03 Eylül 2019

, ,

Bakû Kurultayı’na Çağrı


Kurultay toplama kararı, Komintern’in ikinci kongresine iştirak eden bazı delegelerle birlikte, yürütme komitesinin Haziran 1920’de gerçekleştirdiği toplantıda alındı. “İran, Ermenistan ve Türkiye’nin Köleleştirilmiş Halk Kitlelerine” başlığını taşıyan bir çağrı metni kaleme alındı ve bu halkların temsilcileri, 15 Ağustos’ta Bakû’de düzenlenecek kurultaya çağrıldı.

* * *

 

İran, Ermenistan ve Türkiye’nin Köleleştirilmiş Halk Kitlelerine:

15 Ağustos 1920’de[1] Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi Bakû’de İranlı, Ermeni, Türk işçi ve köylülerin kurultayını toplayacaktır.

Komünist Enternasyonal nedir? Komünist Enternasyonal, Dünya Savaşı’nın sebep olduğu kasırga ile uyanan, açlığa saplanmış ve artık zenginler için değil, sadece kendileri için çalışmak, bir dahaki sefere kendileri gibi acı çeken yoksul kardeşlerine değil, sömürücülere karşı silâhlanarak başkaldırmak amacıyla Rusya, Polonya, Almanya, Fransa, Britanya ve Amerika’daki devrimci emekçi kitlelerin oluşturduğu bir örgüttür. Bu emekçi kitleleri, zaferi temin edecek yegâne unsurun birlik ve örgütlenme olduğunu anlamış ve geçen yıl kendileri için bir mecburiyet olan örgütü, Üçüncü Enternasyonal’i kurmuşlardır. Kapitalist hükümetlerin uyguladığı bütün baskılara rağmen Enternasyonal, on sekiz ay içinde Dünya genelinde hürriyet için mücadele eden devrimci işçi ve köylülerin ruhu hâline gelmiştir.

Böylesi bir zamanda Komünist Enternasyonal, İranlı, Ermeni, Türk işçi ve köylülerin kurultayını neden topluyor? Elinde onlara sunacak neyi var? Onlardan ne istiyor? Avrupa ve Amerika’da sermayeye karşı mücadele eden işçi ve köylüler yüzlerini size dönüyorlar, çünkü onlar da sizin gibi Dünya kapitalizminin boyunduruğu altında acı çekiyor, onlar da Dünya’daki sömürücülere karşı savaşmak durumundalar: eğer Avrupa ve Amerika’daki işçi ve köylülerle birleşirseniz Dünya kapitalizminin çöküşü hızlanacak, Dünya genelinde işçi ve köylülerin kurtuluşu gerçekleşecektir.

İranlı köylü ve işçiler! Tahran’daki Kaçar hükümeti ve onun taşradaki alt bağlantıları olan hanlar yüzyıllardır sizi soymuş ve sömürmüşlerdir. Şeriata[2] göre ortak mülkiyete ait olan toprağa Tahran hükümetinin uşakları tarafından el konulmuştur. Onlar bu toprağı istedikleri gibi kullanmış, size uygun gördükleri vergileri sürekli olarak dayatmışlardır. Ülkeyi iliğine kadar sömürüp sefalet içine düşürerek harap ettikten sonra, geçen yıl İran’ı size eskisinden daha fazla zulmedecek Britanyalı kapitalistlere 2 milyon Sterlin’e satmışlardır.[3] Ordunun hanlar ve Tahran hükümeti için vergi ve haraç toplayabilmesi amacıyla Güney İran’daki zengin petrol yatakları Britanya’ya peşkeş çekilmiş, bunun yanında, ülkenin yağmalanmasıyla ilgili olarak onunla işbirliğine gidilmiştir.

Mezopotamyalı [Irak] köylüler! İngilizler ülkenizin bağımsız olduğunu ilân ettiler fakat 80.000 İngiliz askeri sizin toprağınıza ayak basıyor, mallarınızı çalıyor, sizi katlediyor ve kadınlarınıza tecavüz ediyor.

Anadolu köylüleri! Britanya, İtalya ve Fransa hükümetleri İstanbul’u namlularının ağzında tutuyorlar: sultanı mahkûm ederek onu altı yıldır süren savaş yüzünden zaten yoksul düşmüş olan Türk halkını daha da rahat soyabilmek için Türkiye maliyesinin yabancı bankerlere peşkeş çekilmesini ve Türkiye topraklarının bütünüyle parçalanmasını kabul etmeye zorladılar. Heraclea [Ereğli] kömür madenlerini ve limanlarınızı işgal ettiler, topraklarınızı ayakları altında çiğneyerek barışçıl Türk köylüsüne yabancı olan yasaları dayattılar ve sizi seçtikleri her türlü yükü taşıyacak birer yük hayvanına dönüştürmek istiyorlar. Beylerinizden ve efendilerinizden bazıları sizi yabancı kapitalistlere satarken bazıları da sizi yabancı işgalcilere karşı mücadele etmeye çağırdılar ama bunlar da iktidarı sizin almanıza izin vermediler ve kendiniz için ekip biçebileceğiniz toprakları sultanın muhtelif parazitlerine hediye ederek sizin kullanmanıza fırsat vermediler. Eğer yarın da yabancı kapitalistler sizi ezen zorbalarla daha ılımlı barış şartları üzerinde anlaşırlarsa, tıpkı düşman askerlerinin işgali altındaki bölgelerde toprak sahipleri ve eski hükümet memurlarınızın yaptığı gibi, şimdiki liderleriniz de bundan istifade ederek size yeni zincirler vuracaklardır.

Ermenistan işçi ve köylüleri! Yıllar boyunca uzun uzadıya Ermenilerin Kürtlerin sebep olduğu kıyımlara kurban gittiğini söyleyen yabancı sermayeye mahkûm olan sizler, sultana karşı mücadele etmeye teşvik edildiniz ve ardından bu mücadelenin sonucunda yeni avantajlara kavuştunuz. Savaş boyunca yabancı kapitalistler size sadece bağımsızlık vaat etmediler, ayrıca Türk köylülerine ait topraklar üzerinde hak iddia etmeleri için öğretmenlerinizi, rahiplerinizi ve tüccarlarınızı kışkırttılar, bu sayede Türk ve Ermeni halkları arasında bir türlü sona ermeyen savaşın tüm şiddetiyle sürmesini sağlayarak bitimsiz bir kâr elde etme imkânı buldular. Bu amaçla yabancı kapitalistler Türkiye’yi Ermeni isyanı Ermenileri de Kürt soykırımları ile korkutarak aranızda süren anlaşmazlığın devamlılığından kazanç sağladılar.

Suriye ve Arabistan köylüleri! İngilizler ve Fransızlar size bağımsızlık sözü verdiler ama bugün onların orduları ülkelerinizi işgal ederek size kendi yasalarını dayatıyorlar; oysa siz Türk sultanı ve onun hükümetinden kurtulduktan sonra şimdi, sultandan farkı sadece sizi ondan daha kibarca baskı altında tutan ve ülkenizi daha şiddetli biçimde yağmalayan Paris ve Londra hükümetlerinin kölesi oldunuz.

Sizler tüm bunları çok iyi anlıyorsunuz. İranlı köylüler ve işçiler hain Tahran hükümetine karşı ayaklandılar. Mezopotamya köylüleri İngiliz işgal güçlerine karşı is-yan ettiler; bugün İngiliz basını, İngiliz ordusunun Bağdat yakınlarında asilerle mücadele ederken verdiği kayıpları yazıyor.

Anadolu köylüleri! Yabancı işgalcilere karşı mücadele etmeniz için Kemâl Paşa’nın bayrağı altında hızla toplanmaya çağrılıyorsunuz ama aynı zamanda biz biliyoruz ki, paşaların İtilaf Devletleri’ne mensup vahşi hayvanlarla barış yaptığı bir süreçte mücadeleyi ileri sıçratacak kendi halk partinizi, köylü partinizi kurmaya çalışıyorsunuz.

Suriye’de barışı tesis etmek mümkün olamadı ve İtilaf Devletleri, verdikleri tüm vaatlere rağmen Ermenistan köylüleri olarak sizlerin açlıktan ölmesine göz yumdular ve bu sayede sizi daha etkin biçimde kontrol etmeyi başardılar. Sizler, İtilaf Devletleri’ndeki kapitalistlerden gelecek kurtuluş umudunun kesin olarak anlamsız olduğunu her zamankinden daha fazla kavramış bulunuyorsunuz. Taşnak Partisi’nin[4] burjuva hükümeti, yani İtilaf Devletleri’nin uşağı, barış anlaşması ve yardım için Rusya’daki işçi-köylü hükümetine ricada bulunmak zorunda kaldı.

