fazla, materyalist düşüncenin çağlar boyu sahip olduğu birlik üzerinde durur. Oysa Thales, Aristo, Farabi ve Marx’ın materyalist felsefenin gelişimi dâhilinde sahip oldukları benzerlik hiç izah edilmez. Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda Arap-İslam dünyası ile bugünün ulusal kurtuluş hareketi arasındaki kültürel ve düşünsel bağlar da somutlaştırılmaz. Bunun dışında Mürüvvet, Marksist aydınlarda gördüğü tarih dışılığı karşıya atmak için çabalamasına rağmen geçmişi bilme meselesini bugüne hazırlanma meselesine indirger.

Arap Yarımadası’nda kabilecilikteki dağılma, esasen merkezîleşmiş ticaret merkezlerinin ortaya çıkması karşısında tek tanrılı ideolojinin oluşumu için gerekli yolu açmıştır.[18] Aynı şekilde, özgür irade ile kader arasında eskiden yürütülmüş olan tartışmalar da teolojiden arınmış bir İslam felsefesinin gelişmesi için gerekli girizgâh niteliğindedir.[19]

Yukarıda aktardığımız teorik tespitler, Mürüvvet’in İslam teorisi okumasındaki ve Arap-İslam mirasına dair geleneksel yorumlara yönelik itirazındaki değeri asla azaltmaz. İbn Haldun’un Mukaddime’sinin çok etkileyici bulunup parçası olduğu Kitâbü’l İber’in çok az okunmasında olduğu gibi, Mürüvvet’in Arap-İslam tarihyazımına yaptığı katkının özü de yüzeysel ve şematik olan giriş bölümünü takip eden 1.400 sayfa boyunca idrak edilecek bir şeydir. Aşağıda Mürüvvet’in İslam’ın doğuşuna, ilk İslam ümmetinin oluşumuna, ikinci fitneye, Şiilerin Emevi idaresine yönelik muhalefetine ve bu toplumsal-politik ayaklanmalara eşlik eden teolojik ve felsefî tartışmalara yol açan sosyo-ekonomik ve politik gelişmeleri nasıl ele aldığını inceliyorum.

İslamî düşüncede rasyonalist geleneğin iki ayrı dayanak noktası anlamında spekülatif teolojiyi ve İslamî ilmi ortaya çıkartan toplumsal ve politik kalkışmaların kökleri, İslam öncesi dönemlere dek uzanır. Mürüvvet, bu ilk dönemi anlamak için bir dizi kaynaktan istifade eder. En geniş mânâda Mürüvvet’in amacı, Batılı oryantalist aydınların ve Selefi geleneğe ait yorumların miras bıraktıkları İslam tarihini revize etmektir. Elbette bu, Mürüvvet’in bu okulları tümüyle bir kenara attığı anlamına gelmez. Mürüvvet, çalışmasında sürekli Hamilton Gibb’i, Claude Cahen’i ve Montgomery Watt’ı alıntılar. Ayrıca tarihsel materyalizmi ilk kez İslam tarihine tatbik etmiş olan Sovyet aydınlarından da istifade eder. Kendi döneminin Arap tarihçileri ve akademisyenlerinden de yararlanan Mürüvvet, Cahiliye edebiyatı konusunda Taha Hüseyin’den, Siyer konusunda Muhammed Hüseyin Haykal’dan, İslam öncesi ile ilgili olarak Abdulaziz Salim’den ve İslam ümmeti ile İslam’ın ilk ortaya çıkışı bahsinde Abdulaziz Duri’den beslenir. Ahmed Amin’in ve Mustafa Abdurrezzak’ın çalışmalarından özel olarak bahseden Mürüvvet, bu isimlerin İslam teolojisi ve felsefesinde hüküm süren tartışmaların toplumsal ve politik kökenlerine yoğunlaşan ilk Arap tarihçileri olduğunu söyler. Klasik tarihsel kaynaklar arasında en çok alıntıladığı çalışmalar, Ali İbnü’l Esir, İbn Hişam, İbnüs Saatî, Taberî, Mesudî, Belâzurî, Yakubî, Gazalî, İbn Teymiyye ve İbn Haldun’un eserleridir. On ikinci yüzyılda yaşamış olan felsefeci ve tarihçi Şehrastani’yi öne çıkartan ise Mürüvvet, onun İslamî düşünce tarihinin İbni Haldun’u olduğunu söyler. Son olarak dinî eğitim almış ve bir süre Irak’ta Şii müçtehit olarak çalışmış olan Mürüvvet, ilk İslam ümmetinin öncelikli gördüğü hususları belirlemek için öncelikle Kur’an ve Sünnet’ten istifade eder.

Mürüvvet, İslam’ın doğuşunu, ticaret alanına hâkim olan seçkin isimlerin birleşip güçlenmesi, öte yandan parçalı bir yapı arz eden kabileciliğin dağılışı bağlamında açıklar. Ona göre, Mekke’deki Kureyş kabilesi türünden yapıların sahip olduğu üstünlük, ticari çıkarlar önünde engel teşkil etmektedir.

“İslam, tarihsel zorunluluk gereği kabilelerden oluşan genel yapının dağıldığı noktada ortaya çıkmıştır. Bu, yeni üretim ilişkilerine, yeni toplumsal düzenlemelere, o ilişkileri örgütleyip gelişimlerini güvence altına almak için gerekli yeni kurumlara yaslanan yeni bir Arap toplumunun kurulduğu hazırlık sürecinde gerçekleşmiştir. İslamî çağrının hikâyesi bu zeminde başlamıştır.”[20]

Tek tanrılı bir dinin ortaya çıkışı, ticari çıkarların dayattığı ihtiyaçları karşılamak için yarımadayı birleştirme dürtüsüne uygun bir gelişmedir. Mürüvvet, söz konusu gelişmenin, Yahudi ve Hristiyan öğretilerinden türetilmiş, haniflere ait ön tektanrıcı yönelim ideolojik aşamayı oluşturur oluşturmaz yaşanmadığını söyler.[21] Bu noktada Mürüvvet, Peygamber’in ilk destekçilerinin Mekke toplumunun dezavantajlı kesimlerinden geldiği gerçeğine işaret eder. Her ne kadar başlarda İslam, kâr peşinde koşan, adalet nedir bilmeyen kişilere karşı yoksulun yanında dursa da sonrasında onun kabile ve çoktanrıcılık temelli statükoya yönelik itirazı, nihayetinde topraklara toprak katma dürtüsünü açığa çıkartıp yarımadayı birleştirmek suretiyle hâkim sınıfların çıkarlarına hizmet eder. Nihayetinde İslam’ın ilk düşmanı olarak Kureyş, gerçekleşen ilk fetihler ve Emevi aristokrasisinin oluşumu sonrası iktidarı ele geçirir.

Mürüvvet’e göre İslam, hızla değişen toplumsal ve ekonomik koşullara uygun olarak gelişme kaydetmiştir. Bir dönem Mekke oligarşisine karşı yoksulların talepleri öne çıkmış, hicret sonrası yeni cemaat ve yeni kimlik için gerekli bilinci oluşturmak adına kanunlar çıkartma ihtiyacı öncelikli hâle gelmiştir. Medine döneminde kanun koyucu sureler bunun delilidir.

Felsefeye giriş niteliğindeki çalışmalar ve teolojik tartışmalar ikinci fitne ile birlikte zemin bulur. Bu, Osman’ın öldürülmesi ve Muaviye’nin Ali’ye itirazı sonrası yaşanan iç mücadele dönemini ifade etmektedir. Mürüvvet’in tarih okumasında Ali taraftarlarını harekete geçiren ana unsur, halifeliğin Ali’nin hakkı olduğu inancına bağlılık değil, Emevilerle mücadeledir.[22] Arap toprak sahibi sınıfının gücünü pekiştiren asıl isim, Muaviye’dir. Muaviye, Kureyşiler Kaysi aşiretiyle ilişkili olmasına karşın, Suriye’de çoğunluğu teşkil eden Kalb kabile bloğu ile bağlar kurmuştur. Bunun dışında babadan oğula geçen krallık rejiminden başka bir şeyi ifade etmeyen bir yapıyı kurmak için şura ilkesini yürürlükten kaldırmıştır. Arap yönetici sınıfından uzak tutulan Mevâlî, ayrıca Emevi kurgusunun dışında duran Basra ve Küfe Arapları, Ali ve çocuklarının etrafında toplaşmışlardır. Statükoya yönelik itiraz, toplumsal bir boyut kazanıp “itaatsizlik kültürü”nün gelişmesini sağlamıştır.

Öte yandan Şiiliğin Sünniliğe nazaran felsefî düşünceye daha fazla kapı araladığından söz edilemez. İçtihat kapısı Sünnilerde kapalı iken Şiilerde teorik planda açıktır, ama gelgelelim imamın kusursuzluğu, hatasızlığı bu imkânı bağımsız bir düşünür için ortadan kaldırmaktadır.