Şimdi sizin kendi ihtiyaçlarınızı gidermeye başladığınızı görüyor, Avrupa proletaryasının temsilcileri olarak sahip olduğumuz kapasite ve mücadele içinde edindiğimiz büyük tecrübe ışığında kurtuluşunuzu gerçekleştirmenize katkı sunmak amacıyla size sesleniyoruz. Söylediğimiz şu: sahip oldukları araçlarla Avrupalı ve Amerikalı kapitalistlerin sizi ezebilecekleri dönem bir daha geri dönmemek üzere sona ermiştir. Avrupa ve Amerika’daki işçiler kapitalistlere karşı elde silâh ayaklanıp kanlı bir savaş vermektedirler.

Henüz bizler Dünya kapitalizmini mağlup edememiş olsak da, artık kapitalistler kendi halklarının kanını dilediğince içemeyeceklerdir. Rus Devrimi iki buçuk yıldır tüm Dünya’ya karşı mücadele etmektedir. Fransız, İngiliz ve Amerikalı kapitalistler, silâhlı güç ve kıtlık dâhil her türlü araçla, boyunlarına ilmeği geçirip köleleştirmek için Rus işçi ve köylülerine karşı muzaffer olmaya çalıştılar ancak başarılı olamadılar. Rus işçi ve köylüleri büyük bir azimle kendi hükümetlerini korudular ve kendilerine ait bir ordu kurarak İtilaf Devletleri’ne mensup kapitalistlerin desteklediği gerici güçleri mahvettiler.


Yakın Doğu’nun işçi ve köylüleri! Eğer siz de örgütlenirseniz, kendi işçi-köylü hükümetinizi kurduktan sonra silâhlanıp Rus işçi ve köylü ordusu ile birleşirseniz İngiliz, Fransız ve Amerikalı kapitalistleri yenerek tüm zalimlerden kurtulur, hürriyetinize kavuşursunuz ve bu sayede hür bir emekçi halk cumhuriyeti kurabilir, ülkenizin zenginliklerini kendinize ve sizinle ürünlerini mübadele etmekten mutluluk duyacak, yardımınıza zevkle koşacak tüm diğer insanlara ait çıkarlara uygun olarak kullanabilirsiniz. İşte tüm bunları sizlerle kurultayda konuşmak istiyoruz.

İngiliz, Fransız, Amerikalı, Alman ve İtalyan işçilerin temsilcisi olarak Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi, ortak düşmana karşı birlikte verilecek mücadele için sizin mücadelenizle Avrupa proletaryasının ortaya koyduğu çabaların nasıl birleştirileceği meselesini sizlerle tartışmak için Bakû’ye geliyor.

Sizler de 1 Eylül’de mümkün olduğunca kalabalık biçimde Bakû’ye ulaşma konusunda elinizden gelen gayreti esirgemeyiniz. Eskiden kutsal mekânlara ulaşmak için çölleri aştınız, bugün de dağları ve nehirleri aşın, ormanlardan ve çöllerden geçin, kardeşliğe dayalı bir ittifak içinde biraraya gelerek eşitlik, hürriyet ve kardeşlik temelinde bir hayat yaşamak amacıyla kölelik zincirlerinden nasıl kurtulacağınızı tartışacağınız diğer insanlarla buluşun.

Öncelikli olarak Yakın Doğu’nun işçi ve köylülerini çağırıyoruz ancak Sovyet Rusya ile hür ilişkiler geliştiren Müslüman halkın temsilcileri kadar daha uzaklarda yaşayan Hindistan gibi diğer halk kitlelerinin temsilcilerini de aramızda görmek istiyoruz. 2 Eylül’de Türk, Ermeni, İranlı işçi ve köylü, Yakın Doğu’nun kurtuluşu için barışçıl amaçlar doğrultusunda biraraya gelmelidir.

Kurultay, Amerika, Avrupa ve kendi ülkenizdeki düşmanlarınıza, sizin kölelik çağınızın geride kaldığını, ayaklandığınızı ve bu savaşta muzaffer olacağınızı haykırsın.

Bu kurultay, bütün Dünya işçilerine, sizin kendi haklarınızı savunduğunuzu, şu ânda her türlü adaletsizliğe ve yağmacılığa karşı çarpışan büyük devrim ordusuna sizin de katıldığınızı ilân etsin.

Kurultayınız, Dünya’daki milyonlarca köleleştirilmiş insana dirayet ve iman versin. Onlara sahip oldukları güç konusunda güven aşılasın. Nihaî zaferi ve kurtuluş gününü yakınlaştırsın.

Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi
Başkan: G. Zinovyev
Sekreter: K. Radek
Britanya Sosyalist Partisi adına: W. McLaine, Tom Quelch
İngiliz Sendika Temsilcileri Komitesi adına: J. Tanner, J. T. Murphy
Komünist Enternasyonal Kongresi’ne gönderilen Fransız delegasyonu adına: A. Rosmer, Deslinieres, J. Sadoul
Komünist Enternasyonal Kongresi’ne gönderilen İtalyan delegasyonu adına: Bombacci, A. Graziadei
ABD Komünist Partisi adına: L. Fraina, A. Stoklitski
ABD Komünist Emek Partisi adına: A. Bilan
İspanya Emek Federasyonu adına: Angel Pestaña
Rus Komünist Partisi Merkez Komitesi adına: N. Buharin, V. Vorovski, A. Balabanova, G. Klinger
Tüm Rusya Sendikaları Merkez Komitesi adına: S.A. Lozovski
Polonya Komünist Partisi adına: J. Marçiewski (Karski)
Bulgaristan Komünist Partisi ve Balkan Komünist Federasyonu adına: N. Şablin
Avusturya Komünist Partisi adına: Reisler
Macaristan Komünist Partisi adına: Rákosi, Rudnyánszki
Hollanda Komünist Partisi adına: D. Wijnkoop

20 Temmuz 1920
Kommunisticheskiy Internatsional
(Komünist Enternasyonal)
Sayı: 12 (Temmuz 1920).

Dipnotlar:
[1] Kurultayın açılış tarihi ilk özgün planda 15 Ağustos’tur, ancak sonradan Eylül başına ertelenmiştir. Her iki tarihe de çağrı metninde yer verilmiştir.

[2] Şeriatla ilgili atıf, Komünist Enternasyonal dergisinin Almanca baskısında mevcuttur ancak Rusça baskısında yer almaz.

[3] 1919’daki İngiliz-İran Anlaşması uyarınca Londra, İran Hükümeti’ne 2 milyon Sterlin borç para verir. Karşılığında İngiliz Hükümeti, İran’da, silâh temini, askerî eğitmenler ve idarî danışmanlarla ilgili olarak oldukça kapsamlı imtiyazlara sahip olur. Güçlü bir halk muhalefeti nedeniyle anlaşma İran hükümetince onaylanamaz ve 1921 başlarında İran tarafından feshedilir.

[4] Taşnaksutyun: (Taşnaklar) Ermenistan’daki milliyetçi küçük burjuva partisi; 1918-20 arasında Ermenistan’daki Sovyet karşıtı hükümeti idare etti.

02 Eylül 2019

, , ,

Bağımsızlık Bildirgesi



Beş yıl boyunca Japonların ekonomisini acımasız bir biçimde sömürdüğü Vietnam halkı, II. Dünya Savaşı sayesinde Fransızların sekiz yıllık kontrolüne son verme imkânı buldu. Viet Minh olarak bilinen Vietnam’ın Bağımsızlığı Birliği (Vietnam Doc Lap Dong Minh Hoi) çatısı altında mücadele yürüten Vietnamlı milliyetçiler, hem Japon işgalcilere karşı savaştılar hem de Fransız sömürgecileri mağlup etmeyi bildiler. Ho Chi Minh liderliğinde Viet Minh, kuzeyde yeni yerel hükümetler kurdu, toprakları köylülere dağıttı, kıtlıkla başa çıkabilmek için tahıl ambarları kurdu. 2 Eylül 1945 günü Ho Chi Minh, Hanoi’deki Ba Dinh Meydanı’nda Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilân etti. Konuşmasının başında aktardığı cümle, 1776 tarihli Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesi’nin o ünlü ikinci paragrafından alınmıştır.

* * *

 

“Tüm insanlar eşit yaratılmıştır. Yaradan, insanlara yaşama, özgürlük ve mutluluk arayışı gibi belirli devredilemez haklar bahşetmiştir.”

Bu ölümsüz ifade, 1776 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi’nde dile getirilmiştir. En geniş mânâda burada şu kastedilmektedir: Dünya üzerindeki tüm insanlar doğuştan itibaren eşittirler, tüm insanlar, yaşama, mutlu ve özgür olma hakkına sahiptirler.

1791 tarihinde ilân edilen, insanların ve yurttaşların hakları ile ilgili Fransız Devrimi Bildirgesi ise şunu söylemektedir: “Tüm insanlar, özgür ve eşit haklarla birlikte dünyaya gelirler, insanların her daim özgür olması, eşit haklara sahip olması bir zorunluluktur.”

Bunlar, kimsenin inkâr edemeyeceği gerçeklerdir.

Buna karşın seksen yılı aşkın bir süredir eşitlik, özgürlük ve kardeşlik denilen ölçütleri ayaklar altına alan Fransız emperyalistler, anavatanımıza tecavüz etmiş, yurttaşlarımızı zulme maruz bırakmışlardır. Fransız emperyalistler, insanlık ve adalet ilkelerine aykırı davranmışlardır.

Siyaset sahasında onlar, halkımızı her tür demokratik özgürlükten mahrum bırakmıştır.

İnsanlık dışı kanunları halkımıza dayatmış, milli birliğimizi parçalamak, halkımızın birleşmesine mani olmak için ülkenin kuzeyinde, ortasında ve güneyinde üç farklı politik rejim tesis etmişlerdir.

Fransız emperyalistler, okuldan fazla hapishane inşa etmişlerdir. Onlar, yurtseverlerimizi zerre merhamet etmeden katletmiş, ayaklanmalarımızı kan gölünde boğmuşlardır.

Halka ve zihnine pranga vurmakla kalmamış, halkımızı cehaletin karanlığına mahkûm etmişlerdir.

Irkımızı zayıf düşürmek için bizleri afyon ve alkol kullanmaya mecbur etmişlerdir.

Ekonomi sahasında ise Fransız emperyalistler, bizi iliğimize kadar sömürmüş, halkımızı yoksullaştırmış, topraklarımızı mahvetmişlerdir.

Onlar, pirinç tarlalarımızı, madenlerimizi, ormanlarımızı ve hammaddelerimizi bizden çalmış, kâğıt para basımını ve ihracatı tekellerine almışlardır.

Fransız emperyalistler, akıl sır ermeyen bir dizi vergi icat etmiş, halkımızı, bilhassa köylülerimizi yoksulluğa mahkûm etmişlerdir.

Onlar, milli burjuvazimizin gelişimine mani olmuş, işçilerimizi acımasız bir biçimde sömürmüşlerdir.


1940 güzünde Japon faşistler Hintçini topraklarını müttefik kuvvetlere karşı savaşlarında yeni üsler kurmak için işgal ettiklerinde Fransız emperyalistler, Japonlar karşısında diz çökmüş ve bizim ülkemizi onlara teslim etmişlerdir.

O tarihten itibaren halkımız, hem Fransızların hem de Japonların boyunduruğu altındadır. Halkın çilesi ve sefaleti daha da artmıştır. Nihayetinde, geçen yılın sonundan bu yılın başına dek uzanan süreçte Quang Tri şehrinden Kuzey’e dek uzanan sahada iki milyon yurttaşımız açlıktan ölmüştür. 9 Mart günü Fransız askerleri silâhlarını Japonlara teslim etmişlerdir. Fransız sömürgeciler, ya ülkeden kaçmış ya da teslim olmuş, böylelikle beş yıllık zaman zarfında bizleri “koruyamayacaklarını” ispatlamış, ülkeyi iki kez sattıklarını ortaya koymuşlardır.

9 Mart’tan önce birçok kez Vietnam Birliği, Fransızların Japonlara karşı kendisiyle ittifak kurmasını istemiş, bu öneriyi kabul etmek yerine Fransız sömürgeciler, Vietminh üyelerine yönelik terörist faaliyetlerini giderek yoğunlaştırmış, ülkeden kaçmadan önce Yen Bai ve Caobang’da çok sayıda politik tutsağı katletmiştir.

Bu yaşananlara rağmen yurttaşlarımız, her daim Fransızlara hoşgörüyle ve insanca davranmıştır. Mart 1945’te Japonların yaptığı darbeden sonra bile Vietnam Birliği, birçok Fransız’a sınırdan geçme konusunda yardımda bulunmuş, bazılarının Japon hapishanelerinden kaçmalarını sağlamış, Fransızların hayatlarını ve mülklerini korumuştur.

1940 güzünden sonra ülkemiz, esasen bir Fransız sömürgesi olmaktan çıkıp Japon mülkü hâline gelmiştir.

Japonlar, müttefik kuvvetlere teslim olduktan sonra tüm halkımız ayaklanıp milli egemenliğimizi yeniden kazanmış ve Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni kurmuştur.

Hakikat şu ki biz, bağımsızlığımızı Fransızlardan değil Japonlardan söküp aldık.

Fransızlar kaçtılar, Japonlar teslim oldular, İmparator Bao Dai tahttan çekildi. Halkımız, yaklaşık yüzyıldır bileklerinde duran zincirleri kırmayı bilmiş, vatanını bağımsızlaştırmıştır. Aynı zamanda halkımız, yüzlerce yıldır hükmünü yürütmüş olan kraliyet rejimini de alaşağı etmiştir. Bugün bu rejimin yerine demokratik cumhuriyet kurulmuştur.

Bu sebeple geçici hükümet üyeleri olarak tüm Vietnam halkını temsil eden bizler, bugünden itibaren Fransa ile sömürge olduğumuz dönemden kalma tüm ilişkileri kopartıp attığımızı, Fransa’nın Vietnam adına bugüne dek üstlendiği tüm uluslararası yükümlülükleri yürürlükten kaldırdığımızı ve Fransızların vatanımızda kanunlara aykırı bir biçimde elde ettikleri tüm özel hakları hükümsüz kıldığımızı beyan ediyoruz.

Ortak bir amaçla can bulmuş olan tüm Vietnam halkı, ülkesini yeniden fethetmek için uğraşan Fransız sömürgecilere karşı son nefesine kadar mücadele etmeye kararlıdır.

Tahran ve San Fransisko’da kendi kaderini tayin hakkı ve milletlerin eşitliği ilkelerini kabul etmiş olan müttefik kuvvetlere mensup milletlerin Vietnam’ın bağımsızlığını kabul etmemek gibi bir yönelim içerisine girmeyeceğine kaniyiz.

Sekiz yılı aşkın bir süre tüm cesaretiyle Fransız hâkimiyetine karşı koymuş, son yıllarda müttefik kuvvetlerle yan yana faşistlerle savaşmış bir halk, özgür ve bağımsız olmalıdır.

Bu sebeple Demokratik Vietnam Cumhuriyeti Geçici Hükümeti üyeleri olarak bizler, Vietnam’ın özgür ve bağımsız bir ülke olma hakkının bulunduğunu ve artık gerçekte onun özgür ve bağımsız olduğunu tüm dünyaya resmî olarak beyan ederiz. Vietnam halkı, tüm fiziksel ve zihinsel gücünü seferber edip canını malını bağımsızlığını ve özgürlüğünü korumak için feda etmeye kararlıdır.

Ho Chi Minh
[19 Mayıs 1890 – 2 Eylül 1969]
Kaynak

01 Eylül 2019

,

Ayakkabı Cumhuriyeti


“Öz ile biçim aynı olsaydı, bilime gerek kalmazdı” diyor Marx. Bu söze politik düzlemde şu eki yapmak mümkün: “Burjuva siyasetle komünist siyaset birse, devrime gerek yoktur.”

Ayakkabı ustası ile bir ayakkabı fabrikasında çalışan işçi de bir değildir. İlki, işin başını-sonunu tayin eder; ikincisi işin başını-sonunu bilmez, sadece ucu açık bir sürecin parçası olur. İşçi ait; usta sahip olmayı bilendir. İşçinin de ustanın da burjuva olma arzusu ile kuşatılması mümkündür. Her ikisi de bu noktada yalınayakların öfkesinden kaçmak için kendince yollar bulacaktır.

Burjuvazi, bir kader anlayışı ile birlikte gelir. O, talihli, kudretli ve “yıldızı yüksek” olandır. Böyle bakılınca, kolektif dinamikler bireylere bölünecek; bireyler de o talihe, kudrete ve yıldıza kavuşmak için burjuvaziye öykünecektir. Eksik ve zayıf olan, kolektif dinamiklere dair bir tasavvurun silindiği koşullarda, kendisini burjuvazide tamama erdirecektir. Burjuvazi ise özel ve az oluşu ile buna direnecek, fukaranın ağzına bal çalacak, kimi vakit oyuncaklarını dağıtacak, büyük oyun alanları kuracak, ama her zaman kazanan o olacaktır.

Eskiden en azından, “vücuda yapılan dövmenin emperyalizm çağıyla alakası vardır” türünden cümlelere rastlanabiliyordu. Zira emperyalizm, tüm yeryüzü üzerinde hak iddia etmekti.

Bugünse Latin Amerika’da solcular, oylarını aldıkları fukara yerlilerin hilafına, madenleri emperyalist tekellerin sofrasına servis etmekte bir beis görmemektedirler.

Burada mantık şudur: yeryüzü kolektiftir, emperyalizm, yerlilere kıyasla az ve özel değil, cihanşümuldür, bu madenlerin pazarlanması sorun teşkil etmemelidir. Bedeninin ve derisinin sahibi olduğunu düşünenler, ayırt edici, özel iğnelerle resimler çizmektedirler. En geniş manada yeryüzü, yıldızı, talihi ve kudreti başka yerlerde görenlerce yağmalanmaktadır.

Dünyaya ve hakikate baktıkları yerden, kendilerini bir çift ayakkabı ayırmaktadır. Onları verense egemenlerdir. Yeryüzünden, topraktan ayrı olma meselesi, ayrılanları burjuvazinin peşinden sürükler. Geçmişse vicdanla öğütülür. Akıl, gelecek adına bugüne müdahale eder.