Her ne kadar Şiiliğin ve Hariciliğin ortaya çıkışı felsefî düşünceyi beslememişse de dipteki dalganın açığa çıkmasını sağlamıştır. Özgür irade-kader tartışması, ileride Arap-İslam geleneğinde rasyonalist çizgiyi teşkil edecek girişimlerin ilk yürüttüğü tartışmadır. Zilzâl suresinin yedinci ve sekizinci ayetlerinde geçen “Kim bir zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görür; Kim bir zerre ağırlığınca bir şerr yaparsa onu görür”[23] ifadesi, bireyin kendi kaderinden sorumlu olduğunu ifade eder. Diğer yandan, “Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun gönlünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, sanki göğe yükseliyormuş gibi, göğsünü dar ve sıkıntılı yapar. Allah, inanmayanları işte böyle pislik içinde bırakır” ayeti ise kaderin İslam inancının bir parçası olduğunu ortaya koyar.[24] Öte yandan Ali’nin sözlerine bakılacak olursa Şii düşüncesinde de benzer bir tutarsızlığın bulunduğu görülecektir.[25] Mürüvvet’in tespitiyle, Kur’an’daki insan iradesiyle ilgili ayetler çoğunlukla Mekkîdirler. Hicret sonrası insan iradesindeki aşırılıkları törpülemek suretiyle ümmetin birliği sağlamlaştırılmaya çalışılmıştır.[26]

Fetihlerden sonra ise beklenmedik durumlar karşısında pratik zekâya sahip kişiler, kaderle özgür irade arasındaki tutarsızlığı istismar ederler. Kanun yapma noktasında açığa çıkan çatışmayı ifade eden ikinci fitneye tanık olunur. Şiiliğin kaleleri olan ve Emevi idaresine yönelik muhalefetin merkezleri olarak iş gören Basra ve Küfe, farklı kültürlerin ve fikirlerin iç içe geçtiği, birbirine karıştığı yerler olarak, yeni felsefelerin gelişip serpileceği ortamları meydana getirirler. Yaratıcılığın ve rasyonel düşüncenin tek başına vahiy temelli bir epistemolojiyle çözülemeyecek, öngörülemeyen sorunların çözümünde kullanıldığı medresetü’l ehlü’r-rey’in doğduğu yerdir. Medreset’ül ehlü’r-rey, İslam’da rasyonalist geleneği meydana getirecek Mutezile geleneğinin öncülüdür. Öte yandan aynı dönemde Medine ve Mekke ise medreset’ül ehl-i hadis’in kalesi hâline gelir ve ehlü’r-rey’in yol açtığı tehditler karşısında Sünnet’in üstünlüğünü vurgular. Irak’ta çalınan düşünsel ve politik maya, Abbasi halifeliği döneminde zirvesine ulaşacak olan rasyonalist gelenek için gerekli zemini oluşturur.

Küfe ve Basra ile Medine ve Mekke arasındaki gerilim ise Mürüvvet’in tarih anlayışının merkezinde duran rasyonalizm-metafizik, radikalizm-gericilik diyalektiğini doğurur. Abbasi dönemindeki kültürel bereketliliği Elen ve Hint kaynaklı bilgilerin Hristiyan ve İran metinleri aracılığıyla aktarılması ile izah eden tarihçilerin aksine Mürüvvet, ilk dönem Müslüman toplumuna ait iç dinamiklerin bu düşünsel ve politik eğilimleri anlama çabasının ayrılmaz birer parçası olduğunu söyler. Bu anlamda Mürüvvet’in tarihsel materyalizm anlayışını, kültürel geleneklerin “yayılması” olarak anlayan eğilimin panzehri olarak görmek mümkündür.[27]

Gelgelelim yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, Mürüvvet’in ortaya koyduğu gayret de belirli güçlüklerle ve tutarsızlıklarla maluldür. Onun kendi mukaddimesinde geçmişle gelecek, yerelle dünya arasında kurduğu bağlantı pek de ikna edici değildir. Mürüvvet’te görülen, Arap kurtuluş hareketine yönelik inancın altı boştur. Ortaçağ felsefesi ile kurtuluş ve sosyalizm için verilmekte olan mücadele arasında düşünsel bağlar kurmanın Arap aklını özgürleştireceğini ve kitlelere eyleme geçme konusunda gerekli ilhamı vereceğini söyleyen fikriyat, esasen Marksist bir aydının ve politik seçkinin idealizminden ibarettir.

Ayrıca Mürüvvet’in düşünce dünyasında yerelle dünya arasında da belirli bir gerilim söz konusudur. Bir yandan Mürüvvet, tarihsel materyalizmi nesnel sonuçlara yol açabilecek evrensel bir araç olarak görür. Bu anlamda Mürüvvet’teki tarih anlayışı teleolojiktir ve geçmişi bugüne yönelik hazırlık meselesine indirger. Diğer yandan da onun, Batılı ve Müslüman modernist tezahürleri dâhilinde burjuva tarihyazımına yönelttiği eleştiri, özel felsefî ve politik eğilimleri koşullayan, yerele ait toplumsal ve ekonomik dinamiklere önem verir. İslamî rasyonalizmin Küfe ve Basra’daki öngörülemeyen yaşamsal koşulların bir ürünü olduğuna dair tespiti, bu rasyonalizmin Elen kaynaklarını okumanın sonucu olduğunu söyleyen anlayışın panzehri olarak görülebilir. Fakat Küfe rasyonalizmi-Mekke metafiziği, materyalizm-idealizm, burjuva felsefesi-teoloji ikiliklerine sürekli atıfta bulununca tarih de herkesin aşina olduğu, kullanıla kullanıla yıpranmış dişlileri sağa sola çeviren bir makiniste indirger.

Mürüvvet’in Arap dünyasında seküler düşünürler arasındaki yerini tartışmak şarttır. Haziran yenilgisinden, bilhassa Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve ikinci Körfez Savaşı’ndan bugüne dek geçen süreç bağlamında onu tekrar ele almak gerekmektedir, zira Sovyetler’in çöküşü de Körfez Savaşı da solcular ve Arap milliyetçileri için aynı ölçüde yıkıma sebep olmuş yenilgilerdir. Bu süreçte Adonis, bir dizi düşünsel ve politik dönüşüme uğramış, şair bir dönem İran’daki devrimi Batı’yı kölece taklit edenlerin yol açtığı yabancılaşma karşısında kültürel hakikiliği, sahiciliği yaşamaya dönük kahramanca bir çaba olarak görmüştür. Son dönemde ise Mısırlı felsefeci Hasan Hanefi ve Suriyeli Muhammed Şahrur gibi isimlerin dile getirdikleri liberal laik İslam yorumları, Arap aydınlar arasında daha fazla dolaşıma girmektedir.[28] Bu projenin, burada sunulan modern Arap düşüncesine yönelik okumanın kapsamını daha da genişletmesi gerekmektedir.

Steve Tamari

[Kaynak: Arap Studies Journal, Cilt 3, Sayı 1 (Bahar 1995), s. 121-129.]

Dipnotlar:
[1] Aktaran: Fouad Ajami, The Arab Predicament: Arab Political Thought and Practice Since 1967 (Cambridge: Cambridge University Press, 1981), p. 29.

[2] A.g.e., s. 43.

[3] A.g.e., s. 29.

[4] Husayn Muruwah, al-Naza'at al-madiyyah fi al-falsafah al-'arabiyyah al-islamiyyah (Beyrut: Dar al Farabi, 1978), Mürüvvet 17 Şubat 1987’de Beyrut’ta katledildi. Hayatına ve eserlerine dair eksiksiz bir değerlendirme için bkz.: Hiwar ma’a fikr Husayn Muruwah (Hüseyin Mürüvvet’in Düşüncesiyle Diyalog) (Beyrut: n.p., 1990).

[5] A.g.e., "Tawzif al-turath yakshif an al-'usul al tarikhiyyah li al-thawra al 'arabiyyah" (Arap-İslam Mirası İncelemesi Arap Devriminin Tarihsel Köklerini Açığa Çıkartır) al-Hawadith, Sayı. 962 (Nisan 1975), s. 77-78.

[6] Peter Gran, “Islamic Marxism in Comparative History: The Case of Lebanon, Reflections on the Recent Book of Husayn Muruwah”, Yayına Hz.: Barbara Stowasser, The Islamic Impulse içinde (Londra ve Washington: Croom Helm in association with Center for Contemporary Arab Studies, 1987), s. 106-20.

[7] Mürüvvet’in yoldaşı ve dostu olan Amil de Mürüvvet’ten kısa bir süre sonra, 18 Mayıs 1987’de katledildi. Amil’in hayatına ve eserlerine dair daha fazla bilgi için bkz. al-Tariq, Cilt. 5-6 (Aralık 1988). Tayib Tazini is author of Mashru' ru'yah jadidah li al-fikr al- 'arabi fi-al- 'asr al-wasit (Ortaçağ Arap Düşüncesine Dair Yeni Bir Görüş Oluşturma Projesi) (Şam: n.p., 1981) ve Hadi al-'Ulwi, Min qamus al-turath (Arap-İslam Mirası Sözlüğü) (Şam: n.p., 1988).

[8] A.g.e., “'al-Harakaatal-thaqafiyyahal-arabiyyah fi muwajahat harb 5 haziran” (5 Haziran Savaşı Karşısında Arap Kültürel Hareketi) al-Tariq, Sayı. 3 (Haziran 1968), s. 16-33.