Marksizm tarihinde de her momentte geçmişin yükünü hafifleten, silikleştiren eserler ön plana çıkar. Ayakkabının içine kaçan taşın her daim çıkartılması gerekir. Burjuvaziyle, olmadı gerçeklikle uzlaşacak bireylerin inşası için teorinin budanması şarttır. Marksizm de yerle bağlarını bir bir yitirir. Şatolara, fildişi kulelere çekilir. Marx ve Lenin’e inat, yoksula, işçiye, ezilen halka tepeden bakılır. Onlar, yüce bir akıl zaviyesinden değerlendirilir. Üretici güçler, burjuvazinin üretimdeki kudreti adına istismar edilir.

Mücadele içerisinde tüm köylü, geri, cahil, sığ olan insanlar harcanmak, tasfiye edilmek zorundadır. Harcanmak, tasfiye edilmek istemeyense, hemencecik burjuva bireye benzemek için kollarını sıvar. Her hayatta kalma çabası, burjuvaziye teslimiyetle sonuçlanır. Ali Şeriati’nin ifadesiyle, kimi zaman “öl ki başkaları yaşayabilsin” denmelidir. Devlet ve burjuvazi, bireylerin hayatta kalma neşesinde örgütlenir.

Siyaset ustaları, sadece kendi ayakkabılarından bakabilmektedirler dünyaya. Bu noktada birey, devletin eğretilemesi olarak yeniden inşa edilir. İnşa faaliyetinde mayayı burjuvazi çalar. Burjuvazinin mitolojisi, dini ikame eder. Tarihi “mülk sahibi birey” denilen tanrıya göre yeniden kurgular. Burada elbette, tabiatıyla, öne çıkan burjuvazinin hikâyesidir. Tüm hikâye, onu yüceltecek şekilde anlatılır. Olan, galip olansa, galibiyet ve zafer sadece olanda aranacaksa, burjuvazinin “ol” demedikleri ölecektir.

Söz konusu hikâyede görünen-görünmeyen ayrımı da ortadan kalkar. Zarf ve mazruf, burjuva “birey”de birlenir. Hâkim olduğu düzende burjuva, herkese özle biçimin, eylemle sözün bir olduğu yanılsamasını sunar. Kendisini nesnelleştirecek fikrî pratiğe izin verilmez. Dolayısıyla, teorideki öz-biçim ayrımı da pratikteki burjuva siyaseti-komünist siyaset ayrımı da silikleşir.

Burjuva, devrimci mücadelenin tarihselliğini kendi hikâyesinde, toplumsallığını kendi pratik varlığında askıya alır. Devrim ve sınıf, zararlı unsurlar olarak sürekli karalanır. Tanrı eğretilemesi olarak burjuvazi, devrimin ve sınıfın teolojisine asla izin vermez.

Ayakkabılarının içinden bakanlar, ayakkabılarının yüzölçümü ölçüsünde bir cumhuriyet kurarlar. Birey dışı tüm ideolojik-politik faaliyetler yasaklanır. Burjuvazinin mitolojisi ile ezilen din, bireyin vicdanı ile tanrı kurgusu arasına sıkıştırılır. Onun kendisi dışındaki, kendisini aşan gerçeklerden el yuması istenir.

Sınıf ve devrim de bu süreçten nasibine düşeni alır. Sosyalizm, işçi olmanın yüceltilmesi; devrim, öznel pratiğin tanrısallaştırılması olarak takdim edilir. Gerçekte, tarihin-toplumun çelişkilerinden, çatışmalarından beslenen kolektif bir pratik olarak sınıf ve devrim, birey-tanrının sınırlarına hapsedilir. Burjuvazi iktidarını, kendi gölgesini hayatın tüm yönlerine düşürerek sürdürür.

“Burjuvazi ilerleyip gelişsin, biz sonra bakarız kendi işimize” diyenler, burjuvazinin nimetlerinden vazgeçemeyenler, onun ayakkabısını çıkartamayanlardır. Devrim ve sınıf meselesi burjuvazi ile başlatılınca onunla bitirilmek, tamama erdirilmek zorundadır.

Bu yanlışın tek çözümü, ucu açık ezilenler mücadelesinin sınıfsal ve devrimci gerçekliğine duhul etmek ve öznelliği oradan kurmaktır. Burjuvazinin malasından, harcından, küreğinden medet umulamaz.

“Burjuvazi gelişsin” denildiği için, gerçeklik ancak ve sadece bu gelişme ölçüsünde analize tabi tutulabilir. Özle biçimin, burjuva siyasetle komünist siyasetin ayrıştırılmasına artık ihtiyaç yoktur. Dolayısıyla, ortaya gördüklerine inananlar, sadece görebildiklerine iman edebilenler topluluğu çıkar. Görülmek istenen burjuvazinin ilerlemesi olduğundan, sadece o ilerlemeye ters akıntılar politik düşmanlık düzeyine çıkabilirler. Burjuvazinin hâkim olduğu koşullarda, onu önceleyen sınıfsal ilişkilerden artakalanlar, esasen bir direnişin adsız tezahürleri, imgeleridirler. Burjuvaziden yana saf tutup o artakalanlara düşmanlık gütmek, utangaç burjuva siyasetinin yansımasıdır.

Bu açıdan tartışma, Anadolu’daki ekalliyetin, azınlıkların servetleriyle kapitalizmi farklı bir kanaldan geliştirme ihtimali ile ilgilidir. Kemalizme yönelik itiraz, onun bir küçük burjuva ideolojisi olması değil, söz konusu ihtimali ortadan kaldırmış olmasıyla bağlantılıdır. Bu kesim, “kapitalizm Rum, Ermeni, Yahudi eliyle gelişmiş olsaydı, tam Batı ülkesi olur, bunca dertle uğraşmazdık” der. Dolayısıyla, devrimi ve sınıfı görmeyen bu yaklaşım, özünde burjuvazinin karın ağrısından başka bir şey değildir.

Öte yandan bu söylenen, Kemalizmin kendi özel odalarında özel bir “Türk” inşa etmediği, kurmadığı anlamına gelmez. Bu Türk, ekalliyeti de kesen, sınıfsal, devrimci olanın tasfiyesi için bir tür silâh olarak imal edilmiştir. Tahkimat, bir yandan “hain” Araplara, bir yandan da Farslara-Kürdlere karşı yapılmıştır. “Sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış kitle” tespiti, kitleleri kaynaştıracak, sınıfsızlaştıracak, imtiyazlardan arındıracak iradeye karşı bir tampon oluşturma niyetinin yansımasıdır.

Buradan şu söylenebilir: “İslam’da kurban yok” lafı, selefi bir zihniyetin ürünüdür. Selefilik ise özel kabilelerin İslam devrimine karşı direncinin adıdır. Kabileleri ortak bir geçmişe ve geleceğe bağlama iradesi, kabilelerin “ben varım” demesiyle tasfiye edilecektir. Bu açıdan, “Türklükte İslam yok” lafı ile “İslam’da kurban yok” yan yanadır. İlkinde özel otağların, özel hazırlanmış kımızların direnci; ikincisinde özel malumatın, özel varlığın direnci söz konusudur.

İslam’ın da Türklük gibi özel saraylarda inşa ve imal edilmesine izin vermemek gerekir. Aynı şekilde Araplarla bir yarış içerisine girerek, “şu İslam Türklere gelmiş, bahşedilmiş olsaydı keşke” denmemelidir. Bu açıdan İslam’ın devlete göre kurgulanması noktasında Mustafa İslamoğlu gibi isimler, devletin sivil kanadının “ajan”larıdırlar. İslam’ın ve Türklüğün ezilenler tarihinden yalıtlanması, oradan da mevcut muktedirlerin eteklerine tutuşturulması, bugün, egemenlere ait bir pratiktir. Aracısı, her türden küçük burjuvadır. Talihe, kudrete ve yıldızlara kul olanların putları yıkılmayı beklemektedir. Bugün o putları simgeleyen heykellerin gözlerini bağlayanlar, AKP gerçeğinin ne kadar devlete ve burjuvaziye yakışmadığını söylemeye çalışmaktadırlar. Gerekirse bu gözler görsün diye o heykeller de yıkılacaktır!

Eren Balkır
1 Eylül 2019

31 Ağustos 2019

, ,

Ormanlarımızın ve Savanlarımızın Kundakçısı Emperyalizmdir



Bu demeç, ilk olarak Paris'te gerçekleştirilen Ağaçların ve Ormanların Korunması için Uluslararası Silva Konferansı'nda verilmiştir. O zamandan beri de devrimcilerin bir toplumsal devrimin gerekliliğini ve çevre odağını vurgulamanın bir yolu olarak, birçok yolla yayıldı. Şimdi, her zamankinden daha fazla, bu konuşmayı kapitalizmde çevresel krizlerle ilgili derin ve önceden görülmemiş bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığımız için içselleştirmek için gereklidir. Yoldaş Thomas Sankara, bu görevin hizmetindeyken öldü ve bu durumda eğer elimizden hiçbir şey gelmeyecekse en azından yapabileceğimiz bir şey var; onun ne için öldüğünü bilmek ve bu yönde çalışmak, Burkina Faso devriminin derslerini içselleştirmektir. Her zamanki gibi, bu içerik de üzerine çalışılması ve mücadeleyi tahkim etmesi için sunulmuştur.

* * *

 

Anavatanım Burkina Faso, kendisini hiç kuşkusuz bir şekilde bu gezegendeki, yirminci yüzyılın sonunda insanlığın hâlen daha muzdarip olduğu tüm doğal felâketlerin bir sızma noktası olarak adlandırmakta haklı olan nadir birkaç ülkeden biridir.

Sekiz milyon Burkinabé (Burkina Fasolu), bu gerçeği 23 yıldır içşelleştirmiştir. Bu insanlar, analarının, babalarının, kızlarının ve oğullarının açlıktan, kıtlıktan, hastalıktan kırılmalarını bizzat izlediler; cehaletin kendilerini yüzer yüzer tüketmesine şahit oldular. Gözlerinde yaşlarla göletlerin ve nehirlerin kurumasına tanıklık ettiler. 1973'ten beri çevrenin mahvoluşunu, ağaçların ölüşünü, çölün adım adım çevrelerini işgal edişini izlediler. Sahel çölünün yılda 7 kilometre hızla genişleyip büyüdüğü tahmin ediliyor.

Ancak bu şekilde bakarsak uzun bir süre boyunca doğum sancıları çekmiş, olgunlaşmış, nihayet 4 Ağustos 1983 gecesi kendisini Burkina Faso'nun demokratik bir halk devrimi formunda göstermiş olan devrimin meşruiyetini anlayabiliriz.

Ben burada, doğal çevrelerinin ölüşünü hiçbir şey yapamadan izledikten sonra, kendi ölümlerini de izlemek istemeyen bir halkın basit bir sözcüsüyüm. 4 Ağustos 1983'ten beri sular, ağaçlar ve hayatlar -eğer kendi başlarına hayata tutunamayacaklarsa- Burkina Faso'yu yöneten Ulusal Devrim Konseyi tarafından gerçekleştirilen her eylemde temel ve kutsal olarak alınmıştır.

Bu noktada Fransız halkına, hükümetlerine ve özellikle de cumhurbaşkanı François Mitterand'a, dünyaya karşı açık görüşlülüğün, sefalete karşı hassasiyetin ve siyasi dehanın dışavurumu olan bu önayak olma girişimlerinden ötürü hürmetlerimi sunarım. Sahel'in kalbinde bulunan Burkina Faso, halkının en hayatî kaygılarıyla mükemmel bir uyum içinde olan girişimleri her zaman tam olarak takdir edecektir. Ülke, gereksiz zevk gezilerinin aksine, gerektiği her zaman onlar için mevcut bulunacaktır.

Şimdi artık neredeyse 3 yıldır halkım, Burkinabé halkı, çölleşmeye karşı mücadele vermektedir. Bu yüzden de bu platformda bulunarak tecrübelerini paylaşmak ve diğer halkların tecrübelerinden faydalanmak onların görevidir. 3 yıldır Burkina Faso'daki tüm mutlu olaylar -evlilik, vaftiz, ödül töreni, birtakım önemli kişilerin ziyaretleri vs.- bir ağaç dikme töreniyle kutlanmaktadır.

Yeni yılı, 1986'yı karşılamak için başkent Ouagadougou'daki tüm öğrenciler, okul çağındaki çocuklar kendi elleriyle 3.500'den fazla kuzine soba yaparak bunları annelerine sundular. Bu, 2 yıl boyunca kadınların kendilerinin yaptığı 80.000 kuzine sobaya bir ekti. Bu eylem, yakacak odunların tüketiminin azaltılması, ağaçların ve hayatın korunması yönündeki ulusal çabaya bir katkıydı.

4 Ağustos 1983'ten bu yana inşa edilen yüzlerce kamu konutundan birini satın almak ya da sadece kiralamak, asgari sayıda ağaç dikmek ve onlara gözünün bebeği gibi bakmak yükümlülüğüne bağlıdır. Bu konutlara yerleşen fakat bu sorumluluğu yerine getirmeyenler, şimdi bazı dillerin sistematik ve tek taraflı olarak zehirlerini dökmelerine rağmen, Devrim Savunma Komiteleri'nin uyanıklığı sayesinde tahliye edildiler.

Hem Burkina Faso'dan hem de komşu ülkelerden 9 aylık ve 14 yaş arasındaki 2.5 milyon çocuğa iki hafta içinde kızamığa, menenjite, sarı hummaya karşı aşı yaptıktan sonra; şu ana kadar temel bir ihtiyaç olan içme suyundan yoksun kalmış olan, başkent bölgesindeki 20 bölgeye 150'den fazla su kuyusu inşa ederek bu ihtiyacı giderdikten sonra; 2 yıl içinde okur-yazarlık oranını yüzde 12'den 22'ye çıkardıktan sonra, Burkinabé halkı, yeşil bir Burkina Faso için mücadelesini muzaffer bir şekilde sürdürmektedir.

5 yıllık planı beklerken ilk girişimimiz olarak, Halkın Gelişim Programı'nın himayesinde 15 ay boyunca 10 milyon ağaç dikildi. Köylerde ve gelişmiş nehir vadilerinde her aile, senede en az 100 ağaç dikmek zorundadır.

Yakacak odunun kesimi ve satımı tamamen yeniden düzenlendi ve şu an sıkı bir şekilde kontrol edilmektedir. Bu kontrol önlemleri, bir kereste tüccarı kimliğine sahip olma zorunluluğu, ağaç kesimi için gösterilen yerleri göz etmek, ormansızlaşmış bölgeleri ormanlaştırmak gibi eylemleri içeriyor. Bugün her Burkinabé köyü, bir ağaç korusuna sahip olarak atalarının geleneklerini diri tutuyor.

Halkı sorumluluklarının farkına vardırma çabalarımız sayesinde, artık şehir merkezlerimizde dolaşan hayvan sürüleri yok. Kırsal kesimimizde, kontrolsüz göçebelik ile mücadele etmek için hayvancılığın yoğun şekilde teşvik edilmesinin bir aracı olarak hayvancılığın tek bir yere yerleştirilmesine odaklanmaktayız.

Orman yakmak gibi kriminal eylemleri işleyenler, köylerdeki Halk Mahkemeleri tarafından yargılanmaya ve yaptırıma tabi tutulurlar. Belli bir sayıda ağaç dikme zorunluluğu, bu mahkemelerin uyguladığı yaptırımlardan biridir.

10 Şubat - 20 Mart arasında, kooperatif köy gruplarının yetkilileri olan 35.000'den fazla köylü, ekonomik yönetim ve çevre düzenlemesi ve bakımı konularında yoğun ve temel kurslar alacak.

15 Ocak'tan bu yana, 7.000 köy kreşini tedarik etmek amacıyla Burkina'da “Orman Tohumlarının Halk Hasadı” adı verilen geniş çaplı bir operasyon başlatıldı. Tüm bu faaliyetleri “üç savaş” etiketi altında topladık.

Baylar ve bayanlar:

Niyetim, ağaçlarımın ve ormanların savunmasıyla ilgili olarak halkımın mütevazı devrimci deneyimine ilişkin sınırsız övgüler ve haksız övgüler düzmek değildir. Niyetim, Burkina Faso'daki insanlar ve ağaçlar arasındaki ilişkide meydana gelen köklü değişiklikler hakkında mümkün olduğunca açık konuşmaktır. Niyetim, ülkem insanının, Burkinabé insanının ve ağaçların arasında derin ve samimi bir sevginin doğmasına ve gelişmesine olabildiğince doğru şahitlik etmektir.

Bunu yaparken, Sahel realitemizin özel şartlarına ve araçlarına dayanarak, tüm gezegende ağaçlara saldıran mevcut ve gelecekteki tehlikelere yönelik çözüm arayışlarına dayanarak teorik anlayışlarımızı uyguladığımıza inanıyoruz.

Burada bir araya gelmiş olan çabalarımız ve tüm topluluğumuzun çabaları, sizlerin ve bizlerin deneyimleri ve birikimleri, ağaçlarımızı, çevremizi ve kısacası hayatlarımızı koruma mücadelesinde kazanacağımız zaferi garantileyecektir.

Baylar ve bayanlar:

Bizler, her gün saldırı altında yaşıyoruz ve yeşilliğin mucizesinin ayağa kalkmasını, söylenmesi gerekenleri söylemek cüretiyle bekliyoruz. İşte sizlere bu umutla, sizin de bizim katılmadan duramayacağımız bu savaşa katılımınız olacağı umuduyla geldim. Buraya doğanın haşinliğine karşı sizlere katılmak için geldim. Fakat aynı zamanda, diğer insanların talihsizliğin kaynağını yaratanların kibrini kınamaya geldim. Sömürgeci yağma, ormanlarımızı, bizim kendi yarınlarımız için bu kayıpların yerinin doldurulabilme düşüncesini aklından bile geçirmeden yok etti.