[9] A.g.e., s. 23.

[10] A.g.e., "Hadariyyat al-insan al-'arabi" (“Medeniyet ve Arap”), al-Tariq, Sayı. 2, (Mart 1968), s. 20.

[11] A.g.e., al-Naza'at, s. 123-25.

[12] 1968’de Mürüvvet şunları yazıyor: “Kendisini meydana getiren ırkların sayısından bağımsız olarak Abbasi toplumu Arap’mış izlenimi bırakan bir toplumdur, bu, hem kazanılan zaferin Araplara has özellikleri hem de düşüncenin niteliğini meydana getiren Arap dilinin ve Arap tarzının hâkimiyeti bağlamında diğer ulusal özellikleri kaynaştırması bakımından geçerli bir husustur.” (A.g.e., "Hadariyyat”, s. 20.) Batılı akademisyenlerden Marshall Hodgson Üst Hilafet Dönemi dediği sürecin birbirinden farklı kökleri üzerinde durmaktadır: “Mervan ve soyundan gelenlerin hüküm sürdüğü dönemde, bilhassa onları takip eden Abbasiler döneminde fethedilmiş olan farklı milletlerin kültürel hayatları arasındaki ve bu milletlerle Müslüman yönetici sınıfı arasındaki duvarlar yıkılmıştır. Bu kültür örüntüleri dilsel ve dinsel arka plan çeşitliliği açısından, dönemin sonuna kadar kendilerine ifade kanalları bulmaya devam etmiştir.” Marshall Hodgson, The Venture of Islam Cilt. 1 (Şikago: University of Chicago, 1974), s. 235.

[13] A.g.e., "Tawzif" s. 78.

[14] A.g.e., al-Naza'at, s. 20-21.

[15] A.g.e., s. 28.

[16] A.g.e. s. 12.

[17] A.g.e.

[18] A.g.e., s. 148.

[19] A.g.e. s. 557.

[20] A.g.e., s. 340.

[21] A.g.e., s. 148.

[22] A.g.e., s. 501-502.

[23] “Zilzâl: 7-8”, Çeviren: Mohammed Marmaduke Pickthall, The Meaning of the Glorious Koran (New York: New American Library, n.d.), s. 447. İlgili diğer bölümler Mürüvvet’in çalışmasından alınmıştır: al-Naza'at, s. 346-47.

[24] “Enam: 125”.

[25] Muruwah, al-Naza'at, s. 557-58.

[26] A.g.e., s. 622.

[27] William McNeil, The Rise of the West: A History of the Human Community (Şikago: University of Chicago Press, 1964). Bu çalışma, bu türden tarih çalışmalarının ilk örneklerinden biridir. Alt başlığının da ortaya koyduğu biçimiyle, kitap Avrupamerkezciliğin iyi bir göstergesidir. Hodgson’ın Venture of Islam’ı ise kültüre daha hassas yaklaşan bir çalışmaysa da kitabın yüksek hilâfet kültürünü teşkil eden tüm etkileri değerlendirme girişimi, yazarın “İslamvari” kültür kavramını hükümsüz kılmaktadır.

[28] Bkz. Hasan Hanafi, Min al- 'aqidah ila al-thawra (İmandan Devrime) (Kahire: n.p., 1988) ve Muhammad Shahrur, al-Kitab wa-al-qur'an: qira 'at mu'asira (Kitap ve Kur’an: Çağdaş Bir Okuma) (Şam: n.p., 1992).

09 Ekim 2019

,

Halk Karşıtı Paket



Ekvador devlet başkanı Lenín Moreno’nun üzerindeki cilâ, 1 Ekim akşamı ilân ettiği tedbirlerin şu iki temel niteliğini gizlemeye yetmiyor: alınan tedbirler halka karşıdır ve büyük patronların çıkarınadır.

Hükümet yetkilileri, KDV artışının gündemde olduğunu birçok kez söylemişlerdi ama halkın bu artışa son günlerde itiraz etmiş olması rejimi bu tedbiri, en azından şimdilik, geri çekmeye zorladı. Bunu halkın zaferi olarak görmek mümkün. Ama gene de şu gerçeği görmek gerekiyor: bahsi geçen tedbiri hükümet geri çekti fakat öte yandan da halka karşı olan başka bir tedbiri alacağını ilân etti ve enflasyonu yükseltecek bir etkiye sahip olması muhtemel bu tedbir dâhilinde fosil yakıtların fiyatını artıracağını söyledi. Halk, benzin fiyatı yükseldiğinde her şeyin fiyatının fırlayacağını biliyor. O hâlde halkın yaktığı ateşi körüklemek, hoşnutsuzluğu beslemek gerek!

Hükümetin işçilerin ve memurların ücretlerini düşürmesi, bilhassa alt sınıflardaki insanları etkiliyor. Emek karşıtı reformlarla işçiler, işçi hareketi ve halk hareketi üzerinden elde ettiği hakları yitiriyor, böylece tüm Ekvadorluların kanun önünde eşit olmayacağı bir durum oluşuyor. Bu, korkunç bir gelişme.

Uzun yıllardır patronlar ve bankacılar büyük imtiyazlara sahip olageldiler. Örneğin dövizin ülkeden çıkışı konusunda belirlenmiş verginin ve dış ticaretle alakalı vergilerin yüzde elli oranında düşürülmesi ciddi imkânlar sunuyor. Üstelik bir de başkan, birkaç ay önce bu şirketlerin devlete olan milyonlarca dolarlık borcunu bir çırpıda sildi. Bu sayede büyük burjuvazi, yıllık bazda kârlarını muazzam ölçüde artırdı.

Ayrıca devlet, teknoloji ürünlerdeki ithalat vergilerini kaldırmak veya inşaat için devlet kaynaklarını tahsis etmek gibi adımlar da attı. Ev almak için üç yüz bin aile farklı miktarlarda kredi aldı ama dolar 15 puan arttı. Böylece yoksulluk derinleşti. Son tedbirlerin sebeplerini burada aramak gerekiyor.

Uzun zamandır halk hareketi, hükümete alınacak tedbirlerin işçilere emekçilere zarar vermemesi konusunda uyarıda bulunuyor, ateşin zenginlerin, muktedirlerin evlerine düşmesini istiyordu. Ama hükümet, büyük burjuvaziye o kadar tabi ve bağlıydı ki bu talebi yerine getiremedi.

Şimdi ise hükümet, tüm kartlarını masaya açtı. Halk hareketi ise şu cevabı veriyor: “Genel greve gidelim!”

En Marcha
Ekvador Marksist Leninist Komünist Parti Yayın Organı
5 Ekim 2019
Kaynak

08 Ekim 2019

500 Kızıl Muhafız



Washington’dan izin gelir gelmez, Amerikan Kızıl Muhafızları Birliği’nin devrimci Rusya’ya gitmek üzere yola çıkması bekleniyor. Birliğin bu seyahatinin amacı, dünyadaki ilk sosyalist devrimi korumak.

Herkes, Başkan Wilson’dan gelecek haberi büyük bir kaygıyla bekliyor. Bugüne dek devrimi savunmaya gidecek gönüllü muhafız listesine beş yüz kişi adını yazdırdı. Şehirdeki herkes, tüm devrimcilerin devrimin toprağında elde silâh dövüşmek için harekete geçeceğine inanıyor.

Bu ordunun örgütlenme süreci, Sosyalist Propaganda Birliği’nin talimatıyla Parkview Palace 5. Cadde 110. Sokak’ta yapılan toplantı ile başlamıştı.

Salonda üç binden fazla insan vardı, bir o kadar insan da salonun dışında toplandı. Toplantıda herkes, Alman otokrasisine karşı Rus devriminin davasına ahlaki, manevi ve fiziki destek sunacaklarını söyledi.

Toplantının kapanışında gönüllü olarak Rusya’ya gitmek isteyen olup olmadığına dair soruya sosyalistler, büyük bir coşkuyla, alkışlar eşliğinde kürsüye akın ettiler. Para yardımı çağrısı yapıldığında ise sahneye kâğıt paralar yağmur gibi yağdı, kadınlar mücevherlerini attı. Salondaki coşku, sahnedeki görevlinin yere eğilip bir bebek bileziğini bulması, ardından havaya kaldırması ile zirveye ulaştı. Bir mendile sardığı bir tomar parayı sahneye atan bir adam, “cebimde sadece eve gidecek yol parası kaldı” diğer bağırdı. Bir işçi ise kaydolduğu günden Amerikan Kızıl Muhafızları ile Rusya’ya gideceği güne dek aldığı tüm ücreti bağışlayacağını söyledi.