Havada ve karada biyosferimizin cezasız şekilde barbarca yağmalanması devam ediyor. Duman çıkaran tüm bu makinelerin yaptığı katliamların boyutu hakkında çok fazla bir şey söyleyemeyiz. Bunun suçlularını bulmak için elinde her türlü teknolojik aracı olanlar, bunu yapmakla ilgilenmezler; ve aksine, bu teknolojik araçlardan mahrum olanlar ise bunu yapmak istemektedirler. Oysa ki onların sadece sezgileri ve en içten, samimi inançları vardır.

İlerlemeye, gelişmeye karşı değiliz. Ancak anarşik ve başkalarının haklarını kriminal bir şekilde ihmal eden bir ilerleme istemiyoruz. O yüzden çölleşmeye karşı savaşın insan, doğa ve toplum arasında bir denge kurma savaşı olduğunu vurgulamak istiyoruz. Her şeyden önce bu savaş, bir kader meselesi değil, politik bir olaydır.

Ülkemdeki Çevre ve Turizm Bakanlığı'na bir tamamlayıcı olarak Su Bakanlığı’nın oluşturulması, sorunları çözebilmek için sorunları açıkça formüle etme isteğimizi göstermektedir. Sondaj operasyonları, rezervuarlar ve barajlar gibi mevcut su kaynaklarımızdan yararlanmanın finansal yollarını bulmak için savaşmalıyız. Burası, bankaların ve bu alandaki projelerimizi yapan diğer finans kurumlarının dayattığı tek taraflı sözleşmeleri ve gaddar koşullarını teşhir etmek ve kınamak için uygun bir yerdir. Ülkelerimizin borçlarını travmatik şekilde artıran ve herhangi anlamlı ve yararlı bir hamleyi engelleyen şey, bu tür engelleyici şartlardır.

Ne Maltusçu safsatalar -ki burada ben Afrika'nın gayet makul, az bir nüfusa sahip olduğu iddiasındayım- ne de tatil beldelerindeki görkemli ve demagojik şekilde vaftiz edilmiş “ağaçlandırma operasyonları” bize bir cevap sunuyor. Biz ve bizdeki sefaletse, sefalet üzerine yatırım yapan yatırımcılar ve tüccarların huzurunu kaçıran ağıtlarımız ve avazımız ile sanki uyuz köpekleri tekmeleyip kovar gibi görmezden geliniyor.

Bunun için Burkina, diğer yıldızlarla ve gezegenlerle birlikte yaşayabilmek için yapılan araştırmalara harcanan devasa meblağların en azıdan yüzde birinin tazminat yoluyla, insanların ve ağaçların hayatını kurtarmak için finans projelerinde kullanılmasını teklif etti ve ediyor. Marslılarla girişilecek bir diyalogun, cennetin yeniden fethine yol açacağı umudunu kaybetmedik. Fakat bu arada yeryüzünde yaşayanlar olarak da, sadece cehennem ya da araf alternatiflerini reddetme hakkına sahibiz.

Bu şekilde açıkladıktan sonra, ağaçlar ve ormanlar için mücadelemiz, en başta demokratik ve popüler bir mücadeledir. Çünkü bir avuç orman mühendisi ve uzmanlar, yüksek meblağlarla çalıştıktan sonra hiçbir şeyi başarmış olmayacaklar! Ya da sahte duyarlar ve vicdanlar, biz içme suyu için yüz metre derinliğinde bir kuyu açmak için finansal kaynaktan yoksunken ve petrol çıkarmak için üç bin metre derinlikte bir kuyu açılırken, Sahel'i tekrar yeşilleştirmeyecektir!

Karl Marx'ın da dediği gibi, sarayda yaşayanla kulübede yaşayan aynı şeyler hakkında aynı şekilde düşünmezler. Ormanları ve ağaçları koruma mücadelemiz, en başta emperyalizme karşı bir mücadeledir. Çünkü ormanlarımızı ve savanlarımızı kundaklayan, ateşe veren emperyalizmdir.

Baylar ve Bayanlar:

Bereketin, neşenin ve mutluluğun yeşilinin haklı yerini alabilmesi için mücadelenin bu devrimci ilkelerine dayanıyoruz. Faso'nun ölümünü durdurmak ve onun parlak geleceğini müjdeleyebilmek için devrimin gücüne inanıyoruz.

Böyle bir mücadele, yürütülebilir. Görevlerin büyüklüğü ve zorluğu karşısında çözülüp kaçmamalıyız. Başkalarının ızdırabına sırtımızı dönemeyiz, çünkü çölleşme artık sınır nedir bilmiyor.

Yalnızca arı değil, mimar olmayı da seçersek bu mücadeleyi kazanabiliriz. Bu, bilincin içgüdü üzerindeki zaferi olacaktır. Evet, arı ve mimar! Eğer bu satırların yazarı bana izin verirse, bu iki katlı analojiyi, üç katlı bir analojiye çıkaracağım: arı, mimar ve devrimci mimar.

Ya vatan ya ölüm, kazanacağız!

Thomas Sankara
5 Şubat 1986
Kaynak

07 Ağustos 2019

SOAS Profesörü Achcar



Sol geleneğe mensup olan ve Londra’daki bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışan bir akademisyen, İngiliz askerlerine ders verdiği için kendisini eleştiren öğrencilerine cevap verdi.

Geçen hafta öğrenciler, SOAS’in [Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nun] Asya ve Afrika’daki ülkelerle ilgili kültürel tavsiyelerde bulunmaları sebebiyle, Savunma Bakanlığı’ndan 400.000 Sterlin aldığını ortaya çıkartmışlardı.

Okulda çalışan öğretim görevlilerinden Profesör Gilbert Achcar, üç sayfalık açık mektubunda söz konusu programı savundu.[1]

Achcar, askerlere Ortadoğu konusunda verdiği derslerin “alt kıdemli askerî personele eleştirel üsluba sahip akademisyenlerce verildiğini ve esas olarak bölgenin tarihi, siyaseti ve sosyo-ekonomisi ile ilgili oluğunu” söyledi.

“Öğretim kadrosunun öğrettiği her konu başlığı, bazı askerlerin de yaptıkları gibi, SOAS’te derslere girmek suretiyle öğrenilebilen, kamunun temin edebildiği yazılarda yer alan başlıklardır” diyen Achcar, daha öncesinde Noam Chomsky ile kitap yazmıştı. Achcar, “asıl önemli olan, herkesin askerlerin bile eleştirel sesleri işitmesini sağlamaktır” diyen Chomsky’nin saygın bir solcu aydın olarak kendisini ikna ettiği iddiasında bulunmuştu.

Profesör Chomsky ise 2006’da ABD ordusuna bağlı West Point akademisinde ders vermiş. SOAS profesörü Achcar’ı İngiliz askerlerine ders vermesi konusunda asıl etkileyen de bu.

Profesör Achcar, kaleme aldığı açık mektubunda, “bu ülkenin ordusunun ve güvenlik personelinin sadece sağcı eğitime maruz kalmasını mı tercih edelim yani?” diyor ve devamında şu soruyu soruyor: “Bu eğitim, bugün Jeremy Corbyn’in portrelerini atış talimlerinde hedef olarak kullanan sağcı askerleri haklı olarak eleştiren İşçi Partisi’nin çıkarına mı değil mi?”

Söz konusu programı ifşa eden Zihinlerimizin Dekolonizasyonu isimli SOAS öğrenci örgütü, bakanlığın dünyanın güneyinde oynadığı tarihsel ve sömürgeci/kapitalist role istinaden, üniversitenin Savunma Bakanlığı ile tüm bağlarını kopartması çağrısında bulundu.

Star’a yazdığı başka bir mektupta ise Profesör Achcar şu açıklamayı yaptı: “Emperyalist planlara ve eylemlere katkı sunan her türden faaliyete karşı çıkmak, benim için asıl kırmızıçizgidir: misal, eğer benden askerî stratejistlere veya MI6’e faaliyetleri konusunda tavsiyelerde bulunmam istenmiş olsaydı, bu isteği kesinlikle reddederdim. Eğer benden Irak işgali esnasında nasıl hareket edecekleri konusunda Birleşik Krallık ordusuna tavsiyelerde bulunmam istenmiş olsaydı, bu isteğe kat’i surette karşı çıkardım.”

Phil Miller
28 Temmuz 2019
Kaynak

Dipnot:
[1] Gilbert Achcar, “Training Provided by SOAS to External Organisations”, 26 Temmuz 2019, SOAS.

Yeni Bir Amerikan Devrimine Doğru



Tüm mücadele süreci, farklı milletlerden ve sınıflardan ezilenlerin nasıl yönetildiklerine dair görüşlerini değiştirmelerine bağlıdır. Ezilenlerin, gündelik geçimlerini sağlama noktasında başvurdukları yöntemleri ve araçları değiştirme gücüne sahip olduklarını görmeleri gerekmektedir. Halk gücüne, ilkin politik eylem için teorik ve ideolojik bir zemin inşa etmek suretiyle kavuşur. Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz. Devrimci pratik yoksa kimse bilinçlenmez; kitleler, kendileri ve çocukları için daha iyi bir gelecek için eyleme geçemezler.