Ardından aşağıda aktarılan telgraf, Başkan Wilson’a gönderildi ve ondan, telgrafla birlikte Kızıl Muhafızlar’ın Rusya’ya gönderilmesine izin vermesi istendi:

“Kitlesel bir mitingde bir araya gelen iki bin kadar işçi ve sosyalist, sizden 1917 tarihli Seçici Hizmet Kanunu’na tabi olmayan Amerikan Kızıl Muhafızları’nın Alman emperyalizmine karşı mücadele eden Rusya’da askerî hizmette bulunabilmesi için izin vermenizi rica ediyor. Bizler ayrıca sizden, aşağıdaki telgrafın Petrograd Smolny Enstitüsü Halk Komiserleri Konseyi’ne gönderilmesine izin vermenizi istiyoruz: ‘İki bin sosyalist ve işçi, Alman emperyalizmine karşı kahramanca mücadele eden devrimci işçi ve köylülerin cesaretini tüm kardeşçe duygularıyla selamlar!’ […]”

Ayrıca Rusya’da askerlik yapacak bir Kızıl Muhafız birliğinin toplanmasının uygun olup olmadığını tartışmak için başka bir toplantı daha düzenlendi. Louis C. Fraina’nın hitap ettiği toplantıyı Arturo Giovannitti, Andre Tridon, Henry Jager, şehirde Rusça çıkan sosyalist gazete Novy Mir’den Gregory Weinstein ve A. Schwarzenfeld yönetti.

Andre Tridon, seyircilere iki hafta önce Başkan Wilson’la görüşüldüğünü, görüşmede başkanın Bolşevikleri tanımaya istekli olduğunu, ama bu izni kamuoyunun rızası ile vermesi gerektiğini söylediğini aktardı. Bunun üzerine salondakiler, “kamuoyu biziz!” diye bağırdılar.

Konuşmacılarının tamamının ısrarla üzerinde durduğu bir husus da Rusya’nın çektiği çileyi tüm dünya işçilerinin çekeceği gerçeği idi. Son konuşmacı olarak kürsüye gelen Giovannitti, toplantının kilit cümlesini sarf ederek, “bugünkü savaş Alman imparatorluğu ile dünya proletaryası arasındadır” dedi.

Tüm konuşmacılar, Almanya’daki sosyalistlerin ve radikallerin Rusya’daki devrimci işçilerle ve köylülerle savaşmayı reddetmedikleri takdirde uluslararası sosyalist hareket tarafından “haydut” ve “hain” olarak anılmaları gerektiğini söylediler.

O coşkulu konuşmasında Fraina, toplantının, yapılan eylemlerin, uluslararası kardeşlik adına işçilerce sergilenen dayanışmaya yönelik bir tür övgü olduğundan bahsetti, ayrıca ilkeleri için hayatlarını ortaya koymayanları “korkaklık” ve “hainlik”le suçladı.

Amerikan Kızıl Muhafızları ve binlerce sempatizan, Alman işçilerine, “kendileriyle aynı davayı güden Rus işçi ve köylüleriyle savaşmayı reddetme ve sosyal demokrat yurtseverlerle Scheidemann’ın o rezil emperyalist ‘sosyalizm’ini çöpe atma, ayrıca toplumsal devrim için Karl Liebknecht ile Rosa Luxemburg’un belirlediği ölçütler etrafında birleşme” çağrısında bulundu.

Muhafız listesinde yer alan yaklaşık 500 isme toplantı sonrası başka isimler de eklendi. Toplanan bileziklerin kısa süre sonra Madison Square Garden’da yapılacak bir toplantıda açık artırmaya çıkartılacağı katılımcılara duyuruldu.

New York Evening Call Gazetesi
1 Mart 1918

[Kaynak: Philip S. Foner, The Bolshevik Revolution: Its Impact on American Radicals, Liberals, and Labor, International Publishers, 2017, s. 81-83.]

06 Ekim 2019

,

Hokkabaz



Devlet, AB ve ABD ile kurduğu ilişkilerin sonucunda belirli adımlar atıyor. Atmak zorunda kalıyor. Halk açısından kırılmalara, sorunlara yol açacak olan bu adımların gerilimini toprağa, bizatihi AKP akıtıyor. Yani devlet, “bana kızacaklarına sana kızsınlar” diyor, sobanın üstündeki kestaneleri AKP maşası ile topluyor. Bu noktada AKP’ye saldırma, kitleleri kontrol altında tutma görevini de CHP’ye veriyor. Devlet, CHP ile birlikte tüm adımların gerilimini yumuşatmaya çalışıyor. Müsamere, bu izlek dâhilinde ilerliyor.

Bu bağlamda, ilgili hokkabazlığın siyaset diye yutturulması gerekiyor. Sağ ve sol eliyle yapılan işlem, kitlede gruplaşmaları sağlıyor. Kutuplaşma siyaseti yürüten ve buradan büyüyeceğini hesap eden siyasetçiler, çıkıp bu sefer de “kutuplaşma topluma zarar veriyor” diyorlar. Bu tür yalanlarla ve hokkabazlıklarla devletin attığı adımların sancısı örtbas ediliyor, halka siyasi hamlelerle teskin edici bir ilâç veriliyor. Asıl mesele, bu hokkabazlığa herkesin ortak olması, olmak istemesi.

Dolayısıyla, birilerini kandırmak adına, “biz Kaypakkayacıyız, devletin bir kanadı altında toplanamayız” deyip, öte yandan “tek düşman Tayyip’tir, bunu demeyen haindir” diyen de bu hokkabazlığın parçasıdır. Çünkü “Tek düşman Tayyip” lafını “devletin bir kanadı” söylüyor. Bunu da devletin adımlarını gizlemek, etkilerini hafifletmek için yapıyor. Tayyip de kendi siyasi varlığını bu tepkiler üzerinden inşa ediyor. Bir ara Tayyip’in bizzat söylediği gibi, kendisi paratoner görevini ifa ediyor. O, devletin gözünde neden varolduğunu iyi biliyor, memur olarak yapması gerekeni yapıyor.

* * *

Bu koşullarda herkes, tüm sosyalist hareket, CHP’ye iltihak ediyor, ona örgütleniyor, onun gölgesine sığınıyor. Hareket, özündeki CHP’ye kapaklanıyor, ricat ediyor. Tüm sosyalistler, CHP kitlesini kandırma, örgütleme hayaliyle ömürlerini tüketirken, onları esasen CHP örgütlüyor. Bugün öne çıkan isimler, içteki gizli CHP’liler arasından seçiliyor. Sosyalist hareket, CHP kadar ve CHP ile birlikte varolabileceğini düşünüyor. Onu mücadelenin konusu hâline getiremiyor. Kimisi CHP’yi biraz sosyal demokrat, kimisi de biraz liberal yapmayı sosyalizm mücadelesi zannediyor.

* * *

Muhtemelen o forumun sahipleri çoktan başka projelere yelken açtıkları için unutmuştur, ama Gezi sürecinde bir ara Ankara’da Ethem Sarısülük Forumu oluşturulmuştu. O forumun yapıldığı parkın isminin değiştirilmesine CHP’li belediye izin vermedi, “sosyalistim” diyenlerse o forumda toplaşan kitleye bu gerçeği aktarmadı, “parkın ismini değiştirdik” diye yalan söyledi. Belediyenin önüne set kurdu, ismi değiştirmeyen Çankaya Belediyesi’ne yönelebilecek tepkiye mani oldu, CHP ile kitle arasına bir perde gerdi ve işlerin istedikleri gibi yürümesini sağladı. Çünkü o “sosyalistlerin” içeride, belediyede “samimi dostları” vardı. Onlar incitilmemeli, küstürülmemeliydi. CHP, sosyalistlerin devletle ve sermayeyle bağ kurma imkânıydı, o bağ, asla kesilmemeliydi.

Ethem Sarısülük Forumu’nun ilk gününde CHP’li ekip adına bir kadın, mikrofonu aldı, elindeki kâğıttan yapılacak işleri aktardı, emirlerini tebliğ etti, “bunlar yapılmazsa biz yokuz” dedi ve gitti. Dedikleri her şey yapıldı, ama o grup, foruma bir daha hiç gelmedi. Mevzubahis forumsa koşa koşa o grubun arkasından gitti. Sonuçta herkes, seçim sathı mailine girdi, çöplerden oy pusulaları topladı. Bu faaliyet bir işe yaramadı, devlet, bir gecede belediye başkanlarını görevden aldı.

CHP’nin sosyalist hareketi örgütlemesi, devlet açısından pratik bir ihtiyaç, bizzat onun verdiği bir görev. Tüm sorunlar, gerilimler AKP halısının altına süpürülüyor, CHP ile yumuşatılıyor. CHP, devleti perdeleme, koruma görevini yerine getiriyor.

* * *

Bir şehre köprü yapılıyor, sermayenin ihtiyaçlarının da etkili olduğu gelişmeler dâhilinde, maliye bakanlığı, bölgedeki arazileri kapatıyor. CHP, kendi kitlesine “Berat Albayrak arazileri topluyor” diyor, böylece öfke, Erdoğan ailesine yöneltiliyor. Kimse devlete kızmıyor, aksine devlet, daha da mistikleşip yüceliyor. CHP, sermayeye ve devlete ait bir tampon. Koruyucu.

Devlet, İran’la ve başka ülkelerle gizli ya da açık ticari ilişkilere giriyor. Ciddi bir para birikiyor. Aynı devlet, Man Adası dosyaları ve ayakkabı kutusundaki paralarla bu işlerin Erdoğan ailesine ait olduğunu söylüyor. Kir pas, oraya süpürülüyor. Devlet ve sermaye, aklanıyor.

Devlet, AB’ye verdiği sözleri bir bir yerine getiriyor. Atılan adımların yol açtığı sancılar, AKP’ye havale ediliyor. Örneğin AB “orduyu küçültün” diyor, bunu CHP ve ona bağlı sosyalistler, “AKP, kendisine özel ordu kuruyor” cümlesiyle karşılıyor. AB’ye toz kondurulmuyor. Bu siyaseti en çok da AB’den para alan sosyalistler benimsiyorlar.

Marketlerdeki poşetler, sigara zamları gibi adımlar, tarımı bitiren müdahaleler, hep AB ile kurulan ilişkilerin emri doğrultusunda gerçekleşiyorlar, AB’ye ve onunla ilişkili devlete kızılmasına mani olmak için AKP kullanılıyor. AKP de bu öfkeyle kendisini yeniden inşa ediyor.

Sermaye, üniversiteleri tırpanlıyor, gericilik hedefe konuluyor, sermayeye ve devlete tek laf edilmiyor, tüm öfke AKP’ye yöneltiliyor, sermaye yüceliyor, aklanıyor. Sosyalist hareket, yücelen ve aklanan devletin ve sermayenin emrine giriyor. Kitleleri kandırma yarışında efendilerden gelecek işmarı bekliyor.

* * *

Sonuçta Fransa’daki komünist parti ile Türkiye’deki komünist partiyi bir tutmak, aynı kefeye koymak mümkün mü? İlki, Nazi işgali ile birlikte direnişi örgütlemiş, yönlendirmiş, yönetmiş, sonrasında toplumda karşılığı olan bir güç. Buradaki ise Anayasa Mahkemesi’nin ve Yargıtay’ın onay ve icazetiyle varolabilmiş. Birinden birine “Komünist Parti” demememiz gerekiyor.

Bu anlamda, bu ülkede İslamî bir hareket, İslamî bir dava, İslamî mücadele diye bir şey yok. Bazen devlet, bu tür adımlara ihtiyaç duymuş, duyuyor, o kadar. Bu anlamda halka verilen korkunun altı boş: AKP İslamcı değil, bu ülkede İslamî hareket diye bir şey yok!

Dolayısıyla, TKP ve AKP, olmayanı oldurma teşebbüsü, yoku varmış gibi yutturma hilesi. Tarihsel-toplumsal karşılıkları yok. AKP, kapalı kapılar ardında imal ve inşa edilmiş bir proje. Mesele, sosyalistlerin de o projeye iliştirilmiş olması ve onların bu duruma hiç itiraz etmemesi.

Sosyalist hareket, zaten cılız olan, toprağa saldığı köklerini bir bir söküp atıyor, asıl mevzu bu. Küçük burjuva, her şeyin başına yerleşmek, varlığını yaldızlamak adına, geçmişi siliyor. Geçmişten gelen devrimci mirası ve toprağı redde tabi tutuyor. O mirası ve toprağı CHP olarak belirleyebiliyor. Onun dışına bakamıyor. Devlet ve burjuvazi dışı bir dünyayı hayal bile edemiyor. Onlara kul oluyor.

Gezi döneminde “halk hakikat, sol batıl”[1] demiştik. Sonra büyük harfle Halk ile halk ayrıştı. Sol, halka sırtını dönüp Halk’a bağlandı. O Halk, resmiydi, CHP’ye ait bir mamuldü. Ankara Palas balolarında, bürokrasinin koridorlarında imal edilmişti.

Haziran kıyamı, Gezi direnişine teslim oldu. Hokkabazlık işleminde kendisine verilen görevi benimsedi, içselleştirdi. Sol, içerildi, iç edildi.

Sonuçta bugün Nâzım’ın Akrep Gibisin türünden şiirlerini devlet koridorlarında, burjuva salonlarında bağıra bağıra okumanın bir anlamı bulunmuyor. O şiiri okuyanların da akrep olduğunu, kesesindeki zehri görmek gerekiyor.

Eren Balkır
6 Ekim 2019

Dipnot:
[1] Eren Balkır, “Fenafillah”, 4 Temmuz 2013, İştiraki.

05 Ekim 2019

, ,

Özgürlüğün Bedeli: Michael Collins ve 12 Havarisi

İrlanda, 700 yıl boyunca İngiltere sömürgesi altında yaşadı. Birleşik Krallık, 1920’de dünyanın neredeyse dörtte üçünü elinde bulunduruyordu. Biri çıkıp da o yıllarda 30 yaşında birinin on iki kişiyle Britanya ordusunu yenilgiye uğratıp İngiltere’nin kıçının dibinde bir devrim yapacağını söylese, eminim güler geçerlerdi.

Michael Collins, bir çiftçinin oğlu olarak 16 Ekim 1890’da dünyaya geldi. Altı yaşında babasını kaybetti. Michael, ilköğrenimini Lisavaird’de tamamladı, burada tanıştığı öğretmeni Dennis Iyons, Michael’a İrlanda’nın özgürlüğü fikrini aşılayan ilk kişiydi. Iyons, İngilizleri adadan kovmaya çalışan İrlanda Cumhuriyet Kardeşliği (IRB) üyesiydi. Okumayı çok seven Michael, hocası ve kız kardeşi Mary sayesinde İrlanda bağımsızlığını destekleyen Thomas Davis gibi yazarların takipçisi oldu.

Annesi Michael’ın başının derde gireceği korkusu ile onu büyük kız kardeşi Margaret’ın yanına gönderdi. Clonakilty, Michael için müthiş bir deneyim oldu. Burada ablasının kocasının yanında yerel gazete olan West Cork News’de yarı zamanlı çalışmaya başladı. Kısa sürede daktilo öğrendi ve gazetede spor yazıları yazmaya başladı. Daha sonra Londra’daki bir diğer kız kardeşi olan Hannie’nin yanına yerleşti. Dokuz yıl boyunca Londra da bir bankada çalışmaya başladı. Burada IRB’ye katıldı.

Hareketin ilk sekreterlik ve yöneticilik görevlerine kadar yükseldi.

IRB, 1916’da Paskalya Bayramı’nda İngiliz kuvvetlerine saldırdı. Saldırı başarısız oldu ve IRB önderlerinin çoğu öldürüldü. Collins de tutuklananlar arasındaydı. Kısa bir süre esaret altında kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Collins, tutuklu kaldığı süre zarfında hatalarını tekrar gözden geçirdi, IRB kadrosunun çoğu yok edilmişti. Kalan birkaç arkadaşı ile birlikte yeniden örgütlenmeye başladı. Ateşli nutukları İrlanda halkının yüreğindeki bağımsızlık ateşini yeniden harladı.

Direniş organizasyonunun başında 1917 ve 18’de Sinn Fein partisinin yöneticiliğine yükseldi. Collins, bu andan itibaren bağımsızlığın imgesi oldu. Doğrudan bir savaşı verecek güçte olmadıklarını çok iyi bildiği için ve o zamana kadar bilinen savaş stratejilerinden bambaşka bir savaş yürütme fikrini ortaya attı ve On İki Havari adını verdiği suikast timini kurarak, bugün dahi birçok oluşumun yürüttüğü şehir gerillası savaşı stratejisini doğurdu.

Collins, yakın dostu Harry Borland ile birlikte, direnişin önde gelen kanaat liderlerinden biri olan ve Paskalya Ayaklanması’nda yakalanıp tutuklanan Eamon de Valera’yı 1919 yılında Londra’da cezaevinden kaçırdı. De Valera’nın önderliğinde bir hükümet kuruldu ve Collins, askerî kanadın başına getirildi. 1919 yılı ortalarında IRB, bağımsızlık mücadelesinin yegâne figürü hâline geldi. Collins, örgütün başkanlığının yanı sıra, kurulan Ayrılıkçılar Meclisi Dail’in maliye bakanlığında ve yeni kurulan İrlanda Bağımsızlık Ordusu (IRA) komuta kadrolarından birinde görev aldı. De Valera, siyasi destek almak için Amerika’ya gittiğinde görevlerini Arthur Griffith’e devretti. Arthur’un yakalanmasından sonra da tüm yetkiler Collins’e geçti. Collins, siyasi manevralar konusunda beceriksizdi. Silâhlı savaşı tek çözüm olarak gördüğü için De Valera ile uyuşmazlığa düştü.

İngiltere, İrlanda’daki sorunu kökünden çözmek için Siyah ve Turuncular adı verilen, Birinci Dünya Savaşı’nda görev almış eli kanlı birliklerini İrlanda’ya göndererek sıkıyönetim uyguladı. Bu süreçten sonra Collins, IRB ve IRA silâhlı direnişçileri şehirlerde ve kırlarda İngiliz birliklerine karşı savaş açtı. Kendi yaşadıkları bölgeleri iyi bilen direnişçiler, gerilla savaşıyla İngiliz kuvvetlerine ağır darbeler indirdi.

21 Kasım 1920’de Collins’in kurduğu 12 Havari, aynı gece düzenlenen suikastlarla 14 İngiliz subayını ve muhbirini öldürerek İngiliz haber alma teşkilatının ağını çökertti. Bu eylemlere misilleme olarak kraliyet birlikleri, Corke Park’ta oynanan futbol maçını basarak, kalabalığın üzerine ateş açtı. 12 sivilin hayatını kaybettiği bu olay tarihe Kanlı Pazar olarak geçti.