Ellilerin sonlarında ve altmışlarda insan hakları hareketi ve Vietnam Savaşı karşıtı hareketi, şirketlerin yönettiği Amerika’nın toplumsal dokusunu değiştirmeyi bilmişti. Süreç içerisinde devrimci değişime inanç galebe çaldı, devrimci kültür hâkim hâle geldi. El Hacı Malik Şabaz’ın [Malcolm X’in] ifadesiyle:

İçinde yaşadığımız dönemde bizler, zulüm görenler olarak, zalimden sistem, mantık ve akıl talep ediyoruz. Oysa zalimin mantıklı bulduğu bir şey mazlum için asla mantıklı değildir, zalim için makul olan, mazlum için asla makul değildir. Bu ülkedeki siyahlar [Yeni Afrikalılar] bizi sömürenlere makul gelen şeylerin bizim için makul olmadığını anlamaya başlıyorlar. Eğer ‘Zenci Devrimi’ denilen mücadelede kimi sonuçlara ulaşmak istiyorsak, en alttakiler olarak bizler, akla ve mantığa dayalı yeni bir sistem inşa edebilmeliyiz.

Geçmişin solcu, devrimci mücadelelerin elde ettiği tüm sosyo-ekonomik kazanımları ortadan kaldırmak için plütokrasi, seksenlerde ve doksanlarda patronların uşağı medyayı ve sağcı propagandayı devreye soktu.

Bu noktada plütokrasi, solcu örgütleri yok etmek için FBI eliyle yürütülen Cointelpro operasyonlarına devam etti. Reagan ve George Bush’un sağcı iktidarları emperyalist hegemonyanın alanını genişletti. Newt Gingrich’in geliştirdiği “Amerika’yla Sözleşme” stratejisi, evanjelik Hristiyanlarla geniş bir koalisyon meydana getirdi. CIA’in Güneydoğu Asya ve Afganistan’dan getirdiği eroin, Kolombiya ve Peru’dan temin ettiği kokain ülkenin üzerine boca edildi, bu uyuşturucu akını ezilenleri mahvetti, uyuşturucu çeteleri pıtırak gibi çoğaldı, şirketlerin elindeki müzik endüstrisinin istismar ettiği “gangster rap’i”nin oluşturduğu kültür desteklendi. Önceki mücadele döneminde alınan yenilgi, bir bakıma Yeni Afrikalıların, Latinlerin ve gençlerin hapse tıkılmasının ve pozitif ayrımcılığın ortadan kaldırılmasının bir sonucu idi.

Bunun dışında bir de 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’nün yıkılmasından ve Pentagon’a yapılan saldırıdan bahsetmek gerek. Irak Savaşı, ardından Afganistan’da başlayan savaş sayesinde sağcılar ve takip ettikleri aşırı milliyetçi çizgi, şirket medyası eliyle yürütülen propaganda ile birlikte, Amerikan halkının sağın gündemini desteklemesini sağladı. Böylelikle sağcılar, Amerikan halkını ülke içerisinde faşizmin somutlaştığı, ABD A.Ş.’nin emperyalist askerî küreselleşmeyi beslediği sürece destek vermeye ikna etti. Sağcı milliyetçilerin Amerikan halkı üzerindeki sosyo-psikolojik/kültürel nüfuzu ve kontrolü bu şekilde tesis edildi.

Bu tespitler, yapmamız gerekenlere dair bir şeyler söylüyor olmalı. İlerici ve devrimci güçlerin, ezilenlerin kararlarında ne vakit ve nasıl söz sahibi olacakları üzerinde durulmalı. “Kitlelerden kitlelere” ilkesi, her eylemcinin sadık kalması gereken yol gösterici ilke olarak görülmeli. Amerika’da faşizmin saldırılarını durdurmak için devrimci eylemden gayrı bir yol olmadığı açıktır.

Bu bağlamda ilerici ve devrimci güçler, Ulusal Yoksulların ve Ezilen Halkların Kongresi’ni örgütlemeli, böylelikle ülke genelinde devrimci bir gündem oluşturabilmelidirler. Sonrasında bu gündem, sosyo-ekonomik ve politik platform hâline gelmeli, bu platforma katılan herkes, kendi toplumlarına gidip uygulanacak kararları aktarabilmelidir. Devrimci gündem, seçim siyasetine de tatbik edilebilmelidir. Böylelikle ezilen kitlelerin oylarını almak ve bu yönde kampanya yürütebilmek için siyasetçiler, bu gündemi ana zemin olarak kullanacaklardır. Siyasetçiler bu gündeme destek vermiyorlarsa, ilericiler devrimci gündem ve platform için kampanya yürütecek kendi adaylarını destekleyeceklerdir. Bu noktada bilinmelidir ki söz konusu seçim kampanyaları, ulusal kurtuluş mücadelesi ve sınıf mücadelesi bağlamında kitleleri bilinçlendirmek amacıyla yürütülmeli, statükonun korunmasına yönelik seçim çalışmalarına karşı çıkan birer taktiksel girişim olarak ele alınmalıdır.

Devrimci gündem, komitelerin, birliklerin, koalisyonların ve cephelerin kurulması ile devrimci gündem uygulanma imkânı bulacaktır. Bu sayede ilericiler ve devrimciler birlik olacaklar, ülke genelinde elde edilen bu kararlılık, tüm hareket bünyesinde hizipçiliğin ve tarikatçılığın kökünü kazıyacaktır. Bu ulusal strateji, kitle hareketinin, halk hareketinin oluşumunda yüzleşilen tüm sorunların çözümünde başvurulacak, her derde deva olacak bir adım elbette ki değildir. Kara Panter Partisi’nin geçmişte ortaya koyduğu çabalar dikkate alındığında benzer bir görevi ifa edebilme noktasında kongre seçeneğinin örgütlenmesinin zaruri olduğu görülecektir.

Kara Panter Partisi, 5 Eylül 1970’te Temple Üniversitesi’nde Devrimci Halkın Genel Kurulu’nu topladı ve bu kurula on bin eylemci iştirak etti. Ardından parti, Kasım ayında Howard Üniversitesi’nde Halkın Devrimci Anayasa Kongresi’ni toplama kararı aldı. Ancak maalesef FBI’ın Cointelpro operasyonları üzerinden gerçekleştirdiği müdahaleler sebebiyle kongre toplanamadı. Sonrasında partinin önde gelen isimleri tutuklandı ve bu liderlerin kongreyi örgütlemesine mani olundu. Bugün Ulusal Yoksulların ve Ezilen Halkların Kongresi başarıyla toplandığında sağcı faşist siyasete meydan okumayı bilecek, yoksullara ve ezilen halklara kitle hareketi ve halk hareketi dâhilinde onların hayatlarının dizginlerini ellerine almaları konusunda gereken ilhamı verecektir.

Celil A. Müntekim

[Kaynak: This Country Must Change: Essays on the Necessity of Revolution in the USA, Yayına Hazırlayan: Craig Rosebraugh, Arissa Media Group, 2009, s. 30-33.]

Ayrıca bkz.: Din ve Devrim

06 Ağustos 2019

,

Malcolm’ın Mirasçıları

Kara Panter Partisi’nin kuruluşunda asıl harekete geçirici güç, Malcolm’daki bilgelik, kudret ve insanlık sevgisiydi.

Black Panther, Mayıs 1969

* * *


Malcolm X, Kara Panter Partisi’nin “koruyucu azizi” idi. Parti üyelerinin insan hakları hareketindeki bütünleşmeci yaklaşımlara ve politik yönelimlere şüpheyle yaklaşmasına sebep olan, oydu. Parti üyelerine onları sıradan insanlar iken davaya kendisini adamış birer devrimciye dönüştürecek haysiyete, politikaya ve ırka dair yeni tanımları o temin etti. Yeni politik liderler kuşağı ile kopmuş bağı tekrar kurmak için Afrika’ya o seyahatler düzenledi. Genç siyahları eline silâh alıp kendilerini devletin zulmüne karşı savunmaları gerektiğine ikna eden de oydu.

Malcolm, insan hakları hareketine aktif katılım ve özdisiplin üzerinden maneviyatı ve ruhu canlı tutma becerisine dair bir simgeydi. Bu, bilhassa uyuşturucuyu bırakmasında ve hapishane sicilinde kendisini ele veren bir durumdu. Malcolm, benzer geçmişe sahip insanlara ilham veren bir isimdi. Panterler, Malcolm’ın hikâyesinin birçok yönden kendi hikâyeleri olduğunu biliyorlardı.