IRA, Mayıs 1921’de Dublin Gümrük Ofisi’ni ateşe verdi. Bu eylemin akabinde İngiliz birlikleri gerillalara karşı sürek avı başlattı ve çok sayıda gerilla yakalandı ya da ölü olarak ele geçirildi.

Bu, Collins için sıkıntılı bir dönemdi. Kadrolarının çoğunu yitirmişti. Da Valera’nın kurnazlıkla yönelttiği siyasi başarı sayesinde, Amerika’nın baskısı ile İngilizler Ayrılıkçılar Meclisi ile masaya oturmayı kabul etti.

12 Temmuz 1921’de görüşmelere başlandı. Her iki taraf da şartlar konusunda anlaşamıyor, görüşmeler çıkmaza giriyordu. Eylül ayında De Valera, Komisyon başkanlığına seçildi. Görüşmelerde istenilenin alınamayacağını fark edince bu işi Collins’e yıktı. Collins bir askerdi, siyasetten zerre anlamıyordu, çok ayak diretti ise de Arthur Griffith başkanlığındaki delegasyon ile Londra’ya gitti.

İngiliz delegasyonuna kurnazlığı ile bilinen Sör Lloyd George başkanlık ediyordu. İrlanda delegasyonu görüşmelerde tecrübesiz ve çaresiz kaldı. Sonuçta Collins, Kuzey İrlanda’yı İngilizlere bırakmak zorunda kaldı, kraliyete bağlı kalmak koşuluyla İrlanda’ya yarı bağımsızlık statüsü verildi.

Bu antlaşma sonucunda Collins’e tepkiler çığ gibi büyüdü ve Ayrılıkçılar Meclisi ikiye bölündü.

Collins, anlaşmanın iyi taraflarına vurgu yaptı: adadan İngiliz birlikleri çekilecekti ve yeniden daha iyi dizayn edilmiş bir ordu kurulacaktı, şu anda antlaşma reddedilecek olursa İngilizler daha büyük bir askerî gücü adaya gönderecek ve başarı şansının olmadığı gibi elde edilen yarı bağımsızlık statüsü de kaybedilecekti. Da Valera, antlaşmanın bütün sorumluluğunu Collins’e yıkarak, karşı muhalefet oluşturdu. Da Valera’nın başkanlıktan çekilmesi ile bu koltuğa Arthur Griffith geçti ve Collins, askerî kanadın başına tekrar getirildi.

Da Valera, halkı Arthur Griffith ve Collins iktidarına karşı kışkırtma mitingleri düzenledi. Neticesinde ayaklanma başladı ve kanlı bir iç savaş süreci oluşturdu. 28 Temmuz’da Collins, birliklerini ayaklanmacıların üzerine gönderdi ve ayaklanmayı bastırdı. Collins, uzun yıllar birlikte bağımsızlık savaşı verdiği arkadaşlarıyla savaşmış olmaktan üzüntü duydu. Barışma yolları aradıysa da bu, mümkün olmadı.

22 Ağustos 1922’de 32 yaşında iken doğduğu topraklar olan Cork’a yaptığı bir teftiş gezisi sırasında pusuya düşürüldü. Bu saldırıda yaşamını yitirdi.

Collins, kendisini halkına ve ülkesinin bağımsızlığına adamış bir yurtseverdi. Tek hatası ya da eksiği, siyaset kabiliyetinden yoksun oluşuydu. Collins’e masa başında bir bağımsızlık savaşı, alanlarda yahut dağlarda verilen bağımsızlık savaşından daha zor ve karmaşık gelmişti. İnandığı ve asla ihanet etmediği dostu Da Valera’dan gördüğü ihanet Collins’e çok acı vermişti.

Eline silâh almamış, kan dökmemiş, kanı dökülmemiş, askerî ruhtan yoksun kimseler, her zaman davayı zora sokmuş ve yenilgiye uğratmıştır. Collins, birçok arkadaşını ve ülkesinin bağımsızlığı için savaşan yurtseverin ölümlerini görmüştü. Hâlihazırda amacı, antlaşma ile barış sürecinde IRA kadrolarını yeniden örgütlemek, düzenli bir ordu kurarak tam bağımsızlık savaşı için gerekli koşulları oluşturmaktı. Da Valera ise hep siyaset yapmış, takım elbise dışında bir şey giymemiş, Collins ve Havarileri İngilizlerle sokaklarda dağlarda savaşırken, o Amerika’da Beyaz Saray’ın kapısını aşındırmıştı. Antlaşmayı bahane ederek İngilizlere savaş açmayı halka dayattı oysa IRA kadrolarının hemen hemen tamamının yok edildiği koşullarda bu, İrlanda direnişinin tamamen yok olması anlamına gelecekti.

Micheal Collins, şehir gerillası savaşının mucididir. Ve aynı zamanda bir avuç insanla neler yapılabileceğini bize gösteren kişidir. Bugün dahi acı çeken, işgal edilen halklar, Collins’in yolunda yürümekte ve düşmanlarını inlerinde kıstırmaktadır.

İngiliz komutanı, İrlanda’dan çekilirken düzenlenen resmi törende Collins’in yedi dakika geç kalması üzerine “yedi dakika geciktiniz” deyince Collins, “hayır, 700 yıl geciktik” diyerek tarihe gönderme yapar ve verdiği mücadelenin zaferle sonuçlandığını ifade eder.

Daha nice Michael Collins’lere…

Tarih, ezilenlerin onurlu mücadelesini yazmaya devam edecektir.

Can Şahin
5 Ekim 2019

Devrimci İntihar: Kurtuluş Yolu



Kaliforniya’nın San Luis Obispo kentinde bulunan Erkekler Kampı isimli hapishanede yirmi iki ay kaldım. Polis memuru John Frey’in ölümü üzerinden açılan ilk davamda aldığım cezanın neredeyse tamamını hücrede geçirdim. Davamla alakalı gazeteler ve kitaplar dışında herhangi bir şeyi okumama izin yoktu. Hapishane idaresi, bu kuralı sıkı bir şekilde uygulamasına karşın bazen arkadaşlar, gardiyanların hücreyi gözaltında tutmadığı bir sırada, kapımın altından dergi atıyorlardı. Bu dergilerden biri, Ebony dergisinin Mayıs 1970 tarihli nüshasıydı. Dergide, Amerika’nın önemli kentlerinde siyahlar arasında tanık olunan intiharlarla ilgili kıyaslamalı çalışma yapmış olan Dr. Herbert Hendin’in kitabını özetleyen Lacy Banko imzalı bir makaleye yer verilmişti. Dr. Hendin’in tespitine göre, yaşları 19 ilâ 35 arasında değişen siyah erkekler arasında görülen intihar oranı, son 10-15 yıl içerisinde iki katına çıkmış ve aynı yaş aralığındaki beyazlarda görülen intihar oranını geride bırakmış. Süreç içerisinde, beni epey etkileyen bu makalenin ulaştığı sonuçlar üzerine epey kafa yordum.

Ebony dergisinde çıkan bu makale, akla Durkheim’ın klasikleşen İntihar çalışmasını getiriyor. Bu kitabı Oakland Şehir Koleji’nde öğrenciyken okuma fırsatı bulmuştum. Durkheim, her türden intiharın toplumsal koşullarla bir alakasının bulunduğunu söylüyordu. Tespitine göre intiharın ana sebebi, kişinin tabiatı değil, toplumsal ortamdaki güçlerdi. Başka bir ifadeyle, intiharın temel sebebi, içsel faktörler değil dışsal faktörlerdi. Siyahların koşulları ve Dr. Hendin’in çalışması üzerine düşünmeye başladım ve Durkheim’ın analizini geliştirip onu ABD’de siyahların tecrübelerine tatbik ettim. Nihayetinde bu çalışmanın sonucunda “devrimci intihar” kavramını ortaya attım.

Devrimci intiharı anlamak için ilkin gerici intihar konusunda bir fikre sahip olmak gerekiyor. Çünkü devrimci intiharla gerici intihar birbirinden çok farklı şeyler. Dr. Hendin, gerici intiharı tarif etmiş: insan kendisini boğan, kahreden toplumsal koşullara tepki olarak hayatını alıp bir tepki koyuyor ortaya, böylelikle çaresizliği kabulleniyor. Genç siyah erkekler, çalışmaya göre, insanlık onurunu ayaklar altına alan koşullara mahkûmlar, zulmün altında inim inim inliyorlar, üstelik gururla ve özgürce yaşama haklarından mahrum edilmişler.

Bu noktada Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanında yer alan bir bölüm, analoji kurma konusunda güzel bir imkân sunuyor. Oldukça fakir olan Marmeladof, yoksulluğun bir kusur olmadığını söylüyor. Ona göre yoksulken insanın ruhu doğal bir asalete kavuşuyor ki bu asaleti dilenci iken elde etmek asla mümkün değil. İnsanlar yoksulu sopayla kovalarken, dilenciyi süpürgeyle kovalıyor. Neden? Çünkü dilenci, kendisini küçük düşürmüş bir kişi olarak esasen onursuz biri. Sonuçta kendisine zerre saygı duymayan dilenci, korku ve ümitsizlikle canına kıyıyor. İşte buna “gerici intihar” deniliyor.

ABD’de milyonlarca siyah, gerici intiharla bağlantılı olarak, daha acı ve daha küçük düşürücü bir pratik dâhilinde manevi ölümü tecrübe etmiş. Bugün bu türden bir ölüme Siyah toplumun her yerinde rastlamak mümkün. Ölenler, kanlarını içen her türden zulme karşı koymayı, onunla mücadele etmeyi bir yol olarak bellememişler. Bu, uzun zamandır yaygın bir tavır hâlini almış. Peki ama bu, ne işe yaramış? “Bir insan, ABD gibi büyük bir gücün karşısına dikildiğinde hayatta kalması mümkün değildir!” İşte buna inandıkları için birçok Siyah, bedenen değilse bile ruhen ölmüş, hayatlarını çaresizliğe mahkûm etmiş. Ama öte yandan da her Siyah, gelecekte hayatın bir şekilde değişeceğine dair umudu yüreklerinde korumayı gene de biliyor.

Medyanın, eğitim ve kültür kurumlarının destekleyip perçinlediği, ekonomik altyapıya dayanan iktidar anlamında müesses nizama, yeryüzünün lanetlilerini sömürmeye devam eden o güce saldırmadan hayırlı hiçbir değişim gerçekleşemez. Devrimci intihar anlayışının özünü bu inanç meydana getirir. Dolayısıyla en doğrusu, beni canıma kıymanın eşiğine getiren güçlere karşı koymak, onlara direnmektir. Ölüm gibi bir ihtimal olsa da tahammülü imkânsız olan koşulları değiştirmek gibi bir ihtimal de vardır. Bu ihtimal önemlidir, çünkü insan, kendi hayatında tehlikelere ve sorunlara dair gerçek bir anlayışa sahip olmasa da umuda bel bağlar. Siyah beyaz fark etmez, hepimiz aynı şekilde hastalanmaktayız ve bu hastalık ölüme yazgılıdır. Peki ölmeden önce nasıl yaşamalıyız? Umutla ve onurla… Eğer erken öleceksek, bu ölümün bir anlamı olacaktır ama gerici intiharın asla olmayacaktır. Bu, insanın kendisine duyduğu saygının bir bedelidir.

Devrimci intihar, benim ve yoldaşlarımın ölümü arzuladığımız anlamına gelmez. Tam aksine… Biz, umutla ve onurlu bir biçimde yaşama konusunda güçlü bir isteğe sahibiz. Biliyoruz ki yaşamak, umutsuz ve onursuz asla mümkün değildir. Gerici güçler bizi ezse bile, ölme riskini göğüsleyip onların üzerine yürümeliyiz. Kapılarının önünden bizi kovacaklarsa bunu süpürgeyle değil sopayla yapmalılar.

Che Guevara’nın dediği gibi: devrimci ölüm gerçektir, zaferse bir düş. Çünkü devrimci, bıçak sırtında yaşar, asıl hayatta kalmak mucizevidir. Devrimci İlmihal çalışmasında Birinci Enternasyonal’in en militan kanadı ile ilgili söz söylerken Bakunin de aynı şeyi söyler. Bakunin’e göre, devrimcinin alması gereken ilk ders şudur: Devrimci, ölüme yazgılıdır. Bunu idrak etmeden, hayatın temel anlamını kavrayamaz.

Fidel Castro ve az sayıdaki ekibi, Meksika’da Küba Devrimi için hazırlık çalışmaları yürütmektedir. Yoldaşlarının çoğu, Bakunin’in bahsini ettiği kuraldan bihaberdir. Gemiyle yola çıkmazdan birkaç saat önce Fidel, tek tek herkese ölmeleri durumunda bu durumun ailelerine bildirilmesini kimlerin istediğini sorar. İşte o noktada devrimin ciddiyeti idrak edilir. Artık verilen mücadele, romantik bir faaliyet olmaktan çıkmıştır. Herkesin heyecanlı ve neşeli olduğu gemide ölümle ilgili o ağır ve basit gerçek yüzlere çarpar ve herkes sessizliğe gömülür.

Bu ülkede ister siyah olsun ister beyaz, kendisine “devrimciyim” diyen birçok kişi, bu gerçeği kabule hazır değil. Öte yandan Kara Panterler intihara meyilli bir yapı olarak görülemez. Bizler, devrimin sonuçlarını kendi ömürlerimiz dâhilinde romantize ediyor da değiliz. Birçok kişi, kendisini “devrimci” olarak niteliyor ama bir yandan da devrimi tecrübe edip ihtiyar iken yataklarında öleceklerine dair bir yanılsamaya kul oluyor. Bunun imkânı yok.

Bizim devrimimizden kendimin sağ çıkacağımı asla düşünmüyorum, meseleyi ciddiye alan birçok yoldaşım da muhtemelen bu gerçekçi yaklaşımı benimsiyor. Dolayısıyla “hayatta devrim” tabirini başkalarının kullandığından farklı bir anlamla kullanıyorum. Bence devrim bizim kendi hayatımız, ömrümüz dâhilinde gelişip serpiliyorsa da ben devrimin nimetlerinden yararlanma beklentisi içerisinde değilim. Öyle olsa bu, çelişkili bir tutum olurdu. Oysa gerçek, alabildiğine acımasız.

Devrimin zafere ulaşacağından hiç şüphem yok. Halklar başaracak, iktidarı alacak, üretim araçlarını ele geçirecek, ırkçılığın, kapitalizmin, gerici toplumlar arası ilişkilerin kökünü kazıyıp atacak, gerici intihar zeminini yitirecek. İnsanlar, yeni bir dünyaya kavuşacaklar. Ama gene de devrimde kişiler hayatlarını yitirmeyi göze almalılar. Bu gerçeği, bilhassa Amerika’da, sömürgeci toplumun tüm kötülüklerinin yol açtığı tehlikelerle yaşamak zorunda olan siyahî devrimcilerin kabul etmeleri gerekiyor. Nasıl yaşamamız gerektiğini göz önüne alırsak, devrimci intihar anlayışını kabullenmek o kadar da güç olmayacaktır. Bu noktada beyaz radikallerden farklıyız. Çünkü onlar, soykırımla karşı karşıya değiller.

Acilen ele alınması gereken asıl sorun, tüm dünyanın bekasıdır. Eğer dünya değişmezse tüm insanlar, ciddi bir tehditle yüzleşecekler ve Amerikan imparatorluğunda iktidarın açgözlülüğü, sömürüsü ve şiddetine maruz kalmaya devam edecekler. Bir duvarda şöyle bir cümleye rastlamıştım: “ABD hem kendi varlığını hem de insanlığın varlığını riske atıyor.” Eğer Amerikalılar yaşayacakları felâketleri bilselerdi, kendilerini korumak için toplumu dönüştürürlerdi. Kara Panter Partisi, bu ülkeyi günahlarının ağırlığı altında ezilmekten kurtaracak devrimin öncüsüdür. Bizler, gerçek eşitliği tesis etme ve yaratıcı çalışma pratiği için gerekli araçları oluşturmaya kararlıyız.

Bazıları, bizim mücadelemizi Siyahlar arasında görülen intihar eğilimine ait bir işaret olarak görüyor. Bilhassa akademisyenler ve araştırmacılar bizi bu bağlamda alelacele suçluyorlar. Bu insanlar, aradaki farklılıkları algılayamıyorlar. Köprüden atlamakla zulmün ordusunca devreye sokulan gücü ezmek için harekete geçmek asla aynı şeyler değildir. Akademisyenler, bizim eylemlerimizi birer intihar girişimi olarak gördüklerinde bu mantığı tutarlı bir biçimde sonuna kadar savunmalı ve tarihteki tüm devrimci hareketleri aynı şekilde tarif etmeliler. O hâlde geçmişte Amerika’da İngiltere’ye karşı savaşan yerleşimciler, on sekizinci yüzyılı sonlarında mücadele eden Fransızlar, 1917’de Ruslar, Varşovalı Yahudiler, Kübalılar, Cezayir’deki Ulusal Kurtuluş Cephesi savaşçıları, Kuzey Vietnamlılar, zorba ve zalim bir güce karşı mücadele eden tüm insanlar, intihara meyillidirler. Ayrıca eğer Kara Panterler, siyahlar arasındaki intihar eğilimine ait bir işaretse o vakit tüm Üçüncü Dünya intihara meyillidir, çünkü Üçüncü Dünya, ABD’deki yönetici sınıfa karşı direnmekte, onu alt etmek için uğraşmaktadır. Eğer bu âlimlerin niyeti analizi derinleştirmekse, imparatorluğun gücünü kırmak için uğraşan dünyanın beşte dördünün yapıp ettiklerini kabule yanaşmaya mecburdurlar. O durumda Üçüncü Dünya’nın intihara meyilli olmaktan çıkıp cinayete meyilli olduğu söylenecektir. Cinayet, yasadışı bir biçimde can almak demekse de Üçüncü Dünya bu işi sadece kendisini savunmak için yapmaktadır. Böylesi bir durumda, ele silâh aldığında, rüzgâr tersten eser mi? Bence eser: işte o zaman biz de ABD hükümetinin “intihara meyilli” olduğunu söyleriz.