Malcolm X, Kara Panter Partisi’ni bizatihi kendisinin geliştirdiği dört görüşle etkiledi:

(1) Afrikalı-Amerikalılar, politik hedeflerine ulaşma noktasında silâh kullanabilirler;

(2) Harekete katılmak suretiyle bireyler, manevi ve ruhani açıdan iyileşme imkânı bulacaklardır;

(3) Siyahlar, başka etnik gruplarla ittifaklara açık olmalı, ama bu ittifakları sadece karşılıklı saygı temelinde inşa etmelidirler;

(4) İnsan hakları hareketi, ırkçılık ve Batı kapitalizmine karşı uluslararası planda yürütülen mücadelenin bir parçasıdır.

Bu son görüş, farklı yönlerden ele alınmayı hak etmektedir. Bir yandan bu görüşten ülke içerisinde süren insan hakları hareketi için manevi bir güç devşirmek için yararlanılabilir. Söz konusu görüş, DuBois’in Afro-Amerikanların çifte bilince sahip olduğuna dair görüşüyle de uyumludur. Onlar hem Amerikalıdır hem de “zenci”. Siyahlar hem Amerikalıdır hem de ayrı ve özgül bir varlıktırlar. DuBois, siyahların kültürel açıdan sahip oldukları özgünlüğü yitirmeden bütünleşmek niyetinde olduklarından bahseder.[1] Diğer yandansa aynı görüş, Amerikalı siyahları ABD’den politik bağımsızlık talebini meşrulaştırmak adına ülke içindeki bir sömürge olarak tanımlanmalıdır.

Malcolm X (Malcolm Little) babasının ölümü ve annesinin bunun üzerine geçirdiği ruhsal çöküntü sonrası yoksul bir çocukluk geçirir. Bu noktada Malcolm, yüzünü Boston ve New York sokaklarına çevirir, kimsenin adını bile bilmediği sıradan bir dolandırıcı hâline gelir, sonuçta da 1946 yılında hırsızlık suçlamasıyla hapse atılır. Hapishanede ruhani açıdan dönüşüme uğrar ve 1948’de Elijah Muhammed’in başını çektiği İslam Milleti’ne katılır.

Malcolm, hapisten çıktıktan sonra vaiz olur. Yaptığı yoğun çalışmalar sonucu Elijah Muhammed’in en çok güvendiği yardımcısı haline gelir. Ama Elijah Muhammed’in ahlakına dair sorgulamaları neticesinde Mart 1964’te örgütten atılır. Malcolm, ayrıca İslam Milleti’nde insan hakları mücadelesine katılmama siyasetine karşı sert eleştiriler yöneltmektedir. Malcolm’ın kanaatine göre, Müslümanlar Güney’de insan hakları konusunda çalışma yürütenleri savunmalıdırlar.

İslam Milleti’nden kovulması ardından Afrikalı-Amerikalı Birliği Örgütü’nü kurar. Ona göre esas savunduğu siyaset felsefesi siyah milliyetçiliği idi. Malcolm, bu düşünceyi siyahların maddi-manevi koşulları geliştirmek için kendi toplumlarının siyasetini ve ekonomisini yönetmesi olarak tarif ediyordu. Malcolm açısından siyahların maruz kaldıkları toplumsal hastalıkların sebebi, beyaz ırkçılığı, siyahların kendi hayatlarını yönetemiyor oluşu ve entegrasyonu öne alan siyah elitlerin herkesi yanlışa sevk eden siyasetleri idi.[2]

Malcolm, sıradan siyahlar açısından okul ve barınma alanları bağlamında beyazlarla bir olmayı savunan görüşlerin ve bu yönde belirlenmiş hedeflerin gerçekle uyuşmadığına inanıyordu, çünkü ona göre beyazlar, bu türden girişimlere başarıyla karşı koymayı bileceklerdi. Sonuçta siyahlar, içinde yaşadıkları toplumun çoğunluğunu teşkil edeceklerdi. Entegrasyon, Malcom’a göre bir vehimden ibaretti. Başkasına muhtaç olmama, kendine yetme, yegâne seçenekti. Başka bir ifadeyle, siyahlar kendi toplumsal ve politik kaderlerinden sorumlu olmalılardı.

Malcolm’a göre, milliyetçi felsefe siyahları çektikleri çile konusunda bilinçlendirdi. Bilinçlenen siyahlar kendilerini savundular, siyahlara saldırmaya niyetlenenlere karşı koydular. Malcolm, takipçilerinden bağımsızlığın silâhlı mücadeleyle elde edildiği Afrika ve Asya’daki ulusal kurtuluş mücadelelerini analiz etmelerini istiyordu. Afrika Birliği Örgütü’nün Amerika’daki insan hakları mücadelesine destek sunmasını sağladı. Malcolm, ayrıca Birleşmiş Milletler’i Afrikalı-Amerikalıların ülke içerisinde uğradıkları saldırıları ve suiistimalleri soruşturması konusunda ikna etti.[3]

Malcolm, Şubat 1965’te suikasta uğradı. İslam Milleti üyesi birçok kişi, saldırıyla ilgili olarak tutuklandı ve suçlu bulundu. Çok sayıda siyahî genç, onun vefatını büyük bir trajedi olarak değerlendirdi. Bu gençler, Müslüman vaizi ülkelerindeki insan hakları hareketinin ufkunu Afrika ve Asya’daki bağımsızlık mücadeleleriyle genişletmek isteyen yeni tipte bir lider olarak kabul ettiler. Malcolm ve arkadaşlarına göre, insan hakları mücadelesini milli bağımsızlık mücadeleleriyle ilişkilendirmek, insan hakları hareketinin yerli niteliğini dönüştürecek, onu devrimci beynelmilel bir insan hakları hareketi hâline getirecekti.

Amerikan insan hakları hareketi, yirminci yüzyılın ortalarında dünya genelinde demokrasi, modernleşme ve ulusal kurtuluş için verilen mücadelenin bir parçasıydı. İnsan hakları hareketi, ırksal ve ideolojik bariyerleri aşan politik ittifakların kurulmasını sağladı. Siyah toplumunda temel yurttaşlık hakları ve politik haklar konusunda uzlaşan milliyetçiler ve bütünleşmeciler bir araya geldiler.

Gelgelelim milliyetçiler, bir yandan da politik özerklik mesajını dillendirmekteydiler. Bu sebeple insan hakları hareketi ikili karakter kazandı. Hâkim bütünleşmeci ideoloji, mücadeleyi tam yurttaşlık haklarını kitlesel seferberlik ve yasal ajitasyon aracılığıyla güvence altına alacak bir hareket olarak tarif etmekteydi. Zamanla küçük ama lafını sakınmayan bir örgüt oluştu ve Afrikalı-Amerikalı toplumunun kendi hayatını politik ve ekonomik düzlemde yönetmesine dair imkânları artırmak amacıyla tam özerklik mücadelesi veren kişi ve grupları bir araya getirdi.

Kara Panter Partisi, ilk başta politik özerklik talep eden radikal milliyetçi bir hareketti. Parti ideolojisinin önemli bir kısmı, Malcolm X’in insan hakları hareketlerini ulusal kurtuluş hareketleri ve üçüncü dünya hükümetleri ile kurulan ittifaklar aracılığıyla oluşturulacak devrimci harekete dönüştürmeyi öngören görüşüne dayanıyordu. KPP merkez komitesi üyesi Landon Williams’ın da tespiti bu yöndeydi: “Bizler, kendimizi Malcolm’ın mirasçısı olarak kabul ediyorduk. Hatırladığım kadarıyla Malcolm şunu söylüyordu: “Biz, bu toplumda insanca muamele görmek istiyoruz, bu konuda gerekeni elimizdeki her türden araçla yapacağız.’ Bu sözü hâlâ kulağımda, benim inancım da hâlâ bu yönde.”[4]

Paul Alkebulan

[Kaynak: Survival Pending Revolution: The History of the Black Panther Party, The University of Alabama Press, 2007, s. 8-11.]

Dipnotlar:
[1] W. E. B. DuBois, The Souls of Black Folks (1903; yeni baskı, New York: Bantam Books, 1989), s. 3–4.

[2] Malcolm X, Ballots or Bullets; Malcolm X, Grass Roots Speech: Detroit, Michigan, November 10, 1963, ses kaydı (New York: Paul Winley Records, 1963); Benjamin Karim, The End of White World Supremacy: Four Speeches by Malcolm X (New York: Arcade Publishing, 1971), s. 134–35. Bu konuşmalarında Malcolm, geleneksel siyasetin siyahlara “ihanet ettiğini” söylüyor ve siyahların neden milliyetçi olmaları gerektiği üzerinde duruyor: “Remember the Words of Brother Malcolm,” Black Panther, 18 Mayıs 1968, s. 6–7.

[3] Malcolm X, Ballots or Bullets; Malcolm X, Grass Roots Speech; Karim, End of White World Supremacy, s. 134–35; İnsan Hakları Kongresi’nden Amerikalı komünist William Patterson da kaleme aldığı Soykırımı Suçluyoruz isimli broşürü ile birlikte 1951 yılında Birleşmiş Milletler’e dilekçe sunmuştur.

[4] Landon Williams, Siyah Gücü ve Kara Panterler üzerine röportaj, KQED, San Francisco, Nisan 1990.