Buradaki tanım üzerinden “devrimci intihar”ın artık basit bir olgu olduğunu iddia edemeyiz. Terimi icat ederken iki bilinen kelimeyi alıp bilinmeyen bir terim ortaya koyuyorum. Bu yeni ifadede “devrimci” kelimesi “intihar” kelimesini yeni ve karmaşık bir duruma uygulanabilecek farklı boyut ve anlamlara sahip bir fikre dönüştürmektedir.

Benim hapishane tecrübem, devrimci intiharın pratikte ortaya konulmuş, iyi bir örneğidir. Zira hapishane, dış dünyanın özeti niteliğindeki bir mikrokozmostur. Hapishaneye adım attığım ilk andan itibaren işbirliğine asla yanaşmadım. Sonuçta beni hücreye attılar. Aylar geçti, azmim ve direncim kırılmadı, bu noktada hapishane yetkilileri benim bu tutumumu intihar olarak değerlendirdiler. Bana kırılacağımı, bunalıma gireceğimi söylediler. Ama irademi asla kıramadılar, durduğum yeri bir saniye bile terk etmedim. Böylece daha da güçlendim.

Saldırılarına teslim olup istediklerini yapsaydım, ruhumu öldürüp kendimi yaşayan bir ölüye çevirmiş olurdum. Hapishane idaresiyle işbirliği yapmak bence gerici bir intihardı. Hücre, fiziken ve zihnen yıkıcı olsa da adımlarımı riskleri idrak ederek attım. Mevcut hâlin çilesini çekmem gerektiğini biliyordum. Direndim. Bu direniş, onlara benim temsil ettikleri her şeyi redde tabi tuttuğumu söylüyordu. Verdiğim mücadele sağlığıma zarar verse de hatta beni öldürse bile, ben o mücadeleyi hapishane arkadaşlarımı bilinçlendirmenin bir yolu ve süre giden devrime bir katkı olarak gördüm. Çünkü gerici intihara sebep olan baskıları ancak direniş ortadan kaldırırdı.

Devrimci intihar anlayışı, ne yenilgiyi kabul etmişliktir ne de kadercilik. Tam aksine devrimci intihar umutla, yani değişimi koşullamak için gerekli kararlılıkla gerçeği, yani bir devrimcinin ölümle yüzleşeceği güne hazır olması gerektiği gerçeğini birleştirme konusunda belirli bir bilinç meydana getirir. Her şeyden önce devrimci intihar, devrimcinin hayatı ve ölümü aynı bütünün parçası olarak görmesini talep eder. Başkan Mao’nun da dediği gibi, “ölüm hepimizi gelip bulacak, ama ölümün sahip olduğu anlam ve önem kişiye göre farklılık arz eder: gericilik için ölmek tüyden hafiftir, devrim için ölmekse Doğu Dağı’ndan da ağır.”

* * *

Ailem yok
İnsanlık ailesi tek mirasım.
Malım mülküm yok
Her şey benim.
Tek bir kişiyi sevmeyi bıraktım.
Herkesi sevmek bana kaldı.
Devrime teslim ettim hayatımı
Devrimci intiharla
Bildim ebedi olmayı.

Huey P. Newton

[Kaynak: Revolutionary Suicide, Writers and Readers, 1995, s. 19-23.]

04 Ekim 2019

, ,

Sudisman

Endonezya Komünist Partisi’nin beş liderinden biri olan Sudisman 1967’de yakalandı, işkence gördü, ardından da mahkemeye çıkartıldı. Suharto rejimi, mahkeme süreci ardından onu idam etti. Hâkim nedamet getirmesini isteyince Sudisman şunu söyledi: 

“Komünist imanıma, komünist sorumluluğuma, kaybettiğim yoldaşlarım Aidit, Lukman, Njoto ve Sakirman’la aramızdaki dayanışma ilişkisine yönelik saygıma binaen şu karara verdim: Nedamet getirmiyorum. Yaptıklarımdan pişman değilim. Bir komünist olarak ben, bugüne dek toprağa düşmüş olanların yaptığından daha azını yapamam. Mücadele için yaşıyoruz, yaşamak için mücadele ediyoruz. Sırf yaşamak için yaşamıyoruz. Hayatı ölümüne, mertçe savunmak için yaşıyoruz... Yaşasın Endonezya Komünist Partisi!” 

Aşağıdaki yazı, Sudisman’ın mahkemedeki savunmasından alınmıştır.

* * *

 

Sayın hâkimler,

Tüm ömrüm boyunca hayata dair birçok görüşe tesadüf ettim. Bazı insanlar, Almanların “hayat bir oyundur” [Ein leben ist ein Spiel] sözünü benimsemişlerdi. Ben bu görüşe hiç katılmıyorum, çünkü bu görüşü benimseyenler, bence hayatı her şeyin öylece gelip geçtiği, mânâsız bir şey olarak görüyorlar. Başka bir ifadeyle bu insanlar, herhangi bir şey olmayı kendilerine hak görüyorlar. Her şey, hiçbir samimiyet olmaksızın, kalbî bir bağlılık yaşamaksızın, bir oyunmuşçasına yapılıyor. Hayır, ben hayatı bir oyunmuş gibi yaşamak niyetinde değilim. 

Bence Almanların bu sözü şu şekilde değiştirilmeli: “Ein Leben ist nicht ein Spiel, aber ein Leben ist ein Streit”, "Hayat oyun değildir. Hayat mücadeledir.” Mücadele etmek için yaşıyoruz, yaşamak için mücadele ediyoruz. Sadece kendi hayatımız için yaşamıyoruz, kalbimiz attığı sürece hayatı cesaretle savunmak için yaşıyoruz. İnsanın doğduğu andan, bebeğin o ilk ağlayışından son nefese kadar, hayat bir mücadeledir. Bazen insan, güç bir mücadeleyle yüzleşir, bazen ağır bir savaşın içine girer. Her mücadele de zaferle taçlanmaz. Fakat gene de hayatın amacı, o alabildiğine ağır savaşın içine girecek cesarete sahip olup zafere ulaşmaktır. Bu, komünistler de dâhil, mücadele içerisindeki herkesin düşüdür. Bu, benim hayatım boyunca gördüğüm düştür. Düşler, idealler olmasa hayat çorak ve boştur. Hayattaki en mükemmel şey, hayatın kendisidir. Mücadele etmek için yaşamak, yaşamak için mücadele etmek, işte benim emelim budur. Ve bu emel, sorumluluk olmaksızın idrak edilemez. Bana göre, sorumluluk cevahir misali bir kelimedir. Bu kelimeden aldığım ilhamla hücremde şu şiiri karalamıştım:

Sorumluluk Sinemdeki Cevahir

Baskınlar
Üst üste gelecek
Arka arkaya
Sorguya alacaklar beni.
İşkencehanelerden geçeceğim bir bir.
Mapus damları görecek bu gözler.
Aklım ve yüreğimse
EKP için ölmeye hazır.
Sorumluluk, sinemdeki cevahir
Onun öz mânâsı budur.

O cevahirin ki yaydığı ışık
Nasıl da parlak
Elimi uzatsam tutacağım sanki
Ama tutması imkânsız.
Kulağımda çınlıyor sesi,
Ezgilemesi güç
Dudağımdaki bal,
Şarkısını çığırmak güç.

Onu inkâr eden
Haindir.
Terk eden, kaçıp giden
Lanetlidir.
Sorumluluk dersi şunu öğretir:
Bir olunmalıdır.
Düşüncede birlik
Yürekte ve amaçta birlik.

Yıldırımlar düşse, ölüm beklese yolumu
Sorumluluğumu bileceğim.
Hiç söylenmeyeceğim. Kaçmayacağım.
Ona sırtımı dönmeyeceğim.
Onu sadakatle ve sükûnetle
Tevazuuyla, tek bir bahane uydurmadan
Omuzlayacağım.

Halkım, partim ve devrim için
Tüm dünya proletaryası ve EKP için
Sorumlulukla hareket edeceğim.
Sorumluluk denilen cevahirin
İşte budur mânâsı.

Kendi şiirimden sonra benim cümlelerimi okuyunca “Sudisman için zerre ağlamayın” diyen yazar Andrew Garve’dan söz edeyim biraz da. Bense gardiyanlarıma şunu söylüyorum: “Bu dünyaya hepimiz bir hizmette bulunuyoruz. Ben Cava’da doğmuş bir komünistim, dolayısıyla görevimi yerine getirdim, Cavalıların âdetleri uyarınca bu dünyayı terk edeceğim ama gitmeden önce şunları söyleyeceğim:

Bir: matur nuwun, Mücadele süresince bana yardım eden herkese teşekkür ediyorum.

İki: nyuwun agunging pangaksomo, mücadele süresince kendilerine zarar verdiğim ilerici ve devrimci kitlelerin beni af etmelerini istiyorum.

Üç: nyuwun pangestu, Ailemden, karımdan ve çocuklarımdan haklarını helâl etmelerini istiyorum.

Yaşasın Endonezya Cumhuriyeti!

Yaşasın Endonezya Komünist Partisi!

Sudisman
Cakarta, 21 Temmuz 1967
Kaynak